Türkiye’nin Huzursuzluğu: Bir Anlam Arayışı

Cem Sili
Orta Avrupa Üniversitesi Tarih Bölümü yüksek lisans mezunu.

“Ben milliyetçiyim, bir mefhuma çok yakın bir realitenin adamıyım. Fakat bu demek değildir ki, halka yabancıyım, bilakis onun emrindeyim.

– Fakat ıstırabını görmüyorsunuz?

– Görüyorum. Fakat oradan hareket etmek istemiyorum. Onu mazlum gördükçe bir gün zalim olmasını hazırlayacağıını biliyorum. Niçin o kadar çok ıstırap çekiyoruz, yani bütün dünya. Çünkü hürriyetin uğrundaki her mücadele yeni bir adaletsizliği doğuruyor. Ben aynı silahlarla mukabeleyi bırakmak istiyorum. Ben içinde yoğrulduğumuz tekneden işe başlamak istiyorum. Ben Türkiye’yim. Türkiye benim adesem, ölçüm ve realitemdir. Kainata, insana her şeye oradan, onun arasından bakmak isterim.

– Bu kâfi değil!

– Bir ütopyaya kapılmak istemeyen için kâfi. Hattâ müsbet bir iş görmek isteyen için.

– Peki, nedir bu Türkiye?İhsan içini çekti:

– İşte mesele burada. Onu bulmakta…”


Yukarıdaki satırlar Ahmet Hamdi Tanpınar’ın Huzur’undan. Huzur’daki huzursuzluk, alegorik olarak Tanpınar’ın bir entelektüel olarak Türkiye’ye dair hissettiği huzursuzluk yahut bizzat Türkiye’nin yaşadığı bir huzursuzluk olarak da okunabilir, diye düşünüyorum. Bu deneme de söz konusu huzursuzluğun kökenlerine dair bir anlam arayışıdır.

Türkiye’yi tarihî, siyasî ve toplumsal açıdan okumanın, okuyabilmenin pek çok farklı yolu var. Modernleşme teorisi bunlardan biri. Modernleşme anlatısına bir zeyl ve aynı zamanda eleştiri olarak Post-Kemalist anlayış öyle. Marksist yaklaşım, Türkiye’yi bir sınıf kavgası paradigmasıyla okur mesela. Başka bir hikâye ise Türkiye’yi bir çeşit kulturkampf  üzerinden okumak. Bu anlayışlar yer yer net şekillerde ayrışır, yer yer iç içe geçer, birleşir, girift bir yapıya bürünür. O yanlış, beriki doğru diye kesin hükümler vermenin mânâsı yok.

Türkiye’nin huzursuzluğunu anlamlandırmaya çalışırken kulturkampf yaklaşımının oldukça işlevsel olduğunu düşünüyorum. Türkiye’yi bir kültür kavgası biçiminde yeniden kurgulamak ve anlamlandırmaya çalışmak pek çok açıdan riskli de. En büyük risk Türkiye’nin sınıfsal yapısını gözardı etmek. Çünkü söz konusu olan bir huzursuzluksa, bunun ciddi oranda sınıfsal sebeplerden kaynaklandığını belirtmek yerinde olacaktır. Ancak ben bu denemede huzursuzluğun kaynağına sınıfsal bir bakış açısından değil, kültürel bir temelden yaklaşmayı tercih edeceğim.[1]

Kimlik Krizi ve Epistemik Kırılma

Modern çağ bir kimlikler çağı aynı zamanda. Bu kimlikler milliyetçilik, milliyet duygusu, millî şuur, bir millete ait hissetmek, aidiyet tasavvuru ya da aidiyet temsili gibi şekillerde ifade bulabilir. Benedict Anderson’un muhayyel cemaat kavramının hayaleti peşimizi bırakmıyor. Avrupalılık yahut Batılılık, Şarklılık, Osmanlılık, İslamlık, Türklük gibi geç dönem Osmanlısının entelektüel zihin dünyasını meşgul eden bu kimlik telakkileri, Osmanlı münevverinin dünyayı nasıl algıladığını da belirliyor. Bu bağlamda Şevket Süreyya Aydemir’in Suyu Arayan Adam’ını anımsamakta fayda var. Osmanlı münevverinin entelektüel motiflerinin ardında, bütün siyasî, toplumsal, ekonomik meseleler bir tarafa, bir kimlik arayışı yatar. Bu arayış da esasında bir kimlik krizinden ileri gelir.

Kimlik krizi, Osmanlı’nın içerisinde bulunduğu meşruiyet krizinin[2] hem entelektüel hem de kültürel bir izdüşümüdür. Osmanlı’da kimlik krizi, yani bir kimlik edinmeye/tahayyül etmeye yönelik arayış, aslında bir aidiyet inşasıdır. Modern Osmanlı’da bir kimlik olarak inşa edilmeye çalışılan ilk aidiyet temsili, Osmanlılıktı. Osmanlılık hem devlet hem de münevverler eliyle tasavvur edilen bir çatı-kimlikti. Hanedanın adının bir çatı-kimlik gibi benimsenerek tebaaya atfedilmesi, “imparatorluk-milliyetçiliği” adı verilen anlayışı bir parçasıydı. Osmanlı İslamcılığı da bütün siyasî vizyonu bir tarafa, Müslüman olmaklığı bir çeşit modern kimlik gibi inşa etmeye çalışan bir düsturdu. Türkçülük, bir çatı-kimlik sunan Osmanlıcılığın hilâfına, İslamcılığın karşıt olduğu “kavmiyetçilik” anlayışıyla doğan ve bir kimlik olarak Türk olmayı ilk defa teklif edip vurgulayan bir aidiyet telakkisiydi. 1904’te Yusuf Akçura tarafından “üç tarz-ı siyaset” olarak formüle edilen bu üçlü kimlik yapısı, on dokuzuncu asır sonu ve yirminci asır başı Osmanlı entelektüel dünyasını imparatorluk yıkılana kadar meşgul etmiştir.

Cumhuriyet’i kuran Kemalist milliyetçi anlayış, geleneksel İslamî yapının karşısına radikal bir laiklik koymuştu. İslam ile yaşanan bu kopuş, modern Türk zihniyetinde Osmanlı’da doğan epistemik fay hattını derinleştirdi. Osmanlı’da Türkçülük ile İslamcılık arasında ontolojik temelde sekülarizmin yarattığı bir epistemolojik kırılma yaşanmamıştı. Bu kırılma İslam’ın toplumdaki gelenekselleşen kültürel mirası ile Cumhuriyet’i kuran Kemalist milliyetçiliğin arasındaki gerilimle yaşandı. Yani kulturkampf’ın başladığı nokta burasıydı. 

Düşman İkizler: Türklük ve İslamlık

Türkiye’deki huzursuzluğun başlıca kaynaklarından biri olarak belirttiğim kulturkampf’ın temelinde, tahayyül edilen kimliği besleyen din ile millî kültür arasındaki ilişki ve gerilim olduğunu düşünüyorum. Türkiye’yi anlamlandırmaya dair çoğu tahlilî okuma, onu bir gerici-ilerici, modern-geleneksel, seküler-dinî gibi kabaca belirlenmiş, çizgileri net ve kalın dikotomilerle değerlendirir. Hangi kavramsal çift kullanılırsa kullansın, her ikisinin de ziyadesiyle olumlu ve olumsuz değerlerle yüklü olduğu, isabetli olmaktan uzak, bulanık bir dikotomiye sıkışmış buluruz kendimizi. Genellemeler çoğunlukla tahlil nesnesini bölmekte işimizi kolaylaştırsa da, yarattığı konfor alanı tahlili ciddi oranda baltalar, görüş alanını bulanıklaştırır, idraki boğar.

Geç Osmanlı’daki kimlik krizi düşünüldüğünde Müslümanlık ile Türklük iç içe geçmiş, neredeyse yekpare bir kimliği ifade etmekteydi. Dini bir kavram olan millet’in millî aidiyet unsurunu kast etmesine yönelik geçiş, Müslüman olmak ile Türk olmanın özdeşliği üzerinden okunabilir aslında. Ancak yukarıda söz ettiğim epistemik kırılma ile Türk olmanın İslam karşısında ne şekilde konumlandığı, sekülarizmin bu konumun neresinde yer aldığı kulturkampf’ın bir özetidir.

Cumhuriyet elitlerinin tahayyül ettikleri Türk kimliği, İslam’dan mümkün mertebe âzade, seküler ve “modern” bir kimlikti. Diğer yandan Müslümanlık, Anadolu’daki halkın olmaktan anladığı kimlikti. Bu bağlamda söz ettiğim kulturkampf, Şerif Mardin’in Edward Shils’den mülhem şekilde kavramsallaştırdığı çevre-merkez çatışmasında tezahür etmiştir. Kemalist iktidar, kabul ettiği modern değerlerle bir Türk kimliği oluşturmaya çalışırken hem Osmanlı elit kültürünü hem de halk İslam’ını reddetmişti. Bu düzlemde Türk milliyetçiliği, yeni kurulan devletin seküler değerleriyle eklemlendi. Türklük ve İslamlık, geç Osmanlı’da bir simbiyoz halinde iken Cumhuriyet’in laik atılımlarıyla birbirinden ayrılmış gibi görünüyordu.

Sonuç: Suyu Aramak

“Her istediğimiz yere gidiyoruz gibi geliyor bize, halbuki ölmüş köklerin arasından daima aynı boşluğa, imkansızlığın ta kendisi olan bir imkan kalabalığına çıkıyoruz. Bu bizi elbette şaşırtır. Bugün bir insan Türkiye’yi her şey olabilir, sanabilir. Halbuki Türkiye yalnız bir şey olmalıdır; o da Türkiye. Bu ancak kendi şartları içinde yürümesiyle kabildir. Bizim ise elimizde adetten ve isimden başka bir şey, müspet bir şey yok. Cemaatımızın adını biliyoruz, bir de nüfus ve vatan genişliğini . . .” Huzur, Tanpınar.

Cumhuriyet’in erken yıllarında yaşanan epistemik kırılma, on yıllardır etkisini sürdürüyor. Tek Parti döneminden sonra bir çeşit karşı-devrim gibi anlaşılabilecek dönem, Kemalist milliyetçiliğin bürokrasi ve askeriyeye sıkışması, İslam ile milliyetçiliğin popülist ittifakı olan Türk-İslam sentezi, darbeler, “sağ-sol” çatışması, AKP iktidarı ve AKP’nin MHP ile ittifakı, İYİP’in kuruluşu ve seküler milliyetçiliğin yükselişi… Söz konusu kırılmanın siyasi düzlemdeki tezahürleri.

Özellikle son dönemde sıkça tartışılan Post-Kemalist anlayış Kemalist milliyetçi zihniyeti bir “ilk günah” gibi kavramsallaştırmıştır. Türkiye’deki otoriterliği, faşizmi, vesayeti, darbeleri, polis şiddetini, baskıyı, sansürü ilh. Kemalist bir “ilk günah”a bağlamanın Kemalizm’i, Cumhuriyet’i kuran iradeyi ve şartları bağlamsızlaştırarak, tarihî tecrübeden kopararak ele almak gibi bir sakıncası var. Türk siyasî kültürü üzerinde hâkimiyet kurmuş otoriterliğin a priori olarak milliyetçilik düşüncesine indirgenerek İttihatçılık’tan Kemalizm’e, oradan tüm Cumhuriyet’e yayılmış olan bir ruh olduğu fikri hâkim. Halbuki Türk siyasî kültürünün otoriter kökenleri de tıpkı bu denemede ele aldığım kulturkampf gibi geç Osmanlı’nın zihniyet dünyasında, güç ilişkilerinde ve modern devleti yapılandırırken yaşanan sancılarda aranmalı.

Sonuç olarak, Türk toplumu ve zihniyet dünyasını cenderede bırakan bir kulturkampf’ı huzurla nihayete erdirecek şey, her şeyden önce ve en başta otoriterlik meselesinin aşılmasında bulunabilir. Otoriterlik farklı anlayışların, kimlik telakkilerinin, yaşayış tarzlarının  bir arada huzur içerisinde var olmalarını engeller. Hatta her türlü farklılığı, kimlik siyasetini kışkırtarak sınıf mücadelesini örter, iktidarını her daim her koşulda yeniden üretmeyi başarır ve yarattığı kaostan beslenir. Türkiye’nin gırtlağına çöken bu otoriterlik hayaleti, ancak def edildiğinde Türkiye’nin ne olduğuna dair sarih ve sahih bir tanım yapılabilir.


[1] Türkiye’yi siyasî, beşerî, içtimaî ve tarihî olarak mesele edinmiş entelektüelin, akademisyenin yahut meraklı herhangi bir kimsenin bu alengirli memleketi sadece sınıfsal ya da sadece kültürel temelden yaklaşarak anlayabileceği fikrine karşıyım. Yani sınıfsal ve kültürel yaklaşımlar arasında körkütük bir ayrım yapmak mecburiyetinin olduğunu sanmıyorum. Nasıl ki Türkiye’nin kültürel yapısı pek çok farklı katman içeriyorsa ve bunlar derinden etkileyen sınıfsal bir temel varsa; Türkiye’nin sınıfsal yapısında belirli motivasyonları belirleyen, belirli karşıtlıklar ya da yakınlıklar oluşturan kültürel kökler de var.

[2] Meşruiyet krizi Habermas kaynaklı bir kavram. Selim Deringil bu kavramı on dokuzuncu asır Osmanlısının içinde bulunduğu vaziyeti izah etmek için kullanır.

Kraliçenin Cenazesi: 70 Yıllık Bir Saltanatın Sonuna Tanıklık Etmek

Kutay Yavuz
Boğaziçi Üniversitesi Tarih Bölümü mezunu ve fotoğrafçı.
Fotoğraf: Kutay Yavuz
Telif hakkında sahip fotoğraf.

Kutay Yavuz’un Kraliçe II. Elizabeth’in cenaze törenine tanıklığını yayınlarken Sn. Yavuz’un fotoğraflarını yayın izni için Yarının Kültürü olarak teşekkür ediyoruz. Bu yazının devamında tüm fotoğraflara ulaşabilirsiniz.


17 Eylül Cumartesi günü Londra Heathrow Havalimanı’na iniş yaptım. Uçağın kapısından çıkar çıkmaz gördüğüm ilk yazı “Terminal 2 – The Queen’s Terminal” oldu. Meğer burası kraliçeye adanmış bir terminalmiş. Tesadüf mü demeli bilmem. Pasaport kuyruğu ve ardından bagaj alımına yürüdüğüm esnada pek çok ekran Kraliçe Elizabeth’in gençliği ve yaşlılığını gösteren anma görselleriyle doluydu. Bütün bunlar yetmezmiş gibi arkadaşımın Wanstead’deki evine gitmek için kullandığım toplu taşıma henüz yeni açılmış bir tren hattıydı: Elizabeth Line.

İngiltere’ye gelme sebebim York Üniversitesi’nde sinematografi üzerine yüksek lisans yapmak. Üniversite’nin açılış tarihi 19 Eylül’dü, ben de 17 Eylül’de gelip iki gün Londra’da kalmak, ardından trenle York’a geçmek üzere biletlerimi ayarlamıştım. İki hafta önce kraliçenin ölüm haberi geldi ve yaklaşık bir hafta önce cenazenin 19 Eylül Pazartesi günü yapılacağı açıklandı. Gidişime bir gün kala ailemle konuştuğumda biletimi ek ücret ödeme pahasına salıya ertelemeye karar verdim. Yetmiş yılda bir olan bu olayı kaçırmayı istemiyordum, zaten okulumda o gün yapılacak bütün etkinlikler iptal edilmişti.

O sabah metroda ve de sokaklarda neredeyse bütün dükkanlarda kraliçenin fotoğrafını ve anma mesajlarını gördüm, öyle ki bir kuir barında bile kraliçenin farklı renklerdeki elbiseli fotoğrafları sırasıyla gökkuşağı oluşturacak şekilde sıralanmıştı. Bunlar hem hoş hem de garip geldi. Yedi yıl önce Dubai’ye gittiğimde orada burada şeyhlerin fotoğraflarını görmeyi yadırgamış, “Bu devirde bu nedir?” demiştim. Aynısını kraliçe için düşündüğümde Doğulu ve Batılı monarklara bakış açımızdaki ikiyüzlülük bir kez daha belirgin oldu. Hoş, Arap ülkelerinde henüz yüz yıl önce İngiliz desteğiyle kimi aşiretlerin kurduğu hanedanlarla yüzlerce yıllık geleneğe sahip Avrupa monarşilerini aynı kefeye koymak hata olur. Yine de monarşiyse monarşi, cumhuriyetçi bir insan olarak buna da karşı olmam gerekirdi, değil mi? İngilizlerin yaptıkları PR’ın başarısı burada kendini gösteriyor.

Fotoğraf: Kutay Yavuz
Telif hakkında sahip fotoğraf.

Westminster Köprüsü’nde gördüğüm ilk manzara bütün vücudunu kaplayan bayraklarla dolu bir takım giymiş, başında bayraklı bir şapka olan, elinde de onlarca bayrak sallayan yaşlı bir adamdı. Bir cenaze ortamından ziyade millî bir bayramdaymışçasına coşkulu duruyordu. Köprünün parlamento meydanı yönündeki çıkışı atlı polisler tarafından kapatılmıştı. Onlarla konuştuğumuzda bize hiçbir şey göremeyeceğimizi, etraftan dolaşarak Hyde Park’a gitmemizi önerdiler. Bu esnada köprüde ve etraftaki yollarda pek çok spiker elinde mikrofonuyla hazırdaydı.

Westminster’dan Hyde Park’a kadar giden yol zahmetliydi. Takip ettiğim kalabalıkla birlikte sık sık karşılaştığımız bariyerlerden dolayı yan sokaklara dönmek insana 1 Mayıs’ta Taksim Meydanı etrafından dolanmaya çalışmak gibi hissettiriyordu; elbette polisler çok nazikti. Kalabalık içerisinde İngilizler kadar yabancılar; özellikle Asya, Orta Doğu ve Afrika ülkelerinden gelmiş kimi turist, kimi de İngiltere vatandaşı olan binlerce insan vardı. Dahası görev yapan polislerin çoğu göçmenlerden oluşuyordu. 70 yıl boyunca İngiliz İmparatorluğu’nun pek çok sömürgesini yönetmiş, pek çoğunun bağımsız oluşuna tanıklık etmiş olan Kraliçe Elizabeth’in cenazesinin güvenliğinin sağlanması yine günümüzde Commonwealth denen bu sömürgelerden gelenler sayesinde oluyordu, bu da kaderin bir cilvesi midir ki? Bana daha garip gelen ise polisler için bir sakal ya da şapka kuralı olmayışıydı: Selefi sakallı mı ararsınız, başına Hint sarığı bağlamış olan mı? Türkiye’de yıllarca süren tartışmaların aksine İngilizler bu duruma alışmış görünüyordu, yine de ben yadırgadım: Resmî görevde olan insanların dinlerini, ideolojilerini belli eden herhangi bir göstergeyi taşımamaları gerektiğini düşünüyorum. Bütün bunların yanı sıra polislerin çoğunun oldukça esprili olduklarını söylemeliyim. Sık sık bariyerlerin ötesini görmeye çalışanlara “Burada görebileceğiniz hiçbir şey yok” diye seslendiler, kimisi bunu bıkmış şekilde yapıyordu ve insan o bıkkın sesi duyunca gülüyordu.

Hyde Park’taki devasa ekrandan canlı yayını takip eden kalabalık oldukça çeşitliydi: Bir tarafta düzgün giyinmiş, ellerinde ya da sırtlarında Birleşik Krallık bayrağı taşıyan, oldukça duygulu görünen ve marşlara eşlik edenler; diğer taraftaysa benim gibi sırf tarihe tanıklık etmek isteyen turistler, hatta piknik örtüsünü serip prosecco’larını içenler vardı. Saat 12’yi göstermek üzereyken kraliçe için iki dakikalık saygı duruşu anonsu yapıldı. Öncesinde bandodan, bizim 10 Kasım’larda duymaya alışık olduğumuz tarzda kısa bir marş çalındı, ardından herkes iki dakika boyunca sessiz durdu. Sessizlik sona erdiğinde alkışlar eşliğinde artık kraliçeye değil krala referansla God Save the King çalmaya başladı, kimi vatansever görünen insanlar sözlere eşlik ettiler. Günün belki de en ikonik anı buydu.

Cenaze taşınmaya başladığında Hyde Park’ın köşesinden top atışları yükseldi ve bunu canlı görme fırsatı buldum. Atışlar bitince bir grup atlı asker geçit yaptı ve kraliçenin tabutunun kaideden indirilip arabaya bindirileceği anıta doğru gittiler (biz bu olayı yine ekrandan izleyebildik). Bu işlem gerçekleştikten sonra araba kraliçenin gömüleceği Windsor Kalesi’ne doğru yola çıktı ve Hyde Park’taki kalabalık da yavaşça dağıldı.

Westminster semtindeki pek çok pub oldukça doluydu, hatta sokağa taşmışlardı. Bu pub’larda tören canlı yayımlanıyordu ancak insanlar neşeli görünüyordu. Kalabalık sokaklarda yürürken çoktan sarhoş olmuş, neşeyle şarkı söyleyen kimi orta yaşlı İngilizler gördüm. Aralarında “Arkadaşlar Kraliçe öldü, biraz saygılı mı olsak?” gibi bir soru geçtiğinde birisi “O da bugünü böyle geçirmemizi isterdi canım!” yanıtını verdi. Türkiye’de olsak ve böyle bir ortamda bu insanları kameraya çekip sosyal medyaya koysak birkaç saat içinde büyük bir linç fırtınasının ardından tutuklanacaklarını düşünmemek elde değildi. İçki içip eğlenmek İngilizlerin kültürüne bu kadar içkin olunca böyle hareketler belli ki yadırganmıyor, cenazeye gelmiş kimi rütbeli emekli askerleri de ellerinde birayla bağırarak şarkı söyleyip birbirleriyle şakalaşırlarken gördüm, görmekle kalmadım, tanışıp sohbet de ettim.

Fotoğraf: Kutay Yavuz
Telif hakkında sahip fotoğraf.

Londra’nın pek çok sokağı akşama dek trafiğe kapalı kaldı, böylece en ünlü meydanlarda, caddelerde ve köprülerde asfaltın üzerinde yürümek ve arabalardan boşaltılmış görünen bu kentin tadını çıkarmak mümkün oldu. On iki yıl önce bir dil okulu için geldiğimde gördüğüm pek çok yeri bir kez daha ziyaret etme fırsatı buldum. Oldukça fazla yürüdüm ve sonunda yine törenin canlı yayımlandığı bir pub’a oturup yemek yedim. Trafik ve hâlâ kapalı olan birkaç kısım dışında hayat normale dönmüştü. Buckingham Sarayı’na giden yol da açıldığında saraya kadar kalabalığı takip ettim. Burada polislerden biri kalabalığa bariyerlerin arkasında sarayın güvenliğini sağlayan iki kadın polisi göstererek “Bütün gün çalışan bu polisler için bir alkış alabilir miyiz?” diye seslendi ve hepimiz onları alkışladık. Sarayın duvarlarına ve parmaklıklarına yerleştirilmiş pek çok çiçek, anma mesajı ve çocuklar tarafından çizilmiş resmi izleyerek alandan çıkış yaptım ve bu yorucu olduğu kadar güzel günü tamamlayarak Wanstead’e geri döndüm. İngiltere’deki yolculuğum bu ülkenin yetmiş yıllık bir döneminin son buluşuna denk gelmişti. Bundan sonrası neler gösterecek bilinmez ama kimi tahminlerim var. Güncel pek çok anket monarşiye desteğin hâlâ genel nüfusta yüzde altmışın üzerinde olduğunu, ancak bu oranın gençlerde yüzde otuz üçe kadar düştüğünü gösteriyor; benzer şekilde cumhuriyete destek de yüzde on sekizden yüzde otuza yükseliyor. Kraliçe bütün günahlarına karşın İngilizler için birleştirici bir figür, bir tür büyükanneydi. Charles ile bunun aynı şekilde devam edeceğini düşünmüyorum. Bu devirde monarşi zaten sorgulanırken kadın değil erkek bir monark, hele ki Charles gibi çok daha az sevilen bir figür insanların monarşiyle bağlarını daha da zayıflatacaktır. Bu elbette bir anda olmayacak ancak önümüzdeki yirmi otuz yıl içerisinde artık bu sistemin ciddi şekilde tartışıldığını, hatta kimi politikacıların referandumu gündeme getirdiklerini görmemiz işten bile değil. Her ne kadar bütün bu törenler insanlarda bir bağlılık yaratıyorsa da her geçen gün daha fazla İngiliz vergilerinin buraya gitmesini sorguluyor. Bunca yıllık monarşinin yok olduğunu kendi yaşam süremizde görür müyüz bilmesem de bu akımın süreceği apaçık ortada.

Fotoğraf: Kutay Yavuz
Telif hakkında sahip fotoğraf.
Fotoğraf: Kutay Yavuz
Telif hakkında sahip fotoğraf.
Fotoğraf: Kutay Yavuz
Telif hakkında sahip fotoğraf.

Moğolistan’da Bulunan Türk Yazıtı ve Düşündükleri

Muratcan Zorcu
Koç Üniversitesi Tarih Bölümü doktora öğrencisi.

Geçtiğimiz günlerde, Moğolistan’ın Nomgon Ovası’nda, Uluslararası Türk Akademisi ve Moğol Bilimler Akademisi Arkeoloji Enstitüsü’nün müşterek çalışmasıyla devam eden kazıdan önemli bir haber geldi. Bu habere göre, ilk defa Türk kelimesini içeren Köktürk yazıtlarından daha eski bir yazıt bulundu ve bu yazıtta da Türk kelimesi belirgin şekilde görülüyordu. Bulunan yazıtın Türk tarihi için kıymete haiz bir buluş olduğu inkâr edilemez bir noktaya kavuşurken bu yazıda, bu buluşun etkisi üzerine biraz fikir yürütmek istedim.

Öncelikle, elimizdeki verileri bir bilgilendirme notu şeklinde dizelim: Keşfedilen yazıtın iki yüzünde 12 satırlık eski Türk yazısıyla Soğd yazısı da diğer bir yüzünde mevcut olduğu öğrenildi. Yazıtta Türk kelimesinden başka akademisyen Mehmet Ölmez’in tespitleri üzerine “tümen tümen” kelimesi “kutlug kagan türk” kelime grubu netlikle okunuyor. Kazının devam ettiği Nomgon sahasında bulunan yazıtın Kül Tegin ve Bilge Kagan’ın babaları İlteriş Kutluk Kagan’a ithaf edildiği düşünülmektedir.[1]

Şimdi basınla paylaşılan ve değerli akademisyenlerin de katkı ve görüşlerini kamuoyuna paylaştığı bu yazıtın tıpkı Talat Tekin’in Orhon Yazıtları kitabı gibi akademik bir yayınını bekleyeceğiz. Bu yazıtın yayımı sonrasında da Türk tarihine gönül veren akademisyenlerin İlteriş Kagan’a ait olup olmadığı meselesi, metnin muhtemel anlamları ve belki de en önemlisi Türk tarihi anlatısı içerisinde belli bir bakış açısıyla yorumlanması veya var olan anlatının yeni bir bakış açısıyla nasıl dönüştürüleceğini merakla bekleyeceğiz.

Gelelim bu haberin zihnimde tekrar döndürdüğü bazı meselelere: Erken Cumhuriyet döneminin en önemli işlerinden biri olan Türk Dil ve Tarih Kurumları’nın kurulmaları, Türkiye’nin yarınları için önemli bir rota çizdi. Bilindiği üzere, TTK’nın yayın organı Belleten’in ilk sayılarını incelediğimizde Anadolu arkeolojisi üzerine uluslararası camiada saygın birçok akademisyenin başta Almanca olmak üzere birçok dildeki makalelerine denk geliriz. Bu minvalde, Atatürk’ün mirasından uzun yıllar pay sahibi olan TTK’nın, yine Atatürk’ün vizyonu doğrultusunda Orta Asya’da onlarca kazı yapması ve buradaki çalışmaları da başta Türkçe olmak üzere İngilizce, Almanca, Rusça gibi medenî ülkelerin dillerinde yayın yapılması Türk kültür hayatı için ve en önemlisi de Türk tarihi için efsaneler arasına ve Çin kaynaklarının egemen olduğu bir sahada bir vaha görevi görecekti. Bu noktada, İslâm öncesi Türk tarihi araştırmaları için birçok problemin devam ettiğini kabul ediyorum.[2] Ancak, Çin kaynaklarının tekilliğine ve çeşitli efsanelere boğulan eski Türk tarihinin daha belirgin hâle gelmesi için bu çalışmaların yapılmasının elzem olduğunu düşünsek de böyle çalışmaları hem Anadolu medeniyetlerinin ortaya çıkarılması için hem de eski Türk medeniyeti çerçevesinde maalesef pek duymadık. Bununla birlikte, eski Türk hayatının bence en ilginç eserlerinden olan balbal diye bildiğimiz ama aslında taş adam şeklinde ifade edilmesi gereken heykellerin yerlerinin tespiti, fotoğraflanması ve konumlarıyla birlikte yayınlarının peyderpey yapılması Atatürk’ün vizyonunu devam ettiren kıymetli bir adım olabilirdi, ama yine maalesef olmadı. Belleten’in koleksiyonu gibi TTK’nın kırk ciltlik taş adam koleksiyonunu basması ve 2000’li yılların teknolojik gelişmeleriyle sanal ortama aktarılması ve hatta harita üzerinde görselleştirilmesi de yine bir hayal bulutu içerisinde kaldı.

Keşfedilen yazıt sonrası aklıma gelen diğer bir konu da “ilk”leri çok önemseyen aziz Millî Eğitim sistemimizdi. Prof. Halil İnalcık’ın Osman Gazi’nin ölüm tarihini Belleten’de yayımlamasına rağmen ders kitaplarımızda 1326 olarak yazıldığı bir dönemde lise okudum. Mevcut akademik literatürün dahi takip edilmediği bir kâğıt israfı önümüzdeydi. Yine aynı durumun olmayacağını umuyorum. Türk kelimesinin ilk defa yazılı olarak keşfedilen bu yeni yazıtta bulunurken Orhun Yazıtları’nın hâlâ Türk kelimesinin ilk kez geçtiği yazılı metinler kategorisi değişir.

Son olarak, bu olay karşısında şaşırmalı bir sevinç yaşasam da yarınlar için yukarıda bahsettiğim hatta bir umudum yok. Hem TTK’nın parası iç edildi hem de kültürel vizyonumuz maalesef 1930’lar Türkiyesi’nin vizyonundan daha da geride. Mesele ideolojiden de bağımsız. Türk tarihi üzerindeki özensizlik Anadolu coğrafyasında da devam etmekte. Yoksa Birleşik Amerika’da Bizans çalışmaları hakkında dünyanın en önemli çalışma merkezlerinden Dumbarton Oaks’un kopyası bir araştırma enstitüsünü Doğu Roma’nın başkentinde kurmayı, bu kıymetli kurumun bir temsilciğini bile İstanbul’da kuramadık.

[*] Yazının yayımı sonrası kıymetli tavsiyeleriyle yazıyı iyileştirmemi sağlayan sevgili dostlarım Mustafa Türkan ve Yunus Edgü’ye teşekkür ederim.


[1] https://twesco.org/post/1095, Erişim tarihi, 27 Ağustos 2022.

[2] Ahmet Taşağıl, “İslam Öncesi Türk Tarihinin Problemleri” Türkiye’de Tarihyazımı içerisinde. (İstanbul: Yeditepe Yayınevi, 2011).

Yüzüncü Yılında Zafer Bayramı

R. Doğukan Oruç
29 Mayıs Üniversitesi Tarih Bölümü Yüksek Lisans öğrencisi.

Türkiye’nin son on beş yılına tanıklık edenler, Cumhuriyet’in kurucu fikirleri ve bunların sembolleriyle özgürleşme adına yürütülen bir kavganın aşama aşama o fikir ve sembollerin insanların zihninde özgürleşmenin temsilciliğine evrilmesi gibi ilginç bir sürece de tanıklık etmiş oldular. Cumhuriyet tarihinin modern Türkiye’nin yüzleştiği hemen her engelin birinci derecedeki müsebbibi olarak sorunsallaştırıldığı bir noktadan, mülksüzleştirilen ve aidiyetsizleştirilen geniş kitlelerin, sosyal ve ekonomik açıdan devam ettirme imkânlarını yitirmeye başladıkları hayat tarzlarını korumak adına, Cumhuriyet tarihinin sembollerine yöneldiği bir noktaya ilerlerken millî bayramların gündelik hayatımızdaki yerlerine ve algılanışları dair de bir hayli şey değişmiş oldu. Cumhuriyet tarihine dair post-Kemâlist bakış, millî bayramları, belli çevrelerin hassasiyetlerini gözetme gerekliliğinden kişi kültü veya militarizm eleştirilerine değin uzanan birtakım spesifik yol işaretlerinin izleğinde algılıyordu. Nihayetinde bu bayramlar, “jakoben bir devrim”in “devindirici gücü” olarak liberal bir dünyada bu kadar göz önünde bulundurulmasının bir şeyin olduğuna inanılan ordunun “vesayet”inden kurtarılırken kendilerini sahiplenecek bir odak bulamadılar. Bu günlerin birer bayram olarak tayinini mümkün kılan entelektüel şecereye dâhil olmayan, esasında o şecereyle kavgalı kökenlerden gelmiş aktörlerce idare edilen devlet mekanizması, bu bayramların kutlanmasına dair organizatörlük görevlerini kısa yazılı demeçlerle ifa etme yolunu tuttu. Halkın hassaten bu bayramların imledikleri değerler adına gadre uğramış çeşitli kesimlerinden bu uğurda bir inisiyatif almaları zaten beklenemezdi, kalanlar ise büyüme oranlarını görmekten duydukları memnuniyetten ötürü bu meseleyi talileştirmek ile hırçın bir reaksiyonerlik arasında konuşlandılar. Dolayısıyla, hemen bütün muadilleri gibi, 30 Ağustos’un da talihi yakın zamanlara kadar ciddi bir sahipsizlik oldu.

Fotoğraf: Basın-Yayın ve Enformasyon Genel Müdürlüğü

Fakat yakın tarihi algılayış biçimi büyük oranda güncel siyasî gelişmelere bağlı olan Türkiye toplumunda son birkaç yıl içinde bu bayramların kaderlerine de etki edecek ölçüde değişimler gözlemlendi. Post-Kemâlist anlatının gitgide tatmin edici olmaktan uzaklaşması, kentli ve eğitimli kesimin süregiden hayatlarından duydukları derin memnuniyetsizlik, Suriye Savaşı’ndan Afganistan’daki son olaylara değin İslâm dünyasında terörizmin ve teokratik idarelerin yükselişi, hayat tarzlarına müdahale edilme endişesinin spesifik bir gruptan çıkarak kendisini seküler olarak adlandıran hemen herkese sirayet etmesi gibi sebepler Cumhuriyet tarihine ve onun sembollerine yeniden bir dönüş havası yarattı. Her devlet dairesinin demirbaş listesinde olan ve uzun müddet Türkiye’nin hangi sorunu gündeme gelirse gelsin müsebbibi arandığında parmakla işaret edilen Atatürk portreleri, sivillerin özgürlüklerini müdafaa amacıyla düzenledikleri protestoların ortak sembollerine dönüştü. Bir bağlamda, 8 Temmuz 1919 gecesi geniş halk kitleleri arasında kendini tekrarladı ve Mustafa Kemâl üniformasını çıkararak “bir fert olarak sine-i millete” döndü. Bu dönüşüm oldukça mühimdir, zira Zafer Bayramı’nın yüzüncü yılının, hiçbir resmî kurum hiçbir teşebbüste bulunmasa bile, coşkuyla kutlanacağından ve bu kutlamanın bütünüyle sivil olacağından kuşku duymamızı imkânsız kılar. Bir bakıma yaşanan, -bu sefer talihin değil- tarihin cilvesidir.

30 Ağustos’u gözleri hiçbir protokol sırası ve askerî geçit aramaksızın coşkuyla kutlayacak olan bu büyük kesim birkaç yönden oldukça büyük öneme sahiptir. İlki, bu insanların Zafer Bayramı’nın kendisiyle ancak Erken Cumhuriyet devrinde rastlanabilecek ölçüde doğal bir ilişki kurmaya elverişli olmalarıdır. Zira bu insanların zihnindeki Atatürk, bütün askerî zaferlerine ve taltif edildiği çeşitli unvanlara rağmen hâlâ Şevket Süreyya’nın “Tek Adam” tasvirindeki emniyete erişmemiş olan Mustafa Kemâl’e yakınsar; nihayetinde otoritesini bütünüyle temin edebilmiş Atatürk’e değil. Dolayısıyla, Zafer Bayramı’nın yüzüncü yılında sokakları dolduracak insanların, özellikle gençlerin zihnindeki Mustafa Kemâl figürü devrimlerin ardından oluşan statükonun koruyucu babası olmaktan çok yapacağı devrimlerin hayalini kuran statüko karşıtı genç subay olacaktır. Bu nokta, Mustafa Kemâl’in kendisiyle beraber bütün kazanımlarının da devlet eliyle yürütülen birtakım süreçler olmaktan çok insanların yapılmasını umdukları yeni hamlelerin tarihî prototipleri olarak sine-i millete döndüklerini ifade eder. Örneğin kadın hakları konusunda yapılan reformlar bu yeni kitlenin algısında, karşılığında minnet ifade edilip geçilecek birtakım lütuflar olmanın ötesinde, İstanbul Sözleşmesi’nin yeniden hayata geçirilmesi ve kadın hakları adına yapılacakların genişletilmesi noktasında emsal alınacak çağının ötesindeki örnekler olarak belirir. Ki bu da tam da “dinamikliğini yitirme” endişesiyle kendisi hakkında bir teori inşasına gidilmeyen Cumhuriyet reformlarının ruhuyla oldukça uyumlu bir sonuç doğurur. Çoğu reform hareketi gibi kendi devrinde “halka inmek” ve “halkı kendi seviyesine çekmek” tartışmaları arasında canlılığını ve halkın ruhuyla imtizaç şansını tedricen yitirmeye başlamış Cumhuriyet devrimleri, yüzüncü yılında kendilerini korumanın ötesinde, kendileri örnek alınarak atılacak yeni adımları motive etme canlılığını ve halkın büyük bir kesimine nüfuz edebilme şansını elde etmeye yakın görünür. Dolayısıyla, sivilleştikçe güçlenen ve güçlendikçe sivilleşen, bagajındaki “devlet himayesi olmadan yaşayamayacağı” varsayımlarını boşa çıkaracak ölçüde kitlelerce benimsenen bir çehre kazanmaya başlar. Zafer Bayramı’nın yüzüncü yılında şahitlik edeceğimiz ve sokaklardaki insanların da şahitlik etmeyi umdukları manzara bence budur.

Fotoğraf: İhlas Haber Ajansı (İHA)

Bir diğer mühim nokta, bahsi geçen sivilleşmeyle birlikte millî bayramların bu tek askerî kökenli olanının kutlanma şekline dair beklentilerdir. Türk Devrimi’ne, yitirmeye başladıklarını hissettikleri özgürlüklerinin muhafızı ve gelecekten bekledikleri yeni özgürlüklerin muştucusu olarak bakan bu toplumsal kesim, askerî bir zafer dolayısıyla kutlanmasına karşın 30 Ağustos’u ruhsuz bir resmigeçit hâlinde görmeye istekli değildir. Bayramın gerekçesiyle son derece uyumlu olmasına karşın, bir stadyumdan sıra sıra geçen tankları seyretmenin de birincil tercihleri olacağı söylenemez. Az evvel bahsi geçen ve ancak Erken Cumhuriyet’te görülebilecek ölçüde doğal bulduğum ilişki sanıyorum burada da ortaya çıkar: Bu insanlar, arkalarına emperyalist bir gücü alarak bir işgal hareketine girişmiş olan Yunan ordusunun mağlup edildiği haberini duyan insanların o andaki sevincini yaşatmak istemektedirler. O ilk sevinçte şaşaalı askerî geçitler olmadığı gibi Atatürk’ün kötü şairlerce ululanması da işitilmemiştir. Dolayısıyla aranan, -yine bayramın özüne oldukça uygun biçimde- bir paylaşım savaşından elde edilen pastanın, başından ona bir diş geçirmeksizin ayrılmak istemeyen müstevli bir kuvvet karşısında zafer kazanmanın, yani hürriyetin zevkinden elde edilen yalın coşkudur. Atatürk’ün kendisinin, bu zafere dair ilk kutlamada, büyük laflardan kaçınarak “Burada bir inhidam olmuştu” demekle yetinmesi ve verdiği askerî mücadeleyi “Biz fatihler devrini kapatmak için harp ettik, bu şeref bize kâfidir” cümlesiyle özetlemesi (ki bu cümle herhalde “Türk Bağımsızlık Savaşı’nın kısa bir diyemi” olsa gerektir), Zafer Bayramı’yla seleflerinden farklı bir biçimde ilişki kuracak olan kitlenin beklentileriyle oldukça paraleldir. O hâlde, Türk toplumunun millî bayramlarla ilişkisinde yeni bir safhaya girildiğini söylemek mümkündür. Akademiden medyaya çeşitli figürlerle devlet aygıtlarını yönetenlerin bu bayramların tepeden inmeci bir geçmişin, bugüne dramatik sorunlar devreden bir zihniyetin, çarpık bir modernleşme algısının sembolleri olarak baktığı ara dönem kapanmış; resmî makamların ancak asgarî prosedürü sağlamak şartıyla düzenledikleri organizasyonlardan da onlardan önce gerçekleştirilen ve bu sefer azamî derecede devlet kokan kutlamalardan da memnun olmayacak ve bu bayramla aralarında son derece doğal bir ilişki oluşan, bütünüyle sivil bir kitle meydana gelmiştir. Yüzüncü Zafer Bayramı, anti-emperyalist bir savaş yürüterek yurtlarını ve hürriyetlerini kurtarmış olmanın gururunu taşıyan fakat bu gururu bir kin ve intikam söylevine dönüştürmeyecek kadar da aklıselim sahibi insanların, ellerinde yalnızca yitirmemek değil, aynı zamanda her alanda genişletmek için de çabalayacakları özgürlüklerinin sembolleri olarak Türk bayraklarıyla ve yalnızca vatanı kurtarmış olduğu için minnet duyulan bir Osmanlı generali olarak değil, vatanı kurtarmakla kalmayıp onlara yerleşmiş kalıpların, inançların, adetlerin sultası altında kısıtlanan hakların ve özgürlüklerin nasıl elde edilebileceğini göstermiş örnek bir reformist olarak Atatürk posterleriyle kutlayacakları sivil bir bayram olacaktır. Bu durum, Zafer Bayramı’nın nihayet özüyle ve ruhuyla temas edebilmemizi sağladığı için bize büyük imkânlar tanır. Bu imkânlardan biri, “fatihler devrini kapatmak için yapılmış” bir harbin sonunda kazanılan bir galibiyet kutlandığına göre, genç Cumhuriyet’in 1928’de gösterdiği alicenaplık örneği takip edilerek hâlâ üzerlerine düşen bombalarla ölen çocukların olduğu bir dünyada “topyekûn silahsızlanma” çağrısının yinelenmesi olabilir. Bu imkânlardan bir diğeri, artık sine-i milletteki bir fert olarak hissedilen Mustafa Kemâl imgesinin kısır bir reaksiyon aracı olmaktan çok, zamanı gelmediği, toplumun hazır olmadığı düşünülerek ertelenen veya Türkiye’nin daima yakıcı gündemi içerisinde ikincil ve üçüncül plana atılan birçok özgürlüğün tanınması adına yöntemi takip edilen bir örnek olarak tanınmasını sağlamak olabilir. İmkânlar büyüktür; mesele, sonunda ulusun yalnızca katılımcısı değil, sahibi olduğunu hissederek kucakladığı bu bayramı yalnızca kutlamakla mı yetineceği yoksa onu bunca kucaklamasını gerektiren endişelerinin tümden giderilmesi için adım atması gerektiğini anlayıp sahibi olduğu bayramlarla arasındaki bu yeni ilişkinin sağladığı hareket açıklığından istifade etmeyi mi seçeceğidir.

Bahçecik’te Bir Ermeni Okulu

Yunus Emre Yenen
Kocaeli Üniversitesi İngilizce Öğretmenliği Bölümü lisans öğrencisi.

Çok küçük yaşlardayken babamdan yaşadığımız yerin eski sakinlerinin Ermeniler olduğunu duymuştum. Ermenilerin kim olduğunu, ne yaptığını, şimdi nerede olduğunu bilmiyordum. Yalnız ben değil, mezun olduğum mahalle okulundaki öğretmenler de yaşadıkları yerin eski sakinlerinden bihaberdiler. Mahallenin yerlileriyse dedelerinin yüz küsur sene önce Ermenileri buralardan kovmuş olmasından iftiharla bahsederdi. Bahçecik’te yaşayan Ermenilere aitmiş gibi gözüken bir şeyler kalmış mıydı bilemedim. Sonradan öğrendim ki terk edilmiş halde ayakta kalmaya çalışan bir okul varmış.

Kaynak: Y. Emre Yenen Kişisel Arşivi

Bahçecik sakini bu okulu görmemiştir, yürüme mesafesinde bulunmasına rağmen yaşadığı yerin canlı tarihine kısa bir ziyaret gerçekleştirmek yoluyla da olsa borcunu ödemek istemez. Gençlerden en ilgilisi okuldan Ermeni Okulu olarak bahsederken ancak yaşlılar, babalarından ve dedelerinden duyduğu hikayeler sayesinde, okula Amerikan lisesi derler. Nitekim bu yazı için binayı fotoğraflamaya üçüncü defa gittiğimde karşılaştığım yetmiş sekiz yaşındaki mahalle sakinlerinden birisi[1] de beni şu sözlerle teyit etmiş bulundu:

“Ben küçücük çocuktum, bizimkiler diyordu ki burada Ermeniler okuyormuş. Amerikalılar yaptırmışlar. Ben tabii yetmiş sekiz yaşındayım, onları göremedim. Onlar gittikten sonra bir süre için askeriye veya jandarma binayı karakol olarak kullanmış. Sonra da binayı boşaltıp ayrılmışlar. Bir ara restorasyon için birileri geldi, bakınıp bir şey yapmadan gittiler. (Ayakta kalan binanın az ötesini işaret ederek) Burada da bir başka okul binası vardı gençliğimde. Bir yangın çıktı, bina tamamen yandı. Sonradan birileri yıktı, olduğu yere ev yaptılar.”

Kaynak: Y. Emre Yenen Kişisel Arşivi

Ermeniler, on altıncı yüzyılda, şimdiki Sivas ili sınırları dahilinde kalan Bardizag köyünden Celalî isyanları sebebiyle batıya doğru kaçıyorlar. İzmit’in güneyinde yerleştikleri mevkide yine Bardizag ismiyle bir köy kuruyorlar. Bardizag köyü on altıncı yüzyılda Dördüncü Murad tarafından resmen tanınıyor. Osmanlılarca Bağçecik olarak da kaydedilen bu köy günümüzde Kocaeli ilinin sınırları dahilinde kalmaktadır. Köyün sakinleri 1915 senesindeki tehcire kadar Ermenilerden oluşmaktaydı. Bu özelliğiyle Bahçecik, İzmit’in kuzeyinde bulunan Akmeşe (Ermenilerce Armaş) köyü ile beraber, Kocaeli’nde bulunan önemli Ermeni yerleşimlerinden birisidir. On dokuzuncu yüzyılın sonlarında Bahçecik’te, baş geçinme kaynaklarından olan sepetçilikle beraber ipek böcekçiliği yaygındı ve dokumacılık imalathaneleri mevcuttu.

On dokuzuncu yüzyılın sonunda köyün nüfusu on bin kişiye ulaşmıştır. Bahçecik’teki nüfus Protestanlık mezhebini yaymak amacıyla kurulmuş olan American Board of Commissioners for Foreign Missions (ABCFM) oluşumunun dikkatini çekmişti. Bu oluşum hâlihazırda Osmanlı İmparatorluğu’nda bulunan birçok azınlığı kapsayacak çalışmalar sürdürüyordu. On dokuzuncu yüzyılın başından beri süren bu çalışmaların kapsamına imparatorluğun doğu vilayetlerinde yaşayan Ermeniler ve başka çeşitli azınlıklar da dahildi. Üstelik yalnızca diğer Hristiyan mezheplerine mensup ahaliyi hedef almıyorlar, Müslüman Türkler ve Kürtler arasında da misyonerlik faaliyetlerini inşa etmeye çalışıyorlardı. Bu ilginin sonucunda İstanbul merkezli olmak üzere, Bahçecik ve çevresinde misyonerlik çalışmaları yürütmek amacıyla bir istasyon kurdular. 1853 senesinde kurulan bu istasyon Bahçecik’teki ilk misyoner okulunun kurulmasını üstlenecekti.

Kaynak: Y. Emre Yenen Kişisel Arşivi

Bahçecik’teki ilk misyoner okulu 1873 senesinde ABCFM misyonerleri J. W. Parsons ve Laura Farnham tarafından kurulmuş olan bir kız okuludur. Bölgedeki Ermeni kız çocuklarının eğitimini ve onların Protestanlık mezhebine dahlini amaçlayan bu okul, Adapazarı’nda yaşayan Ermeni cemaatinin talebiyle 1885 senesinde Adapazarı’na taşındı. 1915 senesindeki tehcirden sonra Osmanlı hükûmeti tarafından geçici olarak kapatıldıysa da işgal döneminde İstanbul’da tekrardan açıldı. Günümüzde Üsküdar Amerikan Lisesi olarak bilinen okulun tarihi Bahçecik’te kurulan Protestan kız okuluna dayanmaktadır. Bu okulun Bahçecik’te kullandığı binalar ise günümüze kadar ulaşmayı başaramamıştır.

Terk edilmiş halde ayakta kalan son okul binası ise 1879 senesinde John E. Pierce isimli misyoner-öğretmen tarafından kurulan Bithynia High School (Bitinya Lisesi) adlı erkek okuluna aittir. Bu misyoner-eğitimci halihazırda ABCFM’nin Erzurum görevinde çalışmaktaydı. Newnham ailesinin de yardımıyla (sonraları bir okul binasına bu ailenin ismi verilecektir) Bahçecik’te eğitim çalışmalarına başlandı. Tek bir binada erkekler okulu olarak eğitime başlayan bu okul, adeta bir eğitim kampüsü oluşturacak şekilde yetimhane binası ve meslek öğretme atölyeleri ile başka binalara genişledi. Okulun kurucusu Pierce’ın emekli olup Amerika’da yaşamak üzere Bahçecik’i terk etmesinden sonra yine Erzurum’daki misyonerlik çalışmalarında görevli misyoner Chambers çifti Bitinya Lisesi’nde öğretmenlik ve müdürlük yapmak üzere çağrıldı. Chambers’ın müdürlüğü sırasında da bir ek bina inşa edilmiş ve okulun o zamanki müdürüne ithafen Chambers Hall olarak isimlendirilmiştir. Günümüzde ayakta kalan okul binası işte bu Chambers Hall binasıdır.

Chambers Hall binası dersliklerin bulunduğu Pierce Hall binasında öğrenim gören öğrenciler için ibadethane ve toplantı odası işlevini görmekteydi. İki kattan oluşan Chambers Hall binasının katlarına, biri ön taraftan ve diğeri yokuş yolu ile arka taraftan olmak üzere iki farklı yoldan ulaşmak mümkündür. Binanın içinde okulun bir parçasıyken kullanılan mobilyalardan geriye hiçbir şey kalmamıştır. Aynı zamanda binaya yapılan eklemeler ve yıkımlar sebebiyle bina da inşa edildiği haldeki ilk görünümünü kaybetmiştir.

İşaret ettiği tarih belli olmayan bu kartpostalda Bitinya Lisesi’nin kullandığı eğitim kampüsü görülmektedir. Okulun müdürleri ve diğer önemli kimseler adına inşa edilen binalardan Newnham Hall adındaki okul binası ise dikkat etmeye değerdir. Çünkü bu bina ifadelerine yer verdiğim mahalle sakininin bahsettiği, gençliğinde yıkılıp yerine ev yapılan okul binası olmalıdır. Bununla beraber, kampüs bölgesinde yer alan  ve o dönemden kaldığı söylenen tek bir bina daha vardır. Ama bu bina, öğrencilerin kullandığı bir okul binası olarak kaydolunmamıştır. Ayrıca, mahalle sakinleri bu eski yapıyı deforme edip şahsi konut haline getirdiğinden fotoğraflamam mümkün olmadı.

American Board of Commissioners for Foreign Missions’ın (ABCFM) Türkiye sınırları içindeki okullarını gösteren harita (1923).
Kaynak: The problem of Turkey as the American Board views it.

Osmanlı tebaasını oluşturan bir milletin Bahçecik’te kalmış son izi olarak bu yapının korunması gerekir. Bitinya Lisesi’nden geriye kalan Chambers Hall binası restorasyon yüzü görmemiştir ve günden güne çürümektedir. Üst katın antresinde ahşap parkeler mevcuttur ve parkede yer yer boşluklar vardır. Bu sebeple her an çökecekmiş gibi gözüktüğünden üst katın fotoğraflamasını da yapamadım. Şunu da söylemeliyim ki binanın sadece zamana karşı durmaktan kaynaklanan yapısal sorunları yok, bina aynı zamanda ipsiz sapsız insanların işgali altında. Ziyarete değil, yiyip içip daha fazla vandallık etmeye geliyorlar buraya. Binanın uzun yıllar ayakta durması isteniyorsa restorasyon çalışmasının bir an evvel başlaması gerekiyor. Böylece buranın, komik örnekler arasına girmemesi ümidiyle, toplumumuza yeniden kazandırılmasını çok isterim. Bu okul binası Bahçecik’in tarihinde somut bir yer tutuyor. Varlığı az sayıda kimselerin hatırlarında yok olmaya terk edilmemeli, Kocaeli halkının bildiği ve tarihe şahitlik etmek için ziyaret edeceği bir nokta haline getirilmeli.


[1] İfadelerini paylaştığım beyefendi isminin paylaşılmasını istemedi.

Kökler Filizleniyor

Onur Kavalcı
Boğaziçi Üniversitesi Çeviribilim Bölümü lisans mezunu.

Şarabın bin yıllardır üretildiği topraklarda yaşadığımızı unutuyoruz bazen ya da bazılarımız bunun farkında bile değil. Anadolu ve etrafındaki coğrafyanın, şarabın ortaya ilk çıktığı yerler olduğu bilgisi ve bunun hatırlanıp üzerine bir şeyler yapılması gerektiği, her geçen gün çoğunluk tarafından unutuluyor. Türkiye’de şarap üzerine akademik ve entelektüel üretimin belki de yok denecek kadar az olması bu unutuluşun hem müsebbibi hem de sonucu oluyor. Bu kısır döngüden çıkmak için atılan önemli adımlardan biri Sabiha Apaydın’ın öncülüğünde 2019’da ilk defa gerçekleştirilen Kök Köken Toprak: Anadolu’nun Miras Üzümleri sempozyumuydu. Pandemi nedeniyle iki yıldır yapılamayan sempozyum bu yıl 19 Haziran’da ikinci kez gerçekleştirildi. Şırnak, Artvin, Bodrum ve daha birçok yerden gelen üreticiler ve sektör çalışanları ile toprak, asma ve üzüm konusunda uzmanların ve miras üzümlerle ilgilenen herkesin bir araya geldiği sempozyumda geçmişten çıkarılan derslerle gelecek öngörüleri paylaşıldı. Bu gibi etkinlikler hem ‘şarabın doğduğu topraklarda yaşıyoruz’ cümlesinin arkasını doldurmaya çabalıyor, hem de karanlıkta el yordamıyla şarap kültürünü öğrenmeye çalışan insanlara ışık tutuyor.

Anadolu topraklarında 8000 yılı aşkın süredir üzüm yetişiyor. Üzüm ve şarap bunca yıldır çeşitli medeniyetlerin, inançların ve hikâyelerin birer parçası olmakla kalmayıp aynı zamanda bazılarının sembolleri haline de gelmiştir. Antik Yunan mitolojisindeki şarap tanrısı Dionysos’un antik kenti Denizli, Bekilli’de yer almaktadır. Tevrat’ta Nuh Peygamber tufan sonrası Ağrı (Ararat) Dağı’nda karaya çıktıktan sonra bağ dikip şarap yapmıştır. Günümüzdeki birçok Latin ve Cermen dilinde şarap anlamına gelen wine, vino, vinum, wein ve vin gibi kelimelerin kökeni olduğu düşünülen wiyana kelimesi Hititçede şarap anlamına geliyordu. M.Ö. 1650’lerde Hititler bağcılık ve şarapçılığın korunması ile ilgili yasa maddeleri oluşturmuş ve bağ arazilerinin korunumuna büyük önem göstermişlerdir. Günümüzde ise bağcılık ve şarapçılık 3600 yıl öncesine göre daha az korunuyor gibi görünüyor. 1904 yılında 340 milyon litre şarap ihraç edebilen toprakların büyük bir kısmında 2019 yılında sadece 3 milyon litre ihraç edilmiş olması yalnızca şarap üretiminin azaldığını değil aynı zamanda bağ arazilerinin de kaybedildiğinin bir göstergesi. Bu kayba rağmen Türkiye hâlâ, Uluslararası Bağ ve Şarap Örgütü 2020 raporuna göre 431.000 hektarla en büyük bağ arazisine sahip beşinci ülke; ancak 1990 yılına dönersek bu sayı 580.000 hektardı. Umay Çeviker’in hesaplarına göre, son 30 yılda kaybettiğimiz 149.000 hektar bağ arazisi, dünyanın en fazla şarap üreten altıncı ülkesi Avustralya’nın tüm bağ arazisine eşit; en fazla şarap üreten yedinci ülkesi Güney Afrika ile Yunanistan, Almanya, Macaristan, Bulgaristan, Avusturya ve Gürcistan’ın bağ arazilerinden fazla. Bu vahim kaybın birçok siyasi, sosyal ve ekonomik sebebi olsa da tarımın ve bağcılığın desteklenmemesinin başat aktörlerden biri olduğunu söyleyebiliriz. Üzümünü iki liraya satmak zorunda kalan bağcının, bağını söküp yerine daha kârlı meyve sebze ekmesi hemen hemen bütün coğrafi bölgelerimizde görülüyor ve artık vaka-i adiyeden sayılıyor.

Kaynak: @MidinWines

Mevcut siyasi baskı, reklam yasakları ve bir ceviz kabuğuna sığdırılmaya çalışılan pazarlama yöntemlerine rağmen, son 15 yıldır, Türkiye şarapçılığı ve sayısı hızla artan üreticilerden (Nisan 2022 itibariyle 185 üreticimiz var, bu rakam Yunanistan ve Gürcistan’da 1000 küsurlerde) bazıları bu kaybın önüne geçmek için somut adımlar atıyor, kaybedilmiş ya da kaybolmakta olan üzümleri tekrar keşfederek şarap üretiminde kullanıyorlar. O kadar ki şu an yedi coğrafi bölgenin yedisinde de şaraplık üzümler yetiştirilmeye çalışılıyor. Bu çabaların bütün üreticiler ve bağcılara yayılıp bağ arazilerinin kaybının önüne geçilmesinde tüketicilerin de rol oynaması gerekiyor; ancak bu noktada ne yazık ki sınıfta kalıyoruz. En son ne zaman şarap alırken üzerindeki üzüme dikkat ettiniz? Papaskarası, Hasan Dede, Karaoğlan, Emir, Keten Gömlek ve Mezrona isimleri tanıdık geliyor mu? Bu üzümler ve bu üzümlerden yapılan şarapları ismen bile olsa bilmediğimiz ve tüketmediğimiz sürece üretimleri azalacak, bağlar sökülecek ve bu toprakların sahip olduğu yüzlerce üzüm türünden belki birini daha kaybetmiş olacağız. Ne yazık ki, bu kayıplar yalnızca yeni keşfedilen ya da şarap üretiminde yeni kullanılmaya başlanan üzüm türlerinde değil; iklim krizi ve ekonomik sebeplerle Türkiye şarapçılığının bel bağladığı bazı as kadro üzüm türlerinde de yaşanabilir. Bütün bu olumsuz senaryoları daha parlak bir geleceğe evirmenin ilk adımlarından biri üreticiler, satıcılar, tadımcılar, eğitmenler ve yazarlardan oluşan şarap cemiyetinin, üniversiteler ve araştırma merkezleriyle daha fazla hemhal olmasından geçiyor ve doğruyu söylemek gerekirse, bir noktada bu cemiyetin bazı mensuplarının üst orta sınıfa ‘şarap tadımı deneyimi’ satmaktan başka şeyler de yapması gerekiyor.

Son 30 yıldaki kayıplara, siyasi baskılara ve gelecek tehlikelere rağmen Türkiye şarapçılığı uzun zamandır bulunmadığı kadar iyi bir konumda ve daha iyiye doğru ilerlemeye çalışıyor. Reklam yasakları sosyal medya platformları aracılığıyla gevşetilerek üreticilerle tüketiciler arasında bir köprü oluşturulmaya çalışılıyor. Göknur Gündoğan ve Murat Yankı’nın Türkiye Önoturizm Rehberi kitabı gösteriyor ki hem yerli hem de yabancı turistler için şarap turizmi artık rağbet görmeye başlayan bir alan. Rehber ile hemen hemen aynı zamanda çıkan şarap kültürü kitaplarının sayısındaki artış da elbette sevindirici. Tabii çeviri kitaplarda Anadolu üzümlerini bulmak oldukça zor. (Bu yazının yazıldığı tarih itibariyle (Haziran 2022) Türkiye’de Anadolu üzümleri üzerine detaylı yazılmış henüz yalnızca bir basılı kitap var, o da değerli Andrea Lemieux’nün The Essential Guide to Turkish Wine adlı eseri ve çevirisi yok.) Fakat sosyal medya platformları ve web sitelerinde yavaş yavaş artmaya başlayan inceleme ve araştırma yazıları kısa bir süre içerisinde kitaplara ve belki de akademik yayınlara dönüşebilir. Hep birlikte bu gidişatın nasıl olacağını göreceğiz. Bundan çok değil on, on beş sene öncesinde şarap kültürü dergilerinin yayımlandığı ve hatta ulusal bir gazetenin şarap kültürü eki çıkardığı ülkemizde kibrit suyu dökülmeye çalışılan kökler filizlenmeye devam ediyor ve edecek.

Bir Mahalle Serüvenin Peşinde: Yahudi Mahallesi’nden Arap Şükrü Sokağı’na

Agâh Enes Yasa
ODTÜ Tarih Bölümü lisans öğrencisi.

Bir zamanlar Keşiş Dağı’nın kuzey yamaçlarına sere serpe serilmiş, tüm ovaya hâkim o dev kayanın üstüne konmuş bir hisar, o hisarın da sağını solunu sarmış bir kent varmış. İşte o hisarın kuzey gölgeliğinde cumbalı evlerin konduğu, içinde hali orta şeker olanın da çarşıyı avcunda evirip çevirenin de yaşadığı Kuruçeşme nam bir mahalle varmış. Genci yaşlısı Şabat sofralarında buluşur; kadınları ev oturmalarında laflarlarmış.

Kaynak: Aguste Leon, 30 Mayıs 1913, Albert Kahn Koleksiyonu (Env. 2203)

Klarnet ve darbuka seslerinin rakılara katılan su ve buz seslerine karıştığı aşağı yukarı iki yüz yıldır meyhaneleriyle Bursalı demkeşlerini ağırlayan bir sokağı gezerken düşünüyorum bunları. Karşımda kapısı sımsıkı kilitli Mayor Sinagogu’na uzun uzun bakıyorum… Masaj salonları, çay ocaklarını dolduran işsizler, Altıparmak’taki cadde üzeri dükkanların ucuza tuttukları depolar, 70’lerden kalma yorgun betonarme apartmanın islenmiş cephesi ve kapısına atılmış demode gözden düşmüş koltuk. Hepsi, yüzlerce yıllık bir serüvenin peşine düşmeye sevk ediyor beni…

Kuruçeşme Mahallesi’nin Oluşum Süreci

Bursa, Orhan Bey tarafından 1326’da fethedildikten sonra kentin merkezini oluşturan Hisar içi İslami unsurlarla harmanlandı ve Beyliğin merkezi haline geldi. Bu süreçte Hisar’dan çıkan gayrimüslimler kentin çeperinde öbek öbek mahalleler kurdular kendilerine. Tartışmalı bir konu olsa da Bizans’tan beri Bursa’nın sakini olduklarını kabul edersek Yahudiler de Hisar’ın Kuzey ve kuzeybatı eteklerine taşınmışlardı.

Sonrasında, II. Beyazid’in kabulüyle Anadolu’nun ticaretle içli dışlı olmuş hemen her noktasına yerleşmeye başlayan Sefarad Yahudileri, Bursa’yı da eklemişlerdi rotalarına. Sefaradların peyderpey gelmesiyle Kuruçeşme Bursa’nın merkezinde varlığını sürdüren genişçe bir mahallesi haline geldi. Bunu 1530’da kayıtlı 117 haneyken on altıncı yüzyılın sonlarına gelindiğinde 403 haneye çıkmasından anlıyoruz.

Eremya Çelebi hepimizin aşina olduğu İstanbul Tarihi kitabında Kasımpaşa’daki Yahudi evlerinin yanlarındaki odalardan bahseder. Denize doğru konumlandırılmış bu odalarda Yahudilerin sattığı Misket Araktan yani rakının yanında balık, turşu ve nice mezeden de detaylıca söz eder. Kuruçeşme’deki Yahudiler de Eremya Çelebi’nin anlatısından onlarca yıl evvel, aynı Kasımpaşa’daki dindaşları gibi, evlerinin bir bölümünde meyhane kurmuşlar. Bunu 1571 tarihli bir hükümde görüyoruz. Hükümdeki şikâyet Vakfı adında birisinin olup Divan’a göndermiş. Divan’da ise Bursa kadısına “Mahallat arasındaki meyhaneler kamilen kaldırılsın, kimseye meyhane açdırılmasun.” denilerek hükmedilmiş. Halbuki, devir II. Selim devriydi ve İstanbul’da meyhaneler faaliyetlerine devam ediyordu.

Tarih tekerrür müdür, bilmem ama bu denemeyi yazmak için mahalleliyle şöyle bir sözlü çalışma yaptım. Hemen hepsi Arap Şükrü’deki meyhanelerden şikayetçiydi. Hele muhtar, meyhanelerin kaldırılması için sürekli dilekçe veriyormuş. Kim bilir, defterler incelense kaç tane daha Vakfı gibi şikâyetçi hassas reayaya rastlanır. Bense, meyhane olan yerde müdavimi de olur, şikayetçisi de deyip çıkayım işin içinden müsaadenizle.

Yahudiler Gidiyor, Dönüşüm Başlıyor

Türkiye’nin diğer kentlerinde olduğu gibi Bursa’da da Yahudiler 50’lerden itibaren göçle yavaş yavaş ayrıldılar Kuruçeşme’den. Kalanlar da Bursa’nın farklı noktalarına dağıldılar zamanla. Gidenler, giderken taşınmazlarını ya kendileri satmayı tercih etti ya da Türk Musevi Vakfı’na devretti. Sattıkları taşınmazların yerlerinde kalfa işi çirkin apartmanlar sırtlarını Hisar’ın yamaçlarına yaslamış duruyorlar şimdi.

Hepimizin Kulüp dizisinin ikinci sezonuyla tekrardan yüzleştiği 6-7 Eylül Olayları’nda kentteki Rumların Valilik kararıyla bir otelde emniyete alınması dışında herhangi bir olay yaşamamış Bursa. Belki de Bursa Yahudilerinin uzun yıllar daha burayı vatan bilmelerinin arkasında göçü tetikleyecek bir nefretin oluşmaması yatıyor olabilir. Ancak, 2003’teki El-Kaide saldırılarından beri Bursa Mayor Sinagogu polislerce korunuyor. Bursa Yahudi Cemaati, Cumartesi sabahı ayinlerini yapıp topluca yiyip içtikten sonra pek ortalıkta gözükmeden ayrılıyorlar Sinagog’dan. Çeşitli güvenlik sebeplerini öne sürüp reddettiler mülâkatı. Olsun bazen insanlar aynı şeyleri konuşmaktan yorulur.

Göç – Kalım İkileminde Bir Aşk Hikayesi

Binlerce Gayrimüslim Müslim aşkından birini anlatacağım şimdi sizlere. Bursa Yahudilikte annesiyle berber yaşayan ve çevresince Şaban diye çağrılan ancak gerçek adı Sebatay ile Bursalı bir köylü kızının hikayesi bu. Sebatay, Türk ortağıyla beraber Bursa’daki hemen her fabrikaya varil satan bir tüccar ve aynı zamanda Yahudi cemaati içinde de sevilen bir şahsiyet, kız hakkındaysa bilgimiz yalnızca bu kadar. Sebatay kıza tutulmuş, buluşup görüşürlermiş. Ancak ne annesi ne de cemaat içindekiler bir Türk ile evlenmesini kabul etmemişler, hal böyle olunca kızı istemeye dahi teşebbüs edememiş. Ne Sebatay evlenmiş ne de kız. İçlerine gömdükleri sevdalarıyla ölüp gitmişler dünyadan, yüzlerce diğer son gibi.

Bursa’nın Susmayan Eğlencesi: Arap Şükrü Sokağı

Şehreküstü’nden Altıparmak Caddesi boyunca ilerleyince “Balıkçı Reşat” tabelasını göreceksiniz, işte burası bir zamanların Yahudilik Çarşısı, şimdilerinse Arap Şükrü Sokağı. Sokaktaki meyhanelerin bir kısmının mülkiyeti işletmecilerdeyken bir kısmının sahibiyse giden Yahudilerin vasi kıldığı Türk Musevi Vakfı. Bu sokaktaki meyhanelerin Türklerin eline geçmesinde öncül kişiyse, Balıkçı Reşat ve babası Fazlı. Oğlu Nejat Bey’i ayak üstü tutuyorum sohbete, Mudanya’dan yeni gelmiş sardalyaları irili ufaklı diye ayırırken:

“İlk babam açmış meyhaneyi buraya, bir iki sene olmuş olmamış, Arap Şükrü Çavuş’a satmış. Sonra adı yürümüş oradan. Mahalledeki Yahudiler çok balık severlerdi, hatırlarım; ben küçükken de babamdan alırlardı…Sazan balığı çok severlerdi. İlk Yahudiler meyhane işletirdiler ama ilk meyhane açan Türk babam… Neydi adı, Vitali’nin yeri vardı, İsrail’e gitti elli yıl evvel. Bir de Şarapçı Liya vardı, Misi Köyünden şarap getirtir satardı. Ben yıllar sonra şu lokantayı açtım, alkolsüz ama. Eskiden şu köşede küfeciler beklerdi, adamakıllı sarhoş olanı taşırdılar. Bizim bu dükkanın önünde eskiden çınar ağaçlı bir kahvehane vardı, kafayı çok çekenler ayılırdı orada. Yıkıldı, küçük bir havuz yapıldı. Şimdi o da yok.”

Aylardır araştırıp da bulamadığım bilgileri bir kerede dinleyince ne de mutlu olmuştum. İlerliyorum. Arap Şükrü Çetin’in yerine geliyorum. Orada tanıştığım mekânın işletmecisi Mustafa Bey beni misafirperverlikle ağırlıyor. Akşamki müşterilere hazırlanan bembeyaz masa örtülerini, tabakları ve çatal bıçak düzenini gözüyle kontrol ederken ben de çayımı yudumluyorum, başlıyor anlatmaya:

“Balıkçı Reşat işte bu dükkânı satıyor Arap Şükrü’ye. Şükrü, Kurtuluş Savaşı’nda çavuş. Yüzü epey esmerleşmiş cephede, o yüzden ‘Arap’ olmuş lakabı. İlk Ayvalık’ta açıyor mekanını 20’lerde. Orada tutunamıyor, Bursa’ya göçüyor. Sonrası öyle işte. Vefat edince çocuklar arasında miras meselesi oluyor, bir türlü paylaşamıyorlar dükkânı. Dükkânda epey iş yapıyor tabii o devirde. Biri karşıya işte bak, şu dükkânı açıyor (Tabelada ‘Arap Şükrü Yılmaz’ yazıyor.) Ama esas dükkân bu. Sonra buranın işlekliğini görenler de açıyorlar sokak boyunca. Çetin Değişmez’den iki kuşak sonra sonra bana intikal etti işletmeciliği. 97 senesinden beri çalışıyordum ben burada. Eskiden Yunanistan’dan Bulgaristan’dan, hatta İngiltere’den bile bir sürü müşteri gelirdi, 2015’ten beri kestiler ayaklarını, şimdi Arap turistler geliyor içmeye. Atatürk, 30’larda Merinos Fabrikalarını açmaya geldiğinde biraz demlenmiş bu dükkânda, hatırası duruyor halen.”

Arap Şükrü’nün oğlu Çetin Değişmez’in zamanında verdiği röportajdan öğreniyoruz ki, Arap Şükrü’nün meyhanesini almadan öce işlettiği Şar Kulübü kalburüstü bir mekânmış. O yüzden iş başında içmekten imtina eder, dükkânını kapatınca faytona atlar, doğru Yahudilik’in yolunu tutarmış. Arkadaşlarının ısrarı üzerine o zamanlar kömürlük olan bu dükkânı kiralamış ve bir meyhane de buraya açmış. Arap Şükrü’nün oğlu Yılmaz Değişmez, İstanbul’daki meyhanelerin yakın takipçisiymiş. İstanbul’a gider, orada gördüğü yeme içme tarzını kendi dükkanına taşırmış. 60’lardan sonra Bursa meyhanelerinde İstanbul adabı bir dönüşümden söz edebiliriz.

Tatavla’yla, Asmalımescit ile kıyaslanamaz Arap Şükrü. Çünkü o İstanbul, bu Bursa. Bursa’daki geçmişi yüzyılları aşan tek yer burası. Öyle olmasıyla özel zaten. Şehrin Doğu tarafında, yani Setbaşı’ndaki Ermeni Mahallesinde de günümüze ulaşmayan bir meyhane kültürü varmış tabii.

Kuruçeşme Mahallesi’nin aşağı yukarı beş yüz yıllık serüvenini kısıtlı ve bölük pörçük kaynakları bir araya getirip anlatmaya çalıştım. Sokaklar, evler içindekiler değişiyor, Mabel Matiz’in sevdiğim şarkısındaki gibi “Dualar değişir”, dualar değişiyor. Kubbeler, minareler, kuleler değişiyor; hem de zamanın korkunç çarklarında öğütülerek dönüşüyor. Kuruçeşme’nin şimdiki sakinleri, eski sakinlerine dair bir şey hatırlamıyor, sorduğum sorulara şaşırıyorlar bile. O yüzden hepimizin silinip gidileceği bu dünyada kendimiz için yaşamaktan başka ne çıkar yol var ki? Şimdi Arap Şükrü’de fasıl vakti, siz tadına varın müziğin lezzetine satırlarımdan…

Ukrayna’daki Holokost: Nazilerin ‘Babi Yar Katliamı’ ve Katliamın Hatırlanmasına Dair Merasimler, Münakaşalar ve Manipülasyonlar

James Newman
(Tercüme: Batuhan Aksu)

23 Kasım 2021 tarihinde, https://manchesterhistorian.com/2021/babi-yar-commemoration-by-james-newman/ sitesinde yayımlanan James Newman’ın yazısı, yazarın yazılı izni ve düzeltmeleriyle Türkçeye Batuhan Aksu tarafından çevrilmiştir.

Ukrayna’nın başkenti Kiev’de bir dağ geçidi olan Babi Yar, Holokost ile aynı manaya denk gelen bir mekân. 29-30 Eylül 1941’de, 33.171 Yahudi, SS Einsztzgruppen ölüm mangalarınca burada katledildi. SS’ye Alman Ordusu, Wehrmacht ve Ukrayna’dan işbirlikçiler buna yardım etti. Toplu katliamlar Kasım 1943’e kadar devam etti. Romanlar, Sovyet Harp Esirleri ve Ukraynalı milliyetçiler gibi Yahudi olmayan kurbanları da içine alan nihai ölü sayısının 100.000 olduğu tahmin edilmekte. Babi Yar, trajik hadiselerin ötesinde, Sovyetler Birliği’nde ve Modern Ukrayna’da Holokost ve İkinci Dünya Savaşı’nın anılmasına bir pencere sunuyor. Evvela Moskova tarafından toprağa gömülen trajedi, Ukrayna tarafından yeniden keşfedildi ve şimdi savaş zamanı tecrübesinin politikleştirilip münakaşalı bir şekilde hatırlanmasının bir parçası olarak varlığını sürdürüyor. Son yıllarda Rusya’nın Ukrayna’ya müdahale etmesi ve Ukrayna’yı işgal etmesi sebebiyle Babi Yar, iki Sovyet sonrası devlet arasındaki karmaşık ve amansız münasebete dahil olmuştur.

Sovyetlerin Babi Yar ve umumiyetle Holokost hususundaki savaş sonrası sessizliği, Kremlin’in, bir kısmı düşmanlarca işgal edilmiş ve düşmanla işbirliği yapmış olan çok etnikli ve çok milletli süper devleti üzerindeki kontrolünü tekrar sağlama gayretinin bir parçasıydı. Stalin, sadece bir bütün olarak Sovyetler Birliği’ne karşı Alman faşist husumetinden bahseden birleştirici, yurtsever bir anlatı aradı. Holokost‘a spesifik bir Yahudi trajedisi olarak bakan Batı perspektifi bu anlatıya uymuyordu. Böylece, Stalin’in ölümünden sonra, hatta 1960’larda ve 70’lerde nihayet Babi Yar’a abideler dikildiğinde bile, Yahudilerden hiç söz edilmedi. Bu abideler sadece “faşist terörün” “Sovyet kurbanlarına” adanmıştı.

Bu körlük dikkatlerden kaçmadı. 1961’de Sovyet şair Yevgeny Yevtushenko, unutulmaz şiiri Babiyy Yar’ı kaleme aldı.

Babi Yar’ın üzerinde abide yok.

Yalnız dik bir uçurum, en kaba mezar taşı misali.

Korkuyorum.

Bugün, ben ihtiyarım

Bütün Yahudi milletinin kendisi gibi…

Memleketimin nezaketini bilirim.

Ne kadar aşağılıkça, en ufak bir titreme olmadan

Antisemitistler kendilerini ilan etmekte

“Rus Halkının Birliği!”

Yevtushenko, unutulan katliama ve SSCB’deki modern antisemitizme dikkat çekmesine mukabil olarak Sovyetler Lideri Nikita Kruşçev’den şahsi bir sistem aldı.

Sovyetler Birliği’nin çöküşüyle ​​beraber, Fransız tarihçi Pierre Nora’nın “ideolojik dekolonizasyon” dediği şey geldi. Ukrayna ve bir bütün olarak Sovyet sonrası saha, tarihini parti çizgisinden müstakil olarak incelemeye başladı. Babi Yar’daki ilk resmî merasim 1991’de Eylül 1941 katliamının ellinci sene-i devriyesiyle gerçekleşti. Trajedinin Yahudiliğine açıkça atıfta bulunularak, büyük bir bronz menora abidesi dikildi.

Tabii ki, hatırlamanın siyasi boyutları daima vardır. Optimist bir şahit, Ukrayna’nın Yahudi azınlığının bastırılmış kederini kabul ettiğini ve kendisini hâkim bir millet, kendi mazisinin ve istikbâlinin efendisi olarak ilan ettiğini görebilirdi. Reelpolitik temelli bir görüş ise, Ukrayna’nın Batı’nın Holokost anlatısını benimseyerek potansiyel yeni müttefiklerle kendini sevdirmeye çalıştığını müdafaa edecektir. Hakikaten de Ukrayna anma merasimleri biraz performatif (eylemci) görünüyordu. 1991’de olduğu gibi büyük milletlerarası törenler büyük yıldönümlerinde düzenlenmişti. 2006’da katliamın altmış beşinci sene-i devriyesinde İsrail Devlet Başkanı (Moshe Katsav) ve Tel Aviv Hahambaşısı hazır bulundu. Buna mukabil, Ukrayna’nın Babi Yar vesayeti, arzulanan çok şey bırakıyor. Ülke 2012 Avrupa Şampiyonası’nı kazandığında, burada futbol hayranlarına bir otel inşa etme planları münakaşa edildi. The Atlantic‘ten Linda Kinstler bu ikiliği mükemmel bir şekilde yakalamış, 2016 yılında burayı ziyaret ederek şunları yazmıştı:

“Bugün Babi Yar, derme çatma bir futbol ve oyun sahasıyla tamamlanan popüler mahalli bir mekân. Bu yaz güneşli bir öğleden sonra tarlayı ziyaret ettiğimde, iki genç Ukraynalı vadinin kenarına oturmuş sigara içiyordu, bacaklarını aşağıdaki vadide piknik yapan bir çiftin üzerine sarkıtıyordu… Altlarındaki yerdeyse, yetmiş sene önce, geri çekilen Alman ordusu, kurbanlarının cesetlerini mezardan çıkarmış ve yakmıştı.”

Yine, kötümser ve kinik bir kişi, Ukrayna’nın istiklalinden tam otuz yıl sonra Mayıs 2021’de sitede bir sinagog açılmasının Batı’dan alkış alma arzusundan kaynaklandığını iddia edebilir: Bu şahıs o esnada Rus-Ukrayna münasebetlerinin haline bakınca bunu mantıklı bir motivasyon olarak düşünecektir.

Modern ve tarihi Rus-Ukrayna münasebetleri, Ukrayna’nın bir bütün olarak savaş anlayışını besler. Ukrayna, Sovyetler Birliği zamanında çok ıstırap çekti, bunun en önde gelen misali 1930’lardaki Holodomor Kıtlığı idi. Kıtlık, en azından, Sovyet politikasınca kasten şiddetlendi ve Ukrayna ile diğer on yedi millet tarafından bir soykırım ve Avrupa Parlamentosu’nca insanlığa karşı bir suç olarak kabul edildi. Bundan dolayı, 1941’de Almanlar Ukrayna’yı işgal ettiğinde, köylüler, görünüşte kurtarıcılarını karşılamak için ekmek ve tuz gibi ananevi hediyeleriyle evlerinden ayrıldı. Tabii ki Naziler, Ukrayna hakimiyetinin herhangi bir şeklini teşvik etmekle alakası olmayan bir vahşi sürüsünden başka bir şey değildi. Milyonlarca Ukraynalı Kızıl Ordu’da ve partizan güçlerinde Hitler’e karşı savaştı. Lakin Almanlar yüz binlerce gönüllü işbirlikçi bulabildi. Bunlar Waffen SS Galiçya Tümeni’nde vazife aldı ve Babi Yar’daki Einsatzgruppen’e Yardımcı Polis’teki Ukrayna’dan gönüllüler yardım etti.

Bu karmaşık mazi, esasen modern siyasetle alakalıdır. Kırım’ın ilhak edilmesinden beri Rus aleyhtarı hislerin patlaması, Ukrayna’nın savaş zamanı aşırı sağına duyulan saygıda bir canlanma gördü. Ocak ve Nisan 2021’de binlerce kişi, evvela Yahudi aleyhtarı ve Nazi işbirlikçisi Stepan Bandera’yı ve ardından Galiçya Tümeni’ni takdir etmek için Kiev’de toplandı. Bandera’nın portresi ve Galiçya Tümeni bayrakları yüksekte tutuldu ve bunu canlandıranlar SS üniformaları giydi. Kalabalığın mensupları Nazi selamı verdi ve mahalli kadınlar çiçek buketleri sundu. Kremlin, Ukrayna’yı bir “Nazi devleti” olarak resmederek bu tür hadiselerden bir propaganda dizisi öne sürdü. Bu anlatı, Rusya’nın Şubat 2022’de Ukrayna’yı tam ölçüde işgalinin sözde meşruluğunu oluşturdu.

Mamafih, Kremlin’in ifadeleri gerçeklikten kopuktur. Ukrayna’nın aşırı sağı tekrar canlanmıştı. Bununla beraber, Bandera’yı ve Kiev’deki Galiçya Tümeni’ni takdir edenler, nüfusu 40 milyonu aşan bir ülkede sadece birkaç bin kişiydi. Aynı şekilde 2019 parlamento seçimlerinde de aşırı sağ partiler Svoboda bayrağı altında birleşerek oyların sadece %2,15’ini ve bir meclis sandalyesini elde etmişti. 2020 mahalli idare seçimlerinde Svoboda, benzer şekilde yüzde 2,61’e tekabül eden küçük bir bir oy miktarına ulaşmıştı. Ukrayna Silahlı Kuvvetleri gerçekten de Azak Taburu gibi Neo-Nazi kökenli gönüllü milisleri bünyesine kattı. Lakin Şubat 2022’de halen mevcut olan husumetin başlangıcında Azak Taburu, 200.000’den fazla aktif muvazzaf orduda 1.000 mensuptan ibaretti.

Ukrayna’nın Babi Yar’ı yad etmesi biraz performatif olduğu için tenkit edilebilir ve ülke Holokost‘taki rolüyle henüz mutabakata varmamış olsa dahi, Ukrayna devletinin Yahudi nüfusuyla münasebetlerinde kaydedilen müşahhas ilerlemeye karşı çıkılamaz. Volodymyr Zelensky, bir Yahudi-Rus konuşmacı cumhurbaşkanlığına yükseldi. Yahudiler, Ukrayna Silahlı Kuvvetleri’nde Hristiyanlar ve Müslümanlarla beraber muharebe ediyor. Antisemitizm ise bir mesele olmaya devam etmekte. Hakaretle Mücadele Birliği (ADL) tarafından 2019’da yapılan bir anket, Ukraynalıların %72’sinin Yahudilerin iş dünyasında çok fazla güce sahip olduğuna ve %56’sının Yahudilerin küresel meseleler üzerinde çok fazla kontrole sahip olduğuna inandığını gösterdi. Yine de Antisemitizm ifadeleri büyük ölçüde bu tip komplo teorileriyle sınırlıdır. Bu ifadeler şiddete veya teröre dönüşmedi. Yukarıda bahsedilen aşırı sağ grupların mevcudiyetine rağmen, Ukrayna Birleşik Yahudi Topluluğu 2018’de Antisemitizm kaynaklı hiçbir fiziki şiddet vakası bulamadı. Ayrıca, 2015-2016 Pew Araştırma Anketi’ne katılan Ukraynalıların sadece %5’i Yahudileri vatandaş olarak kabul etmeyeceğini beyan etti. Kıyaslamak gerekirse bu sayı Ruslar için %14’tü. 2016’da genç Ukraynalılar Babi Yar’ı piknik alanı olarak telakki ederken, Rusya 2022’de Babi Yar Abidesi’ni füzelerle bombaladı ve Neo-Nazi Wagner Grubu’nun cani paralı askerlerini sınırın ötesine gönderdi.

Rusya da dahil olmak üzere Sovyetler Birliği ve Doğu Bloku’nun bütün eski devletleri gibi, Ukrayna da istiklalinden sonra oluşan hafıza selini değerlendirmeye, bu sel ile mücadele etmeye ve bu seli kullanmaya devam ediyor. Holokost‘un anılması, İkinci Dünya Savaşı ve Sovyet hakimiyeti devri ile alakalı benzer münakaşalar Baltık Devletleri’nde ve Orta Avrupa’da müşahede edilebilir. Ukrayna’nın Bandera ve Galiçya Bölüğü’ne saygı duyanlara karşı müsamahası ve Azak Taburu ile Sağ Sektör Partisi gibi gönüllü birimleri kullanması, Ukrayna’nın Holokost’taki rolünün ciddi bir şekilde derinden içebakışına mâni oluyor ve gelecekte silahlar sustuğunda problemlere sebep olması da muhtemeldir. Lakin Ukrayna Yahudileri, Şubat 2022’ye kadar huzur ve emniyet içinde yaşadı. Şimdi Ukrayna’yı ve kimliğini yok etmeye çalışan Moskova’dır. Bu tehlike geçene kadar, Ukraynalılar anlaşılır bir şekilde bu yazıda hülasa edilen münakaşaları bir kenara bırakacaklar. Daha sonra tarih yazmak için zaman olacaktır.

Adını Bile Koyamadığımız Tiyatromuzu Bir De Doğru Sınıfa Mı Sokacaktık?

Erdem Beliğ Zaman
Araştırmacı & Yazar

Bugün göğsümüzü gere gere âleme ilan edebildiğimiz eserlerimiz arasında tiyatromuz var mıdır? Sanmam. Aklımıza dahi geldiğinden şüphe ederim. Eğer memleketimize münhasır bir tiyatromuz olsaydı bugün; duvarlarımızı, sokaklarımıza gülümseyen reklam panolarını süsleyen onca şaşaalı tiyatro afişinin en azından yarısından fazlasında, ‘yazan’ kelimesinin karşısında kendi yazarlarımızın isimlerini okuyorduk! Dünya çapında oyuncularla süslediğimiz tiyatromuzu, yazarlarımızdan bir taç takıp gönlümüzde belirlediğimiz bir yere oturtamadık ya, el âlemden de özgünlüğünü kabul etmesini ve saymasını beklememiz nafiledir. Bu meseleyi, mesele olmaktan çıkarmak için de evvela bazı soruları cevaplandırmamız elzemdir. “Mesela tiyatromuzu nasıl tasnif ediyoruz? Yahut diğer sanat dallarıyla münasebetinde nerede görüyoruz?” Tüm bu ve buna benzer sorular iyi, güzel ama ne yazık ki havada kalıyorlar… Öyle ya, tiyatromuza daha ismini verememişiz; ne tasnifi, ne yeri?!

Bu havada kalma durumu, birçok tiyatrocuda ve araştırmacıda ne yapacağını bilememeye kadar giden bir şaşkınlık yaratmıştır. Tıpkı şu fıkradaki gibi: “Temel tavuğu elle yerken kızan Fadime tavuğu önünden kaptığı Temel’in bir eline çatal, diğer eline de bıçak tutuşturur. Bunun üzerine Temel de sorar: ‘Peçi, tavuği nasil tutacağum?’”. Zihninin bir tarafına geleneksel damgası vurulan, eğlence denilen gösteri türleri, diğer tarafına da sadece tercüme piyeslerden örülü yabancı tiyatro sokuşturulan yurdumuzun tiyatrocuları nasıl şaşırmasın, arada kalmasın ya da ne yapacağını bilebilsin? Denilenlerden, yazılanlardan ve bittabi oynananlardan bu şaşkınlığı, arada kalmayı ve ne yapacağını bilememeyi hissetmek güç değildir.

İsimlendirme meselesine önceki yazılarımın birinde değindiğimden ötürü bu yazımda tasnif problemini ele almak istiyorum. Nitekim Türk Tiyatrosunun sağlıklı gelişimine mâni bulunan sebeplerden biri de tasniftir. Malumunuz tiyatro, üzerinde araştırmacılarımızın müşterek bir fikre sahip olmadıkları sahalardan başlıcasıdır. Farzı muhal; tiyatro hangi sanat şubesine dâhildir, ya da müstakil bir şube midir? İşte bu soruyla, iki yanı uçurumla çevrili bu taşlı yola adım atabiliriz.

Edebiyatın Altında Tiyatroyu Aramak

Bizde tiyatro namına yapılan araştırmaların mühim bir kısmı Doğu Avrupalı oryantalistler tarafından yapılmıştır. Bu oryantalistlerin en meşhurlarından İgnacz Kunos, Ortaoyunu gibi ülkemize münhasır tiyatroyu Türk Halk Edebiyatı başlığı altında incelemiştir. Sonraki senelerde yetiştirdiğimiz araştırmacılardan Enver Behnan Şapolyo ve Nurullah Tilgen müstakil tiyatro tetkiklerinde Kunos’un bu fikrini benimsemiş olacaklar ki aynı başlık altında tiyatromuzu incelemişlerdir. Ta o günlerden bugüne bilhassa geleneksel denen türde tiyatro; edebiyatın, daha doğrusu Halk Edebiyatı’nın şemsiyesi altında tahlil edilegelmiştir. Bu tasnife alınmalarında Karagöz, Ortaoyunu, Meddah ve Köy Tiyatrosu gibi türlerde yazılı metnin bulunmaması; sözlü kültür mahsulü olmalarının tesiri büyüktür.

Tiyatroyu yazılı edebiyata dâhil bir tür olarak gören kanaate göre, Türk Tiyatrosu Tanzimat’tan sonra doğmuştur. Bugün akademide yeni edebiyat dalı kürsüsüne mensup birtakım akademisyenin fikri bu minvaldedir. Nihat Özön ve Baha Dürder de tiyatro ansiklopedilerinde, Türk Tiyatrosunu Tanzimat’a kadar ancak tarihlendirebilmişlerdir. Nereden bakılırsa bakılsın Türk Tiyatrosunu çocuklaştıran ve köksüzleştiren bir bakış açısıdır bu.

Bu fikirle bir önceki fikir arasında yer almakla beraber, bugün anladığımız manadaki tiyatronun Tanzimat sonrası çıktığını müdafaa eden, o tarihten evvelki tiyatroyu (Yahudi kol oyunlarını, Ortaoyununu, Meddahı) ancak gündelik hayata neşe katan “eğlencelik oyun” olarak gören görüş; bir bakıma Cumhuriyet münevverinin de genel görüşüdür. Tiyatro tarihimizin olduğunu kabul etmek lâkin tiyatroyu Tanzimat’la beraber aldığımızı da reddetmemek! Diyeceksiniz ki bu nasıl oluyor? Olmuş işte… İşbu münevver tipinin belirgin temsilcilerinden Memet Fuat’ın, Tiyatro Tarihi kitabının Türk Tiyatrosu kısmının girişine yazdığı şu paragraf, bahsettiğimiz görüşün hatlarını anlaşılır bir şekilde ifade etmektedir:

“Türk tiyatrosu deyince çoğu kimsenin aklına yüz yıllık bir geçmiş geliyor: Batı’ya açılışımızla birlikte başlayan, Batı etkisindeki Türk tiyatrosu. Daha geniş bir düşünüşe ulaşmış olanlar, “tiyatro” sözcüğüne dar bir anlam yüklemeyenler ise meddah, karagöz, ortaoyunu gibi eski eğlenceleri de hatırlıyorlar. Oysa bunlardan yalnız sonuncusu “tiyatro”ya yaklaşıyor ki o da bir on dokuzuncu yüzyıl eğlencesi. Daha önce bir Türk tiyatrosu yok muydu? Dünya tiyatrosunu anlatırken çeşitli toplulukların geçirdikleri evrimleri özetledik, bu evrimler arasında büyük benzerlikler olduğunu gördük. Türk topluluklarının o gibi evrimlerden geçmediğini, Anadolu Türklerinin tiyatroya on dokuzuncu yüzyılda ulaştığını düşünmek yanlış olur. Onun için de, “Türk tiyatrosu” denince ilkel Türk topluluklarına kadar inen bir geçmişin aklımıza gelmesi gerekir.”[1]

Tiyatroyu edebiyat ismi altında tasnif edecekleri, hiç değilse İbnülemin Mahmud Kemal İnal’ın edebiyat hakkındaki sınıflandırma fikrini kabule çağırıyorum. Mahmud Kemal Bey kendisine Baha Dürder’in yönelttiği, “Edebiyat tasniflerine ne buyuruyorsunuz?” sorusuna, “Divan edebiyatı, Tanzimat edebiyatı, Tekke edebiyatı ve Halk edebiyatı gibi tasniflerin kimler tarafından yapıldığını bilmiyorum. … Ben yalnız bir edebiyat biliyorum.”,[2]cevabını vererek tasniflerle bölünmek istenen edebiyatın yekpareliğine dikkat çekmiştir. Tiyatroda da Geleneksel Türk tiyatrosu, Tanzimat devri Türk tiyatrosu, Meşrutiyet devri Türk tiyatrosu gibi tasnifler, hem birbirleri içinde uyumsuzdur (biri türün tarzını öne çıkarırken diğerleri zamanı öne çıkarıyor); hem kapsayıcılığı eksiktir hem de bu konuya ilgilileri yanlış istikamete sevke meyillidir.

Peki Cumhuriyet Devrinde Neler Söylendi?

Cumhuriyet devrinin şüphe yok ki en çok kabul gören tasnifi tiyatro sahasının en fazla emek veren hocalarından Metin And’ın tasnifiydi. Metin Bey; Geleneksel Türk Tiyatrosu başlığı altında, Köylü Tiyatrosu Geleneği ve Halk Tiyatrosu Geleneği olmak üzere iki tiyatro geleneğinden bahsetmiştir. Köylü Tiyatrosu Geleneği, diğer Cumhuriyet devri araştırmacılarının Köy Tiyatrosu[3], Köylü Temsilleri[4], Köy Ortaoyunları isimleriyle zikrettikleri tiyatrodur. Halk Tiyatrosu Geleneğiyse Metin And’a göre Hokkabazlığı, Çengiliği-Köçekliği-Curcunabazlığı, Meddahlığı, Kuklayı, Gölge Oyununu[5] (Karagöz’ü), Ortaoyununu içeren Geleneksel Türk Tiyatrosu dalıdır. Memleketimizdeki akademilerin birçoğundaki ders içerikleri ilgili konuda, Metin And’ın bu tasnifine paralel teşekkül etmektedir.

Özdemir Nutku, Ünver Oral, Abdulkadir Emeksiz, Ercümend Melih Özbay, Sabri Koz gibi mevzubahis sahada tetkik yapan zatlar da Metin And’ın tasnifi orijininde hareket etmeyi münasip bulmuşlardır. Hatta Türk Tiyatrosu hakkında son dönemde çalışan yabancı araştırmacılar da aynı temel üzerinde çalışmalarını inşa etmeyi tercih etmişlerdir. Yakın zamanda Türk Tiyatrosu hakkında bir kitap çıkaran[6] Japon araştırmacılar Yuzo Nagata ve Hikari Egawa da kitaplarında Geleneksel Türk Tiyatrosu ismini dolayısıyla da tasnifini kabul edip kullanmışlardır.

Metin And’ın tasnifi çokça kabul görse de tasnifine koyduğu isim araştırmacıların dünya görüşleri ve siyasî fikirlerine göre değişiklik göstermiştir. Milliyetçi bir bakış açısıyla tiyatroyu ele alan Ünver Oral, Metin And’ın tasnifine teoride katılırken; “-sel, -sal” ekinin Türkçede olmadığını iddia ederek Geleneksel Türk Tiyatrosu isminin yanlış olduğunu ileri sürmüştür. Bu ismin yerine Gelenek Tiyatrosu ve Türk Halk Tiyatrosu gibi isimleri tercih etmiştir. Halk Tiyatrosu sol ideoloji minvalinde bambaşka manalar addedilen bir kavram olduğundan ötürü; o kavramı, Elhamra’daki İstanbul Tiyatrosu’nun tiyatro tavrını belli eden Halk Tiyatrosundan yahut Ünver Bey’in bahsettiği Karagöz, Ortaoyunu nevinden tiyatrodan ayırmak güç ve karmaşıktır. Ortak yönleri bulunsa da yukarıdaki tiyatrolar, geniş perspektifte üç ayrı janra sahip tiyatrodurlar.

Milliyetçi değil de muhafazakâr pencereden sanat muhitini seyreden araştırmacılar ve sanatkârlar arasında “Tarihî Türk Temaşası” deyişi yaygındı. Bu deyiş Şehir Tiyatrosu içerisinde alevlenmişti. Tarihî Türk Temaşası adı, Dil İnkılâbı gereğince zamanla yerini “Geleneksel Türk Tiyatrosu”na bıraksa da Darülbedayi ocağından yetişme Rauf Altıntak gibi muhafazakâr anlayışa sahip oyuncuların dilinde yaşayışını sürdürdü. Yeni nesil muhafazakâr yazarlarda zaman zaman “Gelenekli tiyatro” ismine de rastlamışımdır. Bu ve benzeri deyişlerle muhtemelen hem maziperestlikle bağlarının bulunmadığını hem de Batı medeniyetinden uzakta durduklarının altını çizme kaygısı duymuşlardır.

Buna mukabil hem araştırmalarıyla hem de icrasıyla sahaya katkıda bulunan, bu sene Yaşayan İnsan Hazinesi ödülüne lâyık görülen Alpay Ekler, mevzubahis tasnifi doğru bulmamaktadır. Alpay Bey’e göre de bu türlerin her biri (Karagöz, Ortaoyunu, Meddah…) kendi başına bir bütündür. Alpay Ekler İhsan Dizdar’ın[7] çırağı olduğundan; dolayısıyla çekirdekten yetiştiğinden bu kanaate sahip olması doğaldır. Nitekim o devrin jargonunda Geleneksel Türk Tiyatrosu ya da Tarihî Türk Temâşâsı diye üst-başlıklar katiyen yoktu. Her tür, gerek erbabınca gerek mesleğin içinde bulunanınca kendi ismiyle anılırdı. Bunu Şehir Tiyatrosunun 1978’de sergilediği Ortaoyunu kadrosunda yer alan Rıza Pekkutsal’dan ve Orhan Kutlu’dan ayrı ayrı bizzat duymuştum. Her ikisi de Geleneksel Türk Tiyatrosu yahut Tarihî Türk Temaşası gibi isimlendirmelerin çok daha sonra lügatlere girdiğini söylemiş; kendilerinin gündelik hayatta kullanmadığından bahsetmişlerdi.

Gene Ahmet Refik Altınay, Enver Behnan Şapolyo gibi tiyatroya hususi bir alakayla kafa yormuş araştırmacılar ya da Osman Cemal Kaygılı ve Reşat Ekrem Koçu gibi folklorcu yazarlar da bu türleri “geleneksel tiyatro, tarihî temaşa gibi tarzına münhasır” bir başlık altında incelemektense ayrı ayrı, kendi özel isimleriyle zikretmeyi daha makul ve uygun görmüşlerdir.

Soruna Dikkat Çekenler ve Üstüne Perde Örtenler

Tüm gösteri türlerimizin Türk Tiyatrosu ismi altında bir bütün halinde görülmesini sağlayan kişilerin en başta geleni Ismayıl Hakkı Baltacıoğlu’dur. Ismayıl Hakkı Bey, “Türke Doğru” isimli kitabında çoğu mevzuu birer makalede geçiştirirken tiyatroya dört makale ayırmış; “Tiyatromuz yoktur” başlığıyla girdiği ilk makaleden “Millî tiyatro nasıl doğar?” başlığıyla çıktığı son makaleye kadar özgün bir tiyatromuzun neden olmadığı meselesini sorgulamış ve nasıl olacağının da yönünü tayin etmeye çalışmıştır. İlk makalenin girişindeki, “Tiyatromuz diyemem; çünkü hiç olmazsa benim anladığım mânâ ile bir Türk tiyatrosu yoktur.” cümlesi zaten başlı başına Baltacıoğlu’nun bu konudaki rahatsızlığını meydana vurmaktadır.

Ismayıl Hakkı Bey tabii ki bu kadarla yetinmemiştir. Daha evvel, “Tiyatro” ismiyle bir de kitap neşretmiş; bu kitabıyla seneler sonra arzuladığı tiyatroyu yapmak için şevklenen “Genç Oyuncular” topluluğunu hareketlendirmişti.[8] Ne yazık ki sosyal konulara duyarlı, kadim türlerimizden ve gelenekten beslenip modern meseleler minvalinde oyunlar çıkaran bu genç, ilerici topluluğun, Ayyar Hamza piyesiyle yurtdışında ülkemizi temsil etmelerine devrin gazeteleri şiddetle karşı çıkmışlar; feslerle, şalvarlarla bizi dünyaya yanlış tanıtacaklar vaveylasını koparmışlardı! Bu bile başlı başına heves kıran bir taarruzdu ya… Neticede Genç Oyuncular dağıldı, bir kısmı (Genco Erkal, Mehmet Akan, Arif Erkin, Çetin İpekkaya, Ani İpekkaya) profesyonel oldu; bir kısmı da aktif tiyatro hayatından çekildi (Atila Alpöge). Ismayıl Hakkı Bey’in tiyatro fikri de diğer özel teşebbüs truplarda zaman zaman dirilir gibi olsa da gün geçtikçe gözden düştü ve hatırlanmaz oldu. Bugün bir Türk Tiyatrosu olmayışının en hazin sebeplerinden biri de Ismayıl Hakkı Baltacıoğlu’nun tiyatro hakkındaki yaratıcı fikirlerinin küllendirilmesidir.

Ismayıl Hakkı Baltacıoğlu’ndan evvel romantik üslubuyla sosyal hayatı yansıtan piyesler kaleme alan Musahipzade Celâl’i anmak lazımdır. Sonra ise yerli piyeslere ayrıca ehemmiyet veren Ulvi Uraz’ı, yazdıklarıyla Ahmet Kutsi Tecer’i, Haldun Taner’i, Oktay Arayıcı’yı; hem yazıp hem oynayan Mehmet Akan’ı, Yılmaz Onay’ı, Ali Poyrazoğlu’nu ve tabii ki Seden Kızıltunç’u unutmamalıdır. Bu isimler sayesinde bir nebze de olsa Türk Tiyatrosunun varlığından bahsedebilmekteyiz. Yoksa doğrudan çevrilen yabancı piyeslerle, taklitçi, özentili oyunculuklarla Türk Tiyatrosu inşa edilebilseydi Tanzimat sonrasında zaten inşa edilirdi.

Velhasılıkelam

Geleneksel, tarihî, an’anevî… sıfatlarıyla başlayan isimler altındaki tasniflerle tiyatromuz geçmişinden kopartılmış; ülkemize tiyatro Tanzimat’tan sonra gelmiştir diyen güruha büyük bir dayanak veriliştir. Hâlbuki Tanzimat’la beraber gelen tiyatro edebiyatıdır. Yoksa asırlık Türk Tiyatrosunu, senelere hapsetmeye çalışmak; çeşitli halklardan örülü rengârenk ve zengin bir milletin kültürünü hatta hayallerini de kafese sokmaktır. Türk Tiyatrosu bir milliyete mahsus etnik tiyatro değildir. Türk Tiyatrosunu, Türk Tiyatrosu yapanlar daha evvel de ifade ettiğim gibi, farklı inançlara, farklı milliyetlere fakat aynı emellere, aynı hayallere sahip olan kahramanlardır.”.[9] Türk Tiyatrosu tarihiyle ve bugünüyle bir bütündür. Geleneği de içindedir, moderni de… Türk Tiyatrosunu incelemek isteyenler bu bütünü (15. asır, Cumhuriyet devri vb. gibi) tarihî parçalara ayırıp inceleyebilirler fakat gelenekselmiş, modernmiş, postmodernmiş deyip bölmeye, parçalamaya hakları yoktur. Bu parçalayış ve bölünüş; ideal tiyatro fikri etrafında halkalananları da bir araya gelmekten alıkoyar. Oysaki önce idealler belirlenir; sonra idealleri gerçek hayata tatbik aşamasına geçilir ve pratik ortaya çıkar. Bu pratikler farklı ideallerle de beslenir; gelenekten de istifade eder ve işte o zaman özgün ve köklü bir tiyatro ortaya çıkar. Bugün olmayan tam da budur!

Öyle bir piyes sahneleyin ki Ortaoyunundan istifade etsin yahut meddahtan öğeler içersin… Hangi sahnelerin kapıları size açılır? Eğer ideolojik tez içeren Brechtyen Epik Tiyatro’ya göz kırpmadığınız takdirde, yapacağınız tiyatroyu, ancak senede bir ay, o da Ramazan’dan Ramazan’a muhafazakâr bir belediyenin açtığı eğlence çadırında sergileyebilirsiniz…

Hayatın acısı, biberin acısına benzemez. Yakar, göz yaşartır tamam ama içerisinden sıyrılmadığın takdirde zamanla yok eder de! Tiyatromuzun başına gelen de maalesef bu yok oluş, bu tarihte kalıştır…

İsmini her ağızda farklı zikredip, geleneğini bozduğumuz; büyümesini engellediğimiz tiyatromuzu bir de ite kaka yanlış sınıfa soktuk… Kalmayıp da ne yapacaktı?!


[1] Memet Fuat, Tiyatro Tarihi, sayfa 251

[2] Bahadır Dülger, “Üstad İbnülemin Mahmud Kemal İnal Konuşuyor”, 30 Mart 1947, Tasvir Gazetesi.

[3] Süleyman Kazmaz’ın kabulü aynı zamanda kitabının da ismi. Şükrü Elçin de kitabında parantez içinde, Anadolu Köy Ortaoyunlarıyla beraber bu ismi kullanır.

[4] Ahmet Kutsi Tecer’in kabulü ve mevzuu ihtiva eden kitabının ismi.

[5] Metin And, Karagöz’ü de Gölge oyununa dâhil bir tiyatro türü olarak görür. Cevdet Kudret de bu fikre yakındır. Halbuki Enver Behnan Şapolyo evvelce çalışma yapanlar “Hayal Oyunu” deyişini tercih etmişlerdir.

[6] Osmanlı’nın Son Döneminde İstanbul’da Tiyatro Çevresi, Dergâh Yayınları, 2021

[7] İhsan Dizdar (1925-2000) Son Hokkabazdır. Aynı zamanda Ortaoyununda Pişekar’a çıkmış, Meddahlık da yapmıştır.

[8] Topluluğun beyni Atila Alpöge’nin yayına hazırlayanlardan biri olduğu “Tiyatro Nedir?” kitabının başına yazdığı yazıdan kafi bilgi mevcuttur.

[9] Erdem Beliğ Zaman, “Türk Tiyatrosunu Türk Tiyatrosu Yapan Kimlerdir?”, Şalom Gazetesi, 31 Mart 2021, https://www.salom.com.tr/haber-118041-turk_tiyatrosunu_turk_tiyatrosu_yapanlar_kimlerdir.html

İtalya’daki Sahaf Kültürü, Sahaflar ve Defterciler

Mehmet Eren Gür
Ankara Üniversitesi DTCF Tarih Bölümü lisans öğrencisidir.

İtalya, Rönesans’ın doğduğu ve geliştiği yer olarak aklımıza kazınan bir memleket. Peki Rönesans niçin İtalya topraklarında doğdu, hiç düşündünüz mü? Elbette tek sebep sayamayız; lakin en önemli âmillerden biri de şüphesiz İtalya’daki kültürel hava, kitaplar, sahaflardır. İşte şimdi bu yazıda, İtalya’da, bilhassa Venedik’te ve Roma’da, en çok dikkatimi çeken sahaflardan bahsedeceğim.

Venedik’teki sahafların başında Libreria Alta Acqua geliyor. Bu sahaf kazanmış olduğu uluslararası şöhretten ne yazık ki negatif manada payını almış. Sahibi Luigi beyefendi, her ne kadar fevkalade bilgili, çok dil bilen biri olsa da sürekli turist çeken bu yer bir D&R mağazasına dönüşmek üzere. Buna rağmen bir kültür merkezi hüviyetini hâlâ koruyor. İsminden anlaşılabileceği üzere, burası kitapların sel olup taştığı bir yer. Daha içeri girmeden kitaplar etrafınızı kuşatıyor. Normal şartlarda klasik sahafların bir uzmanlık alanı olur ve bilhassa o konuyu alakadar eden kitaplar alırlar; lakin Alta Acqua’da böyle bir olay yok, aklınıza gelebilecek her türlü konuya dair az veya çok kitap bulabilirsiniz. Venedik’te Türklere ve Müslümanlara dair en fazla kitap satan yer burasıdır. Mimarlığa, fiziğe, kimyaya, tıbba dair bile eser bulabileceğiniz bu yerde La Divinna Commedia’yı bulamadığımda çok şaşırdığımı da belirtmeden geçemeyeceğim. Kitapların her yerde ve düzensiz oluşu, sahafın içindeki kanolarda ve küvetlerde olması belki estetik olarak hoş gözükebilir; lakin bir kitap aşığını rahatsız edecek boyuttaydı. Zannediyorum ki Venedik’in en büyük sahafı da burasıdır.

Fotoğraf: Mehmet Eren Gür’ün kişisel arşivi.

Venedik’in sahaflarından daha çok öne çıkanı deftercileridir. Küçük bir şehir olan Venedik’te yirmiye yakın defterci vardır. Bu deftercilerin şu ana kadar eşini ve benzerini görmedim. Zira kimisi cildini kimisi kağıdını kendi üretiyor. Buralarda sadece defterler de satılmıyor; el yapımı kalemler ve mürekkepler de satışta. Ama bunların hepsi el emeği olduğu için fevkalade pahalıdır. Defter dükkanlarının sahiplerinden öğrendiğime göre müşterileri varmış, bu da Venediklilerin var olan refah seviyesinin ne kadar yüksek olduğunun kanıtıdır. Zira bu, bir İtalyan’a göre bile pahalı gelecek bir piyasa ama dükkanların bir tanesi bile kapanmamış. Tarihten de hatırlayabileceğimiz üzere, kadim kağıt üretim merkezlerinden en önemli ikisi, Doğu’da Semerkand, Batı’daysa Venedik’tir. Semerkand’da şu an durum nedir bilmemekle beraber Venedik’te bu geleneğin devam etmesi beni çok mutlu ediyor.

Venedik’in en çok göze çarpan deftercisi, Paolo Olbi adındaki tatlı, sempatik ve has Venedikli beyefendinin açtığı deftercidir. Paolo Bey defterlerinin cildini ileri yaşına rağmen halen kendi yapmakta. 1962’de bu işe başlayan Paolo Olbi şu anda kitapları ciltlemede hâlâ yüzlerce yıllık gelenekli yöntemi sürdürüyor ve dünya üzerindeki en eskilerden biri. Dükkanda sizi karşılayacak bir sürü defterin yanı sıra sıcak sohbetiyle sizi bekleyen Paolo Bey de olacak. Ne yazık ki eski neslin çoğu gibi İngilizce değil de İtalyancadan gayri Fransızca biliyor ve İngilizce bilmediğini de her yere yazmış! Lakin İtalyanca veya Fransızca konuşamasanız bile onun gönlünden geçen şeyleri pozitif enerjisinden anlayabilirsiniz. Venedik’te kendisinin sohbet kalitesine erişebilmiş pek az kişi vardır. Zât-ı şahaneleri İstanbul’da da bir süre cilt kursuna gelmişler, Türk olduğumu söyleyince anlatmıştı. Defterlerinin arkasında göreceğiniz mührü dahi orijinalliğini düşünerek geleneğin dışına çıkmamak adına eski makinelerle basıyor.

Şimdi Roma’da göze çarpan iki sahaf söyleyeceğim. Bunlardan bir tanesi hakikaten sahaf diyebileceğimiz bir dükkan; lakin diğeri, zannediyorum Türkiye’de modeli olmayan bir şey. Sadece çok nadir kitaplar satılıyor bu mekanlarda ve adına da antiquariat diyorlar. Roma’da Venedik meydanına yakın bir ana caddede bulunan Libreria Antiquariat Calligrammes bunlardan en beğendiğim. İncunabula dediğimiz, 1500’den evvel basılan kitaplardan Venedik’te pek bulunmaz. Ben Roma’da bunun arayışına çıktım ve buraya girip “Hiç incunabula kitabınız var mı?” diye sordum. Hadsizliğimin sonradan farkına vardım ve mahçup oldum, zira fotoğrafta gördüğünüz antiquariat ağzına kadar incunabula ve benzeri fevkalade değerli kitaplara sahipti. İki katlı bir yer, girişten sonra merdivenle aşağı inebiliyorsunuz ve sizi bekleyen manzara yürekleri ağza getirecek cinsten bir kitap cenneti. Lakin bu kitap cennetinde ne yazık ki Türkler’e ve İslam’a dair pek eser yok. Sahibi beyefendi bir İspanyol ve Roma’ya sonradan gelmiş. Çok muhabbet ehli, sıcakkanlı ve aynı derecede de bilgili bir insan. Dükkanı üç nesil hep beraber yönetiyorlar, dede kurmuş ve artık eli eteği çekmiş, oğlanı da tam bir sahaf gibi, birçok dil bilen biri olarak yetiştirmiş ve o da aynı şekilde çocuklarını yetiştiriyor. Ailecek sahaflar.

Fotoğraf: Mehmet Eren Gür’ün kişisel arşivi.

Roma’daki bir diğer mühim sahaf da İtalya’da Orta Doğu üzerine gördüğüm en fazla kitap satan sahaf olan Libreria Editrice ASEQ adındaki sahaftır. Küçük giriş kapısından içeriye girdiğinizde sağınızda Arapça, Farsça ve Türkçe eserlerin yanında Orta Doğu hakkında muhtelif dillerden kitaplar göreceksiniz. Tüm bu güzelliklerin yanında sahafın kendi yayınevi de mevcut ve yayınevinin bastığı kitaplar arasında da Doğu medeniyetine dair eserler bulmak zor değil.

Hasılı kelam, genel olarak İtalya’daki sahaf kültürünün başlıca örneklerini gösterdiğim bu naçiz yazı ortaya çıktı. Venedik Cumhuriyeti’nden Osmanlı topraklarına çeşitli vesilelerle gelip kitap satın alan insanları düşününce İtalya’daki sahafların durumu pek tatmin edici değildir. Lakin kendi medeniyetlerine dair muazzam bir koleksiyonları haiz. İncunabula kitap bulunan yerlerde en çok bulunan kitaplardan birisi de İbn Sina’nın El-Kanun Fit-tıb adlı eserinin Latince tercümesi oluyor. Hal böyleyken Doğu medeniyetine dair sahaf raflarında az eser bulmak yürek burkan ve burktuğu kadar da düşündüren bir meseledir. Doğu’nun Batı’ya katkısı bu kadar barizken İtalyan sahaf kültürünün bunu tabir caizse ıskalamasının sebebi nedir? Bu da farklı bir yazının konusudur.