1860 Cebel-i Lübnan Hadiselerinin Kamuoyu ve Dış Basında Yansımaları

Başak Gümüsel
Boğaziçi Üniversitesi Tarih Bölümü yüksek lisans öğrencisi.

Cebel-i Lübnan’da Dürzi ve Maruni topluluklar arasında 1845 yılında vuku bulan ve giderek artan çatışmalar, 1850’de Şekib Efendi Nizamnamesi ile çözüme kavuşturulmak istenmiş ve bu sebeple bölgede ikili kaymakamlı idarî sisteme geçilmişti. Fakat çatışmalar bu dönemde daha da körüklenmiş, 1860 yazında da Şam ve Cebel-i Lübnan’da en şiddetli haliyle patlak vermişti. Neticede özellikle Deir el-Kamar, Zahle, Hasbeya ve Raşeya gibi yerlerde, başta Maruniler olmak üzere Rum Ortodoks ve Rum Katoliklerden oluşan Hristiyan topluluklar, Dürziler tarafından bir nevi öç alma üzerine çıkmış çatışmalar sonucunda katledilmişlerdi (madhabih al-sittin). Bunun üzerinde alarma geçen Avrupa ve Amerika basını, terminolojilerini kamusal söylem ve siyasî argümanlara aşılayarak tepkilerini göstermekte gecikmediler. Barbarlığa karşı medeniyet adına olduğu savunulan acil müdahaleye ve vahşete karşı insanî eyleme sık sık vurgu yapılmıştı.[1] Bu tarz söylemler etrafında birleşen baskıyla birlikte 1860 olaylarının getirdiği atmosfer ve Avrupa ülkelerinin müdahaleleri, Osmanlı’yı da kendisini medeni güçlerin bir parçası olarak sunup sunamayacağı konusunda bir itibar bunalımına sürüklemişti.[2] Kamuoyuna yansımış en kritik ve ortak temalar ise çatışmayı ilk etapta kimin başlattığı, Osmanlı Devleti’nin kayıtsızlığı, Dürzilere müsamaha gösterilip gösterilmediği veya onlarla işbirliği yapılıp yapılmadığı, Fransa’nın bölgedeki çıkarları ve Hristiyan toplulukların hangi Avrupalı devletler tarafından himaye edildiğiydi. Nihayetinde bu tepkiler Osmanlı hükümetini çatışmayı durdurmak ve ileride yaşanabilecek müdahaleleri önlemek için derhal harekete geçiren ve 1861’de Règlement Organique etrafında Mutasarrıflık sisteminin kurulmasıyla sonuçlanan en önemli etkenlerden biri olmuştu.

1900’lerde Cebel-i Lübnan Mutasarrıflığı Haritası
(Kaynak: https://pin.it/7ISNN2p)

Esasında dış basında bu meseleye dair bir fikir beyan edilirken göze en çok çarpan nokta Cebel-i Lübnan’a ve savaşan grupların kültürlerine, dinlerine, yaşam biçimlerine dair bilinenlerin pek az oluşuydu. Müdahaleyi şiddetli bir şekilde savunan bazı gazetelerde ne gariptir ki öncelikle bu insanların kim olduğu tanıtılırdı. Bölgeye, çatışmaların sebeplerine ve bölgede yaşayan topluluklara aşinalık ancak aylarca sürecek müzakereler sırasında mümkün olmuştu.[3] Öncelikle, bizzat Osmanlı yöneticilerinin de sebep olarak öne sürdüğü gibi yüzyıllardır süren husumetler vurgulanmış, Boston Traveler gazetesinin yazışmalarında savaşın doğrudan doğruya Dürzi ve Hristiyan aşiretler arasında var olan uzun süreli düşmanlığa dayandırılabileceği belirtilmişti.[4] Yine İngiliz Avam Kamarası mensuplarından Lord John Russell, bir parlamento tartışmasında “hem Maruniler hem de Dürziler silahlanmış, ancak iki taraftan birinin uzun süredir devam eden husumetler nedeniyle ilk önce saldırması an meselesiydi” demiştir.[5] Öte yandan, bölgeyle ve özellikle Marunilerle geleneksel bağları olduğu kabul edilen Fransa, 1860 çatışmalarını önemli ölçüde Hıristiyan-Müslüman çekişmesi olarak adlandırmaktan geri durmamıştır. Paris’te yayımlanan La Semaine Illustrée gazetesinde, “bu artık Dürziler ve Maruniler arasında bir cenk değil; Hıristiyan adını taşıyan her şeyin Müslümanlar tarafından yok edilmesidir”[6] diye bir açıklama yapılmıştır. Aynı sayfada, Beyrut’a kaçan Hıristiyanların şu ifadeleri kullandığı yazılıdır: “Bu Kanlı Gün’de Dürzilerin ve Türklerin en sevdiği şaka, Deyrizor’un talihsiz Hıristiyanlarını çarmıha germekti.”[7] Fransa’nın geleneksel olarak kendisini bölgedeki Katoliklerin koruyucusu olarak görmesinin yanı sıra, bir din savaşına indirgenmiş referansların ana nedenlerinden biri, Osmanlı Devleti’nin katliamlara eşlik ettiğine veya izin verdiğine olan inançtı. Osmanlı yöneticilerinin Hıristiyanlara karşı Dürzilerle gizli anlaşma yaptığına dair söylentiler, Osmanlıların gayet farkında olduğu ve endişelendiği bir şeydi.[8] La Revue Contemporaine’de, Osmanlı devletinin gösterdiği tavrın savaşın kendisinden daha kötü olduğu belirtiliyordu:

Sivil ya da askeri Osmanlı yetkililerinin açıkça Dürzilere taraf olduğunu ve askerlerinin ya Hristiyanların hamlelerini durdurarak ya da onları yağmalayarak veyahut açıkça düşmanlarına katılarak Dürzilerin yanında yer aldığını gördük. Bunun iç savaştan daha kötü bir şey olduğu konusunda haksız mıyım? 1842’de, 1843’te, 1860’ta, aynı tiksinç tarafgirlik, Dürzilere ya da Bedevilere verilen aynı destek, Hristiyanların başına gelen kötülükleri görmede aynı kayıtsızlık, yağmalamaya, bazen de bu bedbaht insanların imhasına aynı katılım…[9]

Bu şiddette olmasa da bu görüş diğer Avrupa ülkeleri tarafından da kabul edilmişti zira bu sayede yapılan müdahaleler ve yeni kurulacak idarî düzen meşrulaşacaktı. Osmanlı İmparatorluğu açısındansa bu müdahaleler ve Marunilerle Dürzilerin dış destek alması Osmanlı yöneticilerinin tedbir almasını yavaşlatan ve otoritelerini sarsan yegâne sebepti.[10]

Cebel Lübnan’da yaşananlar, Osmanlı İmparatorluğu’nun ve bölgedeki toplulukların devamlı olarak çağdışı, geri kalmış ve bağnaz olarak tasvir edilmesine sebep oluyordu. Hatta bu olaylar birkaç defa Missionary Herald gazetesinde Delhi ve Cawnpore’da 1857 yılında gerçekleşen katliamlar ve ayaklanmalarla karşılaştırılmış; tıpatıp aynı “barbarca, acımasız ve şeytani” eylemlerin ortaya konulduğu ve Cebel-i Lübnan’da yaşananların “Timurlenk’e layık bir barbarlık” olduğu belirtilmiştir.[11] Fransız basınında, bu daha çok bir medeniyetin ve ulusların ilerlemesi meselesi olarak gündeme gelmiştir. Burada,  on dokuzuncu yüzyılın ikircikli ulus kavramı, geçmiş toplumlara neredeyse bir sosyal Darwinci bir özellik atfedilerek medeniyet ve modernite üzerinden sunulmaktadır:

İstesek Dürzileri ve Marunileri, Türkleri ve Arapları birbirlerine karşı savaşmaya terk edebilirdik. Sonunda, en güçlü ve en zeki ırk diğerlerini yok ederdi. Yalnız bırakıldığında büyüyecek, geniş bir alan üzerindeki egemenliğini genişletecek ve bir gün muhteşem birliğini tebrik edecekti. Büyük milletler böyle kurulur. Lakin biz on dokuzuncu yüzyıldayız ve dağlı Lübnanlılar arasında atalarımızın gücümüzü ve refahımızı hazırlarken kullandığı hızlı süreçlerin ceremesini çekemeyiz. Medeniyet ve insanlık adına, kendi haline bırakılan doğanın tüm yaratılışın başlangıcı olduğu bu barbarca yok etme işini engellemekle yükümlüyüz.[12]

İngiliz basınında da müdahale desteklenmiş ve şu sözlerle ifade edilmiştir: “Babıali’ye bizimki gibi bağımsız ve eşit bir Hükümet olarak muamele etmek ve ülkeyi ancak bu Devletle bir anlaşma çerçevesinde işgal etmek tavsiye edilir ama böyle bir düzenleme yapılamazsa, o zaman insanlık adına eşitliği göz ardı etmeli ve bu vahşete bir an önce son vermeliyiz.”[13] Buna karşılık Fransızların, Dürzi yanlısı olduğunu iddia ettiği İngilizlerin Osmanlı Devleti ile olan ilişkisine dair tepkisi açıkça ortaya konmuştur:

İngilizler, Protestanlığın Dürziler arasında kolayca kök salabileceği umudunu her zaman beslediler. Bu fikir birçok sempatizan arasında ortaya çıkıyor. Son olarak, Türkler, Osmanlı İmparatorluğu’nun bütünlüğünü korumak isteyen tek gücün Büyük Britanya olduğuna ikna olmuş durumdalar; Lübnan’da ve Suriye’de bulunan Dürzilere yönelik iyi niyetlerini politikalarının dayanak noktası olarak görüyorlar. Tüm bu nedenler, sivil ve askeri Osmanlı makamlarını, fikir ayrılıklarında, tartışmalarında veya Maruniler ve Katolik ya da birlik içinde olmayan Rumlarla olan mücadelelerinde her zaman Dürzileri tercih etmeye yöneltmiştir.[14]

Medeniyet, modernite ve devletlerarası eşitlik konusundaki tüm bu tartışmalar bir yana, Osmanlı’nın imparatorluk içinde askerî, ekonomik ve siyasî mücadeleler verdiği, ancak yeterli kaynak ve güce sahip olmadığı bilinen bir gerçekti. Örneğin, İskenderiye’deki London Times muhabirinin yazdığı bir mektupta “(Türk makamları) nihayet yeterli güce sahip olmadıklarını beyan ettiler” [15] denmiş ve “öyleyse, Avrupalı ​​Güçlerin müdahale etmesinin zamanı gelmiştir; imparatorluğun en güzel ve en gelişen eyaletlerinden birini, uzun süredir çektiği kötü yönetimden ve şimdi onu bekleyen mutlak yıkımdan kurtarın”[16] ifadeleri yer almıştır. 1826’dan 1869’a dek İngiltere’de yayımlanmış haftalık bir gazete olan Atlas’ta da “hasarın altında yatan sebep, Babıali’nin içler acısı zayıflığı nedeniyle, canlarının istediğini yapan, başkentten uzaktaki bağnaz paşalardır” [17] açıklaması yapılmıştır.

Bir taraftan da Prusya ve Rusya tarafından da beklenen Fransız işgali gerçekleşmemiş ve Fuad Paşa’nın bölgeye intikal edişiyle tamamen ortadan kalkan beklenti bir Hristiyan haçlı çağrısı yapan Yunanistan için büyük bir hayal kırıklığı olmuştur. Daha sonra Yunan gazetesi Aion’da (Αἰών) çözümün Batılı bir müdahale değil, yerel halkın işbirliği olduğu söylenmiş ve yeni bağımsız bir devlet kurmuş, bölgeyle ticaret ve denizcilik yoluyla bağları olan Yunanların meseleye bir çözüm bulması gerektiği söylenmiştir.[18] Ayrıca Elpis (Ελπίς) gazetesinde de Avrupa müdahale etmese bile Yunanistan’ın aydın ve hayırsever bir timsal olarak Doğu’nun Hristiyanları için savaşmaya her zaman hazır olduğu belirtilmiştir.[19] Bu çatışmalar aslında Yunanistan’ın yeni kurulmuş bir devlet olarak ne kadar meşru bir aktör olduğunu Batı’nın medeniyet oyununu oynayarak uluslararası alanda kanıtlaması için bir fırsata dönüşmüştür. Hatta bunu Lübnan’daki Rum Ortodoks cemaatinin koruyuculuğunu üstelenmiş Rusya’ya rağmen yapmıştır.

Genel olarak, 1860 yılında Cebel-i Lübnan’da yaşananlar çok hızlı ve büyüyen bir tepkiyle karşılanmış ve bu tepki kamuoyunda daha çok basın aracılığıyla, özellikle de gerek bölgede gerekse başka yerlerde bulunan yabancılar tarafından rapor edilmişti. Kontrolden çıktığı bilinen çatışmalar, Osmanlı İmparatorluğu’nun belki de şaşkınlıkla izlediği ve hızla yönetmeye çalıştığı beynelmilel bir meseleye dönüşmüştü. Komisyon kurulana kadar herkesin gözü Avrupa’nın ve özellikle Fransa’nın yapacağı hamledeydi. Bölgeye yapılması beklenen müdahale, sanki medeniyet, insanî yardım; yardım ya da şiddeti durdurmak adına yapılacakmış gibi yansıtıldı. Bu yapılırken, Osmanlı Devleti de paradoksal olarak hem despot ve Dürzileri yöneten hem de etkisiz, güçsüz ve kontrol mekanizmalarından yoksun ilan edilmişti. Bu durum elbette Osmanlı İmparatorluğu’nun Avrupa’ya yani “medeni” devletlere eşdeğer bir siyasi varlık olup olmadığı konusuyla yakından ilgiliydi. Bu noktada Osmanlı İmparatorluğu’nun dış basındaki ve kamuoyundaki imajı, en az diplomatik baskı ve büyüyen bir çatışma kadar, bu krizi sona erdirmek veya yatıştırmak için onu harekete geçirmede etkili bir unsur olmuştur.


[1] H. Ozan Özavcı, Dangerous Gifts: Imperialism, Security, and Civil Wars in the Levant, 1798-1864 (New York, NY: Oxford University Press, 2021), 306.

[2] Selim Deringil, “The Land of Polite Fictions: The Tanzimat State and Mount Lebanon,” in: De Clerck, Dima, Eddé, Carle; Kaidbey, Naila; Slim, Souad (ed.) 1860, Histoires et Mémoires d’un Conflit, Beyrut: Presses de l’Ifpo, 2015, s. 33-47.

[3] Engin Akarlı, The Long Peace (Berkeley: University of California Press, 1993), 32.

[4] Holmes County Republican, Temmuz 19, 1860.

[5] “The Syrian Outbreak; Interesting Parliamentary Debate” The New York Times, Ağustos 16, 1860.

[6] “La Semaine” La Semaine illustrée, Temmuz 26, 1860 

[7] Ibid.

[8] Ussama S. Makdisi, The Culture of Sectarianism: Community, History, and Violence in Nineteenth-Century Ottoman Lebanon, (Berkeley: University of California Press, 2000), 142.

[9] M. Eugene Poujade, “Le Liban et La Syrie en 1860”, La Revue Contemporaine, Haziran 14, 1860, s. 512.

[10] Leila T. Fawaz, An Occasion for War: Civil Conflict in Lebanon and Damascus in 1860 (Berkeley: University of California Press, 1994), 214.

[11] “Letter from Mr. Jessup” The Missionary Herald, Haziran 1-6, 1860, 241.

[12] Poujade, La Revue Contemporaine, 512.

[13] The Times, Ağustos 7, 1860.

[14] Poujade, La Revue Contemporaine, 517.

[15] “The Civil War in Syria”, The Times, Temmuz 21, 1860.

[16] Ibid.

[17] The Atlas, Ağustos 25, 1860.

[18] Dimitrios M. Kontogeorgis, “The Greek ‘discovery’ of Syria: the 1860 civil war in Lebanon and Damascus and Greek public opinion,” Contemporary Levant 6, no.1 (2021): 31.

[19] Ibid.

Türkiye’nin Huzursuzluğu: Bir Anlam Arayışı

Cem Sili
Orta Avrupa Üniversitesi Tarih Bölümü yüksek lisans mezunu.

“Ben milliyetçiyim, bir mefhuma çok yakın bir realitenin adamıyım. Fakat bu demek değildir ki, halka yabancıyım, bilakis onun emrindeyim.

– Fakat ıstırabını görmüyorsunuz?

– Görüyorum. Fakat oradan hareket etmek istemiyorum. Onu mazlum gördükçe bir gün zalim olmasını hazırlayacağıını biliyorum. Niçin o kadar çok ıstırap çekiyoruz, yani bütün dünya. Çünkü hürriyetin uğrundaki her mücadele yeni bir adaletsizliği doğuruyor. Ben aynı silahlarla mukabeleyi bırakmak istiyorum. Ben içinde yoğrulduğumuz tekneden işe başlamak istiyorum. Ben Türkiye’yim. Türkiye benim adesem, ölçüm ve realitemdir. Kainata, insana her şeye oradan, onun arasından bakmak isterim.

– Bu kâfi değil!

– Bir ütopyaya kapılmak istemeyen için kâfi. Hattâ müsbet bir iş görmek isteyen için.

– Peki, nedir bu Türkiye?İhsan içini çekti:

– İşte mesele burada. Onu bulmakta…”


Yukarıdaki satırlar Ahmet Hamdi Tanpınar’ın Huzur’undan. Huzur’daki huzursuzluk, alegorik olarak Tanpınar’ın bir entelektüel olarak Türkiye’ye dair hissettiği huzursuzluk yahut bizzat Türkiye’nin yaşadığı bir huzursuzluk olarak da okunabilir, diye düşünüyorum. Bu deneme de söz konusu huzursuzluğun kökenlerine dair bir anlam arayışıdır.

Türkiye’yi tarihî, siyasî ve toplumsal açıdan okumanın, okuyabilmenin pek çok farklı yolu var. Modernleşme teorisi bunlardan biri. Modernleşme anlatısına bir zeyl ve aynı zamanda eleştiri olarak Post-Kemalist anlayış öyle. Marksist yaklaşım, Türkiye’yi bir sınıf kavgası paradigmasıyla okur mesela. Başka bir hikâye ise Türkiye’yi bir çeşit kulturkampf  üzerinden okumak. Bu anlayışlar yer yer net şekillerde ayrışır, yer yer iç içe geçer, birleşir, girift bir yapıya bürünür. O yanlış, beriki doğru diye kesin hükümler vermenin mânâsı yok.

Türkiye’nin huzursuzluğunu anlamlandırmaya çalışırken kulturkampf yaklaşımının oldukça işlevsel olduğunu düşünüyorum. Türkiye’yi bir kültür kavgası biçiminde yeniden kurgulamak ve anlamlandırmaya çalışmak pek çok açıdan riskli de. En büyük risk Türkiye’nin sınıfsal yapısını gözardı etmek. Çünkü söz konusu olan bir huzursuzluksa, bunun ciddi oranda sınıfsal sebeplerden kaynaklandığını belirtmek yerinde olacaktır. Ancak ben bu denemede huzursuzluğun kaynağına sınıfsal bir bakış açısından değil, kültürel bir temelden yaklaşmayı tercih edeceğim.[1]

Kimlik Krizi ve Epistemik Kırılma

Modern çağ bir kimlikler çağı aynı zamanda. Bu kimlikler milliyetçilik, milliyet duygusu, millî şuur, bir millete ait hissetmek, aidiyet tasavvuru ya da aidiyet temsili gibi şekillerde ifade bulabilir. Benedict Anderson’un muhayyel cemaat kavramının hayaleti peşimizi bırakmıyor. Avrupalılık yahut Batılılık, Şarklılık, Osmanlılık, İslamlık, Türklük gibi geç dönem Osmanlısının entelektüel zihin dünyasını meşgul eden bu kimlik telakkileri, Osmanlı münevverinin dünyayı nasıl algıladığını da belirliyor. Bu bağlamda Şevket Süreyya Aydemir’in Suyu Arayan Adam’ını anımsamakta fayda var. Osmanlı münevverinin entelektüel motiflerinin ardında, bütün siyasî, toplumsal, ekonomik meseleler bir tarafa, bir kimlik arayışı yatar. Bu arayış da esasında bir kimlik krizinden ileri gelir.

Kimlik krizi, Osmanlı’nın içerisinde bulunduğu meşruiyet krizinin[2] hem entelektüel hem de kültürel bir izdüşümüdür. Osmanlı’da kimlik krizi, yani bir kimlik edinmeye/tahayyül etmeye yönelik arayış, aslında bir aidiyet inşasıdır. Modern Osmanlı’da bir kimlik olarak inşa edilmeye çalışılan ilk aidiyet temsili, Osmanlılıktı. Osmanlılık hem devlet hem de münevverler eliyle tasavvur edilen bir çatı-kimlikti. Hanedanın adının bir çatı-kimlik gibi benimsenerek tebaaya atfedilmesi, “imparatorluk-milliyetçiliği” adı verilen anlayışı bir parçasıydı. Osmanlı İslamcılığı da bütün siyasî vizyonu bir tarafa, Müslüman olmaklığı bir çeşit modern kimlik gibi inşa etmeye çalışan bir düsturdu. Türkçülük, bir çatı-kimlik sunan Osmanlıcılığın hilâfına, İslamcılığın karşıt olduğu “kavmiyetçilik” anlayışıyla doğan ve bir kimlik olarak Türk olmayı ilk defa teklif edip vurgulayan bir aidiyet telakkisiydi. 1904’te Yusuf Akçura tarafından “üç tarz-ı siyaset” olarak formüle edilen bu üçlü kimlik yapısı, on dokuzuncu asır sonu ve yirminci asır başı Osmanlı entelektüel dünyasını imparatorluk yıkılana kadar meşgul etmiştir.

Cumhuriyet’i kuran Kemalist milliyetçi anlayış, geleneksel İslamî yapının karşısına radikal bir laiklik koymuştu. İslam ile yaşanan bu kopuş, modern Türk zihniyetinde Osmanlı’da doğan epistemik fay hattını derinleştirdi. Osmanlı’da Türkçülük ile İslamcılık arasında ontolojik temelde sekülarizmin yarattığı bir epistemolojik kırılma yaşanmamıştı. Bu kırılma İslam’ın toplumdaki gelenekselleşen kültürel mirası ile Cumhuriyet’i kuran Kemalist milliyetçiliğin arasındaki gerilimle yaşandı. Yani kulturkampf’ın başladığı nokta burasıydı. 

Düşman İkizler: Türklük ve İslamlık

Türkiye’deki huzursuzluğun başlıca kaynaklarından biri olarak belirttiğim kulturkampf’ın temelinde, tahayyül edilen kimliği besleyen din ile millî kültür arasındaki ilişki ve gerilim olduğunu düşünüyorum. Türkiye’yi anlamlandırmaya dair çoğu tahlilî okuma, onu bir gerici-ilerici, modern-geleneksel, seküler-dinî gibi kabaca belirlenmiş, çizgileri net ve kalın dikotomilerle değerlendirir. Hangi kavramsal çift kullanılırsa kullansın, her ikisinin de ziyadesiyle olumlu ve olumsuz değerlerle yüklü olduğu, isabetli olmaktan uzak, bulanık bir dikotomiye sıkışmış buluruz kendimizi. Genellemeler çoğunlukla tahlil nesnesini bölmekte işimizi kolaylaştırsa da, yarattığı konfor alanı tahlili ciddi oranda baltalar, görüş alanını bulanıklaştırır, idraki boğar.

Geç Osmanlı’daki kimlik krizi düşünüldüğünde Müslümanlık ile Türklük iç içe geçmiş, neredeyse yekpare bir kimliği ifade etmekteydi. Dini bir kavram olan millet’in millî aidiyet unsurunu kast etmesine yönelik geçiş, Müslüman olmak ile Türk olmanın özdeşliği üzerinden okunabilir aslında. Ancak yukarıda söz ettiğim epistemik kırılma ile Türk olmanın İslam karşısında ne şekilde konumlandığı, sekülarizmin bu konumun neresinde yer aldığı kulturkampf’ın bir özetidir.

Cumhuriyet elitlerinin tahayyül ettikleri Türk kimliği, İslam’dan mümkün mertebe âzade, seküler ve “modern” bir kimlikti. Diğer yandan Müslümanlık, Anadolu’daki halkın olmaktan anladığı kimlikti. Bu bağlamda söz ettiğim kulturkampf, Şerif Mardin’in Edward Shils’den mülhem şekilde kavramsallaştırdığı çevre-merkez çatışmasında tezahür etmiştir. Kemalist iktidar, kabul ettiği modern değerlerle bir Türk kimliği oluşturmaya çalışırken hem Osmanlı elit kültürünü hem de halk İslam’ını reddetmişti. Bu düzlemde Türk milliyetçiliği, yeni kurulan devletin seküler değerleriyle eklemlendi. Türklük ve İslamlık, geç Osmanlı’da bir simbiyoz halinde iken Cumhuriyet’in laik atılımlarıyla birbirinden ayrılmış gibi görünüyordu.

Sonuç: Suyu Aramak

“Her istediğimiz yere gidiyoruz gibi geliyor bize, halbuki ölmüş köklerin arasından daima aynı boşluğa, imkansızlığın ta kendisi olan bir imkan kalabalığına çıkıyoruz. Bu bizi elbette şaşırtır. Bugün bir insan Türkiye’yi her şey olabilir, sanabilir. Halbuki Türkiye yalnız bir şey olmalıdır; o da Türkiye. Bu ancak kendi şartları içinde yürümesiyle kabildir. Bizim ise elimizde adetten ve isimden başka bir şey, müspet bir şey yok. Cemaatımızın adını biliyoruz, bir de nüfus ve vatan genişliğini . . .” Huzur, Tanpınar.

Cumhuriyet’in erken yıllarında yaşanan epistemik kırılma, on yıllardır etkisini sürdürüyor. Tek Parti döneminden sonra bir çeşit karşı-devrim gibi anlaşılabilecek dönem, Kemalist milliyetçiliğin bürokrasi ve askeriyeye sıkışması, İslam ile milliyetçiliğin popülist ittifakı olan Türk-İslam sentezi, darbeler, “sağ-sol” çatışması, AKP iktidarı ve AKP’nin MHP ile ittifakı, İYİP’in kuruluşu ve seküler milliyetçiliğin yükselişi… Söz konusu kırılmanın siyasi düzlemdeki tezahürleri.

Özellikle son dönemde sıkça tartışılan Post-Kemalist anlayış Kemalist milliyetçi zihniyeti bir “ilk günah” gibi kavramsallaştırmıştır. Türkiye’deki otoriterliği, faşizmi, vesayeti, darbeleri, polis şiddetini, baskıyı, sansürü ilh. Kemalist bir “ilk günah”a bağlamanın Kemalizm’i, Cumhuriyet’i kuran iradeyi ve şartları bağlamsızlaştırarak, tarihî tecrübeden kopararak ele almak gibi bir sakıncası var. Türk siyasî kültürü üzerinde hâkimiyet kurmuş otoriterliğin a priori olarak milliyetçilik düşüncesine indirgenerek İttihatçılık’tan Kemalizm’e, oradan tüm Cumhuriyet’e yayılmış olan bir ruh olduğu fikri hâkim. Halbuki Türk siyasî kültürünün otoriter kökenleri de tıpkı bu denemede ele aldığım kulturkampf gibi geç Osmanlı’nın zihniyet dünyasında, güç ilişkilerinde ve modern devleti yapılandırırken yaşanan sancılarda aranmalı.

Sonuç olarak, Türk toplumu ve zihniyet dünyasını cenderede bırakan bir kulturkampf’ı huzurla nihayete erdirecek şey, her şeyden önce ve en başta otoriterlik meselesinin aşılmasında bulunabilir. Otoriterlik farklı anlayışların, kimlik telakkilerinin, yaşayış tarzlarının  bir arada huzur içerisinde var olmalarını engeller. Hatta her türlü farklılığı, kimlik siyasetini kışkırtarak sınıf mücadelesini örter, iktidarını her daim her koşulda yeniden üretmeyi başarır ve yarattığı kaostan beslenir. Türkiye’nin gırtlağına çöken bu otoriterlik hayaleti, ancak def edildiğinde Türkiye’nin ne olduğuna dair sarih ve sahih bir tanım yapılabilir.


[1] Türkiye’yi siyasî, beşerî, içtimaî ve tarihî olarak mesele edinmiş entelektüelin, akademisyenin yahut meraklı herhangi bir kimsenin bu alengirli memleketi sadece sınıfsal ya da sadece kültürel temelden yaklaşarak anlayabileceği fikrine karşıyım. Yani sınıfsal ve kültürel yaklaşımlar arasında körkütük bir ayrım yapmak mecburiyetinin olduğunu sanmıyorum. Nasıl ki Türkiye’nin kültürel yapısı pek çok farklı katman içeriyorsa ve bunlar derinden etkileyen sınıfsal bir temel varsa; Türkiye’nin sınıfsal yapısında belirli motivasyonları belirleyen, belirli karşıtlıklar ya da yakınlıklar oluşturan kültürel kökler de var.

[2] Meşruiyet krizi Habermas kaynaklı bir kavram. Selim Deringil bu kavramı on dokuzuncu asır Osmanlısının içinde bulunduğu vaziyeti izah etmek için kullanır.

Kraliçenin Cenazesi: 70 Yıllık Bir Saltanatın Sonuna Tanıklık Etmek

Kutay Yavuz
Boğaziçi Üniversitesi Tarih Bölümü mezunu ve fotoğrafçı.
Fotoğraf: Kutay Yavuz
Telif hakkında sahip fotoğraf.

Kutay Yavuz’un Kraliçe II. Elizabeth’in cenaze törenine tanıklığını yayınlarken Sn. Yavuz’un fotoğraflarını yayın izni için Yarının Kültürü olarak teşekkür ediyoruz. Bu yazının devamında tüm fotoğraflara ulaşabilirsiniz.


17 Eylül Cumartesi günü Londra Heathrow Havalimanı’na iniş yaptım. Uçağın kapısından çıkar çıkmaz gördüğüm ilk yazı “Terminal 2 – The Queen’s Terminal” oldu. Meğer burası kraliçeye adanmış bir terminalmiş. Tesadüf mü demeli bilmem. Pasaport kuyruğu ve ardından bagaj alımına yürüdüğüm esnada pek çok ekran Kraliçe Elizabeth’in gençliği ve yaşlılığını gösteren anma görselleriyle doluydu. Bütün bunlar yetmezmiş gibi arkadaşımın Wanstead’deki evine gitmek için kullandığım toplu taşıma henüz yeni açılmış bir tren hattıydı: Elizabeth Line.

İngiltere’ye gelme sebebim York Üniversitesi’nde sinematografi üzerine yüksek lisans yapmak. Üniversite’nin açılış tarihi 19 Eylül’dü, ben de 17 Eylül’de gelip iki gün Londra’da kalmak, ardından trenle York’a geçmek üzere biletlerimi ayarlamıştım. İki hafta önce kraliçenin ölüm haberi geldi ve yaklaşık bir hafta önce cenazenin 19 Eylül Pazartesi günü yapılacağı açıklandı. Gidişime bir gün kala ailemle konuştuğumda biletimi ek ücret ödeme pahasına salıya ertelemeye karar verdim. Yetmiş yılda bir olan bu olayı kaçırmayı istemiyordum, zaten okulumda o gün yapılacak bütün etkinlikler iptal edilmişti.

O sabah metroda ve de sokaklarda neredeyse bütün dükkanlarda kraliçenin fotoğrafını ve anma mesajlarını gördüm, öyle ki bir kuir barında bile kraliçenin farklı renklerdeki elbiseli fotoğrafları sırasıyla gökkuşağı oluşturacak şekilde sıralanmıştı. Bunlar hem hoş hem de garip geldi. Yedi yıl önce Dubai’ye gittiğimde orada burada şeyhlerin fotoğraflarını görmeyi yadırgamış, “Bu devirde bu nedir?” demiştim. Aynısını kraliçe için düşündüğümde Doğulu ve Batılı monarklara bakış açımızdaki ikiyüzlülük bir kez daha belirgin oldu. Hoş, Arap ülkelerinde henüz yüz yıl önce İngiliz desteğiyle kimi aşiretlerin kurduğu hanedanlarla yüzlerce yıllık geleneğe sahip Avrupa monarşilerini aynı kefeye koymak hata olur. Yine de monarşiyse monarşi, cumhuriyetçi bir insan olarak buna da karşı olmam gerekirdi, değil mi? İngilizlerin yaptıkları PR’ın başarısı burada kendini gösteriyor.

Fotoğraf: Kutay Yavuz
Telif hakkında sahip fotoğraf.

Westminster Köprüsü’nde gördüğüm ilk manzara bütün vücudunu kaplayan bayraklarla dolu bir takım giymiş, başında bayraklı bir şapka olan, elinde de onlarca bayrak sallayan yaşlı bir adamdı. Bir cenaze ortamından ziyade millî bir bayramdaymışçasına coşkulu duruyordu. Köprünün parlamento meydanı yönündeki çıkışı atlı polisler tarafından kapatılmıştı. Onlarla konuştuğumuzda bize hiçbir şey göremeyeceğimizi, etraftan dolaşarak Hyde Park’a gitmemizi önerdiler. Bu esnada köprüde ve etraftaki yollarda pek çok spiker elinde mikrofonuyla hazırdaydı.

Westminster’dan Hyde Park’a kadar giden yol zahmetliydi. Takip ettiğim kalabalıkla birlikte sık sık karşılaştığımız bariyerlerden dolayı yan sokaklara dönmek insana 1 Mayıs’ta Taksim Meydanı etrafından dolanmaya çalışmak gibi hissettiriyordu; elbette polisler çok nazikti. Kalabalık içerisinde İngilizler kadar yabancılar; özellikle Asya, Orta Doğu ve Afrika ülkelerinden gelmiş kimi turist, kimi de İngiltere vatandaşı olan binlerce insan vardı. Dahası görev yapan polislerin çoğu göçmenlerden oluşuyordu. 70 yıl boyunca İngiliz İmparatorluğu’nun pek çok sömürgesini yönetmiş, pek çoğunun bağımsız oluşuna tanıklık etmiş olan Kraliçe Elizabeth’in cenazesinin güvenliğinin sağlanması yine günümüzde Commonwealth denen bu sömürgelerden gelenler sayesinde oluyordu, bu da kaderin bir cilvesi midir ki? Bana daha garip gelen ise polisler için bir sakal ya da şapka kuralı olmayışıydı: Selefi sakallı mı ararsınız, başına Hint sarığı bağlamış olan mı? Türkiye’de yıllarca süren tartışmaların aksine İngilizler bu duruma alışmış görünüyordu, yine de ben yadırgadım: Resmî görevde olan insanların dinlerini, ideolojilerini belli eden herhangi bir göstergeyi taşımamaları gerektiğini düşünüyorum. Bütün bunların yanı sıra polislerin çoğunun oldukça esprili olduklarını söylemeliyim. Sık sık bariyerlerin ötesini görmeye çalışanlara “Burada görebileceğiniz hiçbir şey yok” diye seslendiler, kimisi bunu bıkmış şekilde yapıyordu ve insan o bıkkın sesi duyunca gülüyordu.

Hyde Park’taki devasa ekrandan canlı yayını takip eden kalabalık oldukça çeşitliydi: Bir tarafta düzgün giyinmiş, ellerinde ya da sırtlarında Birleşik Krallık bayrağı taşıyan, oldukça duygulu görünen ve marşlara eşlik edenler; diğer taraftaysa benim gibi sırf tarihe tanıklık etmek isteyen turistler, hatta piknik örtüsünü serip prosecco’larını içenler vardı. Saat 12’yi göstermek üzereyken kraliçe için iki dakikalık saygı duruşu anonsu yapıldı. Öncesinde bandodan, bizim 10 Kasım’larda duymaya alışık olduğumuz tarzda kısa bir marş çalındı, ardından herkes iki dakika boyunca sessiz durdu. Sessizlik sona erdiğinde alkışlar eşliğinde artık kraliçeye değil krala referansla God Save the King çalmaya başladı, kimi vatansever görünen insanlar sözlere eşlik ettiler. Günün belki de en ikonik anı buydu.

Cenaze taşınmaya başladığında Hyde Park’ın köşesinden top atışları yükseldi ve bunu canlı görme fırsatı buldum. Atışlar bitince bir grup atlı asker geçit yaptı ve kraliçenin tabutunun kaideden indirilip arabaya bindirileceği anıta doğru gittiler (biz bu olayı yine ekrandan izleyebildik). Bu işlem gerçekleştikten sonra araba kraliçenin gömüleceği Windsor Kalesi’ne doğru yola çıktı ve Hyde Park’taki kalabalık da yavaşça dağıldı.

Westminster semtindeki pek çok pub oldukça doluydu, hatta sokağa taşmışlardı. Bu pub’larda tören canlı yayımlanıyordu ancak insanlar neşeli görünüyordu. Kalabalık sokaklarda yürürken çoktan sarhoş olmuş, neşeyle şarkı söyleyen kimi orta yaşlı İngilizler gördüm. Aralarında “Arkadaşlar Kraliçe öldü, biraz saygılı mı olsak?” gibi bir soru geçtiğinde birisi “O da bugünü böyle geçirmemizi isterdi canım!” yanıtını verdi. Türkiye’de olsak ve böyle bir ortamda bu insanları kameraya çekip sosyal medyaya koysak birkaç saat içinde büyük bir linç fırtınasının ardından tutuklanacaklarını düşünmemek elde değildi. İçki içip eğlenmek İngilizlerin kültürüne bu kadar içkin olunca böyle hareketler belli ki yadırganmıyor, cenazeye gelmiş kimi rütbeli emekli askerleri de ellerinde birayla bağırarak şarkı söyleyip birbirleriyle şakalaşırlarken gördüm, görmekle kalmadım, tanışıp sohbet de ettim.

Fotoğraf: Kutay Yavuz
Telif hakkında sahip fotoğraf.

Londra’nın pek çok sokağı akşama dek trafiğe kapalı kaldı, böylece en ünlü meydanlarda, caddelerde ve köprülerde asfaltın üzerinde yürümek ve arabalardan boşaltılmış görünen bu kentin tadını çıkarmak mümkün oldu. On iki yıl önce bir dil okulu için geldiğimde gördüğüm pek çok yeri bir kez daha ziyaret etme fırsatı buldum. Oldukça fazla yürüdüm ve sonunda yine törenin canlı yayımlandığı bir pub’a oturup yemek yedim. Trafik ve hâlâ kapalı olan birkaç kısım dışında hayat normale dönmüştü. Buckingham Sarayı’na giden yol da açıldığında saraya kadar kalabalığı takip ettim. Burada polislerden biri kalabalığa bariyerlerin arkasında sarayın güvenliğini sağlayan iki kadın polisi göstererek “Bütün gün çalışan bu polisler için bir alkış alabilir miyiz?” diye seslendi ve hepimiz onları alkışladık. Sarayın duvarlarına ve parmaklıklarına yerleştirilmiş pek çok çiçek, anma mesajı ve çocuklar tarafından çizilmiş resmi izleyerek alandan çıkış yaptım ve bu yorucu olduğu kadar güzel günü tamamlayarak Wanstead’e geri döndüm. İngiltere’deki yolculuğum bu ülkenin yetmiş yıllık bir döneminin son buluşuna denk gelmişti. Bundan sonrası neler gösterecek bilinmez ama kimi tahminlerim var. Güncel pek çok anket monarşiye desteğin hâlâ genel nüfusta yüzde altmışın üzerinde olduğunu, ancak bu oranın gençlerde yüzde otuz üçe kadar düştüğünü gösteriyor; benzer şekilde cumhuriyete destek de yüzde on sekizden yüzde otuza yükseliyor. Kraliçe bütün günahlarına karşın İngilizler için birleştirici bir figür, bir tür büyükanneydi. Charles ile bunun aynı şekilde devam edeceğini düşünmüyorum. Bu devirde monarşi zaten sorgulanırken kadın değil erkek bir monark, hele ki Charles gibi çok daha az sevilen bir figür insanların monarşiyle bağlarını daha da zayıflatacaktır. Bu elbette bir anda olmayacak ancak önümüzdeki yirmi otuz yıl içerisinde artık bu sistemin ciddi şekilde tartışıldığını, hatta kimi politikacıların referandumu gündeme getirdiklerini görmemiz işten bile değil. Her ne kadar bütün bu törenler insanlarda bir bağlılık yaratıyorsa da her geçen gün daha fazla İngiliz vergilerinin buraya gitmesini sorguluyor. Bunca yıllık monarşinin yok olduğunu kendi yaşam süremizde görür müyüz bilmesem de bu akımın süreceği apaçık ortada.

Fotoğraf: Kutay Yavuz
Telif hakkında sahip fotoğraf.
Fotoğraf: Kutay Yavuz
Telif hakkında sahip fotoğraf.
Fotoğraf: Kutay Yavuz
Telif hakkında sahip fotoğraf.

Osmanlı’da Edebiyatçı Büyükelçi: Yusuf Vezirli’nin İstanbul Hayatı

Dilgam Ahmad
Araştırmacı-Yazar

28 Mayıs 1918’de Azerbaycan Millî Şurası, Azerbaycan Cumhuriyeti’nin bağımsızlığını ilan etmiştir. Altı maddeden oluşan Bağımsızlık Bildirgesi’nde yeni ilan edilen Azerbaycan Cumhuriyeti’nin takip edeceği iç ve dış politikanın öncelikleri ve ilkeleri ifade edilmiştir. Azerbaycan hükümeti kısa zamanda öncelikle komşu devletlerle diplomatik ilişkiler kurulması, temsilciler gönderilmesi için çalışmıştır. Bu devletler arasında öncelik Osmanlı Devleti’ydi.  

4 Haziran 1918 senesinde imzalanan Batum Antlaşması’ndan sonra Osmanlı ile Azerbaycan arasındaki ilişkiler Kafkas İslam Ordusu tarafından Bakü’nün işgalden kurtarılması ile sonuçlanmıştır. Bu dönemde Osmanlı’da bulunan Mehmet Emin Resulzade’nin başkanlığındaki Azerbaycan Murahhas Heyeti iki devlet arasındaki ilişkilerin kuvvetlenmesi için çalışmıştır.

1918 yılının Ekim ayında Azerbaycan Cumhuriyeti’nin Osmanlı ve Avrupa devletleri ile ilişkilerinin ilerlemesi için Rusya müslümanları arasında tanınan bir şahsiyet olan hukukçu Alimerdan Topçubaşı’nı olağanüstü yetkileri kapsayan bakan ve temsilci kısmında İstanbul’a göndermiştir. 

Alimerdan Bey’in İstanbul’da bulunduğu vakitlerde Osmanlı Devleti I. Cihan Savaşı’nda mağlup olduğu için en zor dönemlerini yaşamaktaydı. Yenilgiye uğrayan Osmanlı İmparatorluğu Ahmet İzzet Paşa hükümeti kurulunca İtilaf Devletleri’yle barış antlaşmasının imzalanmasına karar vermiştir. Limni adasının Mondros Limanı’ndaki Agamemnon zırhlısında yapılan görüşmeler sonucunda Osmanlı Devleti ile İngiltere arasında Mondros Mütarekesi imzalanmıştır. 25 Madde’den ibaret Antlaşma’da Güney Kafkasya ile ilgili de kararlar alınmış ve bu kararlar kısa sürede uygulanmıştır. Güney Kafkasya ile ilgili alınan bu karar Azerbaycan Cumhuriyeti hükümetinin itirazına neden olmuş, sonuçta Bakü’de Osmanlı kuvvetlerinin yerini 1919 senesinin Eylül ayına kadar İngiliz kuvvetleri almıştır.

İngilizlerin Azerbaycan’ı terk etmesi arifesinde 2 Ağustos 1919 senesinde daha önce Kırım’da elçilik yapmış Yusuf Vezirli temsilci olarak tayin edilmiştir.

  1. Yusuf Vezirli Kimdir?[1]
Yusuf Vezirli

Yusuf Vezirli 1887’de Azerbaycan’ın Şuşa şehrinde doğmuş, ilk eğitimini de orada almıştır. Bakü Real Mektebi’nde eğitimini sürdüren Yusuf Vezirli, yüksek eğitimini 1910-1915 senelerinde Kiev İmparator Üniversitesi’nin hukuk fakültesinde almıştır. Öğrencilik yıllarından itibaren aktif şekilde çalışan Vezirli Azerbaycan’da Resulzade’nin başkanlığında kurulmuş Müsavat Partisi’nin Kiev şubesinin başkanı tayin edilmiştir. Başarılı faaliyetinden dolayı Azerbaycan Devleti onu Ukrayna temsilcisi olarak atamıştır. Fakat Bolşevikler’in Ukrayna’daki galibiyetinden sonra Yusuf Vezirli, Kafkasya’ya dönmüş, 1919 senesinde İstanbul’a gönderilmiştir. Azerbaycan Cumhuriyeti’nin işgalinden sonra Fransa’ya giden Yusuf Vezirli daha sonra bolşevik arkadaşlarının desteği ile 1926’da memleketine dönmüşse de, 1940 senesinde anti-Sovyet faaliyetine, İngiltere, Fransa, Türkiye ve Almanya’nın çeşitli teşkilatlarına casusluk ettiği gerekçesi ile 8 yıl hapse mahkum edilmiş, Gorki vilayetinin Suhabezvodnaya köyündeki hapishaneye gönderilmiştir. 3 Ocak 1943 tarihinde ise orada vefat etmiştir.[2]

Yusuf Vezirli, Azerbaycan’ın önemli roman yazarıdır, “Studentler”, “Kızlar Bulağı”, “Kan İçinde” gibi Azerbaycan’ın eski ve yakın tarihi ile ilgili eserleri kaleme almıştır.

  • Yusuf Vezirli’nin Osmanlı Hakkındaki Görüşleri

Yusuf Vezirli makalelerinde Osmanlı’nın payitahtı İstanbul şehrinin öneminden bahsetmiştir. O, Azerbaycan’ın İstanbul’da elçi bulundurmasının önemini şu şekilde belirtmiştir: “Bugün bizim elçilerimiz Rusyadan ayrılan devletlerin dışında diğer yerlerde yoktur. Halbuki bizim istiklal meselesi Batı’da muzakere olunacaktır ve Batı’da da elçiler bulundurulmalıdır. Elçi tayin olunacak payitahtlardan bugün ehemiyeti ile birinciliği kazanan İstanbul’dur. İstanbul bugün İtilaf kuvvetlerinin toplandığı bir noktadır. Buradan bütün Yer yüzünün matbuat mümessilleri mevcuttur… Demek, alem İstanbulda’dır: siyasi işlerin uçu, efkar-i umumiyenin gözü… hepsi burada.”[3]

İstanbul Konsoloshanesi

Yusuf Vezirli, İstanbul’un Azerbaycan için önemli olduğunu çok iyi anladığından burada yapılan faaliyetlerin Paris’e daha çabuk ulaşacağını ve Azerbaycan’ın kaderine etki edeceğini savunmaktaydı.

İstanbul’a gitmek için Batum’dan geçen Yusuf Vezirli, burada İngilizler tarafından çeşitli bahanelerle oyalanmıştır. Azerbaycan’ın Dışişleri Bakanı olan Memmed Yusuf Caferov, Türkiye’de diplomatik temsilcilik açılması ile ilgili İngiltere hükümetine üç defa (1919’un 27 Haziran’ında, 21 Ağustos’unda ve 25 Eylül’ünde) müracaat etmiştir.[4]

Nihayet Yusuf Vezirli, Batum’da iki ay kaldıktan sonra bir tüccar sıfatı ile aldığı vizeyle, 18 Haziran 1918’de küçük bir gemi ile İstanbul’a ulaşmış, birkaç gün sonra ise Türkiye’nin Dışişleri Bakanı ile görüşmüş ve kendisini takdim etmiştir.[5]

  • Yusuf Vezirli’nin Osmanlı Basınına Verdiği Mülakatlar
“Azerbaycanın Yavru Sancağını Taziz”, Vakit, sayı 802, 31 Kanunisani 1336

Kafkasya’da kurulan yeni devletin temsilcisi olarak Yusuf Vezirli, Osmanlı basınında ilgi çekmiş, birkaç defa mülakat vermiştir. Yeni Gün gazetesine mülakatında Yusuf Vezirli, birkaç konuya değinmiştir.[6] Yusuf Vezirli, Azerbaycan’daki genel durumu şu şekilde değerlendirmiştir: “Yeni yeni icraat meyanında Bakü’de açılan darülfünun ile Bakü-Culfa şimendiferini zikir edebilirim. Millî cereyan kuvvetleştiği gibi eski Rus mektepleri de millileştirilmektedir.” Azerbaycan ordusunun durumu ile ilgili şu bilgileri vermiştir: “… Malum olduğu üzere Rus idaresi zamanında Azerbaycan Türkleri hıdmet-i askeriye ile mükellef değildi. Bununla beraber Azerbaycan teşkil ettiği gönüllü kıtaatını Galiçya cephesine göndermişti… İlk teşkilat-ı askeriyemiz 1918 Mayıs’ında başlayarak Samed Bey Mihmandarlı’nın himmeti sayesinde muvaffakiyetle tetevüc etmiştir”. Azınlıklarla ilgili soruyu şu şekilde cevaplamıştır: “Azerbaycan’da ekalliyetler Türklerin müsavi hukuk ve müsaadatı dahilinde yaşamaktadır. Aralarında hiçbir münazaa ve münakaşa mevcut değildir. Kanun nazannda aynı hukuka malik ve parlamentoda ekseriyetleri nispetinde azayı haiz bulunduklanndan komşu hükümetlerin iğvaatı tesirsiz kalmaktadır… Azerbaycan’da hakiki manasıyla istiklal-i milli ve siyasi mevcuttur.”

Komşu hükümetlerle olan ilişkilerin vaziyetine dair şu bilgileri vermiştir: “Biz komşumuz olan hükümetlerle dostane yaşıyoruz… Hepimiz Ermenistan’ın temin-i istiklal etmesini isteriz. Bu milletin kendi ırki hudutları dahilinde hür ve mesut yaşamasını temenni ederiz.”

“Azerbaycan Mümessiliyle Mülakat: Dersaadet Mümessili Yusuf Bey Vezirov’un Beyanatı”. Yeni Gün, sayı 226, 2 Teşrinisani 1335

15 Kasım 1919 tarihinde Tasvir-i Efkar gazetesine mülakatında[7] Çarlık Rusyası generallerinden Denikin’le ve Ermenistan’la ilişkilere dair soruları cevaplamıştır. Yusuf Vezirli, Hazar Denizi’nde bağımsız Azerbaycan filosunun milli bayrakla yüzmesinin ülkesinin en doğal hakkı olduğunu vurgulamıştır: “Bahr-ı Hazar’da Azerbaycan’a ait bir filomuz vardır. Bu filo bittabi mustakil olduğumuz için kendi milli bayrağımız tahtında seyrüsefer etmektedir. 27 Eylül’de Gönüllü Ordu Kumandanlığı hükümetimize bir nota göndererek Bahr-ı Hazar’daki vapurların Azerbaycan bayrağıyla seyrüsefer etmelerinin men olunmasını talep eylemiştir… Esasen biz de Bahr-ı Hazar sahilinde bir hükümet olduğumuz için bu denizde hakkımız olması kabil-i itiraz değildir.” Ermenistan’la ilişkilere dair soruya şu şekilde yanıt vermiştir: “Teşekkür olunur ki artık Ermenilerle de anlaşmaya başladık. Ermenistan Hariciye Nazırı hükümetimize müracaatla bir Ermenistan-Azerbaycan Konferansı içtimasını teklif etmiş ve hükümetimizce bu teklif kemal-ı memnuniyetle karşılanarak konferansın mümkün olduğu kadar süratle Bakü’de toplanması dermiyan edilmiştir… Bizim bütün arzumuz komşu Ermenistan ile sulhperver bir şekilde yaşamak ve iki milletin saadetine hıdmet eylemektir.”

10 Kasım 1920 tarihinde verdiği diğer bir mülakatta Yusuf Vezirli bağımsızlığının ikinci yılına doğru giden Azerbaycan’daki olaylardan bahsetmiştir: “… Bakü’de bir de darülfünun tesis edilmiştir… Bakır madenleri, Bakü petrol kuyuları hep Azerbaycanlıların sermayesiyle milli şirketler tarafından işletilmektedir… Rusya ile Azerbaycan arasında İngiliz hükümeti tarafından tayin edilen muvakkat bir hudud vardır. İngiltere hükümetinin kefaleti sayesinde Ruslar bu hududa tecavüz etmiyorlar.”[8]

  • Azerbaycan’ın İtilaf Devletleri Tarafından Tanınması ve Elçilik Ziyaretleri

I. Dünya Savaşı bittikten sonra 1918 yılının sonlarında savaşın sonuçlarının müzakerelerine başlanmış, Paris’te Barış Konferansı düzenlenmiştir. ABD, İngiltere, Fransa, İtalya ve Japonya’nın başlıca organizatörleri olduğu konferansın temel amacı, galip İtilaf devletleri ile mağlup Almanya-Osmanlı bloğu arasında anlaşma yapmak; ayrıca parçalanmış Rusya İmparatorluğu’nun geleceği ile ilgili karar vermekti. Bu nedenle toplantıda Azerbaycan’ı temsil etmek için daha önce İstanbul’da temsilci olan Alimerdan Topçubaşı başkanlığında bir heyet Fransa’ya gitmiştir. Heyetin başarılı faaliyeti ve Rusya’dan gelen Bolşevik tehlikesinin yayılmasının önüne geçmek zarureti, İtilaf Devletlerinin Azerbaycan Cumhuriyeti’ni fiilen tanımak kararına sebep olmuştur. Böylece, Azerbaycan’ın bağımsızlığı 10 Ocak 1920 yılında Paris Barış Konferansı’nda fiilen tanınmıştır.

Bu tanınma işgal altında olan İstanbul’da büyük sevinç yaratmış, Azerbaycan’ın İstanbul sefareti ziyaretçi akınına uğramıştır. Yeni Gün gazetesi ziyaretlerle ilgili yazmaktadır: “… Dün İstanbul’da bulunan Azerbaycanlılar, tüccar, talebe sefarethaneye giderek Azerbaycan hükümetinin şehrimizdeki mümessili Yusuf Bey Vezirli’ye beyan-ı tebrikat eylemişler, bu büyük ve tarihi günü tesit etmişler…”[9]

Gazetelerdeki haberlerde Darülfünunun Edebiyat ve Hukuk bölümünün ve Ziraat Mektebi’nin talebeleri[10], Cemiyet-i Sufiye[11], Galatasaray Mektebi ve Türk Ocağı[12] heyetleri, Posta ve Telgrafçılar Teavün Cemiyeti[13] ve birçok kişi ve kurumların sefarethaneyi ziyaret ederek Yusuf Vezirli’yi tebrik ettiklerine dair bilgiler mevcuttur.

30 Ocak 1920 tarihindeyse Türk Ocağı tarafından Darülfünunun Konferans Salonunda Azerbaycan Cumhuriyeti’nin bağımsızlığının tanınması ile ilgili Halide Edip’in başkanlığında toplantı yapılmıştır. Halide Edip, konuşmasında Azerbaycan’ın kurtuluşunda Osmanlı Devleti’nin rolünden bahsetmiştir: “Bugün Türk ailesine yeni doğan bir küçük Türk hükümetinin veladetini kutlamak üzere biz Osmanlı Türkleri burada toplanıyoruz… Son büyük muharebe Osmanlı Türkünün felaketi pahasına oldu. Fakat milyonlarca Türk’ün akan kanı şarkta Rus emperyalizminin zincirleri altında bağlı duran müslüman Türk kardeşlerimizin hürriyet müjdesini satın aldı. Onun için bu gün hakikaten bizim günümüz, sevinç günümüzdür… Sevgili bayrağımızın yanında duran şu yavru bayrağı selamlayalım.”[14]

Toplantıda Yusuf Akçura, Hamdullah Suphi, Ruşen Eşref ve diğer önemli kişiler konuşmalar yapmışlar.

  • Azerbaycan’ın İşgali ve Sefaretin Kapatılması

27 Nisan 1920 tarihinde Rusların Bakü şehrini ele geçirmeleri sonucunda Azerbaycan Cumhuriyeti işgal edildi. Kısa müddet yarı bağımsız bir cumhuriyet olarak faaliyet gösteren Azerbaycan Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti Türkiye’deki yeni Ankara Hükümeti’ne temsilci olarak İbrahim Ebilov’u göndermiştir. Ebilov, Mustafa Kemal Paşa tarafından büyük sevgi ve ilgiyle karşılanmıştır. 18 Kasım 1921 yılında Anakara’da Azerbaycan Sefareti’nde bayrak çekme töreninde Mustafa Kemal Paşa Türkiye ile Azerbaycan arasındaki ilişkileri şu şekilde değerlendirmiştir: “Azerbaycan ile Türkiye arasında mevcut kardaşlığın, samimiyetin doğurduğu bağdan başka, Azerbaycan’ın diğer dostlarımıza temas noktasında bulunması da kıymetli ve ehemmiyetlidir. Coğrafi vaziyeti göz önüne getirilirse, hakikaten Azerbaycan’ın Asya’daki kardaş hükümet ve milletler için bir temas ve birleşme noktası olduğu görülür, Azerbaycan’ın bu özel mevkii, vazifesini pek mühim kılmaktadır.”[15]

İbrahim Ebilov, İzmir İktisat Kongresi arifesinde aniden rahatsızlanmış, 23 Şubat 1923’te vefat etmiştir. SSCB’nin oluşumundan sonra Birlik ülkelerinin temsilcilikleri lağvedilmiştir.

  • Sonuç

Azerbaycan Cumhuriyeti kurulduktan sonra onu ilk destekleyen devlet Osmanlı olmuştur. Osmanlı İmparatorluğu I. Dünya Savaşı’nda zor koşullar altında varlığını sürdürdüğü bir zamanda Azerbaycan’la Batum Antlaşması’nı imzalayarak yeni cumhuriyetin başkentini işgalden kurtarmıştır. Bu dönemde Azerbaycan resmi şekilde Avrupa devletleri tarafından tanınmadığı için Azerbaycan temsilcileri olan Mehmet Emin Resulzade, Alimerdan Topçubaşı İstanbul’da bulunan dünya devletlerinin elçilikleriyle temas kurmuş, Osmanlı üzerinden çıkış elde etmeye çalışmışlardır. Resulzade’nin ve Topçubaşı’nın başarılı faaliyeti sonucunda kısa zamanda iki devlet arasındaki ilişkiler kuvvetlense de, Osmanlı’nın I. Dünya Savaşı’nda yenilgiye uğraması Bakü’ye İngiliz kuvvetlerinin gelmesine neden olmuştur. İngilizlerin Kafkasya’dan çekilmesinden sonra Azerbaycan hükümeti ilişkilerin daha da ilerlemesi için Yusuf Vezirli’yi elçi olarak göndermiştir. Yusuf Vezirli’nin elçiliği dönemi İstanbul’un işgali yıllarına tesadüf ettiği için Türk toplumunda bağımsız bir devletin sefaretinin açılması olumlu bir hava yaratmış, özellikle Türk Ocağı gibi milliyetçi teşkilatların ve kişilerin sevincine neden olmuştur. Fakat Yusuf Vezirli, Azerbaycan’ın Osmanlı’daki elçisi olduğu için Anadolu’daki Kurtuluş hareketinin önemini anlayamamış, Mustafa Kemal Paşa’nın önderliğindeki savaşın zaferle sonuçlanacağına inanmamıştır. Ahmet Ağaoğlu’nun eşinin akrabası olduğu için Samet Ağaoğlu’nun hatıralarında Yusuf Vezirli hakkında şu şekilde yazması da bununla ilgilidir: “Yusuf Vezirof iyi salon adamı, acemi, beceriksiz politikacıydı. Anadoluda başlamış milli mücadeleye karşı soğuk davranıyor, hatta onu küçümseyen sözleri gazetelere geçiyordu. Annemin birkaç defa yaptığı uyarılara aldırış etmedi. Fakat dostları da yavaş yavaş azaldı sonunda, Azerbaycan’a komünist idare gelince işsiz, ancak sığınmış adam olarak İstanbul’da kaldığı zaman sefaretin salonları çoktan boşalmıştı. Sefarette oturan, heyecanlı, el kol hareketleri bol bir başkâtiple genç güzel karısından başka kimseyle görüşmüyordu. Zaferden sonra Ankara’nın İstanbul’dan uzaklaşması için ilk işaret verdiği adamlardan biri de Yusuf Bey oldu. Bir daha ne yüzünü gördüm, ne ismini işittim.”[16]

Yusuf Vezirli Azerbaycan Cumhuriyeti’nin Türkiye’deki ilk elçisi görevinde bulunmakla iki devlet arasındaki ilişkiler açısından ve elçisi olduğu devletin çıkarlarının sağlanması ve desteklenmesi açısından tarihi bir rol üstlenmiş, Azerbaycan diplomasisinin ilk temsilcilerinden olmuştur.

Kaynakça:

Ağaoğlu Samet, Hayat Bir Macera, İstanbul, 2013

Çemenzeminli Yusuf Vezir, Seçilmiş Eserleri, Bakü, 2005.

Çemenzeminli Y.V, Müstegilliyimizi İsteyirikse. Bakü, 1994.

Abutalıbov Ramiz, “Y.V.Çemenzeminlinin Diplomatik Faaliyeti Hakkında”, Odlar Yurdu gazetesi, sayı 438, 1989

Sadıgov Ramin, Azerbaycan Cumhuriyetinin İlk İstanbul Sefiri Yusuf Vezir Çemenzeminli’nin Fransa’daki Muhaceret Yılları. Tarih Araştırmaları Dergisi Archive Volume 33, Issue 56

Şimşir Bilal, Ankara’da Açılan İlk Azerbaycan Temsilciliği.

https://irs-az.com/new/pdf/201312/1386944848824816094.pdf (Erişim: 18.02.2021)

“Azerbaycan Mümessiliyle Mülakat: Dersaadet Mümessili Yusuf Bey Vezirov’un Beyanatı”. Yeni Gün, sayı 226, 2 Teşrinisani 1335

 “Azerbaycan Mümessiliyle Mülakat”, Tasvir-i Efkar, sayı, 2902, 15 Teşrinisani 1335

  “Yusuf Bey Vezirli ile Bir Hasbihal”, Tasvir-i Efkar, sayı 2954, 10 Kanunisani 1336

  “Kardeş Azerbaycan’ın İstiklali”, Yeni Gün, sayı 304, 19 Kanunisani 1336

  “Darülfünunluların Tebrikatı”, Yeni Gün, sayı 306, 21 Kanunisani 1336

  “Azerbaycan Mümessilini Tebrik”, Yeni Gün, sayı 308, 23 Kanunisani 1336

  “Azerbaycan Mümessilliği’nde Tebrik Ziyaretleri”, Tasvir-i Efkar, sayı 2968, 24 Kanunisani 1336

  “Azerbaycan Cumhuriyeti’ni Tebrik”, Yeni Gün, sayı 313, 28 Kanunisani 1336

  “Azerbaycanın Yavru Sancağını Taziz”, Vakit, sayı 802, 31 Kanunisani 1336


[1] Osmanlı gazetelerinde Vezirli ve Vezirov olarak geçmektedir. Ünlü Azerbaycan yazarlarından olan Yusuf Vezirli, “Çemenzeminli” mahlasını kullanmıştır.

[2] Çemenzeminli Yusuf Vezir. Seçilmiş Eserleri, Bakü, 2005, ss.4-10.

[3] Çemenzeminli, Y.V. Müstegilliyimizi İsteyirikse. Bakı, 1994, s.49

[4] Abutalıbov Ramiz, “Y.V.Çemenzeminlinin Diplomatik Faaliyeti Hakkında”, Odlar Yurdu gazetesi, sayı 438, 1989, s.3

[5] Sadıgov Ramin, Azerbaycan Cumhuriyetinin ilk İstanbul Sefiri Yusuf Vezir Çemenzeminlinin Fransadaki Muhaceret Yılları. Tarih Araştırmaları Dergisi Archive Volume 33, Issue 56, s.393

[6] “Azerbaycan Mümessiliyle Mülakat: Dersaadet Mümessili Yusuf Bey Vezirov’un Beyanatı”. Yeni Gün, sayı 226, 2 Teşrinisani 1335, s.1

[7] “Azerbaycan Mümessiliyle Mülakat”, Tasvir-i Efkar, sayı, 2902, 15 Teşrinisani 1335, s.1

[8] “Yusuf Bey Vezirli ile Bir Hasbihal”, Tasvir-i Efkar, sayı 2954, 10 Kanunisani 1336, s.1

[9] “Kardeş Azerbaycanın İstiklali”, Yeni Gün, sayı 304, 19 Kanunisani 1336, s.1

[10] “Darülfünunluların Tebrikatı”, Yeni Gün, sayı 306, 21 Kanunisani 1336, s.1

[11] “Azerbaycan Mümessilini Tebrik”, Yeni Gün, sayı 308, 23 Kanunisani 1336, s.3

[12] “Azerbaycan Mümessilliğinde Tebrik Ziyaretleri”, Tasvir-i Efkar, sayı 2968, 24 Kanunisani 1336, s.3

[13] “Azerbaycan Cumhuriyetini Tebrik”, Yeni Gün, sayı 313, 28 Kanunisani 1336, s.2

[14] “Azerbaycanın Yavru Sancağını Taziz”, Vakit, sayı 802, 31 Kanunisani 1336, ss.1-2

[15] Şimşir Bilal, Ankara’da Açılan İlk Azerbaycan Temsilciliği.

https://irs-az.com/new/pdf/201312/1386944848824816094.pdf (Erişim: 05.05.2022)

[16] Ağaoğlu S. Hayat bir macera. İstanbul: Yapı Kredi Yayınları, 2013, s:96

Adı Vasfiye ya da Arzunun Çerçevesini Veren Fantezi

Mustafa Türkan
Bahçeşehir Üniversitesi Sinema ve Televizyon Bölümü Yüksek Lisans öğrencisi.

Atıf Yılmaz, Necati Cumalı’nın hikâye kitabı Ay Büyürken Uyuyamam[1] ile bir müddet boğuştuğunu filmin ilk gösteriminde dağıtılan kitapçıkta şöyle ifade etmişti: “Vasfiye’nin durumu ümitsiz. Haftalar, aylar geçiyor… Bir bakıyorum Ay Büyürken Uyuyamam kitabı yine masamın üzerinde. Vasfiye’den kurtulmak için başka öyküleri karıştırıyorum. Göz Açmak, Gözleri Çalar, Dertli, İğneci, Çizme Delil Sayılmaz ve başkaları… Birden öykülerdeki ortak yanları keşfetmeye başlıyorum. Hepsi birer Vasfiye değil mi kadın kahramanların? Erkeklerin, hep kendilerini kayırarak, anlattıkları kadın kahramanlar.”[2] Yılmaz tam da bu noktada düğümü çözdüğünü hissetmiş, bir hareket alanı bulmuştu. Zihninde öykülerden oluşan bir kolaj şekillenmişti. Bu kolajı mümkün kılmak için Vasfiye’yi Vasfiye’nin hayatına giren erkeklerin anlatmasında karar kılmıştı. Böylece film, konu sıkıntısı çeken genç bir yazarın düşlerinden oluşacak, anlatılan hikâyeler ve düşler nihayetinde tutkulu bir aşka veya daha doğru bir ifadeyle takıntıya dönüşecekti. Filmin senaristlerinden Barış Pirhasan’ın usta kaleminin dokunuşlarıyla Vasfiye, Sevim Suna kılığında bir postere gizlenecek ve genç yazarın kafası kurcalanacaktı. Pirhasan’ın da belirttiği gibi Vasfiye’yi tanımış erkekler, gerçekçilik sınırlarına aldırış etmeden, ansızın yazarın karşısına çıkacak ve yazar istese de istemese de bildiklerini ona anlatacaklardır. En nihayetinde, Öteki’nin arzusu muammalı ve anlaşılmazdır. Fantezi, bu muammayı dolduran, onu dile getiren, ona belirli bir talebi somutlaştıracak şekilde biçim veren şeydir. Bu akla, Jacques Lacan’ın “arzu Öteki’nin arzusudur” iddiasını getirir.[3] Arzu nasıl Öteki’nin arzusudur? Okurlarımız için biraz vülgarize edecek olursam, Lacan’ın iddiası en bariz düzeyde, Öteki’yi arzuladığımızı belirtir. Gerçi bu, Lacan’ın arzudan çok talep olarak adlandırdığı şeyin alanına girer. İkincisi ve daha da önemlisi, Öteki tarafından arzulanmayı arzuladığımız anlamına gelebilir. Üçüncüsü, Öteki’nin istediği arzulanır. Örneğin, küçük burjuva, belirli bir evi, evin kendine has özellikleri nedeniyle değil, komşusunda/tanıdığında kıskançlık yaratacağı için arzulayabilir. Son olarak, bilinçdışı Öteki’nin söylemi olduğunu hatırlamak gerekir. Böylece arzunun Öteki’nin arzusu olduğu tezi, arzunun, gösterene dayalı her türlü semptomatik oluşumu üreten bilinçdışımıza musallat olan gösterenler ağı aracılığıyla eklemlendiğini ifşa eder. Herkesin (seyirciler dahil) kendini bir düş dünyasında bulması bu eklemlenme süreciyle alakalıdır. Atıf Yılmaz da filmi böyle tanımlar: “Bu bir gerçeğin olduğu kadar düşün de filmi.”[4] Dünyada bir otobüs dolusu konunun olduğu düşünen yazarın arkadaşının yazara “Sana renkli rüyalar” diyerek yanından ayrılmasının sebebi de budur. Scognamillo, Atıf Yılmaz’ın kariyerindeki bu noktayı “sağlam bir yaklaşım, bir biçim rahatlığı ve kendine özgü bir mizahla değerlendirdiği düşsel sinema” olarak tanımlamıştır.[5]

Filmi değerli kılan en önemli yan, günümüzde herkesin diline dolanmış toplumsal cinsiyet kavramına eleştirel bir bakış sunması değildir. Kaldı ki bu bakış, çoktan demode olmuştur. Bunun yerine arzu, düş ve fantezi gibi kavramlara yönelen bir değerlendirmenin yerinde olacağını düşünüyorum. Sevim Suna posteri, genç yazara arzulama eylemini gerçekleştirebileceği bir çerçeve verir. Fantezi basitçe önceden var olan bir arzunun hayali tatmini değildir, daha ziyade fantezi arzumuza biçim/şekil vererek onun için bir nesne seçer, tıpkı bir pencerenin benim açımdan manzarayı seçmesi gibi… Başka bir deyişle, henüz bilinmeyen arzu, fantezi aracılığıyla yapılandırılır. Taranç ve Tomak’a göre bu yapılanma da görev alan düşün görsel imgeleri ayna, çizme, iğne ve yatak gibi nesnelerdir.[6] Yine de unutulmamalıdır ki Lacan için arzu bilinçsizdir. Öteki’nin söylemi bilinçdışı olduğu sürece, bundan arzumuzun ne olduğunu bilmediğimiz sonucu çıkar. Analize giren özne, şikâyetçi ama daha da önemlisi ne istediğini bilmeyen ya da arzusunu bir nebze de olsa bulmaya çalışan bir öznedir. Sevim’in veya Vasfiye’nin bakışları hep kaçar ve bu kaçış bir çerçevedir. Fantezi belki de hiç var olmamış, geri çekilmiş veya daima kaçacak olanla ilgilidir. Bu bana dile odaklanırken kendi içinde şeyi ıskalamamızı hatırlatıyor. Yani bir süre sonra çerçeve kayboluyor. Bu çerçeveye bir kere girenin film bittikten sonra da film üzerine düşünmemesi mümkün müdür? Belki bir kere de olsa çerçeveye girdiğimden hâlâ filmdeki düş üzerine düşünüyor, “Bu düş kime ait? Vasfiye’ye dair duyduğumuz hikâyeler, bir kadının yaşamından parçalar mı? Hikâyeleri anlatan adamlar gerçekten de var mı, yoksa her şey genç yazarın düşünün bir parçası mı?” diye soruyorum. Sanki düşün sahibinin kim olduğu önemliymiş gibi…

Filmin düşün yalnızca yazarın bir düşü olduğu iddiasında inat ederek anlatıda büyük bir fırsatı (anlamın kendini yaratma olanağını) elinin tersiyle ittiği çok açıktır. Fakat toplumsal sorunlara (gerçi şizoanalizin en genel ilkesinin arzunun her zaman bir toplumsal alanın kurucusu olduğu düşünülebilir) eğilmedeki ısrarından dolayı, Atıf Yılmaz’dan bir hakikat evreni olarak da tanımlayabileceğimiz bilinçdışını zihinsel duruşunun merkezine yerleştirmesini beklemek haksızlık olacaktır. Yılmaz’ın sinemasında dil tam anlamıyla düş içinde değildir. Yine de işimize geldiği gibi hayal etmek mümkündür. Filmin sanat yönetmeni Şahin Kaygun’un ifadelerinden onun da hâlâ bu gizemi çözemediğini anlaşılmaktadır: “Vasfiye gerçekten yaşadı mı, yoksa genç yazarımız İstanbul otobüsünden indiği anda geçtiği kamera karşısında mı düşlemeye başladı Vasfiye’yi bilmiyorum. Ekibin de kesin bir karara vardığı kanısında değilim.”[7] Filmdeki erkeklerin yüzleriyle yüzümüzü takas etmediğimiz umuduyla bu düşü, erkek egemen toplumun kadın algısından öteye taşımak istiyorum. Düşü ilginç kılan bir veya iki erkeğin perspektifinden anlatılabilecek bir düşü sonsuza kadar çoğaltma imkânını içinde taşımasıdır. Genç yazar hikâyeleri dinlerken dış dünyayla her karşılaşmasında anlamın ve kurgunun farklı bir eklem yeriyle karşılaşır. Nihayetinde düş içinde olduğundan ipler elinde değildir. Elbette düşe, her ne kadar zengin bir düş negatif ayna imgesi görevi görüyor olsa da varlığından daha büyük bir anlam yüklemekten kaçınıyorum. Geleneğin aksine rasyonel ve irrasyonel arasındaki ayrımın bir fantezi ürünü veya daha doğru bir ifadeyle yanılgı olduğunu düşünüyorum. Bu açıdan içinde sürrealizmden parçalar taşıyan filmleri (her film biraz sürrealizme ait olsa da Adı Vasfiye sürreal bir film değildir) rasyonelliğin altında yatan çelişkileri ortaya çıkarmaya yönelik bir tepki olarak ele almak bir amaca hizmet etmez. Her ne kadar farklı giysiler giydirilmiş olsa da iki varlık alanında da verili bir x vardır ve bu x, herhangi bir kategori, kavram, dayanak ve özellik düzeyinde, rasyonel ve söylemsel olarak tamamen kavranılamaz bir yana sahiptir. Quentin Meillassoux bunu şöyle ifade eder: “Rasyonellik akıllıca deli olma olanağıdır.”[8] Rastlantısallığın yasaları, hesaplamaları olduğunu ortaya koyan ve aslında rastlantısallığın bir hesaplama yönetimi olduğunu ortaya koyan Meillassoux’nun bu düşüncesinden sürrealizmin veya düşün kaçması da mümkün değildir. Öyleyse, düşün aslında rasyonalizmin doruk noktası olma ihtimalini düşünmemiz gerekir.

Adı Vasfiye tam da bu amaç doğrultusunda kullanılabilir. En nihayetinde filmdeki düş veya düşler bir olasılık hesabından ibarettir. Kendi deneyimimden bahsedecek olursam (bu olasılıklardan yalnızca biridir), Sevim Suna’nın pozundaki hüzün ve hazzın birlikteliğinin sebebi, filmdeki düşün asıl anlamının kişinin kendi ölümünü başkasının gözlerinden izlemesi midir, diye düşünmeden edemiyorum ama daha önemlisi, Sevim Suna’yla Türkan Şoray arasındaki perdenin inceliğiyle sarsıldığımı itiraf etmeliyim. Sevim Suna’ya ne zaman baksam Vasfiye’nin yanı sıra Türkan Şoray’ı gördüm. Bu çağrışım yoluyla gelen bir imge mi yoksa despotça var olan bir imge miydi, hâlâ bilmiyorum. Hâlbuki anlatılan hikâyenin Türkan Şoray ile doğrudan alakası yok. En akla yakın açıklama bu düşün biraz da Atıf Yılmaz’a ait olması… Yılmaz anılarında Türkan Şoray’a hissettiği aşkı dile getirmişti: “Türkan’la hatırladığım ilk şey, daha ilk filmimizde ona sırılsıklam aşık olmamdır.”[9] Belki de bu yüzden Türkan Şoray’la çevrilen sayısız film, aşk ve sonrasında dostluk çağrışım yoluyla gelen bir imgeyi mümkün kılmıştır. Atıf Yılmaz sineması, yalnız yitik kadın portrelerinin temsilinden ötürü değil bu portrelerin temsilinin ötesinde rastlantıyı mutlaklaştıran bir dile hizmet ettiği için de takdiri hak ediyor.

Uzun lafın kısası, Vasfiye arzu, Sevim Suna ise arzunun çerçevesidir.

Türkan Şoray ise hâlâ aramızda.


[1] Ay Büyürken Uyuyamam, Necati Cumalı’nın yedek subay olarak Çanakkale Ezine’de geçen yıllarının meyvesidir. Cumalı karakterin ve hikâyenin ardındaki ilhamı şöyle açıklamıştır: “Kısa bir süre de olsa küçük kentlerimizde kasabalarımızda yaşayanlar, Vasfiye’yi kolaylıkla tanıyacaklar, hatırlayacaklardır. Kasabada geçen yıllarında onlar da bir Vasfiye’yi ya tanımış ya da tanıyan arkadaşlarının ağzından beline inen saçlarının övgüsünü dinlemişlerdir. Hemen hemen her kasabada, genç yaşta dul kalmış, güzelliğiyle ünlü, bir yandan cinsel irilerinin, bir yandan da yeteneklerinin tutkularının, yönlendirmesiyle daha canlı daha şenlikli bir yaşamın özlemini çeken, bu özlemle çevresinde elinden tutacak koruyucu bir erkek arayan bir Vasfiye vardır. Kasabaya gelen bekâr memurlar, yedek subaylar arasında Vasfiye bu özlemle seçimini yapar. İçlerinde kendisini durgun kımıltısız kasaba ortamından çekip alacak, büyük kentlerin ışıklarına kavuşturacak erkeği arar. Çok kez de umutla kendini aldatır; sever, kendini o erkeğe verir.” Adı Vasfiye: Yaratıcı Ekipten Notlar (Mimeray Yayınları: İstanbul, 1985), 1.

[2] Barış Pirhasan’ın bu konu hakkındaki fikirleri ise şöyledir: “Kim olduğu merak edilen bir kadını, ona farklı açılardan bakmış erkekler anlatıyor. Anlatıcılar elbette tümüyle kendi açılarını, çıkarlarını, duyarlıklarını yansıtıyorlar. Yine de anlatılanların toplamından üstünde tartışılacak, fikir yürütülebilecek bir kişi çıkabiliyor. Bu kişinin tanımlanmasında sözü olmayan tek insan da kadının kendisi.” Adı Vasfiye: Yaratıcı Ekipten Notlar (Mimeray Yayınları: İstanbul, 1985), 6.

[3] Jacques Lacan, Fallus’un Anlamı, çev. Saffet Murat Tura (İstanbul: Altıkırkbeş Yayın, 2013), 13. Filmin Freudyen bir okuması için bkz. Agâh Özgüç, Türk Sinemasında Cinselliğin Tarihi (İstanbul: Parantez, 2000).

[4] A.g.e., 8. Böyle bir filmin altından kalkabilmek tüm ekip için çetin bir sınava dönmüştür. Gerçi Atıf Yılmaz’ın Türk sinemasını delik deşik bir gemiye benzettiği düşünüldüğünde ekibin sudan çıkmış balığa dönmedikleri açıktır: “Sinemamızı delik deşik bir gemiye benzetirim. Yönetmen bu geminin kaptanıdır. Çıktığı yolculuğun sonu belli değildir.” “Sinemamız delik deşik”, Milliyet, 9 Mayıs 1995, 1. Filmin müziklerini hazırlayan Atilla Özdemiroğlu’nun filmin müziklerini on günde hazırladığı, nihayetinde herkesin memnun kaldığı bir iş çıkmış olsa da üç kilo verdiğini düşünüldüğünde Atıf Bey’in delik deşik gemi benzetmesi yerinde bir benzetmedir. Buna rağmen film dört ödül kazanmıştır: İstanbul Sinema Günleri’nde (1986) “En iyi film”, 23. Antalya Şenliği’nde (1986) “üçüncü”lük, Atıf Yılmaz (yönetmen) ve Müjde Ar (oyuncu) ise kendi dallarında ödüller. Agâh Özgüç, 100 Filmde Başlangıcından Günümüze Türk Sineması (Bilgi Yayınevi: İstanbul, 1993), 75.

[5] Giovanni Scognamillo, Türk Sinema Tarihi: İkinci Cilt, 1960-1986 (İstanbul: Metis Yayınları, 1988), 65.

[6] Rapıg Taranç, Melih Tomak, “Adı Vasfiye ve Uzun Bir Gece Filmlerinde Necati Cumalı’nın Sinemasal Yorumları.”, ARTS: Artuklu Sanat ve Beşeri Bilimler Dergisi, Necati Cumalı Özel Sayısı, 182.

[7] A.g.e., 14. Sevim Burak da hikâyelerindeki karakterler için benzer bir yorumu yapar: “Düş görüyorlar hikâyelerimdeki kişiler, gerçeklerin düş’ünü.” İskender Altın, “Sevim Burak’ın “İşte Baş İşte Gövde İşte Kanatlar” Oyununu Çalışırken Keşfettiğim, Sevim Burak’ın Metinlerine/Ya Da Kendine Bakışımı Oluşturan Notların Arasından Seçilen veya Yeni Yazılan 24 Not.”, Tiyatro Araştırmaları Dergisi, Vol. 32, No. 2 (2011): 92. Burak’ın hikâyelerinde ilk cümle, kendi kendine gelir hissiyatı verir: “Demir kapıdan girdiler.” Her zaman, her yöne çekilebilecek bir anlam, bir başlangıç noktasından hareketle hikâyelerini yazmaya başlar, ona göre bütün çabası, sonuna kadar devirmektir o cümleyi. Bu anlayışını şöyle ifade eder: “Ben artık öyle, insansı bir sesle, kelimeler bularak, düzgün mü düzgün harflerle, incecik kıvrımlar ve bükülmelerle mantıklı cümleler kuramıyorum, kurmak istemiyorum.” Sevim Burak, Beni Deliler Anlar (İstanbul: Hayy Kitap, 47). Bir yazısında, “Asıl Tevrat’a aşığım. Tevrat, dünyanın başını ve sonunu bir arada veriyor. A.g.e., 25. Tevrat’ı oturup yeniden yazacağım, karar verdim” diyordu. Keşke daha uzun bir ömrü olsaydı, hem Tevrat’ı oturup baştan yazsa hem de Ford Mach 1’ı tamamlayabilseydi.

[8] Meillassoux bunu şöyle ifade eder: “Hayal gücünün güya kurgular ve illüzyonlar yarattığı söylenir, ama neden Malebranche’ın la folle du logis [evin delisi] dediği hayal gücüne sahibiz? Rasyonellik açısından hayal gücünün çılgınlık olduğu söylenir. Ama rasyoneliz ve hayal gücümüz var. Neden? Çünkü aslında aynı şeyler: Rasyonellik, mutlaken hiçbir sınırı olmayan bir hiperkaosa doğrudan bağlantılı olma kapasitesidir.” Quentin Meillassoux, “Spekülatif Nağmeler: Quentin Meillassoux ve Florian Hecker Hiperkaos Söyleşiyor,” by Robin Mackay & Florian Hecker, çev. Kağan Kahveci, Terrabayt, 2022 (Orijinali 2010’da Urbanomic’de).

[9] “Türkan Şoray’a sırılsıklam aşıktım”, Milliyet, 17 Mayıs 1995, 22. Aynı haberin kısa bir özeti, “Yeşilçam’a bomba düştü” manşetiyle 8 Mayıs 1995 tarihli Milliyet gazetesinde yer almıştır.

Moğolistan’da Bulunan Türk Yazıtı ve Düşündükleri

Muratcan Zorcu
Koç Üniversitesi Tarih Bölümü doktora öğrencisi.

Geçtiğimiz günlerde, Moğolistan’ın Nomgon Ovası’nda, Uluslararası Türk Akademisi ve Moğol Bilimler Akademisi Arkeoloji Enstitüsü’nün müşterek çalışmasıyla devam eden kazıdan önemli bir haber geldi. Bu habere göre, ilk defa Türk kelimesini içeren Köktürk yazıtlarından daha eski bir yazıt bulundu ve bu yazıtta da Türk kelimesi belirgin şekilde görülüyordu. Bulunan yazıtın Türk tarihi için kıymete haiz bir buluş olduğu inkâr edilemez bir noktaya kavuşurken bu yazıda, bu buluşun etkisi üzerine biraz fikir yürütmek istedim.

Öncelikle, elimizdeki verileri bir bilgilendirme notu şeklinde dizelim: Keşfedilen yazıtın iki yüzünde 12 satırlık eski Türk yazısıyla Soğd yazısı da diğer bir yüzünde mevcut olduğu öğrenildi. Yazıtta Türk kelimesinden başka akademisyen Mehmet Ölmez’in tespitleri üzerine “tümen tümen” kelimesi “kutlug kagan türk” kelime grubu netlikle okunuyor. Kazının devam ettiği Nomgon sahasında bulunan yazıtın Kül Tegin ve Bilge Kagan’ın babaları İlteriş Kutluk Kagan’a ithaf edildiği düşünülmektedir.[1]

Şimdi basınla paylaşılan ve değerli akademisyenlerin de katkı ve görüşlerini kamuoyuna paylaştığı bu yazıtın tıpkı Talat Tekin’in Orhon Yazıtları kitabı gibi akademik bir yayınını bekleyeceğiz. Bu yazıtın yayımı sonrasında da Türk tarihine gönül veren akademisyenlerin İlteriş Kagan’a ait olup olmadığı meselesi, metnin muhtemel anlamları ve belki de en önemlisi Türk tarihi anlatısı içerisinde belli bir bakış açısıyla yorumlanması veya var olan anlatının yeni bir bakış açısıyla nasıl dönüştürüleceğini merakla bekleyeceğiz.

Gelelim bu haberin zihnimde tekrar döndürdüğü bazı meselelere: Erken Cumhuriyet döneminin en önemli işlerinden biri olan Türk Dil ve Tarih Kurumları’nın kurulmaları, Türkiye’nin yarınları için önemli bir rota çizdi. Bilindiği üzere, TTK’nın yayın organı Belleten’in ilk sayılarını incelediğimizde Anadolu arkeolojisi üzerine uluslararası camiada saygın birçok akademisyenin başta Almanca olmak üzere birçok dildeki makalelerine denk geliriz. Bu minvalde, Atatürk’ün mirasından uzun yıllar pay sahibi olan TTK’nın, yine Atatürk’ün vizyonu doğrultusunda Orta Asya’da onlarca kazı yapması ve buradaki çalışmaları da başta Türkçe olmak üzere İngilizce, Almanca, Rusça gibi medenî ülkelerin dillerinde yayın yapılması Türk kültür hayatı için ve en önemlisi de Türk tarihi için efsaneler arasına ve Çin kaynaklarının egemen olduğu bir sahada bir vaha görevi görecekti. Bu noktada, İslâm öncesi Türk tarihi araştırmaları için birçok problemin devam ettiğini kabul ediyorum.[2] Ancak, Çin kaynaklarının tekilliğine ve çeşitli efsanelere boğulan eski Türk tarihinin daha belirgin hâle gelmesi için bu çalışmaların yapılmasının elzem olduğunu düşünsek de böyle çalışmaları hem Anadolu medeniyetlerinin ortaya çıkarılması için hem de eski Türk medeniyeti çerçevesinde maalesef pek duymadık. Bununla birlikte, eski Türk hayatının bence en ilginç eserlerinden olan balbal diye bildiğimiz ama aslında taş adam şeklinde ifade edilmesi gereken heykellerin yerlerinin tespiti, fotoğraflanması ve konumlarıyla birlikte yayınlarının peyderpey yapılması Atatürk’ün vizyonunu devam ettiren kıymetli bir adım olabilirdi, ama yine maalesef olmadı. Belleten’in koleksiyonu gibi TTK’nın kırk ciltlik taş adam koleksiyonunu basması ve 2000’li yılların teknolojik gelişmeleriyle sanal ortama aktarılması ve hatta harita üzerinde görselleştirilmesi de yine bir hayal bulutu içerisinde kaldı.

Keşfedilen yazıt sonrası aklıma gelen diğer bir konu da “ilk”leri çok önemseyen aziz Millî Eğitim sistemimizdi. Prof. Halil İnalcık’ın Osman Gazi’nin ölüm tarihini Belleten’de yayımlamasına rağmen ders kitaplarımızda 1326 olarak yazıldığı bir dönemde lise okudum. Mevcut akademik literatürün dahi takip edilmediği bir kâğıt israfı önümüzdeydi. Yine aynı durumun olmayacağını umuyorum. Türk kelimesinin ilk defa yazılı olarak keşfedilen bu yeni yazıtta bulunurken Orhun Yazıtları’nın hâlâ Türk kelimesinin ilk kez geçtiği yazılı metinler kategorisi değişir.

Son olarak, bu olay karşısında şaşırmalı bir sevinç yaşasam da yarınlar için yukarıda bahsettiğim hatta bir umudum yok. Hem TTK’nın parası iç edildi hem de kültürel vizyonumuz maalesef 1930’lar Türkiyesi’nin vizyonundan daha da geride. Mesele ideolojiden de bağımsız. Türk tarihi üzerindeki özensizlik Anadolu coğrafyasında da devam etmekte. Yoksa Birleşik Amerika’da Bizans çalışmaları hakkında dünyanın en önemli çalışma merkezlerinden Dumbarton Oaks’un kopyası bir araştırma enstitüsünü Doğu Roma’nın başkentinde kurmayı, bu kıymetli kurumun bir temsilciğini bile İstanbul’da kuramadık.

[*] Yazının yayımı sonrası kıymetli tavsiyeleriyle yazıyı iyileştirmemi sağlayan sevgili dostlarım Mustafa Türkan ve Yunus Edgü’ye teşekkür ederim.


[1] https://twesco.org/post/1095, Erişim tarihi, 27 Ağustos 2022.

[2] Ahmet Taşağıl, “İslam Öncesi Türk Tarihinin Problemleri” Türkiye’de Tarihyazımı içerisinde. (İstanbul: Yeditepe Yayınevi, 2011).

Yüzüncü Yılında Zafer Bayramı

R. Doğukan Oruç
29 Mayıs Üniversitesi Tarih Bölümü Yüksek Lisans öğrencisi.

Türkiye’nin son on beş yılına tanıklık edenler, Cumhuriyet’in kurucu fikirleri ve bunların sembolleriyle özgürleşme adına yürütülen bir kavganın aşama aşama o fikir ve sembollerin insanların zihninde özgürleşmenin temsilciliğine evrilmesi gibi ilginç bir sürece de tanıklık etmiş oldular. Cumhuriyet tarihinin modern Türkiye’nin yüzleştiği hemen her engelin birinci derecedeki müsebbibi olarak sorunsallaştırıldığı bir noktadan, mülksüzleştirilen ve aidiyetsizleştirilen geniş kitlelerin, sosyal ve ekonomik açıdan devam ettirme imkânlarını yitirmeye başladıkları hayat tarzlarını korumak adına, Cumhuriyet tarihinin sembollerine yöneldiği bir noktaya ilerlerken millî bayramların gündelik hayatımızdaki yerlerine ve algılanışları dair de bir hayli şey değişmiş oldu. Cumhuriyet tarihine dair post-Kemâlist bakış, millî bayramları, belli çevrelerin hassasiyetlerini gözetme gerekliliğinden kişi kültü veya militarizm eleştirilerine değin uzanan birtakım spesifik yol işaretlerinin izleğinde algılıyordu. Nihayetinde bu bayramlar, “jakoben bir devrim”in “devindirici gücü” olarak liberal bir dünyada bu kadar göz önünde bulundurulmasının bir şeyin olduğuna inanılan ordunun “vesayet”inden kurtarılırken kendilerini sahiplenecek bir odak bulamadılar. Bu günlerin birer bayram olarak tayinini mümkün kılan entelektüel şecereye dâhil olmayan, esasında o şecereyle kavgalı kökenlerden gelmiş aktörlerce idare edilen devlet mekanizması, bu bayramların kutlanmasına dair organizatörlük görevlerini kısa yazılı demeçlerle ifa etme yolunu tuttu. Halkın hassaten bu bayramların imledikleri değerler adına gadre uğramış çeşitli kesimlerinden bu uğurda bir inisiyatif almaları zaten beklenemezdi, kalanlar ise büyüme oranlarını görmekten duydukları memnuniyetten ötürü bu meseleyi talileştirmek ile hırçın bir reaksiyonerlik arasında konuşlandılar. Dolayısıyla, hemen bütün muadilleri gibi, 30 Ağustos’un da talihi yakın zamanlara kadar ciddi bir sahipsizlik oldu.

Fotoğraf: Basın-Yayın ve Enformasyon Genel Müdürlüğü

Fakat yakın tarihi algılayış biçimi büyük oranda güncel siyasî gelişmelere bağlı olan Türkiye toplumunda son birkaç yıl içinde bu bayramların kaderlerine de etki edecek ölçüde değişimler gözlemlendi. Post-Kemâlist anlatının gitgide tatmin edici olmaktan uzaklaşması, kentli ve eğitimli kesimin süregiden hayatlarından duydukları derin memnuniyetsizlik, Suriye Savaşı’ndan Afganistan’daki son olaylara değin İslâm dünyasında terörizmin ve teokratik idarelerin yükselişi, hayat tarzlarına müdahale edilme endişesinin spesifik bir gruptan çıkarak kendisini seküler olarak adlandıran hemen herkese sirayet etmesi gibi sebepler Cumhuriyet tarihine ve onun sembollerine yeniden bir dönüş havası yarattı. Her devlet dairesinin demirbaş listesinde olan ve uzun müddet Türkiye’nin hangi sorunu gündeme gelirse gelsin müsebbibi arandığında parmakla işaret edilen Atatürk portreleri, sivillerin özgürlüklerini müdafaa amacıyla düzenledikleri protestoların ortak sembollerine dönüştü. Bir bağlamda, 8 Temmuz 1919 gecesi geniş halk kitleleri arasında kendini tekrarladı ve Mustafa Kemâl üniformasını çıkararak “bir fert olarak sine-i millete” döndü. Bu dönüşüm oldukça mühimdir, zira Zafer Bayramı’nın yüzüncü yılının, hiçbir resmî kurum hiçbir teşebbüste bulunmasa bile, coşkuyla kutlanacağından ve bu kutlamanın bütünüyle sivil olacağından kuşku duymamızı imkânsız kılar. Bir bakıma yaşanan, -bu sefer talihin değil- tarihin cilvesidir.

30 Ağustos’u gözleri hiçbir protokol sırası ve askerî geçit aramaksızın coşkuyla kutlayacak olan bu büyük kesim birkaç yönden oldukça büyük öneme sahiptir. İlki, bu insanların Zafer Bayramı’nın kendisiyle ancak Erken Cumhuriyet devrinde rastlanabilecek ölçüde doğal bir ilişki kurmaya elverişli olmalarıdır. Zira bu insanların zihnindeki Atatürk, bütün askerî zaferlerine ve taltif edildiği çeşitli unvanlara rağmen hâlâ Şevket Süreyya’nın “Tek Adam” tasvirindeki emniyete erişmemiş olan Mustafa Kemâl’e yakınsar; nihayetinde otoritesini bütünüyle temin edebilmiş Atatürk’e değil. Dolayısıyla, Zafer Bayramı’nın yüzüncü yılında sokakları dolduracak insanların, özellikle gençlerin zihnindeki Mustafa Kemâl figürü devrimlerin ardından oluşan statükonun koruyucu babası olmaktan çok yapacağı devrimlerin hayalini kuran statüko karşıtı genç subay olacaktır. Bu nokta, Mustafa Kemâl’in kendisiyle beraber bütün kazanımlarının da devlet eliyle yürütülen birtakım süreçler olmaktan çok insanların yapılmasını umdukları yeni hamlelerin tarihî prototipleri olarak sine-i millete döndüklerini ifade eder. Örneğin kadın hakları konusunda yapılan reformlar bu yeni kitlenin algısında, karşılığında minnet ifade edilip geçilecek birtakım lütuflar olmanın ötesinde, İstanbul Sözleşmesi’nin yeniden hayata geçirilmesi ve kadın hakları adına yapılacakların genişletilmesi noktasında emsal alınacak çağının ötesindeki örnekler olarak belirir. Ki bu da tam da “dinamikliğini yitirme” endişesiyle kendisi hakkında bir teori inşasına gidilmeyen Cumhuriyet reformlarının ruhuyla oldukça uyumlu bir sonuç doğurur. Çoğu reform hareketi gibi kendi devrinde “halka inmek” ve “halkı kendi seviyesine çekmek” tartışmaları arasında canlılığını ve halkın ruhuyla imtizaç şansını tedricen yitirmeye başlamış Cumhuriyet devrimleri, yüzüncü yılında kendilerini korumanın ötesinde, kendileri örnek alınarak atılacak yeni adımları motive etme canlılığını ve halkın büyük bir kesimine nüfuz edebilme şansını elde etmeye yakın görünür. Dolayısıyla, sivilleştikçe güçlenen ve güçlendikçe sivilleşen, bagajındaki “devlet himayesi olmadan yaşayamayacağı” varsayımlarını boşa çıkaracak ölçüde kitlelerce benimsenen bir çehre kazanmaya başlar. Zafer Bayramı’nın yüzüncü yılında şahitlik edeceğimiz ve sokaklardaki insanların da şahitlik etmeyi umdukları manzara bence budur.

Fotoğraf: İhlas Haber Ajansı (İHA)

Bir diğer mühim nokta, bahsi geçen sivilleşmeyle birlikte millî bayramların bu tek askerî kökenli olanının kutlanma şekline dair beklentilerdir. Türk Devrimi’ne, yitirmeye başladıklarını hissettikleri özgürlüklerinin muhafızı ve gelecekten bekledikleri yeni özgürlüklerin muştucusu olarak bakan bu toplumsal kesim, askerî bir zafer dolayısıyla kutlanmasına karşın 30 Ağustos’u ruhsuz bir resmigeçit hâlinde görmeye istekli değildir. Bayramın gerekçesiyle son derece uyumlu olmasına karşın, bir stadyumdan sıra sıra geçen tankları seyretmenin de birincil tercihleri olacağı söylenemez. Az evvel bahsi geçen ve ancak Erken Cumhuriyet’te görülebilecek ölçüde doğal bulduğum ilişki sanıyorum burada da ortaya çıkar: Bu insanlar, arkalarına emperyalist bir gücü alarak bir işgal hareketine girişmiş olan Yunan ordusunun mağlup edildiği haberini duyan insanların o andaki sevincini yaşatmak istemektedirler. O ilk sevinçte şaşaalı askerî geçitler olmadığı gibi Atatürk’ün kötü şairlerce ululanması da işitilmemiştir. Dolayısıyla aranan, -yine bayramın özüne oldukça uygun biçimde- bir paylaşım savaşından elde edilen pastanın, başından ona bir diş geçirmeksizin ayrılmak istemeyen müstevli bir kuvvet karşısında zafer kazanmanın, yani hürriyetin zevkinden elde edilen yalın coşkudur. Atatürk’ün kendisinin, bu zafere dair ilk kutlamada, büyük laflardan kaçınarak “Burada bir inhidam olmuştu” demekle yetinmesi ve verdiği askerî mücadeleyi “Biz fatihler devrini kapatmak için harp ettik, bu şeref bize kâfidir” cümlesiyle özetlemesi (ki bu cümle herhalde “Türk Bağımsızlık Savaşı’nın kısa bir diyemi” olsa gerektir), Zafer Bayramı’yla seleflerinden farklı bir biçimde ilişki kuracak olan kitlenin beklentileriyle oldukça paraleldir. O hâlde, Türk toplumunun millî bayramlarla ilişkisinde yeni bir safhaya girildiğini söylemek mümkündür. Akademiden medyaya çeşitli figürlerle devlet aygıtlarını yönetenlerin bu bayramların tepeden inmeci bir geçmişin, bugüne dramatik sorunlar devreden bir zihniyetin, çarpık bir modernleşme algısının sembolleri olarak baktığı ara dönem kapanmış; resmî makamların ancak asgarî prosedürü sağlamak şartıyla düzenledikleri organizasyonlardan da onlardan önce gerçekleştirilen ve bu sefer azamî derecede devlet kokan kutlamalardan da memnun olmayacak ve bu bayramla aralarında son derece doğal bir ilişki oluşan, bütünüyle sivil bir kitle meydana gelmiştir. Yüzüncü Zafer Bayramı, anti-emperyalist bir savaş yürüterek yurtlarını ve hürriyetlerini kurtarmış olmanın gururunu taşıyan fakat bu gururu bir kin ve intikam söylevine dönüştürmeyecek kadar da aklıselim sahibi insanların, ellerinde yalnızca yitirmemek değil, aynı zamanda her alanda genişletmek için de çabalayacakları özgürlüklerinin sembolleri olarak Türk bayraklarıyla ve yalnızca vatanı kurtarmış olduğu için minnet duyulan bir Osmanlı generali olarak değil, vatanı kurtarmakla kalmayıp onlara yerleşmiş kalıpların, inançların, adetlerin sultası altında kısıtlanan hakların ve özgürlüklerin nasıl elde edilebileceğini göstermiş örnek bir reformist olarak Atatürk posterleriyle kutlayacakları sivil bir bayram olacaktır. Bu durum, Zafer Bayramı’nın nihayet özüyle ve ruhuyla temas edebilmemizi sağladığı için bize büyük imkânlar tanır. Bu imkânlardan biri, “fatihler devrini kapatmak için yapılmış” bir harbin sonunda kazanılan bir galibiyet kutlandığına göre, genç Cumhuriyet’in 1928’de gösterdiği alicenaplık örneği takip edilerek hâlâ üzerlerine düşen bombalarla ölen çocukların olduğu bir dünyada “topyekûn silahsızlanma” çağrısının yinelenmesi olabilir. Bu imkânlardan bir diğeri, artık sine-i milletteki bir fert olarak hissedilen Mustafa Kemâl imgesinin kısır bir reaksiyon aracı olmaktan çok, zamanı gelmediği, toplumun hazır olmadığı düşünülerek ertelenen veya Türkiye’nin daima yakıcı gündemi içerisinde ikincil ve üçüncül plana atılan birçok özgürlüğün tanınması adına yöntemi takip edilen bir örnek olarak tanınmasını sağlamak olabilir. İmkânlar büyüktür; mesele, sonunda ulusun yalnızca katılımcısı değil, sahibi olduğunu hissederek kucakladığı bu bayramı yalnızca kutlamakla mı yetineceği yoksa onu bunca kucaklamasını gerektiren endişelerinin tümden giderilmesi için adım atması gerektiğini anlayıp sahibi olduğu bayramlarla arasındaki bu yeni ilişkinin sağladığı hareket açıklığından istifade etmeyi mi seçeceğidir.

Süper Kahramanlar Neyle Savaşır?

İsmail Can Bağbozan
ODTÜ Endüstri Mühendisliği Mezunu

Süper kahramanları diğer doğaüstü kurgusal varlıklardan ayıran belki de en önemli fark şudur: Süper kahramanlar zihinlerimizdeki çılgın fantezilerde gerçek hayattaki ihtiyaçlarımıza ve sorunlarımıza göre şekillenirler. Süper kahraman fantezisi bizlere tam bir kaçış sunmaz, Yolgezer’le Orta Dünya’nın diyarlarını arşınlama veya çift ışın kılıcıyla imparatorlara meydan okuma hayallerimiz, bulunduğumuz gerçekliği tümüyle terk etme arzusuyla kol kola yürür. Soğukkanlı katilleri, yolsuz politikacıları ve amansız savaş lordlarını eşek sudan gelinceye kadar dövebilecek güce ve becerilere sahip olma fantezisi pekâlâ içinde yaşadığımız dünyayla ilgilidir.

Mitoloji, Orta Çağ fantezisi ya da uzay operası diyarlarında karşımıza çıkan doğaüstü fenomenler genellikle kendi evrenlerinin kuralları dâhiline oturtulabilen normlar olarak sunulurlar. Süper kahramanlar ise yaşadıkları dünyaların da normları dışında figürlerdir ve oranın sakinlerinde de –aynı biz tüketicilerde olduğu gibi– kuvvetli duygular uyandıracak şeyler başarırlar. Zaten bu dünyalar da büyük oranda gerçeğin yansıması olarak tasarlanırlar. Öyle ki o maskenin altındaki genç, toplumun herhangi bir ferdi olabilir. Üstelik Marvel ve DC gibi yıllar boyunca üstün becerilere sahip onlarca karakterle dolup taşmış evrenlerde de bu durumun geçerliliğini koruduğunu görürüz. Meselâ, zaman yolculuğunu herhangi bir salı öğleden sonrası haline getirmiş dâhi bilim adamlarının varlığı bu dünyalarda yeni bir teknolojik çağın kapılarını aralamaz. O inanılmaz buluşlar hiçbir zaman endüstriyelleşerek sıradan insanların yaşam rutinlerine girmezler ve hayatın genel akışı olduğu gibi devam eder. Diyorum ya, süper kahraman fantezisi her zaman kendi gerçekliğimizde karşılık bulmak durumundadır.

Kökenlerini Gılgamış’a dek götürmek mümkün olan bu tür için modern zamanlarda ana medyum hep Amerikan çizgi romanları olagelmiştir. Bu da süper kahramanların yıllar içinde en çok mücadele verdikleri meselelerin, sıradan bir Amerikan vatandaşının tek başına değiştirmeye muktedir olamadığı veya yüzleşmekte zorlandığı sorunlarla çokça kesişmesi demektir. 1938 yılında Superman’in Action Comics #1 dergisiyle dünyaya gözlerini açtığı noktadan günümüze dek bunun izlerini sürmek mümkün.

1930’lu yılların sonlarında yayın hayatına başlayan bir diğer kahraman olan Batman, Büyük Buhran’ın semirttiği çocuklardan biri olarak gangsterlerle boğuşur. O yıllarda ayak sesleri iyiden iyiye Yeni Dünya, Amerika’ya ulaşmaya başlamış çok daha büyük bir tehlike, kısa sürede tüm kahramanları seferberlik altına alır. İkinci Dünya Savaşı, çizgi roman sayfalarında henüz yeni bir tür olarak boy gösteren süper kahraman öyküleri için devasa bir dönüm noktası olur. Alt sınıf Yahudi ailelerinden gelip New York sokaklarında büyümüş iki genç sanatçı Joe Simon ve Jack Kirby’nin yarattığı Captain America, Pearl Harbor baskınından aylar önce Adolf Hitler’e yumruğunu indirecek ve Nazilerle olan savaşına başlayacaktı. Superman, Amerikan ideallerinin cihan savaşında dahi galip geleceğini kanıtlayacaktı. Bu furya, o yıllarda Amerika’nın renklerine bürünmüş onlarca kahramanın doğumuna sebep oldu. The Shield, Miss Victory, U.S. Jones ve The Star-Spangled Kid bunlardan yalnızca birkaçıdır.

Bu yıllarda çizgi roman dergileri inanılması güç satış başarılarına eriştiler. Dünya için karanlık bir dönem olsa da süper kahramanlar için daha sonraki yıllarda çizgi roman tarihçileri tarafından adlandırılacağı üzere tam bir Altın Çağ yaşanıyordu. Bu mecra, insanları savaş tahvili gibi araçlara da yönlendiren önemli bir propaganda makinesi haline gelmişti. 1943 yılına gelindiğinde aylık çizgi roman satışları yirmi beş milyon adedi bulmuştu. Denizaşırı birliklere yollanan her dört yayından biri çizgi romandı ve her ay otuz beş bin adedin üzerinde Superman dergisi yine bu birliklere gönderiliyordu. Bu sayılar, günümüzde Superman dergilerinin ABD’deki aylık fiziksel fasikül satışları için konu oluyorlar.

Peki ya sonra? Savaş bitti. Ardından gelen kısa süreli refah ortamı Amerikalıların artık süper kahramanlara ihtiyaç duymadığını gösteriyordu. Tabii daha geniş çerçeveden medya araçlarına baktığımızdaysa ellili yıllarda televizyonların her eve girmeye başlaması çizgi roman gibi diğer kolay ulaşılabilir görsel ifade formları için bir devrin kapanışı oldu. Bu süreçte süper kahramanların pek azı hayatta kalmayı başarabildi. DC’de tutunabilen kahramanlar yalnızca Superman, Batman ve Wonder Woman üçlüsü oldu. Marvel Comics ya da o zamanlarki ismiyle Timely Comics ise yayın portföyünü tümüyle yeniledi.

Bu dönemde Amerikan çizgi romanlarında korku, aşk ve Western gibi çeşitli türler öne çıksa da süper kahramanların daha önce oturdukları tahtı geri almaları çok uzun sürmeyecekti. 1950’li yılların sonlarında DC, unutulmuş kahramanlarını birer birer geri getirmeye başladı. 1961 yılında Marvel’dan çıkan Fantastic Four #1 sayısıyla girilen süreç türün bu medyumda kalıcı olduğunu perçinledi. Stan Lee ve Jack Kirby’nin başını çektiği Marvel ofisi, Fantastic Four’un başarısını takiben ciddi bir üretkenlikle birkaç yıl içinde pazarı onlarca süper kahraman serisiyle doldurdu. Savaş kazanıldıktan sonra Amerikan toplumu için tüm dertler bitmiş değildi. İki kutba ayrılan politik konjonktürün de etkisiyle, yetişmekte olan yeni nesil yeni meselelerle karşı karşıyaydı.

Uzay yarışının ivme kazanmasıyla bilimsel çalışmalara ayrılan bütçelerin görülmemiş boyutlara taşınması, müspet ilimlerle uğraşan insanların her zamankinden daha çok idealize edilmesine yola açtı. Bu insanların üzerinde çalıştıkları konular, toplum gözünde sonsuz ihtimal barındırmaktaydı, kurtuluş onlardaydı. Buna bağlı olarak o dönem yaratılan süper kahramanların önemli bir bölümü bilim insanı sıfatını taşıyan kişiler olmuştu. Marvel Comics kahramanlarının pek çoğunun yayın hayatlarına bu yıllarda başladığını hatırlarsak o evrende ciddi bir bilim insanı enflasyonu görülüyor olması anlam kazanacaktır. Tony Stark, Bruce Banner, Reed Richards, Charles Xavier, Hank Pym ve hatta Peter Parker bilimsel yöntemleri adeta sihir gibi kullanabilen kahramanlardı.
Bu yeni dönemde, cihan savaşı gibi toplumun büyük bölümünü benzer noktalardan yakalayan problemler yoktu. Nesil farklılıklarıyla sınıfsal ve elbette renksel ayrımlar bir kez daha belirgin hale gelmişti. Süper kahramanların mücadele vermesi gereken cepheler çeşitlenmişti. Marvel’ın kahramanları da buna uygun şekilde farklı temsiliyetler sunuyorlardı artık. Her şeyden önce maskenin altındaki sivil kimlikleri çok daha önemliydi ve tüm o gücün altında bir insan yattığını okurlara hissettiriyorlardı.

Savaş sonrası yıllarda yaşanan nüfus patlamasıyla hayata gözlerini açan nesil artık lise çağlarına gelmişti ve okullardaki zorbalık üstüne eğilinmesi gereken bir mesele halini almıştı. Bir lise öğrencisi olan Peter Parker, bir yandan okul hayatında zorbalarla baş ederken bir yandan da Spider-Man kostümünü giyip suçla savaşıyordu. Hayatın getirdiği büyük yükün altında aynı bizler gibi ezilse de yılmayıp her zaman doğru olanı yapmaya çalışıyordu. Tony Stark, savaş ekonomisine hizmet eden bir milyarderken Vietnam’da savaşın acımasızlığını bizzat yaşamak zorunda kaldı. Artık onun için de doğru amaçlara hizmet etme vakti gelmişti. Kendilerini, toplumda yükselen yabancı düşmanlığının (zenofobi) hedef tahtasında bulan bir grup genç mutant, X-Men ekibini oluşturarak her şeye rağmen ayrılıkçı fikirlerin karşısında duruyordu.

Tüm bu fikirler yıllar içinde çağın ihtiyaçlarına göre şekillendiler ve farklı formlar aldılar. Mesela X-Men’in Amerika’daki ırkçılığı çok daha etkili işleyebilecek bir alegori zeminine sahip olabileceği fark edildi ve 1975 yılında yenilenen ekipte artık neredeyse hiç ABD vatandaşı yer almıyordu. Captain America içinse Amerikan ideallerini temsil etmek eski günlerdeki gibi bedenini cepheye atarak sırtlanabileceği bir yük olmaktan çıkmıştı ve Watergate Skandalı’nın akabinde geçici bir süre de olsa kostümünü kenara attı. Soğuk Savaş kızıştıkça arşa çıkan nükleer korku da toplumda artışa geçen bağımlılık problemleri de ilgili çizgi roman sayfalarında kendilerine yer buldular ve bulmaya da devam ediyorlar. Ortak sorunlarımız bitmedikçe süper kahramanların mücadelesi de bitmeyecek. Farklı cephelerde, farklı metotlarla onları görmeye devam edeceğiz.

Osmanlı’da Siyasetnameler

Kasım Bolat
Çankırı Karatekin Üniversitesi Tarih Bölümü Doktora Adayı

Günümüzde en çok duyduğumuz kelime olmakla birlikte siyaset Arapça anlamı ile “bir nesneyi dikkatlice gözetlemek” manasına gelmektedir. Bu kelimeye halkı dikkatlice gözetlemek ve korumak manası da eklenince zaman içerisinde diplomasi ve politika anlamı kazanmıştır. Siyasetname ise devlet yönetimi ile ilgili eser demektir.

Siyasetnamelerin ilk çıkış noktaları Hz. Peygamber olmuştur. Buna göre ilk İslam Devleti sınırları genişledikçe ve fethedilen beldelere valiler atandıkça Hz. Peygamber bu valilere gittikleri bölgelerde halka nasıl davranılması gerektiğini öğütler halinde anlatır. Buna göre değişmeyen tavsiyelerin başında adaletli olunması ve örnek davranışlarda bulunulması gelmektedir. Bu şekilde ümmet çağında birçok siyasetname telif edilmiştir. Türk İslam devletleri dâhilinde Siyasetname türünden en çok bilinen eser ise Selçuklu Veziri Nizamülmülk’ün Siyasetnamesidir. Bu eserde vezir, padişahlara ve ümeraya nasıl davranılması gerektiğinden bahisle devlet yönetimine dair birçok değişik başlıklar altında tavsiyelerde bulunur. Bu tavsiyelerin başında ise savaş ve barış zamanlarında halka nasıl davranılması gerektiği gelir. Casus kullanımının öneminden bahseder ve casusu başka bir casus ile takip ettirip işini doğru yapıp yapmadığını bilme konusunda ciddi tavsiyelerde bulunur.

Osmanlı Devleti’nde ise Siyasetnamelerin ayrı bir önemi vardır. 16. yüzyıl sonlarından itibaren devlet yönetiminde ciddi aksaklıklar başlar. Bu nizam ve kanun bozukluğu birçok âlimin ve tarihçinin dikkatini çeker. Konuyu hassasiyet ile yaklaşan âlimler devlet yönetimine dair eserler kaleme alırlar. Daha çok sorun ve çözüm odaklı kaleme alınan bu eserler gerçekten de Osmanlı Devletindeki bozulmaların asli sebeplerini bütün açıklığı ile okuyucuya sunarlar. Bu Siyasetname türünden eserler yazıldıkları anlayış çerçevesinde ümeranın dikkatini çekmek ve sorunu halletmek üzere kaleme alınmışlardır. Bu açıdan bakıldığında 17.yy’da Koçi Bey’in Sultan IV. Murad ve daha sonra da Sultan İbrahim’e sunduğu risaleler Osmanlı Siyasetname kültürü açısından çok kıymetlidir. Hasan Kafi El- Akhisari’nin, Gelibolulu Mustafa Âli’nin ve Katip Çelebi’nin de Siyasetname türünden devlet yönetimindeki bozukluklara dikkat çektikleri bir çok eseri vardır ve bu eserler ciddi manada sorunu temel almışlardır. Sadece kalemiyeden gelerek problemin içinde bulunmuş ve buna çözüm üretmiş kimseler değil, devlet idaresinde bulunmuş ve veziriazam olmuş ümeradan da siyasetname  yazanlar olmuştur. Bunlardan en bilineni de aynı zamanda Kanuni Sultan Süleyman’ın kız kardeşi ile evli olan Lütfi Paşa’dır. Lütfi Paşa, azledildikten sonra kaleme aldığı hem kadim bilgileri derlediği hem de kendi tecrübelerini aktardığı Asafname isimli eserinde, son derece önemli tespitlerde ve tavsiyelerde bulunmaktadır.

Gerek devlet görevinde bulunmuş kimseler ve gerekse padişahların telkin ve tavsiyeleri neticesinde ortaya çıkmış siyasetnameler, Osmanlı’da zengin bir literatür haline geldi. Böylece nasihatnameler de ve bir bakıma siyasetname türünden eser şeklinde yazılmaya başlandı. Erken dönemlerde tercümelerden ve sözlü anlatımlardan istifade edilse de Osmanlı İlmiyesi ve kalemiyesi geliştikçe bu türden yazılan telif eser sayısı da artış gösterdi. Buna en iyi örnek hiç şüphesiz II. Murad zamanında Mercimek Ahmed’in Türkçe’ye tercüme ettiği Keykavus’un, oğlu Giylanşah’a 1082 tarihinde yazdığı Kabusname’dir. Mercimek Ahmed, tercümesinin giriş kısmında bu eseri tercüme hikayesini de yazmaktadır. Buna göre bir gün Filibe yolunda iken Osmanlı Padişahı II. Murad ile karşılaşır ve huzurunda bulunur. Padişahın elinde bir kitap görür ve dikkatini çeker. Onun hangi kitap olduğu sualinde bulunur. II. Murad da “Kanbusname’dir, hoş kitaptır ve içinde çok faideli ve nasihatler vardır. Ama Farsî dilincedir. Bir kişi Türkîye tercüme etmiş veli Ruşen değil, açık söylememiş. Eyle olsa hikayetinden halavet bulmazız. Ve lakin bir kimse olsa ki bu kitabı açık tercüme etse, ta ki mefhumundan gönüller haz alsa” der ve böylece eser Türkçe’ye son derece anlaşılır yalın hali ile kazandırılır.

19. yüzyılda da Siyasetname türünden eserler devam etmiş ancak isim değiştirmişlerdir. III. Selim, ıslahatlarına başlamadan önce devlet adamlarından devletin durumu hakkında rapor talep etmiştir. Bu raporlar layiha olarak Sultan III. Selim’e sunulmuştur. Cevdet Paşa, meşhur eseri Tarih-i Cevdet’de bu layihalardan, yazarlarından ve içeriklerinden uzun uzun bahsetmektedir. III. Selim bu raporları ciddi bir şekilde okumuş ve devletin içinde bulunduğu ve yapılması gerekenleri daha iyi kavrayarak adımını ona göre atmıştır. Bu gelenek II. Mahmud ve II. Abdülhamid döneminde de devam etmiştir. II. Abdülhamid dahi devlet adamlarından ve güvendiği Paşalardan layihalar istemiş ve özellikle askeri ve mali açıdan ne gibi sorunların olduğunu bilmek istemiş ve çözüm önerilerini talep etmiştir. II. Abdülhamid’e sunulan bu layihalar da doktora tezi olarak çalışılmış ve ilim âlemine sunulmuştur.

Yazılan siyasetnameler birkaç başlık altında tasnif edilebilir. Bunlar, padişahlar için yazılan nasihatnemeler, başta veziriazam ve doğan olarak vüzera için yazılan siyasetnameler ve bir de genel  diyebileceğimiz siyasetnamelerdir. Her ne olursa olsun, erken dönem Osmanlı Devleti’nde kaleme alınan siyasetnamelerin, birbirinden bağımsız olmakla beraber ortak bir noktada buluştukları söylenebilir. O da erken ve ilk dönemlerde, bozulmanın kendini hissettirdiği dönemlerde kaleme alınan eserler, yenilik ve değişim arayışından çok, eski kanunların sıkı bir şekilde uygulanması yönündedir. Dahası, gelişme ve nizam, Kanun- ı Kadim’de aranmış, dönemin padişahlarına bu yönde tavsiyelerde ve hatırlatmalarda bulunulmuştur. Esasen düzenin bozulmasının sebebi, eski kanunların uygulanmamış olmasının nedenlerinde aranmaktadır. Zira ecdat, her şeyi doğru ve kuralına uygun bir şekilde yaptığı için gücü elde etmiş fakat sonrasında bu durum önemsenmediğinden ve daha başka sebeplerle devlet zayıflamaya yüz tutmuştur.

Hükümdarın devleti yönetmesindeki hassasiyeti İslam telakkisi içerisinde çok daha farklı bir yere sahiptir. Buna göre halk, Allah’ın hükümdara bir emanetidir ve bu açıdan hükümdar halkından sorumlu olarak onları en iyi şekilde yönetmek zorundadır.

Editörün Notu: Yazarımız Kasım Bolat Bey’in işbu yazısının detaylarını da içeren Osmanlıda Paşalar ve Padişahlar 1421-1520: Sultanların Gölgesinde İktidar Mücadelesi isimli kitabına Ötüken Neşriyat aracılığıyla ulaşabilirsiniz.

Bahçecik’te Bir Ermeni Okulu

Yunus Emre Yenen
Kocaeli Üniversitesi İngilizce Öğretmenliği Bölümü lisans öğrencisi.

Çok küçük yaşlardayken babamdan yaşadığımız yerin eski sakinlerinin Ermeniler olduğunu duymuştum. Ermenilerin kim olduğunu, ne yaptığını, şimdi nerede olduğunu bilmiyordum. Yalnız ben değil, mezun olduğum mahalle okulundaki öğretmenler de yaşadıkları yerin eski sakinlerinden bihaberdiler. Mahallenin yerlileriyse dedelerinin yüz küsur sene önce Ermenileri buralardan kovmuş olmasından iftiharla bahsederdi. Bahçecik’te yaşayan Ermenilere aitmiş gibi gözüken bir şeyler kalmış mıydı bilemedim. Sonradan öğrendim ki terk edilmiş halde ayakta kalmaya çalışan bir okul varmış.

Kaynak: Y. Emre Yenen Kişisel Arşivi

Bahçecik sakini bu okulu görmemiştir, yürüme mesafesinde bulunmasına rağmen yaşadığı yerin canlı tarihine kısa bir ziyaret gerçekleştirmek yoluyla da olsa borcunu ödemek istemez. Gençlerden en ilgilisi okuldan Ermeni Okulu olarak bahsederken ancak yaşlılar, babalarından ve dedelerinden duyduğu hikayeler sayesinde, okula Amerikan lisesi derler. Nitekim bu yazı için binayı fotoğraflamaya üçüncü defa gittiğimde karşılaştığım yetmiş sekiz yaşındaki mahalle sakinlerinden birisi[1] de beni şu sözlerle teyit etmiş bulundu:

“Ben küçücük çocuktum, bizimkiler diyordu ki burada Ermeniler okuyormuş. Amerikalılar yaptırmışlar. Ben tabii yetmiş sekiz yaşındayım, onları göremedim. Onlar gittikten sonra bir süre için askeriye veya jandarma binayı karakol olarak kullanmış. Sonra da binayı boşaltıp ayrılmışlar. Bir ara restorasyon için birileri geldi, bakınıp bir şey yapmadan gittiler. (Ayakta kalan binanın az ötesini işaret ederek) Burada da bir başka okul binası vardı gençliğimde. Bir yangın çıktı, bina tamamen yandı. Sonradan birileri yıktı, olduğu yere ev yaptılar.”

Kaynak: Y. Emre Yenen Kişisel Arşivi

Ermeniler, on altıncı yüzyılda, şimdiki Sivas ili sınırları dahilinde kalan Bardizag köyünden Celalî isyanları sebebiyle batıya doğru kaçıyorlar. İzmit’in güneyinde yerleştikleri mevkide yine Bardizag ismiyle bir köy kuruyorlar. Bardizag köyü on altıncı yüzyılda Dördüncü Murad tarafından resmen tanınıyor. Osmanlılarca Bağçecik olarak da kaydedilen bu köy günümüzde Kocaeli ilinin sınırları dahilinde kalmaktadır. Köyün sakinleri 1915 senesindeki tehcire kadar Ermenilerden oluşmaktaydı. Bu özelliğiyle Bahçecik, İzmit’in kuzeyinde bulunan Akmeşe (Ermenilerce Armaş) köyü ile beraber, Kocaeli’nde bulunan önemli Ermeni yerleşimlerinden birisidir. On dokuzuncu yüzyılın sonlarında Bahçecik’te, baş geçinme kaynaklarından olan sepetçilikle beraber ipek böcekçiliği yaygındı ve dokumacılık imalathaneleri mevcuttu.

On dokuzuncu yüzyılın sonunda köyün nüfusu on bin kişiye ulaşmıştır. Bahçecik’teki nüfus Protestanlık mezhebini yaymak amacıyla kurulmuş olan American Board of Commissioners for Foreign Missions (ABCFM) oluşumunun dikkatini çekmişti. Bu oluşum hâlihazırda Osmanlı İmparatorluğu’nda bulunan birçok azınlığı kapsayacak çalışmalar sürdürüyordu. On dokuzuncu yüzyılın başından beri süren bu çalışmaların kapsamına imparatorluğun doğu vilayetlerinde yaşayan Ermeniler ve başka çeşitli azınlıklar da dahildi. Üstelik yalnızca diğer Hristiyan mezheplerine mensup ahaliyi hedef almıyorlar, Müslüman Türkler ve Kürtler arasında da misyonerlik faaliyetlerini inşa etmeye çalışıyorlardı. Bu ilginin sonucunda İstanbul merkezli olmak üzere, Bahçecik ve çevresinde misyonerlik çalışmaları yürütmek amacıyla bir istasyon kurdular. 1853 senesinde kurulan bu istasyon Bahçecik’teki ilk misyoner okulunun kurulmasını üstlenecekti.

Kaynak: Y. Emre Yenen Kişisel Arşivi

Bahçecik’teki ilk misyoner okulu 1873 senesinde ABCFM misyonerleri J. W. Parsons ve Laura Farnham tarafından kurulmuş olan bir kız okuludur. Bölgedeki Ermeni kız çocuklarının eğitimini ve onların Protestanlık mezhebine dahlini amaçlayan bu okul, Adapazarı’nda yaşayan Ermeni cemaatinin talebiyle 1885 senesinde Adapazarı’na taşındı. 1915 senesindeki tehcirden sonra Osmanlı hükûmeti tarafından geçici olarak kapatıldıysa da işgal döneminde İstanbul’da tekrardan açıldı. Günümüzde Üsküdar Amerikan Lisesi olarak bilinen okulun tarihi Bahçecik’te kurulan Protestan kız okuluna dayanmaktadır. Bu okulun Bahçecik’te kullandığı binalar ise günümüze kadar ulaşmayı başaramamıştır.

Terk edilmiş halde ayakta kalan son okul binası ise 1879 senesinde John E. Pierce isimli misyoner-öğretmen tarafından kurulan Bithynia High School (Bitinya Lisesi) adlı erkek okuluna aittir. Bu misyoner-eğitimci halihazırda ABCFM’nin Erzurum görevinde çalışmaktaydı. Newnham ailesinin de yardımıyla (sonraları bir okul binasına bu ailenin ismi verilecektir) Bahçecik’te eğitim çalışmalarına başlandı. Tek bir binada erkekler okulu olarak eğitime başlayan bu okul, adeta bir eğitim kampüsü oluşturacak şekilde yetimhane binası ve meslek öğretme atölyeleri ile başka binalara genişledi. Okulun kurucusu Pierce’ın emekli olup Amerika’da yaşamak üzere Bahçecik’i terk etmesinden sonra yine Erzurum’daki misyonerlik çalışmalarında görevli misyoner Chambers çifti Bitinya Lisesi’nde öğretmenlik ve müdürlük yapmak üzere çağrıldı. Chambers’ın müdürlüğü sırasında da bir ek bina inşa edilmiş ve okulun o zamanki müdürüne ithafen Chambers Hall olarak isimlendirilmiştir. Günümüzde ayakta kalan okul binası işte bu Chambers Hall binasıdır.

Chambers Hall binası dersliklerin bulunduğu Pierce Hall binasında öğrenim gören öğrenciler için ibadethane ve toplantı odası işlevini görmekteydi. İki kattan oluşan Chambers Hall binasının katlarına, biri ön taraftan ve diğeri yokuş yolu ile arka taraftan olmak üzere iki farklı yoldan ulaşmak mümkündür. Binanın içinde okulun bir parçasıyken kullanılan mobilyalardan geriye hiçbir şey kalmamıştır. Aynı zamanda binaya yapılan eklemeler ve yıkımlar sebebiyle bina da inşa edildiği haldeki ilk görünümünü kaybetmiştir.

İşaret ettiği tarih belli olmayan bu kartpostalda Bitinya Lisesi’nin kullandığı eğitim kampüsü görülmektedir. Okulun müdürleri ve diğer önemli kimseler adına inşa edilen binalardan Newnham Hall adındaki okul binası ise dikkat etmeye değerdir. Çünkü bu bina ifadelerine yer verdiğim mahalle sakininin bahsettiği, gençliğinde yıkılıp yerine ev yapılan okul binası olmalıdır. Bununla beraber, kampüs bölgesinde yer alan  ve o dönemden kaldığı söylenen tek bir bina daha vardır. Ama bu bina, öğrencilerin kullandığı bir okul binası olarak kaydolunmamıştır. Ayrıca, mahalle sakinleri bu eski yapıyı deforme edip şahsi konut haline getirdiğinden fotoğraflamam mümkün olmadı.

American Board of Commissioners for Foreign Missions’ın (ABCFM) Türkiye sınırları içindeki okullarını gösteren harita (1923).
Kaynak: The problem of Turkey as the American Board views it.

Osmanlı tebaasını oluşturan bir milletin Bahçecik’te kalmış son izi olarak bu yapının korunması gerekir. Bitinya Lisesi’nden geriye kalan Chambers Hall binası restorasyon yüzü görmemiştir ve günden güne çürümektedir. Üst katın antresinde ahşap parkeler mevcuttur ve parkede yer yer boşluklar vardır. Bu sebeple her an çökecekmiş gibi gözüktüğünden üst katın fotoğraflamasını da yapamadım. Şunu da söylemeliyim ki binanın sadece zamana karşı durmaktan kaynaklanan yapısal sorunları yok, bina aynı zamanda ipsiz sapsız insanların işgali altında. Ziyarete değil, yiyip içip daha fazla vandallık etmeye geliyorlar buraya. Binanın uzun yıllar ayakta durması isteniyorsa restorasyon çalışmasının bir an evvel başlaması gerekiyor. Böylece buranın, komik örnekler arasına girmemesi ümidiyle, toplumumuza yeniden kazandırılmasını çok isterim. Bu okul binası Bahçecik’in tarihinde somut bir yer tutuyor. Varlığı az sayıda kimselerin hatırlarında yok olmaya terk edilmemeli, Kocaeli halkının bildiği ve tarihe şahitlik etmek için ziyaret edeceği bir nokta haline getirilmeli.


[1] İfadelerini paylaştığım beyefendi isminin paylaşılmasını istemedi.