Adını Bile Koyamadığımız Tiyatromuzu Bir De Doğru Sınıfa Mı Sokacaktık?

Erdem Beliğ Zaman
Araştırmacı & Yazar

Bugün göğsümüzü gere gere âleme ilan edebildiğimiz eserlerimiz arasında tiyatromuz var mıdır? Sanmam. Aklımıza dahi geldiğinden şüphe ederim. Eğer memleketimize münhasır bir tiyatromuz olsaydı bugün; duvarlarımızı, sokaklarımıza gülümseyen reklam panolarını süsleyen onca şaşaalı tiyatro afişinin en azından yarısından fazlasında, ‘yazan’ kelimesinin karşısında kendi yazarlarımızın isimlerini okuyorduk! Dünya çapında oyuncularla süslediğimiz tiyatromuzu, yazarlarımızdan bir taç takıp gönlümüzde belirlediğimiz bir yere oturtamadık ya, el âlemden de özgünlüğünü kabul etmesini ve saymasını beklememiz nafiledir. Bu meseleyi, mesele olmaktan çıkarmak için de evvela bazı soruları cevaplandırmamız elzemdir. “Mesela tiyatromuzu nasıl tasnif ediyoruz? Yahut diğer sanat dallarıyla münasebetinde nerede görüyoruz?” Tüm bu ve buna benzer sorular iyi, güzel ama ne yazık ki havada kalıyorlar… Öyle ya, tiyatromuza daha ismini verememişiz; ne tasnifi, ne yeri?!

Bu havada kalma durumu, birçok tiyatrocuda ve araştırmacıda ne yapacağını bilememeye kadar giden bir şaşkınlık yaratmıştır. Tıpkı şu fıkradaki gibi: “Temel tavuğu elle yerken kızan Fadime tavuğu önünden kaptığı Temel’in bir eline çatal, diğer eline de bıçak tutuşturur. Bunun üzerine Temel de sorar: ‘Peçi, tavuği nasil tutacağum?’”. Zihninin bir tarafına geleneksel damgası vurulan, eğlence denilen gösteri türleri, diğer tarafına da sadece tercüme piyeslerden örülü yabancı tiyatro sokuşturulan yurdumuzun tiyatrocuları nasıl şaşırmasın, arada kalmasın ya da ne yapacağını bilebilsin? Denilenlerden, yazılanlardan ve bittabi oynananlardan bu şaşkınlığı, arada kalmayı ve ne yapacağını bilememeyi hissetmek güç değildir.

İsimlendirme meselesine önceki yazılarımın birinde değindiğimden ötürü bu yazımda tasnif problemini ele almak istiyorum. Nitekim Türk Tiyatrosunun sağlıklı gelişimine mâni bulunan sebeplerden biri de tasniftir. Malumunuz tiyatro, üzerinde araştırmacılarımızın müşterek bir fikre sahip olmadıkları sahalardan başlıcasıdır. Farzı muhal; tiyatro hangi sanat şubesine dâhildir, ya da müstakil bir şube midir? İşte bu soruyla, iki yanı uçurumla çevrili bu taşlı yola adım atabiliriz.

Edebiyatın Altında Tiyatroyu Aramak

Bizde tiyatro namına yapılan araştırmaların mühim bir kısmı Doğu Avrupalı oryantalistler tarafından yapılmıştır. Bu oryantalistlerin en meşhurlarından İgnacz Kunos, Ortaoyunu gibi ülkemize münhasır tiyatroyu Türk Halk Edebiyatı başlığı altında incelemiştir. Sonraki senelerde yetiştirdiğimiz araştırmacılardan Enver Behnan Şapolyo ve Nurullah Tilgen müstakil tiyatro tetkiklerinde Kunos’un bu fikrini benimsemiş olacaklar ki aynı başlık altında tiyatromuzu incelemişlerdir. Ta o günlerden bugüne bilhassa geleneksel denen türde tiyatro; edebiyatın, daha doğrusu Halk Edebiyatı’nın şemsiyesi altında tahlil edilegelmiştir. Bu tasnife alınmalarında Karagöz, Ortaoyunu, Meddah ve Köy Tiyatrosu gibi türlerde yazılı metnin bulunmaması; sözlü kültür mahsulü olmalarının tesiri büyüktür.

Tiyatroyu yazılı edebiyata dâhil bir tür olarak gören kanaate göre, Türk Tiyatrosu Tanzimat’tan sonra doğmuştur. Bugün akademide yeni edebiyat dalı kürsüsüne mensup birtakım akademisyenin fikri bu minvaldedir. Nihat Özön ve Baha Dürder de tiyatro ansiklopedilerinde, Türk Tiyatrosunu Tanzimat’a kadar ancak tarihlendirebilmişlerdir. Nereden bakılırsa bakılsın Türk Tiyatrosunu çocuklaştıran ve köksüzleştiren bir bakış açısıdır bu.

Bu fikirle bir önceki fikir arasında yer almakla beraber, bugün anladığımız manadaki tiyatronun Tanzimat sonrası çıktığını müdafaa eden, o tarihten evvelki tiyatroyu (Yahudi kol oyunlarını, Ortaoyununu, Meddahı) ancak gündelik hayata neşe katan “eğlencelik oyun” olarak gören görüş; bir bakıma Cumhuriyet münevverinin de genel görüşüdür. Tiyatro tarihimizin olduğunu kabul etmek lâkin tiyatroyu Tanzimat’la beraber aldığımızı da reddetmemek! Diyeceksiniz ki bu nasıl oluyor? Olmuş işte… İşbu münevver tipinin belirgin temsilcilerinden Memet Fuat’ın, Tiyatro Tarihi kitabının Türk Tiyatrosu kısmının girişine yazdığı şu paragraf, bahsettiğimiz görüşün hatlarını anlaşılır bir şekilde ifade etmektedir:

“Türk tiyatrosu deyince çoğu kimsenin aklına yüz yıllık bir geçmiş geliyor: Batı’ya açılışımızla birlikte başlayan, Batı etkisindeki Türk tiyatrosu. Daha geniş bir düşünüşe ulaşmış olanlar, “tiyatro” sözcüğüne dar bir anlam yüklemeyenler ise meddah, karagöz, ortaoyunu gibi eski eğlenceleri de hatırlıyorlar. Oysa bunlardan yalnız sonuncusu “tiyatro”ya yaklaşıyor ki o da bir on dokuzuncu yüzyıl eğlencesi. Daha önce bir Türk tiyatrosu yok muydu? Dünya tiyatrosunu anlatırken çeşitli toplulukların geçirdikleri evrimleri özetledik, bu evrimler arasında büyük benzerlikler olduğunu gördük. Türk topluluklarının o gibi evrimlerden geçmediğini, Anadolu Türklerinin tiyatroya on dokuzuncu yüzyılda ulaştığını düşünmek yanlış olur. Onun için de, “Türk tiyatrosu” denince ilkel Türk topluluklarına kadar inen bir geçmişin aklımıza gelmesi gerekir.”[1]

Tiyatroyu edebiyat ismi altında tasnif edecekleri, hiç değilse İbnülemin Mahmud Kemal İnal’ın edebiyat hakkındaki sınıflandırma fikrini kabule çağırıyorum. Mahmud Kemal Bey kendisine Baha Dürder’in yönelttiği, “Edebiyat tasniflerine ne buyuruyorsunuz?” sorusuna, “Divan edebiyatı, Tanzimat edebiyatı, Tekke edebiyatı ve Halk edebiyatı gibi tasniflerin kimler tarafından yapıldığını bilmiyorum. … Ben yalnız bir edebiyat biliyorum.”,[2]cevabını vererek tasniflerle bölünmek istenen edebiyatın yekpareliğine dikkat çekmiştir. Tiyatroda da Geleneksel Türk tiyatrosu, Tanzimat devri Türk tiyatrosu, Meşrutiyet devri Türk tiyatrosu gibi tasnifler, hem birbirleri içinde uyumsuzdur (biri türün tarzını öne çıkarırken diğerleri zamanı öne çıkarıyor); hem kapsayıcılığı eksiktir hem de bu konuya ilgilileri yanlış istikamete sevke meyillidir.

Peki Cumhuriyet Devrinde Neler Söylendi?

Cumhuriyet devrinin şüphe yok ki en çok kabul gören tasnifi tiyatro sahasının en fazla emek veren hocalarından Metin And’ın tasnifiydi. Metin Bey; Geleneksel Türk Tiyatrosu başlığı altında, Köylü Tiyatrosu Geleneği ve Halk Tiyatrosu Geleneği olmak üzere iki tiyatro geleneğinden bahsetmiştir. Köylü Tiyatrosu Geleneği, diğer Cumhuriyet devri araştırmacılarının Köy Tiyatrosu[3], Köylü Temsilleri[4], Köy Ortaoyunları isimleriyle zikrettikleri tiyatrodur. Halk Tiyatrosu Geleneğiyse Metin And’a göre Hokkabazlığı, Çengiliği-Köçekliği-Curcunabazlığı, Meddahlığı, Kuklayı, Gölge Oyununu[5] (Karagöz’ü), Ortaoyununu içeren Geleneksel Türk Tiyatrosu dalıdır. Memleketimizdeki akademilerin birçoğundaki ders içerikleri ilgili konuda, Metin And’ın bu tasnifine paralel teşekkül etmektedir.

Özdemir Nutku, Ünver Oral, Abdulkadir Emeksiz, Ercümend Melih Özbay, Sabri Koz gibi mevzubahis sahada tetkik yapan zatlar da Metin And’ın tasnifi orijininde hareket etmeyi münasip bulmuşlardır. Hatta Türk Tiyatrosu hakkında son dönemde çalışan yabancı araştırmacılar da aynı temel üzerinde çalışmalarını inşa etmeyi tercih etmişlerdir. Yakın zamanda Türk Tiyatrosu hakkında bir kitap çıkaran[6] Japon araştırmacılar Yuzo Nagata ve Hikari Egawa da kitaplarında Geleneksel Türk Tiyatrosu ismini dolayısıyla da tasnifini kabul edip kullanmışlardır.

Metin And’ın tasnifi çokça kabul görse de tasnifine koyduğu isim araştırmacıların dünya görüşleri ve siyasî fikirlerine göre değişiklik göstermiştir. Milliyetçi bir bakış açısıyla tiyatroyu ele alan Ünver Oral, Metin And’ın tasnifine teoride katılırken; “-sel, -sal” ekinin Türkçede olmadığını iddia ederek Geleneksel Türk Tiyatrosu isminin yanlış olduğunu ileri sürmüştür. Bu ismin yerine Gelenek Tiyatrosu ve Türk Halk Tiyatrosu gibi isimleri tercih etmiştir. Halk Tiyatrosu sol ideoloji minvalinde bambaşka manalar addedilen bir kavram olduğundan ötürü; o kavramı, Elhamra’daki İstanbul Tiyatrosu’nun tiyatro tavrını belli eden Halk Tiyatrosundan yahut Ünver Bey’in bahsettiği Karagöz, Ortaoyunu nevinden tiyatrodan ayırmak güç ve karmaşıktır. Ortak yönleri bulunsa da yukarıdaki tiyatrolar, geniş perspektifte üç ayrı janra sahip tiyatrodurlar.

Milliyetçi değil de muhafazakâr pencereden sanat muhitini seyreden araştırmacılar ve sanatkârlar arasında “Tarihî Türk Temaşası” deyişi yaygındı. Bu deyiş Şehir Tiyatrosu içerisinde alevlenmişti. Tarihî Türk Temaşası adı, Dil İnkılâbı gereğince zamanla yerini “Geleneksel Türk Tiyatrosu”na bıraksa da Darülbedayi ocağından yetişme Rauf Altıntak gibi muhafazakâr anlayışa sahip oyuncuların dilinde yaşayışını sürdürdü. Yeni nesil muhafazakâr yazarlarda zaman zaman “Gelenekli tiyatro” ismine de rastlamışımdır. Bu ve benzeri deyişlerle muhtemelen hem maziperestlikle bağlarının bulunmadığını hem de Batı medeniyetinden uzakta durduklarının altını çizme kaygısı duymuşlardır.

Buna mukabil hem araştırmalarıyla hem de icrasıyla sahaya katkıda bulunan, bu sene Yaşayan İnsan Hazinesi ödülüne lâyık görülen Alpay Ekler, mevzubahis tasnifi doğru bulmamaktadır. Alpay Bey’e göre de bu türlerin her biri (Karagöz, Ortaoyunu, Meddah…) kendi başına bir bütündür. Alpay Ekler İhsan Dizdar’ın[7] çırağı olduğundan; dolayısıyla çekirdekten yetiştiğinden bu kanaate sahip olması doğaldır. Nitekim o devrin jargonunda Geleneksel Türk Tiyatrosu ya da Tarihî Türk Temâşâsı diye üst-başlıklar katiyen yoktu. Her tür, gerek erbabınca gerek mesleğin içinde bulunanınca kendi ismiyle anılırdı. Bunu Şehir Tiyatrosunun 1978’de sergilediği Ortaoyunu kadrosunda yer alan Rıza Pekkutsal’dan ve Orhan Kutlu’dan ayrı ayrı bizzat duymuştum. Her ikisi de Geleneksel Türk Tiyatrosu yahut Tarihî Türk Temaşası gibi isimlendirmelerin çok daha sonra lügatlere girdiğini söylemiş; kendilerinin gündelik hayatta kullanmadığından bahsetmişlerdi.

Gene Ahmet Refik Altınay, Enver Behnan Şapolyo gibi tiyatroya hususi bir alakayla kafa yormuş araştırmacılar ya da Osman Cemal Kaygılı ve Reşat Ekrem Koçu gibi folklorcu yazarlar da bu türleri “geleneksel tiyatro, tarihî temaşa gibi tarzına münhasır” bir başlık altında incelemektense ayrı ayrı, kendi özel isimleriyle zikretmeyi daha makul ve uygun görmüşlerdir.

Soruna Dikkat Çekenler ve Üstüne Perde Örtenler

Tüm gösteri türlerimizin Türk Tiyatrosu ismi altında bir bütün halinde görülmesini sağlayan kişilerin en başta geleni Ismayıl Hakkı Baltacıoğlu’dur. Ismayıl Hakkı Bey, “Türke Doğru” isimli kitabında çoğu mevzuu birer makalede geçiştirirken tiyatroya dört makale ayırmış; “Tiyatromuz yoktur” başlığıyla girdiği ilk makaleden “Millî tiyatro nasıl doğar?” başlığıyla çıktığı son makaleye kadar özgün bir tiyatromuzun neden olmadığı meselesini sorgulamış ve nasıl olacağının da yönünü tayin etmeye çalışmıştır. İlk makalenin girişindeki, “Tiyatromuz diyemem; çünkü hiç olmazsa benim anladığım mânâ ile bir Türk tiyatrosu yoktur.” cümlesi zaten başlı başına Baltacıoğlu’nun bu konudaki rahatsızlığını meydana vurmaktadır.

Ismayıl Hakkı Bey tabii ki bu kadarla yetinmemiştir. Daha evvel, “Tiyatro” ismiyle bir de kitap neşretmiş; bu kitabıyla seneler sonra arzuladığı tiyatroyu yapmak için şevklenen “Genç Oyuncular” topluluğunu hareketlendirmişti.[8] Ne yazık ki sosyal konulara duyarlı, kadim türlerimizden ve gelenekten beslenip modern meseleler minvalinde oyunlar çıkaran bu genç, ilerici topluluğun, Ayyar Hamza piyesiyle yurtdışında ülkemizi temsil etmelerine devrin gazeteleri şiddetle karşı çıkmışlar; feslerle, şalvarlarla bizi dünyaya yanlış tanıtacaklar vaveylasını koparmışlardı! Bu bile başlı başına heves kıran bir taarruzdu ya… Neticede Genç Oyuncular dağıldı, bir kısmı (Genco Erkal, Mehmet Akan, Arif Erkin, Çetin İpekkaya, Ani İpekkaya) profesyonel oldu; bir kısmı da aktif tiyatro hayatından çekildi (Atila Alpöge). Ismayıl Hakkı Bey’in tiyatro fikri de diğer özel teşebbüs truplarda zaman zaman dirilir gibi olsa da gün geçtikçe gözden düştü ve hatırlanmaz oldu. Bugün bir Türk Tiyatrosu olmayışının en hazin sebeplerinden biri de Ismayıl Hakkı Baltacıoğlu’nun tiyatro hakkındaki yaratıcı fikirlerinin küllendirilmesidir.

Ismayıl Hakkı Baltacıoğlu’ndan evvel romantik üslubuyla sosyal hayatı yansıtan piyesler kaleme alan Musahipzade Celâl’i anmak lazımdır. Sonra ise yerli piyeslere ayrıca ehemmiyet veren Ulvi Uraz’ı, yazdıklarıyla Ahmet Kutsi Tecer’i, Haldun Taner’i, Oktay Arayıcı’yı; hem yazıp hem oynayan Mehmet Akan’ı, Yılmaz Onay’ı, Ali Poyrazoğlu’nu ve tabii ki Seden Kızıltunç’u unutmamalıdır. Bu isimler sayesinde bir nebze de olsa Türk Tiyatrosunun varlığından bahsedebilmekteyiz. Yoksa doğrudan çevrilen yabancı piyeslerle, taklitçi, özentili oyunculuklarla Türk Tiyatrosu inşa edilebilseydi Tanzimat sonrasında zaten inşa edilirdi.

Velhasılıkelam

Geleneksel, tarihî, an’anevî… sıfatlarıyla başlayan isimler altındaki tasniflerle tiyatromuz geçmişinden kopartılmış; ülkemize tiyatro Tanzimat’tan sonra gelmiştir diyen güruha büyük bir dayanak veriliştir. Hâlbuki Tanzimat’la beraber gelen tiyatro edebiyatıdır. Yoksa asırlık Türk Tiyatrosunu, senelere hapsetmeye çalışmak; çeşitli halklardan örülü rengârenk ve zengin bir milletin kültürünü hatta hayallerini de kafese sokmaktır. Türk Tiyatrosu bir milliyete mahsus etnik tiyatro değildir. Türk Tiyatrosunu, Türk Tiyatrosu yapanlar daha evvel de ifade ettiğim gibi, farklı inançlara, farklı milliyetlere fakat aynı emellere, aynı hayallere sahip olan kahramanlardır.”.[9] Türk Tiyatrosu tarihiyle ve bugünüyle bir bütündür. Geleneği de içindedir, moderni de… Türk Tiyatrosunu incelemek isteyenler bu bütünü (15. asır, Cumhuriyet devri vb. gibi) tarihî parçalara ayırıp inceleyebilirler fakat gelenekselmiş, modernmiş, postmodernmiş deyip bölmeye, parçalamaya hakları yoktur. Bu parçalayış ve bölünüş; ideal tiyatro fikri etrafında halkalananları da bir araya gelmekten alıkoyar. Oysaki önce idealler belirlenir; sonra idealleri gerçek hayata tatbik aşamasına geçilir ve pratik ortaya çıkar. Bu pratikler farklı ideallerle de beslenir; gelenekten de istifade eder ve işte o zaman özgün ve köklü bir tiyatro ortaya çıkar. Bugün olmayan tam da budur!

Öyle bir piyes sahneleyin ki Ortaoyunundan istifade etsin yahut meddahtan öğeler içersin… Hangi sahnelerin kapıları size açılır? Eğer ideolojik tez içeren Brechtyen Epik Tiyatro’ya göz kırpmadığınız takdirde, yapacağınız tiyatroyu, ancak senede bir ay, o da Ramazan’dan Ramazan’a muhafazakâr bir belediyenin açtığı eğlence çadırında sergileyebilirsiniz…

Hayatın acısı, biberin acısına benzemez. Yakar, göz yaşartır tamam ama içerisinden sıyrılmadığın takdirde zamanla yok eder de! Tiyatromuzun başına gelen de maalesef bu yok oluş, bu tarihte kalıştır…

İsmini her ağızda farklı zikredip, geleneğini bozduğumuz; büyümesini engellediğimiz tiyatromuzu bir de ite kaka yanlış sınıfa soktuk… Kalmayıp da ne yapacaktı?!


[1] Memet Fuat, Tiyatro Tarihi, sayfa 251

[2] Bahadır Dülger, “Üstad İbnülemin Mahmud Kemal İnal Konuşuyor”, 30 Mart 1947, Tasvir Gazetesi.

[3] Süleyman Kazmaz’ın kabulü aynı zamanda kitabının da ismi. Şükrü Elçin de kitabında parantez içinde, Anadolu Köy Ortaoyunlarıyla beraber bu ismi kullanır.

[4] Ahmet Kutsi Tecer’in kabulü ve mevzuu ihtiva eden kitabının ismi.

[5] Metin And, Karagöz’ü de Gölge oyununa dâhil bir tiyatro türü olarak görür. Cevdet Kudret de bu fikre yakındır. Halbuki Enver Behnan Şapolyo evvelce çalışma yapanlar “Hayal Oyunu” deyişini tercih etmişlerdir.

[6] Osmanlı’nın Son Döneminde İstanbul’da Tiyatro Çevresi, Dergâh Yayınları, 2021

[7] İhsan Dizdar (1925-2000) Son Hokkabazdır. Aynı zamanda Ortaoyununda Pişekar’a çıkmış, Meddahlık da yapmıştır.

[8] Topluluğun beyni Atila Alpöge’nin yayına hazırlayanlardan biri olduğu “Tiyatro Nedir?” kitabının başına yazdığı yazıdan kafi bilgi mevcuttur.

[9] Erdem Beliğ Zaman, “Türk Tiyatrosunu Türk Tiyatrosu Yapan Kimlerdir?”, Şalom Gazetesi, 31 Mart 2021, https://www.salom.com.tr/haber-118041-turk_tiyatrosunu_turk_tiyatrosu_yapanlar_kimlerdir.html

İtalya’daki Sahaf Kültürü, Sahaflar ve Defterciler

Mehmet Eren Gür
Ankara Üniversitesi DTCF Tarih Bölümü lisans öğrencisidir.

İtalya, Rönesans’ın doğduğu ve geliştiği yer olarak aklımıza kazınan bir memleket. Peki Rönesans niçin İtalya topraklarında doğdu, hiç düşündünüz mü? Elbette tek sebep sayamayız; lakin en önemli âmillerden biri de şüphesiz İtalya’daki kültürel hava, kitaplar, sahaflardır. İşte şimdi bu yazıda, İtalya’da, bilhassa Venedik’te ve Roma’da, en çok dikkatimi çeken sahaflardan bahsedeceğim.

Venedik’teki sahafların başında Libreria Alta Acqua geliyor. Bu sahaf kazanmış olduğu uluslararası şöhretten ne yazık ki negatif manada payını almış. Sahibi Luigi beyefendi, her ne kadar fevkalade bilgili, çok dil bilen biri olsa da sürekli turist çeken bu yer bir D&R mağazasına dönüşmek üzere. Buna rağmen bir kültür merkezi hüviyetini hâlâ koruyor. İsminden anlaşılabileceği üzere, burası kitapların sel olup taştığı bir yer. Daha içeri girmeden kitaplar etrafınızı kuşatıyor. Normal şartlarda klasik sahafların bir uzmanlık alanı olur ve bilhassa o konuyu alakadar eden kitaplar alırlar; lakin Alta Acqua’da böyle bir olay yok, aklınıza gelebilecek her türlü konuya dair az veya çok kitap bulabilirsiniz. Venedik’te Türklere ve Müslümanlara dair en fazla kitap satan yer burasıdır. Mimarlığa, fiziğe, kimyaya, tıbba dair bile eser bulabileceğiniz bu yerde La Divinna Commedia’yı bulamadığımda çok şaşırdığımı da belirtmeden geçemeyeceğim. Kitapların her yerde ve düzensiz oluşu, sahafın içindeki kanolarda ve küvetlerde olması belki estetik olarak hoş gözükebilir; lakin bir kitap aşığını rahatsız edecek boyuttaydı. Zannediyorum ki Venedik’in en büyük sahafı da burasıdır.

Fotoğraf: Mehmet Eren Gür’ün kişisel arşivi.

Venedik’in sahaflarından daha çok öne çıkanı deftercileridir. Küçük bir şehir olan Venedik’te yirmiye yakın defterci vardır. Bu deftercilerin şu ana kadar eşini ve benzerini görmedim. Zira kimisi cildini kimisi kağıdını kendi üretiyor. Buralarda sadece defterler de satılmıyor; el yapımı kalemler ve mürekkepler de satışta. Ama bunların hepsi el emeği olduğu için fevkalade pahalıdır. Defter dükkanlarının sahiplerinden öğrendiğime göre müşterileri varmış, bu da Venediklilerin var olan refah seviyesinin ne kadar yüksek olduğunun kanıtıdır. Zira bu, bir İtalyan’a göre bile pahalı gelecek bir piyasa ama dükkanların bir tanesi bile kapanmamış. Tarihten de hatırlayabileceğimiz üzere, kadim kağıt üretim merkezlerinden en önemli ikisi, Doğu’da Semerkand, Batı’daysa Venedik’tir. Semerkand’da şu an durum nedir bilmemekle beraber Venedik’te bu geleneğin devam etmesi beni çok mutlu ediyor.

Venedik’in en çok göze çarpan deftercisi, Paolo Olbi adındaki tatlı, sempatik ve has Venedikli beyefendinin açtığı deftercidir. Paolo Bey defterlerinin cildini ileri yaşına rağmen halen kendi yapmakta. 1962’de bu işe başlayan Paolo Olbi şu anda kitapları ciltlemede hâlâ yüzlerce yıllık gelenekli yöntemi sürdürüyor ve dünya üzerindeki en eskilerden biri. Dükkanda sizi karşılayacak bir sürü defterin yanı sıra sıcak sohbetiyle sizi bekleyen Paolo Bey de olacak. Ne yazık ki eski neslin çoğu gibi İngilizce değil de İtalyancadan gayri Fransızca biliyor ve İngilizce bilmediğini de her yere yazmış! Lakin İtalyanca veya Fransızca konuşamasanız bile onun gönlünden geçen şeyleri pozitif enerjisinden anlayabilirsiniz. Venedik’te kendisinin sohbet kalitesine erişebilmiş pek az kişi vardır. Zât-ı şahaneleri İstanbul’da da bir süre cilt kursuna gelmişler, Türk olduğumu söyleyince anlatmıştı. Defterlerinin arkasında göreceğiniz mührü dahi orijinalliğini düşünerek geleneğin dışına çıkmamak adına eski makinelerle basıyor.

Şimdi Roma’da göze çarpan iki sahaf söyleyeceğim. Bunlardan bir tanesi hakikaten sahaf diyebileceğimiz bir dükkan; lakin diğeri, zannediyorum Türkiye’de modeli olmayan bir şey. Sadece çok nadir kitaplar satılıyor bu mekanlarda ve adına da antiquariat diyorlar. Roma’da Venedik meydanına yakın bir ana caddede bulunan Libreria Antiquariat Calligrammes bunlardan en beğendiğim. İncunabula dediğimiz, 1500’den evvel basılan kitaplardan Venedik’te pek bulunmaz. Ben Roma’da bunun arayışına çıktım ve buraya girip “Hiç incunabula kitabınız var mı?” diye sordum. Hadsizliğimin sonradan farkına vardım ve mahçup oldum, zira fotoğrafta gördüğünüz antiquariat ağzına kadar incunabula ve benzeri fevkalade değerli kitaplara sahipti. İki katlı bir yer, girişten sonra merdivenle aşağı inebiliyorsunuz ve sizi bekleyen manzara yürekleri ağza getirecek cinsten bir kitap cenneti. Lakin bu kitap cennetinde ne yazık ki Türkler’e ve İslam’a dair pek eser yok. Sahibi beyefendi bir İspanyol ve Roma’ya sonradan gelmiş. Çok muhabbet ehli, sıcakkanlı ve aynı derecede de bilgili bir insan. Dükkanı üç nesil hep beraber yönetiyorlar, dede kurmuş ve artık eli eteği çekmiş, oğlanı da tam bir sahaf gibi, birçok dil bilen biri olarak yetiştirmiş ve o da aynı şekilde çocuklarını yetiştiriyor. Ailecek sahaflar.

Fotoğraf: Mehmet Eren Gür’ün kişisel arşivi.

Roma’daki bir diğer mühim sahaf da İtalya’da Orta Doğu üzerine gördüğüm en fazla kitap satan sahaf olan Libreria Editrice ASEQ adındaki sahaftır. Küçük giriş kapısından içeriye girdiğinizde sağınızda Arapça, Farsça ve Türkçe eserlerin yanında Orta Doğu hakkında muhtelif dillerden kitaplar göreceksiniz. Tüm bu güzelliklerin yanında sahafın kendi yayınevi de mevcut ve yayınevinin bastığı kitaplar arasında da Doğu medeniyetine dair eserler bulmak zor değil.

Hasılı kelam, genel olarak İtalya’daki sahaf kültürünün başlıca örneklerini gösterdiğim bu naçiz yazı ortaya çıktı. Venedik Cumhuriyeti’nden Osmanlı topraklarına çeşitli vesilelerle gelip kitap satın alan insanları düşününce İtalya’daki sahafların durumu pek tatmin edici değildir. Lakin kendi medeniyetlerine dair muazzam bir koleksiyonları haiz. İncunabula kitap bulunan yerlerde en çok bulunan kitaplardan birisi de İbn Sina’nın El-Kanun Fit-tıb adlı eserinin Latince tercümesi oluyor. Hal böyleyken Doğu medeniyetine dair sahaf raflarında az eser bulmak yürek burkan ve burktuğu kadar da düşündüren bir meseledir. Doğu’nun Batı’ya katkısı bu kadar barizken İtalyan sahaf kültürünün bunu tabir caizse ıskalamasının sebebi nedir? Bu da farklı bir yazının konusudur.

Antonio Vivaldi’den Militarist Bir Eser: Judith’in Holofernes Barbarına Karşı Zaferi

Melissa Aykul
Orta Doğu Teknik Üniversitesi Fizik Bölümü’nde yüksek lisans öğrencisidir.

Ekim ya da Kasım 2019 olmalı. Kuzey kampüsün kapısından girip Kuzey YADYOK’taki dersime gidene dek Lea Desandre’yi dinlerken büyülendiğimi, ders biter bitmez tekrar açıp dinlemek istediğimi hatırlıyorum. Yaşasın müziğin mekanlar ve anılar arasındaki yapıştırıcı gücü! Hâlâ ne zaman dinlesem beni Boğaziçi’nde geçirdiğim son dönemime götürüyor.

Bu yazının konusu Lea Desandre’nin 2019 sonbaharında barok müzik topluluğu Jüpiter ile seslendirdiği Armatae Face et Anguibus yorumu olacak; ancak önce sizlere daha çok Dört Mevsim’i ile bilinen Antonio Vivaldi’nin 1716’da bestelediği ve 1926’da Torino Üniversitesi’nden Dr. Alberto Gentili’nin uğraşları sayesinde günümüze dek ulaşan alegorik oratoryosu, Judith’in Holofernes Barbarına Karşı Zaferi’nden bahsetmek isterim.

Vivaldi ya da kızıl saçlarına binaen kızıl rahip, 1703’te Venedik’te kimsesiz kız çocuklarını yetiştirmek için kurulmuş dini bir müzik okulu olan Ospedale della Pietà’ya keman dersleri vermek ve rahip olmak üzere atanır. Vivaldi’nin bu okulda beste yapmaya devam ettiği yılların birinde (1714) Osmanlı Devleti, Venedik Cumhuriyeti’ne savaş ilan eder. Savaş süresince İyon Denizi’ndeki Venedik üsleri ele geçirilir ve Haziran 1716’da Korfu adası kuşatılır. Ağustos 1716’ya dek süren kuşatma, Venediklilerin Kutsal Roma Germen İmparatorluğu’yla yaptığı ittifak sonucu Osmanlı Devleti için başarısızlıkla sonuçlanır. Venedik Cumhuriyeti’nin bu zaferi üzerine librettosu Giacomo Cassetti tarafından yazılan ve müziği Antonio Vivaldi tarafından bestelenen Judith’in Holofernes Barbarına Karşı Zaferi ya da Vivaldi kataloğuna göre RV644, Kasım 1716’da kız çocuklarından oluşan koro tarafından Ospedale della Pietà’da ilk kez sahnelenir.

Adından ve alegorik oluşundan tahmin edebildiğimiz üzere bu oratoryo, 15. yüzyılda Rönesans ile sanat tarihindeki yolculuğuna başlayan, belki de birçoğumuzda Caravaggio’nun ünlü eseriyle göz aşinalığı oluşturan, Hristiyanlığın apokrif metni Yudit’in operaya tezahüründen başkası değildir. Özetle, Asur kralı Nebukadnezar’ın emri üzerine İsrail’e doğru yola çıkan Holofernes ve askerleri, Bethulia’ya ulaşana dek krala itaat etmeyen tüm halkları cezalandırır. Ölen eşinden kalan mirasla yardımcısı Abra’yla yaşayan Judith ise halkını kurtarmayı misyon edinmiştir. Holofernes şehre girdikten sonra hazırlanır ve Holofernes’e gider. Şehri fethetmenin yollarını anlatacaktır fakat Judith’e karşı koyamayan Holofernes çoktan sarhoş olmuştur. Öyle ki çadırına davet ettiği Judith aynı gece Abra’nın da yardımıyla Holofernes’in başını keser. Dinleyiciye eşlik eden karakterlerden kısaca bahsetmek gerekirse; Judith’in Venedik Cumhuriyeti’ni, Holofernes’in Osmanlı Devleti’ni, kitapta Holofernes’in yaveri olarak tanıdığımız Vagaus’un – rivayete göre – Silahdar Damat Ali Paşa’yı tasvir ettiğini söyleyebiliriz. Ayrıca yine kitapta Judith’in yardımcısı olarak Abra’yı, Betlehem’in baş rahibi olarak Ozias’ı eser boyunca görebiliyoruz.

Açıkçası çocukluğundan beri Vivaldi dinleyen biri olarak RV644’e dair bilgim oldukça kısıtlıydı. Desandre’nin Armatae Face et Anguibus yorumu beni bu eser hakkında daha fazla araştırma yapmaya yönlendirdi diyebilirim. Öyle ki bu aryayı ilk dinleyişimde dahi eserin bütününe dair bir fikir oluşturabilmişim. Desandre’nin etkileyici yorumundan ve aryadaki kreşendolardan yola çıkarak aryanın konusunun iki karakter arasındaki güç savaşı olabileceğini tahmin etmiştim. Her ne kadar dinleyiciye ipucu verecek uvertürü kayıp olsa da eserin militarist motifler taşıdığını ve hatta Latince yazıldığı için dini militarist oratoryo olarak kabul edildiğini söyleyebiliriz. Pek tabii eser boyunca Venedik opera geleneğinden de izler bulabiliyoruz. Örneğin, eser ‘da capo’ aryalardan oluşuyor ve Cassetti, iki arya arasında köprü işlevi gören reçitatifleri o kadar uzun yazmış ki koristler için her birini ezberlemesi oldukça güç. Kastrato geleneğinin var olduğu bu dönemde eser boyunca kontralto ve soprano seslerin hakim olduğunu söyleyebiliriz. Eserin ilginç yanı ise sahnelendiği ilk yıllarda koristlerin eseri siyah bir tül ardından icra etmeleri ve her bir aryada farklı karakterleri canlandırıyor oluşları. Bu duruma binaen Antonio Vivaldi belki de reçitatiflerin uzunluğunu ve ezberlenemeyişlerini dert etmemiş olabilir. Ne var ki eserin Barok dönemde nasıl icra edildiğine dair bilgimiz sınırlı; çünkü kopyaların tekrar ortaya çıkması ve RV644’e ait olduğu bilgisi 1926’da Dr. Gentili sayesinde sağlanıyor.

Eseri baştan sona dek farklı orkestralardan ve korolardan dinledim; ancak Armatae Face et Anguibus’un benim için en etkileyicisi olduğunu söyleyebilirim. Kitaptan hatırladığımız kadarıyla eser boyunca daha çok Judith’i ve Holofernes’i dinleyeceğimizi varsayıyoruz ama Judith yalnızca iki arya ile eserde kendini gösteriyor. ‘Judith ve Holofernes’ hikayesini bilmeyen biri için ortada bir dualite olduğunu da söyleyebiliriz. Arya o kadar güçlü ve hırsla icra ediliyor ki dinleyiciye söyleyenin Judith olduğunu düşündürebiliyor. Diğer yandan hikayenin bir alegori olduğunu ve Osmanlı-Venedik arasında yaşanan savaşa dair yazıldığını düşünürsek Kutsal Roma Germen İmparatorluğu’yla yapılan ittifak olmasa Korfu’yu alabilecek Osmanlı Devleti’ni temsil eden Holofernes’in de bu aryayı söyleyebileceği ihtimali ortaya çıkıyor. Fakat aryanın sözlerinde geçen barbar ifadesinin ilk varsayımı güçlendirdiği de açık. Benim için en şaşırtıcı nokta şu ki, aryayı söyleyen aslında çadıra girip başı kesilmiş efendisini gören yaver Vagaus’tan başkası değil.

Lea Desandre, Barok topluluğu Jüpiter ile Armatae Face et Anguibus’u söylüyor.

Muhtemelen her opera dinleyicisinin dönüp dolaşıp dinlediği sanatçılar, üstünde uzun süre durduğu en azından bir icra vardır. Genç yaşına rağmen 2018’den beri Paris Operası’nda çeşitli temsillerde rol alan ve repertuarında daha çok Barok eserlere yer veren Lea Desandre’den Armatae Face et Anguibus’u dinlemenizi kesinlikle öneririm. Arya, kolaratur seslere ve zor bir tekniğe sahip olmasına rağmen Desandre, Vagaus’un öfkesini ve intikam isteğini en güçlü şekilde yansıtıyor. Da capo aryalarda sözler birinci bölümden sonra yinelenir ve sanatçıdan aryayı çeşitli varyasyonlarla süslemesi beklenir. Aryanın ilk bölümünde ‘armatae’ ve ‘irata’ sözcükleri boyunca duyduğumuz koloratur ses ve kreşendolar oldukça başarılı ve yine ilk bölümde ‘furiae’ sözcüğünde duyduğumuz kreşendolar yerini ikinci bölümde kolaratura bırakıyor. Sesler o kadar temiz ve güçlü ki Desandre’nin jest ve mimikleriyle bunun kesinlikle militarist amaçla yazılmış bir parça olduğunu anlayabiliyoruz.

Kaynaklar

‘Juditha Triumphans’: https://wiki.ccarh.org/wiki/Juditha_triumphans

Vlaardingerbroek, K. (2008). Vivaldi catalogued. Early Music, 36(4), 609-616.

Talbot, M. (2012). Vivaldi rediscovered and reinvented. Early Music, 40(3), 532-535.

Talbot, M. (2000). The Dent Master Musicians Vivaldi

Heller, K. (1997). Antonio Vivaldi: The red priest of Venice. Portland, Ore: Amadeus Press.

‘Judith Beheading Holofernes’: https://www.caravaggio.org/judith-beheading-holofernes.jsp

Tanrı Kralı Korusun! Ama Hangi Kralı?

Berk Cicik
Galatasaray Üniversitesi Fransız Dili ve Karşılaştırmalı Edebiyat bölümü, lisans öğrencisi.

God save our gracious Queen!

Long live our noble Queen!

God save the Queen!

Send her victorious

Happy and glorious.

Long to reign over us

God save the Queen!

Britanya’nın tarihine ve kültürüne ya da genel olarak millî ve askerî marşlara özel ilgi duyanlar kadar, muhtelif spor müsabakalarının açılış ve madalya törenlerini izlemiş olanların da iyi bildiği gibi, yukarıdaki dizeler, Birleşik Krallık’ın ulusal marşı God Save the Queen/Tanrı Kraliçeyi Korusun’un ilk kıtasına aittir. Belirtmek gerekir ki Tanrı Kraliçeyi Korusun, İstiklâl Marşı’nın aksine anayasal statüye sahip olmadığı için Britanya’nın tek ve gerçek millî marşı değildir; bir o kadar meşhur olan Rule Britannia’nın onun yerine söylenmesinin önünde herhangi bir yasal engel yoktur. İngiliz monarşisinin ve ulusal kimliğinin popüler kültürdeki stereotipik bir temsilcisi hâline gelmiş olan bu marşın ezgisi ve güftesine dâir bilinenler -en azından Britanya’da- muğlaktır.

Orijinal ismiyle God Save the King/Tanrı Kralı Korusun’un sözleri ve bestesi, muhtelif İngiliz yazarlar tarafından John Bull, Thomas Ravenscroft, Henry Carey ya da Henry Purcell’e atfedilmiştir. Sayılan isimlerin hepsi sözlerin ve notaların yazılı kaydının tarihlendiği en erken seneler olan 1744-1745’ten önce öldükleri için bu iddialar günümüzde kimi tarihçiler tarafından kuşkuyla karşılanmaktadır. Marş bugünkü ismiyle ilk kez 1746’da, Georg Friedrich Händel’in Occasional Oratorio’su ile sahnelenmiştir. Händel’in -popüler televizyon dizisi Outlander’ı izlemiş olanların hakkında çok şey bildiklerine emin olduğum- 1745 Jakobit Ayaklanması’nın bastırılmasını konu alan bu mühim eseri, temasının ve sözlerinin etkisiyle kraliyetin ve halkın takdirini toplamış ve nihayet 1825’te resmen millî marş olarak kabul edilmiştir.

‘Anglofil’ okurlar da en az II. Elizabeth’in uyrukları kadar şaşıracak ve hatta iki ülke arasındaki ezelî ve ebedî rekabet düşünüldüğünde belki rencide olacaklar; ama Händel ve Londra’daki herhangi bir çağdaşının, üstünde birinci elden hak iddia etmediği ünlü bestenin kökeni, Fransa’dan başka bir yer değildir. Manş Denizi’nin karşısındaki meslektaşlarının aksine, Fransız yazarlar bestenin ve güftenin kimlere ait olduğunu, ilk kez nerede ve ne zaman söylendiğini ‘tam bir kesinlikle’(!) aktarabilmişlerdir. (Takip eden paragraflarda bunu detaylandıracağım.)

XIV. Louis Fransa tahtında geçirdiği 72 yılda ülkesinin çehresini değiştiren büyük bir hükümdar olarak le Roi Soleil yâni Güneş Kral şeklinde anılmıştır. Ona yakıştırılan bu sıfatın altında, güneş tanrısı Apollon rolü için bizzât sahneye çıkmış bir balet olması kadar, feodal aristokrasinin nüfuzunu kırıp bütün politik gücü Paris’in güneyindeki Versailles’da, 47 yılda inşa ettirdiği muhteşem sarayda toplayıp Fransa’yı oradan, bilinen evrenin merkezinde Güneş’in oturduğu gibi, mutlakıyetçi bir anlayışla yönetmiş olması yatar.

Güneş Kral’ın Fransa ve dünya tarihinde bıraktığı uzun soluklu etkinin en çarpıcı örneklerinden biri, takvim yapraklarının 18 Kasım 1686’yı gösterdiği pazartesi günü, Versailles yakınlarındaki diğer bir kraliyet ikametgâhı olan Fontainebleau Sarayı’nda vuku bulacaktır. O gün, cerrah Charles-François Félix Tassy’nin önünde medikal kariyerinin en zorlu dönemeçlerinden biri duruyordu. Daha önce 75 ayrı deneğin üstünde test ettiği sancılı ve zahmetli bir ameliyatı Kral Louis için de başarıyla uygulayabilirse kralın minnetini ve derin takdirini kazanacak, lâkin bahsi geçen 75 denekten sayısı bilinmeyen birkaçında yaşadığı -ve yine sayısı bilinmeyen birkaçının ölümüyle sonuçlanan- komplikasyonlar tekerrür ederse de Félix Tassy işini, saygınlığını ve belki başka şeyleri kaybedecekti. Krala derin bir sıkıntı ve ıstırap veren anal fistülün tanımı, teşhisi ve tedavisi hakkındaki ayrıntılar benim bilgimin çok dışında kaldığı için söz konusu ameliyatın, XVII. yüzyılda, anestezi uygulanmadan ve üç saatten uzun sürede gerçekleştirildiğini belirtmekle yetineceğim.

Kral Louis’nin fistülünü ilk teşhis eden, Versailles’ın birinci doktoru ve kraliyet bahçelerinin botanikçisi Guy-Crescent Fagon’du. Kral, Fagon’un bu yöndeki kararı üzerine, ameliyatı gerçekleştirebilecek uygun bir cerrah aramaya koyuldu. Kendisine Tassy’yi tavsiye eden isim, kralın bakanlarından biri olan Louvois Markisi François-Michel le Tellier’di. Tassy, Marki Louvois’ın kişisel berberiydi ve o yüzyılda dünyanın diğer birçok yerinde olduğu gibi yarı zamanlı cerrah ve diş hekimi olarak da çalışıyordu. Fagon’dan sonra Tassy de kralı muayene etti ve o da aynı hükümde bulundu; ameliyat oldukça zorlu ama bir o kadar gerekliydi. Yukarıda belirtildiği gibi, aylar süren hazırlıktan sonra, nihayet 18 Kasım 1686’da Tassy ameliyatı başarıyla gerçekleştirebileceğini düşünüyordu.

Nitekim her şey cerrahın istediği gibi gitti; ameliyat başarıyla sonuçlandı ve takip eden aylarda kralın sağlığı eski hâline döndü. Bizi ilgilendirense le calvaire de Félix Tassy ile Tanrı Kraliçeyi Korusun’un orijini arasındaki bağlantı. Kralı ve cerrahı bekleyen sürpriz, Maintenon Markizi Françoise d’Aubigné tarafından hazırlanmıştı. Markiz Maintenon, Kraliçe Marie-Thérèse’in 1683’teki ölümünden sonra Kral Louis’nin gizlice evlendiği nikâhlı karısıydı. Zorlu ameliyattan sonra kocasına moral verecek kısa bir chant et prière bestelenmesini isteyen markiz, bu görevi, soylu ailelerin yoksul düşmüş kızlarını eğitmek için açılan ve masraflarını kendisinin karşıladığı Maison royale de Saint-Louis okulunun müdiresi Madame de Brinon ile Versailles’ın saray bestecisi, XVII. yüzyılın meşhur müzisyenlerinden Jean-Baptiste Lully’ye verdi. Duanın sözlerini de Brinon yazdı, ezgiyi Lully besteledi ve okulun genç kızlarından oluşan bir koro ameliyat devam ederken kompozisyonu seslendirdi.

Grand Dieu sauve le Roi

Grand Dieu venge le Roi

Vive le Roi!

Que toujours glorieux

Louis victorieux

Venge ses ennemis, toujours soumis. (×2)

Rivayet o ki İngiltere ve İskoçya Kralı George’un saray bestecisi sıfatıyla 1714’te Fransa’yı ziyaret eden Händel, melodiyi ilk kez Versailles’da duydu ve üstünde çalışabilmek için notaların bir kopyasını ödünç aldı. Akla gelen ilk soru, bu hikâyenin kaynağını nereden aldığı. Tarih yazarlarının çoğunun hemfikir olduğu üzere; bilgi, geldiği kaynak ölçüsünde değerlidir. Britanya millî marşının Fransa Kralı Louis’nin anal fistülünden geldiğini ilk aktaransa Créquy Markizi Renée Caroline Victoire de Froulay de Tessé’dir. Peki, Markiz Créquy’ün güvenilir bir kaynak olduğu söylenebilir mi? Yanıt, güvenilirin nasıl tanımlandığına göre değişir. Markiz Créquy Fransız aristokrasisinin renkli simâlarından biri ve oldukça eksantrik bir kadındı. XIV., XV. ve XVI. Louis’lerin ve Napoléon’un sarayında bulunmuş, 1793’te tutuklanmasına rağmen Fransız Devrimi’ni sağ atlatmış, dönemin en büyük yazarlarından Jean le Rond d’Alembert ve Jean-Jacques Rousseau ile aşk yaşamıştı. Yedi ciltlik meşhur hâtıratı Souvenirs de la Marquise de Créquy (1710-1803), ölümünden sonra torunu tarafından yayımlanmış, ilk ciltleri İngilizceye tercüme edilmiş ve iki ülkede büyük ses getirmişti.

Okuması ve anlatması keyifli bir fıkra olsa da bu orijin öyküsünü kuşkuyla karşılamak isabetli olacaktır. Markizin anıları dönemine dâir değerli, ayrıntılı ve genelde doğru bilgiler içerse bile içeriğinin tahrif edilmediği söylenemez. Kendi adıma, Britanya marşının aslında Güneş Kral’ın anal fistülünden geldiği bilgisini, 1830’ların Fransız tabloid basınında çalışan şakacı bir editörün kalemine atfetmeyi tercih ediyorum.

İlk yazarının ve bestecisinin kim olduklarını muhtemelen hiç bilemeyeceğiz ama bu belirsizlik God Save the King’in (ya da Grand Dieu Sauve le Roi’nın) popülaritesine asla gölge düşürmez. Sayısız ülke aynı besteyi kraliyet marşları için kullandı. Hannover (Heil dir Hannover), Bavyera (Heil unserm König, Heil), İsveç (Bevare Gud vår kung), Hawaii (E Ola Ke Ali’i Ke Akua), Rusya (Molitva Russkikh), Almanya (Heil dir im Siegerkranz), ABD (My Country, ‘Tis of Thee), Liechtenstein (Oben am jungen Rhein) ve Devrim’e karşı Bourbon monarşisine sadık kalan Armées catholique et royale’in marşı De Notre Jeune Roi/Genç Kralımızın ile yine Fransa bunlardan birkaçıdır.

Batı’nın sadece tekniğine değil kültürüne de yöneldiğini, Fransız Le Ménestrel dergisinin Aralık 1836’daki sayısında alaycı bir üslupla bildirdiği* Osmanlı İmparatorluğu da bu cereyanın dışında kalmamıştı. Callisto Guatelli Paşa’nın Marche de l’exposition ottomane/Osmanlı Sergi Marşı’nı dinleyenler God Save the Queen ile Rule Britannia’nın notalarını seçmekte güçlük çekmeyeceklerdir.

* “İstanbul’daki eski Türk müziği can çekişerek ölmüştür. Sultan Mahmut İtalyan müziğini seviyor ve bunu ordularına da benimsetmiş gibi. (…) Özellikle piyanoya bayıldığından haremi için Viyana’dan çok sayıda piyano sipariş etmiş. Nasıl çalacaklarını bilmiyorum çünkü şimdiye kadar hiçbirinin piyanoyla uzaktan bir tanışıklığı bile yok.”

Bir Türk Gözünden İsviçre

Ceren Turna Fide
Dijital Analitik Danışmanı

Yarının Kültürü dergisinin yazı işleri müdürü olan arkadaşımın bu projesinden haberdar olduğumda Zürih’te yaşadığım kültürel farklılıkları, bazı detayları ve Zürih’in bana kattıklarını paylaşmaya karar verdim. Bu dergiyi çok seveceğiz gibi duruyor, şimdiden yolu açık olsun!

Zürih’e yaklaşık iki sene önce taşındım. Taşınma nedenim, daha önceki ziyaretimde İsviçre’ye olan hayranlığımın pekişmesi ve eşimin buradan iş teklifi almasıydı. Biz de bu fırsatı değerlendirip arabamızla uzun bir yolculuğa çıktık. Birçok Avrupa şehri üzerinden geçerek son durağımız Zürih’e vardık. Bu ülke diğer ülkelerden farklıydı. Diğer ülkelerde elbette yaşama şansımız olmamıştı ama Zürih gezip gördüğümüz kadarıyla bile farklılığını ortaya koyuyordu.

Öncelikle, göze ilk çarpan detayı zenginliğiydi. Bu bir hurafe değil; Chanel mağazası önünde oluşan uzun kuyruklardan anlaşılabilecek kadar aleniydi. Daha önce, bulunduğum en lüks caddenin Paris’teki Champs-Élysées olduğunu zannetmiştim; ancak dünyanın en lüks caddesi, Zürih’teki restoran ve mağazaların olduğu İstasyon Caddesi’ymiş (Bahnof Strasse) meğer!

Zenginin malının bizim çenemizi bu kadar yorması yeterli. Asıl bahsetmek istediğim zenginlik, kültürel miraslarına, doğaya, insana, insan ve hayvan haklarına, mimarilerine ve demokrasiye ne denli sahip çıktıklarıyla ilgili. Heidi ile yetişen birkaç nesil olarak, bana kalırsa İsviçre’de doğayla yaşamın ne denli iç içe olduğunu hayal edebiliyoruz. Öyle anlar geliyor ki inek kokularından balkona çıkılamadığı oluyor, yürüyüşlerinize mükemmel manzaralar eşlik ediyor. Üstelik de güvenli! Bunu İstanbul’da defalarca tacize uğramış bir kadın olarak söylüyorum, spor kıyafetlerinizle taciz edilme ihtimaliniz bulunmadan, ormanın içinde, bir göl etrafında veya daha ıssız yerlerde yürüyüş yapmak hâlâ alışamadığım ve üzerinde çalışmam gereken bir konu. Diğer yandan, doğanın size sunduğu imkanlar saymakla bitmez ama önceliği yiyeceklere veriyorum. Burada yediğimiz her meyve ve sebze çok lezzetli, market fiyatlarıysa diğer Avrupa ülkelerine kıyasla neredeyse iki kat pahalı. Bu politikanın çiftçiyi destekleme üzerine olduğunu düşünüyorum. Yoksa bu kadar çiftlik nasıl ayakta durabilsin, genç nesiller ailelerinin kırsaldaki mesleklerini nasıl seve seve yapabilsin?

Kaynak: Ceren Turna Fide Arşivi

Bir diğer göze çarpan konu, bizim çok aşina olduğumuz kaygı. Her geçen gün besleyip büyüttüğümüz, nereye gidersek gidelim yanımızda taşıdığımız ve hatta genlerimizle aktardığımız bu kaygımız, bizi diğer ülke vatandaşlarından çok çabuk ayırıyor. Bizde neredeyse eğitimsiz genç yokken, burada üniversite bitirmek lüks denecek bir durum. Bu, üniversitelerin pahalı olmasından kaynaklanmıyor; bu farkın ortaya çıkmasının nedeni, ilköğretim ve lise meslek derslerinin son derece yeterli olması. Dileyen üniversite eğitimine devam ediyor, dileyen iş bulma kaygısı yaşamadan hayata atılıyor. Üstelik işlerinde gayet iyi pozisyonlara yükselebiliyor. Bir örnek vermek gerekirse; iş yerimdeki süpervizörüm oldukça donanımlı bir lise mezunu.

Kendimi bildim bileli sınav kaygısı yaşıyorum. Eminim bu kaygı hepinize tanıdık gelmiştir. İyi bir lise için önce iki defa SBS’ye, iyi bir üniversite için de iki defa üniversite yerleştirme sınavlarına girdim. Bu zamanlar, hepinizin tahmin edebileceği gibi hayatımızın en güzel yılları olabilecekken gerek toplum ve okul gerek aile baskısıyla gençliğimizin bizden alındığı, yerine omuzlarımıza koca bir sorumluluğun bırakıldığı yıllar oldu. Bir de bu denli emeğin ve eğitimin üstüne Türkiye’de iş arama kaygısı ekleniyor. Çok mu iç karartıcı oldu? Bana kalırsa üzerinde bu kadar baskı ve sorumluluk olan bir Avrupa genci yoktur.

Maalesef kimse bu çabamızdan bahsetmiyor. Türkiye’nin gündem olduğu konular başarılarımız değil de daha çok siyasilerin çıkarlarına hizmet edecek olaylar olduğundan, birkaç duyumla Türklerin tembel olduğu iddiası üzerine konuşmuşluğum olmuştu. Bizler elbette tembel değiliz, ancak bizim için önceden belirlenmiş yoldaki önceliklerimiz farklı. Önceliklerimiz hayatta kalmak, güvende olmak, konforlu güzel bir gelecek inşa etmek… Okullarımıza yapılan siyasi saldırılar bile eğitime olanak vermezken, ödenekler bu denli azken dünyada başarılarımızla nasıl parlayalım? Maalesef çalışkanlığımızın üzerine gölge düşüren o denli konu var ki, burada saymak yetersiz ve yersiz kalacaktır.

Gelelim İsviçre’de demokrasiye. Burada oturum ve çalışma vizesine sahip olduğumuzdan henüz oy verme hakkımız yok. Ancak sürekli duyuyoruz ki neredeyse her ay bir referandum oluyor. İlginçtir ki, siyasiler meselelere sadece kendileri karar vermiyor, bir de halk oylamasına sunuyorlar. Örneğin, bundan yaklaşık üç yıl önce çalışan/çalışmayan herkese 2000 İsviçre Frangı maaş ödenmesi için referanduma gidilmiş ve sonuçta hayır oyu çoğunlukta çıkmış. Sanıyorum bu sonuç, İsviçreliler çok zengin olduğundan değil ama bu kararın enflasyonu uzun vadede etkileme ihtimalinden ötürü ortaya çıkmış. Son zamanlarda Covid aşısı sertifikası göstererek restoran ve kafelerde oturabiliyorsunuz. Bu günlerde İsviçre’nin gündemi bu kararın insan ayrımcılığına girdiği yönünde. Önümüzdeki günlerde bir referandum da bu argüman için gelebilir sanıyorum.

Yazımın sonuna yaklaşırken güzel şeylerden bahsetmek istiyorum. Türkiye’nin bilim, tıp veya insan yetiştirme konusunda zayıf olduğunu düşünmüyorum. Bu açılardan her zaman dünyaya katkı sağlayacağımızı tahmin ediyorum. Ancak günü kurtaran kararlar almak yerine kendi ülkemize yatırım yaptığımızda çok daha donanımlı hale geleceğimize inanıyorum. Fabrikalarımız, iş olanaklarımız arttığında ve gençlerin gelecek kaygısının yerini güzel umutlar aldığında kalite için aranan adresin bizim ülkemiz olabileceğini umuyorum. Nihayetinde meşhur Swiss Kalitesi diye dünyaya mal edilen markaların arkasında yine Türkler var, ülkemizin iyi okullarında sağlanan eğitimler var.

İsviçre’den bu kadar bahsetmişken çikolatayı es geçmek çok ayıp olurdu. Nihayetinde çikolatanın başkenti! Sahiden yediğim en güzel çikolataları burada tattım. Charlie’nin Çikolata Fabrikası’nı izleyenler bilir; çikolata ve şeker düşkünlüğüyle bilinen Willy Wonka’nın çikolata tüketmesi bir diş hekimi olan babası tarafından yasaklanır. O da hırsla ileride çikolatanın başkentinde yaşayacağını söyler. Bildiğiniz üzere, kocaman bir çikolata fabrikası açar. Çikolata sen nelere kadirsin! Duyduğum kadarıyla Türk çikolatalarının yapımında süt tozu, İsviçre çikolatalarında ise gerçek süt ve kakao kullanılıyormuş. Lezzet farkı İsviçre Alplerinin ineklerinin sütünden de kaynaklanıyor olabilir. Belki inekleri de bizdekilerden daha kaygısızdır, kim bilir!

Dünyayı kolayca gezebildiğimiz, en fazla diğer Avrupa ülkeleri vatandaşları kadar kaygı duyacağımız güzel ve aydınlık günlerin çok uzakta olmaması dileğiyle.

IŞİD’in Ortadoğu’nun Kültürel Mirasına Karşı Savaşı

Batuhan Aksu
Boğaziçi Üniversitesi Tarih Bölümü lisans öğrencisidir.

2010’lu yıllara yakından şahit olduğumuz için biliyoruz ki IŞİD’in (DEAŞ) yaydığı terör rüzgârı sadece Mezopotamya’nın politik dünyasında değil, yaşadığımız Dünya’nın kolektif hafızasında da tamir edilemeyecek tahriplere yol açtı. Kısa ömrüne rağmen Ortadoğu’yu sarsan bu yıkıcı fırtına sosyolojik ve ekonomik açılardan Türkiye’de sıkça incelense de bu fırtınanın kültürel miras boyutuna yeterince ışık tutulmadı. Halbuki IŞİD’in bilhassa 2013-2015 yılları arasında, Smithsonian Magazine’den James Harkin’in tabiriyle, kadim dünya medeniyetlerinin mirasına tatbik ettiği “kültürel soykırımı” analiz etmek, mezkûr terör teşkilatının zihni ve iktisadi emellerini anlamak için oldukça kıymetli bir adımdır. Ben de bu kısa teşebbüsümde IŞİD’in gözyaşı ve kanla buladığı Ortadoğu’nun benzersiz hazinelerine neden göz diktiğini ve bu hazineleri nasıl yağmaladığını açıklamaya çalışacağım.

Bir IŞİD militanı, UNESCO Dünya Mirası listesindeki Hatra’da büyük bir heykeli yok ediyor (AFP)

IŞİD militanlarının 2015’te patlayıcılar ve buldozerlerle Suriye’deki Palmira Antik Şehri’ni tahribi ve kazma küreklerle Musul Müzesi’nde Mezopotamya Medeniyetlerinden kalma heykelleri imhası, önce sosyal medyanın sonra da global basının gündemine balyoz gibi indi. Teröristlerin gözünde bu eylem kendilerini göstermek ve güçlendirmek için çok boyutlu bir fırsatın temsiliydi. Kendilerini tanıtmadan başlayalım. Columbia’dan Cristopher Jones’a göre, IŞİD kendi katı yorumlarına bağlı olmayan her inanç ve kültürü şirk ile suçluyordu. Bu yüzden müşriklere ait olan her yer dinen yok edilmeliydi. Halbuki, Ortadoğu’da “milli kimlik” inşasında Eski Mezopotamya tarihini kullanmak oldukça yaygındı. Bu mirastan kendi rejimini meşrulaştırmak için istifade eden Saddam gibi liderlerin aksine IŞİD, Ortadoğu’da son yüzyılda oluşan bu yeni kimlikleri kazıyarak kendi ideolojisi etrafında yeni bir kimlik inşası hedefliyordu. Bunu yaparken de bir teröristin ifadesiyle “ne zaman bir parça toprak alsak, orada politeizmin sembollerini kaldırırız” diyerek dini bir argümanla hareketlerini meşrulaştırıyordu.

Kendi rejimiyle Babil İmparatorluğu arasında bir bağlantı kurmaya çalışan Saddam Hüseyin, birçok duvar resminde kendisini Antik Mezopotamya hükümdarları gibi tasvir ettirmişti (Getty Image)

Ayrıca, Boston Üniversitesi’nden Michael Danti’nin IŞİD’in şirk tanımına tuttuğu mercek de dikkat çekici. “Onların ilk hedefleri, yakın düşman olarak adlandırdıkları, kendi dini yorumlarına inananlardan başka herkes. Sonra, İslam öncesi mirasa sıra geliyor.” Böylece şirk tanımı sadece İslam öncesi politeist inançlarla sınırlı kalmıyor, monoteist dinler ve İslami mezhepleri de içine alıyordu. Mesela IŞİD tarafından yıkılana kadar faal olan Mar Behnam ve Elian Manastırı, terör teşkilatının tek hedefinin Ninova’daki Asur surları olmadığını izah edebilir. Dahası, teröristlerin Musul’da Hz. Yunus Camisini ve Samarra’da İmam Dur’un mezarını yıkması İslami devir eserlerine olan zararını gösterebilir. Hatta National Geographic’ten Kristin Romey’e göre “modern tarihte İslami eserlerin en büyük ve sistematik imhasını” IŞİD gerçekleştirdi. Öyle ki püriten bir IŞİD mensubuna göre Kâbe yıkılmalıydı zira “insanlar Kâbe’ye Allah için değil taşlara dokunmak için gidiyor.”

IŞİD’in kendini tanıtmasının uzun vadedeki ayağı kimlik inşasıysa kısa vadedeki ayağı da propaganda kanallarıydı. Terör örgütünün İngilizce resmi dergisi Dabık’ı analiz eden Harkin’e göre, militanlar Suriye’nin kültürel mirasını yıkmayı “Yıkılmış Bir Milletin Mirasını Temizlemek” başlığıyla dünyaya sunuyorlardı. Aynı zamanda Musul’da yıktıkları heykel ve müzelerin görüntülerini sosyal medyada hızla paylaşmayı ihmal etmiyorlardı. Bu stratejinin altında mahalli nüfusu korkuyla kontrol etme, dini düşmanlıkları körükleme ve dünyaya silahlı gücünü gösterme emelleri yatmaktaydı. Bunun için dramatik yıkım videolarını veya patlama resimlerini zafer müzikleri eşliğinde sundular. Suskun ve itaatkâr Babil heykellerine inen küreklerin nefesi her an insanların ensesinde olabilirdi. Asur İmparatorluğu’nun ilk başkenti Nemrut’ta kullanılan buldozerlerin müstakbel istikameti yaşayan şehirlerdi. Nihayet, propaganda vasıtası olarak Musul’da bazı kütüphanelerde çok da eski olmayan kitaplar yakılıyor, böylece terör teşkilatı dünyaya gözdağı veriyordu.

Terörün kendi güç gösterisini dünyaya temaşa ettirmesine dikkat ederken ekonomik saikleri incelememek bu kültürel soykırımı eksik anlamak olacaktır. Çünkü propaganda ve kimlik inşasıyla kendini gösteren IŞİD, iktisadi kanallarla kendini güçlendirme gayesindeydi. Antik şehirlerde define arayan teröristler, kıymetli eserler bulunca bunları kaçak yollarla satarak yeni bir gelir kaynağı elde etmişlerdi. Andrew Curry’nin tabiriyle, bu “para kazanma teşebbüsü” militanların kültürel mirasa yönelmesinde belirleyici bir tesire sahipti. Bu da silahlı operasyonların masrafını karşılayacak yeni bir memba demekti. Mesela, antik ticaret şehri Apamea’daki Roma mozaiklerini söken teröristler, bunları kaçak şekilde satarak milyonlarca dolar kazanmıştı. Musul’da binlerce el yazması esere el koyan militanlar, fahiş fiyatlarla bu kitapları yabancılara satmıştı. Palmira Müzesi’ni basmalarının altında yatan sebeplerden birisi, müzede 2000 kilo altının gizlendiğine dair şayialar duyulmasıydı. Johns Hopkins’ten Glenn Schwartz’a göre, bu tip kaçakçılığın yaygınlaşmasıyla sömürgecilik devrinden beri Batı Dünyası’nın Antikitenin mirasına eğilmesi arasında yaygın bir münasebet var. “Beş yüz yıl önce, insanlar tarihi eserler için endişelenmezdi. Onlar için basitçe bir market yoktu. Lakin 1800’den önce kimsenin yapmadığı bir şekilde Batı’da yaşayan bizler bu tip şeylere değer vermeye başladık.”

Nihayetinde, tarihi merkezler iktisadi kaynakların sadece bulunduğu değil, aynı zamanda biriktiği yerlerdi. Irak’ta UNESCO tarafından Dünya Kültür Mirası Listesi’ne alınan Hatra Antik Şehri bunun örneklerinden birisiydi. 2014’te şehri ele geçiren IŞİD kuvvetleri, bu tarihi şehri hem mühimmat deposu hem talimhane hem de ticari depo olarak kullandı. Bunu sağlayabilmek için de şehirdeki birçok tarihi eseri yok etti. IŞİD, faaliyetlerinin zayıfladığı 2018’e kadar kültürel mirasa karşı kavgasını devam ettirdi.

Bütün bunları hesaba katacak olursak, IŞİD’in Antik Mezopotamya’daki kültürel mirasa olan taarruzunun, kaybı telafi edilemeyecek neticelere sebep olduğunu söyleyebilirim. Yazının ve tarımın doğduğu bu bereketli topraklarda binlerce yıldan süzülerek gelen sayısız eser geçtiğimiz yıllarda IŞİD tarafından imha edildi, zarar gördü veya kaçırıldı. Bu tahrip faaliyetlerinin altında çok boyutlu ekonomik, politik ve sosyokültürel kaygılar vardı. Yine de tarihteki benzerlerinin aksine, bu kültürel yıkımı bütün boyutlarıyla inceleyebilir ve buna dair daha geniş eserler kaleme alabiliriz. Ve bu örnekten hareketle, 2010’lu yıllara damgasını vurmuş bir terör hareketini dar bir politik çerçevede ele almanın manasızlığını ortaya koyabiliriz.

Kaynaklar

Curry, Andrew. “Here Are the Ancient Sites ISIS Has Damaged and Destroyed”, içinde National Geographic. Eylül 2015. https://www.nationalgeographic.com/history/article/150901-isis-destruction-looting-ancient-sites-iraq-syria-archaeology

Harkin, James. “The Race to Save Syria’s Archaeological Treasures”, içinde Smithsonian Magazine. Mart 2016. https://www.smithsonianmag.com/history/race-save-syrias-archaeological-treasures-180958097/

Romey, Kristen. “Why ISIS Hates Archaeology and Blew Up Ancient Iraqi Palace”, içinde National Geographic. Nisan 2015. https://www.nationalgeographic.com/history/article/150414-why-islamic-state-destroyed-assyrian-palace-nimrud-iraq-video-isis-isil-archaeology

Romey, Kristen. “ISIS Destruction of Ancient Sites Hits Mostly Muslim Targets” içinde National Geographic. Temmuz 2015. https://www.nationalgeographic.com/culture/article/150702-ISIS-Palmyra-destruction-salafism-sunni-shiite-sufi-Islamic-State

Almukhtar, Sarah. “The Strategy Behind the Islamic State’s Destruction of Ancient Sites” içinde The New York Times. 28 Mart 2016. https://www.nytimes.com/interactive/2015/06/29/world/middleeast/isis-historic-sites-control.html

Videolar

“How Much History Has ISIS Destroyed?”, Now This World, 3 Eylül 2016. https://www.youtube.com/watch?v=mvOofC7zxjY

Ward, Clarissa and Rose, Charlie. “ISIS Destroys Ancient Artifacts in Mosul” CBS Mornings, 2016.https://www.youtube.com/watch?v=i1pGJPMp9fY

“Inside Story – Why Is ISIL Targeting Cultural Heritage?”,  Al Jazeera English, 26 Ağustos 2015. https://www.youtube.com/watch?v=SDT0-xoy9NA

Merhaba

Muratcan Zorcu
Koç Üniversitesi Tarih Bölümü doktora öğrencisidir.

Kişisel bir hikâyeye hoş geldiniz. Hikâyemiz son üç dört aydır kolektif bir bilinçle hareket ediyor. Gün geçtikçe daha kolektif hâle gelecek. Ama şimdi hikâyeyi başa saralım. Üniversite yıllarında derslerimi takip ederken veya etmeye çalışırken bir yandan ders aralarında tanıdıklarımla sohbet ediyordum, diğer yandan da lise yıllarından beri biriktirmeye çabaladığım birbirinden değerli dostlarımla yılda bir iki kez buluşuyorduk. (İstanbul’da kapılarını aşındırdığım kıymetli büyüklerimden şimdilik bahsetmeyeceğim.) Bu süreçte de Feyzi, Berk, Alparslan, Engin ve Bahadır benim en yakın dostlarım oldular. Her zaman muhabbetlerinden memnun ayrıldım. Ama özellikle Alparslan’la 2010’lu yılların sonlarında Moda Sahili’nde, Kanyon’da, Boğaziçi kampüsünde yaptığımız gezintiler diğerlerinden de başka bir özellik taşıyordu: Dünyayı değiştirmek fikri ana temamızdı. Herhangi bir film yönetmeni bir filmle toplumu çevre felâketine karşı duyarlı hâle getirebiliyorsa Türkiye’nin en önemli üniversitelerinden birinde okuyan biz, niçin böyle bir çaba içine girmiyorduk? Bu fikirsel temellerle bir defterimi ‘proje defteri’ ilan edip her konu hakkında karalamalara başladım. Bu karalamaların hepsi nedense kişisel bir blog fikrine çıkıyordu; yazacaktım ve on dokuzuncu asrın büyük insanları gibi bir şeyleri değiştirecektim. Hem heveslerin hem de amatörlüğün getirdiği çabalarla her yılın Eylül ayında Ağustos’ta zihnen pişirdiğim blog açma fikrini fiiliyata döküyordum; Ekim’de, Kasım’da da bir şekilde içerik üretebiliyordum; ama dönem sonu yaklaşıp final sınavları ve assignment’lar biriktikçe blog konusundaki hevesim kaçıyordu. Bu blog açma çabam Blogger ve WordPress üzerinden üç dört yıl kadar devam etti. Sonrasında Mart 2020’de pandemi zuhur edip evlere kapandığımızda çok güzel bir proje ilgimi çekti; Gergedan Dergi(si) internet üzerinden çok kıymetli bir ekiple sağlam içerikler hazırlıyordu ve günceldi. Eski fikirleri ısıtıp ısıtıp önümüze sunmuyordu. Bu süreçte, kıymetli dostum S. Oğul Tuna’nın davetiyle yoğunluğum müsaade ettikçe ben de yazılar yazmaya başladım. Gergedan Dergi’de yazarken de kişisel bir blog fikrine saplanıp kalma gerekçem, lise yıllarında çıkardığım “Tarih Silsilesi” dergisi sırasındaki deneyimlerimden ileri geliyordu: Dergicilikteki devamlılığın önündeki ana sorun, çoğunlukla matbaa masrafları ve içerik üretim sıklığı olmuştur. Bu deneyim bana sürekli geriye ket vuruyordu.

2021 yılı, uzun yıllardır kendimi kısıtladığım meselelerden arındığım bir yıl oldu. Yüksek lisans tezimi yazarken gündüzleri çalışıyor, geceleri de moda bir tabirle ‘boş yapıyordum’. Pandeminin bizleri eve kilitlemesi kıymetli dostlarımla görüşmeyi bilgisayar ekranlarına sıkıştırınca daha sık görüşmeye başladık. Pandeminin getirdiği sıkıntılarla sosyal medya hesaplarına -ama özellikle Twitter’a- birçok akademisyen ve akademisyen adayı katıldı. Bu hesaplar, sosyal medyayı aktif olarak kullanmaya başlayınca bu “networking” insanları yakınlaştırdı; müsait vakit yaratıldığında da buluşmaların önünü açtı. Bunlarla birlikte, 2021 pandeminin bir önceki yıla göre hafiflediği bir yıl oldu, aşılama hızlandı; pandemi döneminde tanıştığımız insanlarla oturup sohbetler ettiğimiz bir yaz geçirdik. Eylül ayına girerken de yeni okul heyecanı sarmıştı beni.

Bir gece bilgisayar başında bir epifani (seküler anlamda kullanıyorum) ânımda ise bu projenin zamanının geldiğini düşündüm. Sanki yıllardır hazırlandığım bir projenin tezahürüne şahit oldum. O günün sabahında yine yakın arkadaşlarımla bir belediye tesisinde kahvaltı yapıp sonrasında Amerika’daki bir arkadaşımla Zoom üzerinden görüşmüştük. Güzel tesadüflerin peş peşe gelmesiyle matbaa masraflarını sanal ortamı kullanarak, devamlılığı da yıllık planlarla aşmak mümkündü. En azından her yıl, yirmi altı kişiye kendi uzmanlık alanlarında yazılar yazdırmak veya konular tavsiye etmek kotarılamayacak bir iş değildi. Bu fikirlerle, uzmanlıklarına güvendiğim en yakınımdaki beş kişiye mesaj attım. Hepsi de olumlu görüş bildirince projelendirmeye başladım. Ofisimde bir hafta içerisinde yaklaşık otuz-otuz beş kişiye ulaştım. Olumlu dönütler beni ciddiyete yaklaştırıyordu, yapılması elzem şeyleri en kısa zamanda tamamlıyordum.

16 Eylül 2021 gecesi başlayan projelendirme çabaları, 25 Ekim 2021 tarihi geldiğinde çok da kolay olmayan bir tekâmül sonrasında tamamlandı. Yazarlar belirlendi, yazarlarla konular üzerinde görüşüldü. Hisarüstü’nde meseleyi daha derinden öğrenmek isteyen yazar dostlarımla beyin fırtınası yapıldı. Kişisel bir çaba hem kolektif bir çabaya dönüşüyor hem de ekip büyüyordu. İlk görüştüğümüz editör adayımız haklı sebeplerle ‘affını isteyince’ yeni bir editör aramaya koyuldum, Nazlı Esen Albayrak editörümüz olarak çalışmayı kabul etti; ilgisine teşekkür ediyorum. Aynı şekilde, rica ettiğimde beni kırmadan hemen Adobe Photoshop programının başına oturan Ece Konuk’a da logo tasarımımız için teşekkür ediyorum.

Özetle, kendilerine iddialı bir şekilde Bugünü Miras Edenler diyen bir ekibin çabalarıyla ortaya çıkacak olan sitemize hoş geldiniz. Gerekli şartları taşıyabilirsek, yarınlara kalmak için yayımlanacak, sosyal bilimlerin çeşitli alanlarında yazılacak yazılarımızı yıllık olarak çıkacak matbu dergi aracılığıyla da sizlere ulaştırmayı planlıyoruz. Konularımızın genel kategorilerini sağ alttaki listede görebilirsiniz. Her on dört günde bir Cuma sabahları saat onda sizlerle olacağız. İlk yazarımız ise Boğaziçi Üniversitesi Tarih Bölümü son sınıf öğrencisi Batuhan Aksu. İlk yazısında, IŞİD’in Ortadoğu’da yok ettiği tarihî eserleri ve bunun sebeplerini tartışıyor. Daha fazlası için sitemizi ve sosyal medya hesaplarımızı takip etmeyi unutmayın!

Adresimiz: yarininkulturu@gmail.com