Savvas Tsilenis ile İstanbul Rumları Üzerine Sohbet: “Annemin ailesi 1948’de Sait Faik’in evinde kiracıydı.”


Yarının Kültürü adına 1951 İstanbul doğumlu Savvas Tsilenis’le İstanbul Rum kültürü üzerine röportajı arkadaşımız Emir Gürsu yürüttü. Bu sözlü tarih çalışması için tüm sohbet erbâbına teşekkürlerimizi sunarız.


Fotoğraf 1: Emir Gürsu, Sadık Müfit Bilge ve Pinelopi Hanım’la birlikte Savvas Tsilenis Bey’le mülâkatını gerçekleştiriyor.

Emir Gürsu (EG): Hocam merhaba, dilerseniz röportajdan önce sizi tanıyalım. Biraz kendinizden bahseder misiniz?

Savvas Tsilenis (ST): Benim adım Savvas Tsilenis, 1951 İstanbul doğumluyum. Pangaltı’nda büyüdüm. Babamlar Kumkapı’nın eski ailelerinden idi. Büyükbabam Dimitri Tsilenis 1882 doğumlu ve mimar kalfası idi. Büyükbabamlar bugünkü Kapıdağ Yarımadası’nın kuzeydoğusundaki Çakılköy’den gelmişler. Çakılköy’e eskiden Muhanya deniliyor. Muhanya çok verimsiz bir toprak olduğundan nüfusun çoğunluğu balıkçılıkla uğraşıyor. Selânik’in doğusunda, Nea Mihaniona denilen yerde hâlâ büyük balıkçı filoları var. Bu köy, Piri Reis’in haritalarında dahi yer alıyor. Dedemin babası Vasilis Tsilenis Kalfa, 1860 veya 1870’lerde İstanbul’a yerleşmiş. Kendisi 1894 depreminde yıkılan Kumkapı’daki Panayia Elpida Kilisesi’nin mimarı. Bu bilgiyi Miron Metropoliti Hrisostomos Kalaycı tarafından yazılan küçük bir kitapta bulduk. Babamların İstanbul’da yerleştiği Kumkapı’da, iki farklı ana dili olan Rum vardı. Bir bölüm Karamanlı Türkçesi konuşan, Aya Kiryaki Kilisesi mensuplarıydı. Öbür Rumlar ise Panayia Elpida Kilisesi cemaatiydi. Elpida ümit demektir, kilisenin adı “ümit veren Meryem Ana” anlamına geliyor. Bu kilisenin cemaati Marmara kıyısındaki köylerden gelen ve anadili Yunanca olan Rumlardan oluşuyor. Kumkapı’da aynı zamanda, Ermeniler de ikamet ettiği için burada çok kültürlülük hâkim. Babam Gedikpaşa’da Amerikan misyonerlerinin açtığı ilkokulda okudu. Aya Kiryaki Kilisesi’nin avlusunda bir Rum azınlık ilkokulu da vardı. Nüfus kütüğünde, Telli Odalar Sokağı’nda evimiz olduğu kayıtlı.

Dimitri Tsilenis’in Diploması

Babamla annem Burgaz Adası’nda tanışıp âşık oluyorlar. Annemin ailesi 1948’de Sait Faik’in evinde kiracıydı. Dedemlerin evi yine Burgaz’da biraz daha yukarıda idi, Mehtap sokağında. Annemler 1950 Şubat’ında Feriköy’de Aziz Oniki Havariler (Ayii Dodeka Apostoli) Kilisesi’nde evlendiler. Böylece ben Pangaltı’nda doğup büyüyorum. Babam Eminönü’nde çalışıyor. Marpuççular’da Yarım Şişeci Han’ın içinde esans tüccarlığıyla uğraşıyordu, ağabeyi ile ortaklardı. Dedem çocuklarının mimar olmayışından derin üzüntü duyuyordu. Babam üç ortaokul değiştiren, yaramaz, okumayı pek sevmeyen bir talebeymiş. Hem Robert College hem Zoğrafyon Lisesi’ne gitti fakat bitiremedi. İkinci Dünya Savaşı esnasında, Bilecik’te aşağı yukarı otuz altı ay askerlik yaptı. Babam askere gittikten sonra dedem, babam ve amcama, “Madem okumuyorsunuz size bir dükkân açayım” demiş. Burgaz’da esans tüccarı olan komşuları Karayannis’ten işi öğreniyorlar. Babam hem Marpuççular’da çalışıyor hem İzmit’e, Adapazarı’na, Gönen’e bazen beni de yanına alarak esans satmaya gidiyor. Babam ailesiyle, bilhassa savaş öncesi yazları Burgaz’da geçirirdi. Dedem deniz kıyısında iki kızı ve iki oğlu için dört ahşap ev satın almış. O yıllarda Bauhaus’tan etkilenerek evlerin cumbalarını yıkıp cephelerini kırmızı ve sarı boya ile boyamış. Dedem Varlık Vergisi gelince oğullarını askere almasınlar diye bu evlerin dördünü birden sattı.

Dimitri Tsilenis

Ben ve kızkardeşim Pinelopi, Taşkışla’nın karşısındaki Pasteur Hastanesi’nde üç buçuk yıl arayla doğduk. Annem ve babam bebeklerini alıp Burgaz’a çıktılar. Bizim vaftiz babamız, dedemizin küçük kardeşi idi. Büyük dedemin, Vasili kalfanın dokuz çocuğu vardı. Balıklı Mezarlığı’nda aile mezarımız var. Orada yatan ilk kişi çocuk yaşta ölen kızı Maria Tsilenis. Beş erkek ve iki kızı kalıyor. En büyük erkek Tanaş Tsilenis Kumkapı’da tesisatçıydı. İkinci oğul (dedem) Dimitri, Sanayi-i Nefise’nin mimarlık şubesinden 1903 yılında mezun oldu. Dedem hiç Atina’ya gitmedi, 1958’de öldü. Büyük dedemin üçüncü oğlu Yoannis (Yango) Tsilenis (vaftiz babamız), dördüncü oğlu Savvas -ki onun ismini bana verdiler- ve son oğlu Harilaos’tu. Harilaos, benim gibi Zoğrafyon Lisesi’nden 1908 yılında, yani 61 sene önce mezun oldu. Dedemin iki küçük kardeşi, Birinci Dünya Savaşı’na katılmamak için Romanya’ya kaçtılar. Burada ahşap ve kahve ticaretiyle uğraştılar. Harilaos, Belçika Gant’te inşaat mühendisliği okumaya başladı. Birinci Balkan Harbi’nde savaşa katılmak için Atina’ya gelmek istediyse de kalp hastası olduğu için katılamadı ve Atina Teknik Üniversitesi inşaat bölümünden mezun oldu. Lozan Antlaşması’ndan sonra Kandiye’ye (Girit) elektrik santrali yapmakla görevlendirildi. Kardeşlerini de Romanya’dan Girit’e çağırdı. İkinci Dünya Savaşı’ndan önce ticaretle zenginleştiler. Girit’in en eski futbol takımında oynamışlardı. Savvas’ın kalbi yetmedi ve savaştan hemen sonra hayatını kaybetti. İkinci Harp’te Almanlar (1941 Mayıs’ında) Kandiye’yi bombaladı. Vaftiz babam, savaştan önce “Hürriyet Meydanı” denilen, bugünkü İraklion şehrinin merkezinde “İlektra” adında bir sinema kurmuştu. Bombardıman esnasında çatısı düştü. Bu sırada Avusturyalı bir subay, vaftiz babama, “askerlerimin eğlenmesini ve film izlemesini istiyorum, sinemanızı tamir edelim” diyor. Bu sayede dedem savaş bittiğinde yepyeni bir sinema sahibi oluyor. Sinema bugün durmuyor, yerine yapılan binanın zemin katında bana 25 metrekarelik bir dükkân miras kaldı. Böylece ailemizin bir kolu Girit adasında kök saldı. Büyük dedemin kardeşi Yango hepimizi, yani Dimitri kalfanın torunlarını, vaftiz etmeye İstanbul’a geldi ve bana erken yaşta ölen kardeşi Savvas’ın adını verdi. İki yaşımda annemle ilk seyahatimi Girit’e yaptım. Kardeşim Taksim’deki Zapyon Lisesi’nden 1973 senesinde mezun olduktan sonra aynı şehirde Pedagoji Akademisi’nde okudu. Bu arada, 1971’de babamız 56 yaşında öldü. Biz maddi bakımdan zor durumda kaldık. Aynı tarihte ben İstanbul Teknik Üniversitesi Mühendislik Mimarlık Fakültesi’nde Mimarlık Bölümü üçüncü sınıfına devam ediyordum. O yıllar sağ-sol kavgasıyla geçiyordu. Ben maddi zorluk sebebiyle Turgut Cansever’in bürosunda çalışmaya başladım. Cansever’i ailem Burgaz’dan tanıyordu. Kendisi 70’lerde Bodrum şehrinin kuzeyindeki Mandalya koyunda ilk tatil köyü olan Demir Tatil Köyü projesiyle uğraşıyordu. Ben bunun maketini yapmakla iş hayatına atıldım. İki yıl onun bürosunda çalıştıktan sonra (1973-1975), İTÜ mezunu Rum bir mimar olan Kadıköylü Mateo Kaçopulos’un yanında, Tünel’deki bürosunda işe girdim. İlk başta bir apartman projesiyle uğraştım sonra, mimari işimiz olmadığı için deri ceket imalatını teftiş etmeye başladım.

Savvas Tsilenis ve İTÜ Mimarlık Sınıfı’ndan Arkadaşları

Sadık Müfit Bilge (SMB): Zaten kürkçü esnafı tarih boyunca Ermeni ve Rumlardan oluşmuş.

ST: Kız kardeşimin sınıf arkadaşı ve Burgaz’dan tanıdığım Maria’ya âşık oldum. O liseyi bitirdikten sonra Atina’ya hukuk okumaya gitti. Ben de onun peşinden koştum. 25 Ağustos 1975’te Atina’ya gittim. Ancak gitmemin bir sebebi de Kıbrıs Çıkartması sonrasında İstanbul’da Rumlarının iş bulmasının zorlaşmasıydı. Biz 6-7 Eylül’ün ve 1964’teki sürgünün tekrarlanmasından korkuyorduk. Nihayetinde Atina’ya yerleştik. Annem bir yıl daha İstanbul’da kaldı. Şimdi anne tarafımın hikayesini anlatayım. Dedem Anastas Morfidis isimli bir bakkaldı. Soyadı Morfoğlu’ndan bozulmuş. Morfoğulları Develi ovasının Aya Konstantin Köyü’nden geliyorlar. Bunlar Karamanlı idi. Evde herkes Türkçe konuşuyordu. Dedemin ağabeyi Yorgo, Filistin cephesinde İngilizlere esir düşmüş. Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra İngilizler Rumları Pire Limanı’na gönderdiler. Karamanlılar oradan İstanbul’a ve nihayet 1919 yılında köylerine döndü. Dedem ise 1920’lerde askerliğini yapmak için İstanbul’a gelmiş.

Pinelopi Hanım (PH): Mübadeleden evvel İstanbul’a yerleştiği için Yunanistan’a gönderilmedi, böylece biz de İstanbul’da kaldık.

ST: Birinci Balkan Harbi’nde Bulgarlar yüzünden Doğu Trakyalı Rumlar İstanbul’a geldi. Anne tarafından ninem de Çatalca’daki Çanta Köyü’nden Kasımpaşa’ya gelip yerleşti ve Karamanlı Anastas Morfidis’le tanıştı. Kasımpaşa’da evde düğün yapılıyor, eve papaz geliyor. Şimdi kendi hikâyeme dönüyorum. 1977’de Maria ile Beyoğlu Nikah Dairesi’nde evlendim. İstanbul’a gelmek için talebe pasaportu alacaktım. Atina Teknik Üniversitesi’ne “Bizans Mimarisinin Osmanlı Mimarisine Etkisi”ni araştıracağımı dilekçeyle bildirdim. Önce master yapacaksın dediler. O zamanlar yüksek lisans yalnızca Atina Pantion Üniversitesi’nde yapılabiliyordu. Orada, Çevre Kalkınması Enstitüsü’nde master’ı yaparak 1979’da diploma aldım. Aynı yıl, Atina’daki hocamın bürosunda şehirci olarak çalışmaya başladım. 1996’ya kadar korktuğum için İstanbul’u ziyaret etmedim. 1998’de UMAR’ın (Akdeniz Ülkeleri Mimarları Birliği) düzenlediği bir kongre vesilesiyle yıllar sonra Türkiye’ye geldim. Uçaktan inerken sis yüzünden yalnızca gökdelenleri gördüm ve “Nerede bu Marmara Denizi!” dedim, tanıyamadım İstanbul’u! Bir şans eseri çok iyi bir arkadaşım Ekumenik Patrik Bartolomeos’un özel sekreteri oldu. Buradaki kiliselerin tadilatını beğenmemiş, Atina’dan uzmanlar getirerek bu işi onlara havale etmek istemiş. Ben bu vesileyle patrikhaneye danışman oldum ve hem Taksim’deki Aya Triada hem de Beyoğlu’ndaki Panayia Isodion kiliselerinin tamiriyle uğraştım. 1998-2010 arası sık sık İstanbul’a geldim. 2010’dan sonra da 29 Mayıs Üniversitesi’nin düzenlediği Uluslararası Osmanlı İstanbulu Sempozyumu münasebetiyle İstanbul’u ziyaret etmeye başladım.

EG: Efendim, siz konuşurken insicamı bozmamak için sormadığım bazı sorular var önümde. Müsaadenizle şimdi yönelteceğim. Evvela dedenizin mimarlığından bahsettiniz. Onun İstanbul’da inşa ettirdiği binalara değinebilir misiniz?

ST: Tabii. Bugün hâlâ ayakta kalan üç binası var: Nuruosmaniye Camii’nin karşısındaki Harika Han adlı iş hanı, Burgaz’daki aile evleri, Taksim Meydanı’ndaki Taner Apartmanı (1939) ve Site Sineması’nın yanındaki Ak Apartmanı (1950’ler). İş hanının tabelası hem Yunanca hem Osmanlıca olarak mermere kazınmış. Bunların dışında dedem, Akilas Milas’ın kitabında Büyükada Rıhtımını yapan mimarın yardımcısı olarak geçiyor. Dedem 1959’da yetmiş yedi yaşında öldü.

Harika Han’ın Kitabesi
İstanbul’un Rum Mimarları Sergisi’nden (2010)

EG: İTÜ’den Çengelköy üzerine yazdığınız bitirme teziyle mezun olmuştunuz. Bir Çengelköylü olarak, bu semtte biriktirdiğiniz anıları merak ediyorum.

Savvas Tsilenis’in Diploma Projesinin Kapak Sayfası

ST: Küçükken annemler yazları Çengelköy’e giderlerdi. Buraya, Burgaz’dan tanıdığımız Yorgo Çaçopulos’un babası Dimitri Bey’in bahçeli evine biz de ziyarete gelirdik. Semte yakınlığım böyle başladı. İTÜ’deyken “Çengelköy’deki Semt Merkezi” üzerine diploma projesi yaptım. Böylece bu güzel Boğaziçi köyünde birçok anı biriktirdim, tarihini de epeyce araştırdım.

EG: Pekâlâ efendim, ailenizin 6-7 Eylül’de yaşadıklarından söz edebilir misiniz?

ST: Babamın, demin anlattığım gibi, Marpuççular’da Yarım Şişeci Hanı’nda ağabeyiyle ortaklaşa işlettikleri bir dükkân vardı. O akşam olaylar başlayınca han kapıcısı “Burada hiçbir gayrimüslim dükkânı yok.” diyerek kapıyı kapattı ve çok şükür dükkanımıza zarar gelmedi. Biz o esnada Burgaz’daydık. Burgaz bu olaylardan etkilenmedi. Burgaz’daki komiser, “Benim cesedimi çiğnemeden geçemezsiniz!” dedi ve Rumlar kurtuldu. İstanbul’daki 93 kilisenin yüzde doksanı mahvoldu. Beyoğlu’ndaki Panayia Kilisesi Emir Nevruz çıkmazının ortasında yer aldığı için oraya yaklaşamadılar. Öbür dedemin dükkânı Cumhuriyet Caddesi’nde idi. Bir Türk ortağı vardı. Onların dükkânı maalesef mahvedildi. Daha sonra, ortağının yardımıyla cadde üzerinde değilse de Osmanbey’de kısa zamanda dükkânı yeniden açabildi. Kısaca hayatımın bir taraftan güzel, fakat öbür yandan ilk acı günleri İstanbul’da geçti.

44 Yıldır Muammer Karaca’sız…

Bugün 28 Nisan 2022… Türk sahnelerinin efsanevî komedyeni ve büyük aktörü Muammer Karaca’nın kırk dördüncü ölüm yıldönümü… Kim midir Muammer Karaca? Ha yıkıldı ha yapılacak diye beklenen Beyoğlu’ndaki, sahibi olduğu Karaca Tiyatro binasının ötesinde, çook ötesinde bir tiyatro adamı, bir dev oyuncu! Hâlâ en fazla sahnelenen piyes olma rekorunu elinde tutan Cibali Karakolu; politik mizahın bizdeki ilk örneği sayılan Ednan Bey Duymasın, 1960 ihtilâli sonrası siyasî ortamı hicveden Senatür gibi oyunlarla devrin seyircisinin gündemi gazete yerine kendisinden takip ettiği, geleneğimizdeki tulûatla modern tiyatroyu şahsında birleştiren bir büyük komik!

Muammer Bey’i ölüm yıldönümünde O’nun ev haline şahitlik edenlerle, O’nu tanıyanlarla, O’nu canlı seyretme şansına sâhip olanlarla, O’nunla beraber sahneye çıkanlarla, O’na sahne arkasında yardımcı olanlarla, oyunculuğunda O’nu örnek alanlarla beraber anmak istedim. Böylesi hem tarihî belge olur, hem de Muammer Karaca hayali, yarının aydınlık zihinlerinde bir parıltı olarak kalır. Sizi kısa röportajlarla baş başa bırakmadan evvel şunu ilave etmek istiyorum. Muammer Bey’i her sorduğum kişi O’nu gülümseyerek ve ilgili anılarını kahkahalarla anlattı. Bu bile komedi sanatında ne denli büyük bir usta olduğunun delilidir. Hatırası önünde saygıyla eğiliyorum.

Keşke bu büyük usta ve oyun tarzı yeniden ele alınsa… Geleceğin Türk Tiyatrosunun anahtarı sanatındaydı zira… Kaybolmuş mudur? Kim bilir…
Erdem Beliğ Zaman, farklı tarihlerde yaptığı röportajları Muammer Karaca’nın ölüm yıl dönümü sebebiyle birleştirerek Yarının Kültürü okuyucusuna sunuyor. Fotoğraftaysa Erdem Bey, Muammer Bey’in kızı sevgili Tunca Turna ve 21 Ekim 2021’de vefat eden oğlu Sinan Karaca ile birlikte Tunca Hanım’ın evinde… Sinan Bey’i de sevgi ve rahmetle anıyoruz.

Muammer Karaca’nın Sevgili Küçük Kızı TUNCA TURNA:

Babam işini çok ciddiye alırdı. Fakat tulûat etmekten de geri duramazdı. Kendisine örnek gördüğü Hâzım Körmükçü’yle Şehir Tiyatroları’nın komedi kısmındaki oyunlarda, birbirlerine karşılıklı laf yetiştirirlerdi. Muhsin Bey (Ertuğrul) de tulûata karşıydı. Bunun için ikisini ceza olarak komedi kısmından alıp dram kısmına verir. Üstelik orada, Shakespeare’nin Fırtına piyesinde figüran olarak… Babamla Hazım Bey, ellerinde flamalar, seyircinin tanıyamayacağı şekilde makyajlı dikilmişler… Oyunun bir yerine rüzgâr esiyor. Sonra yağmur gelecek. Hâzım Bey elini uzatır ve Karadenizli diyalektiyle, “Uyy, yağmur celiyi!..” der demez O’nu sesinden tanıyan seyirciler kahkahayı koyverirler! Onlarla uğraşamayacağını anlayan Muhsin Bey, ertesi günü babamla Hâzım Bey’i tekrar komedi kısmına alır…

Babam ustalarına da çok saygılıydı. Asla aleyhlerinde kötü bir laf etmezdi. Mesela ben, Vasfi Rıza Bey’in (Zobu’nun) oyunculuğunu pek beğenmezdim. Sesi sinek vızıltısı gibi, beni rahatsız ederdi. Bunu babama dediğimde çatılmış, “O sesle seyirciyi kırk sene güldürmek büyük marifettir!” demiştir.

Çok titizdi ve mesleğine olağanüstü saygılıydı. Oyunda bacak bacak üstüne atarken ayakkabıların altı gözükeceğinden, ayakkabıların altını bile boyattırırdı!

1962-63 sezonundan itibaren birkaç yıl Muammer Karaca’yla beraber oynayan tiyatrocu ve oyuncu MERİÇ BAŞARAN:

Çok renkli bir insandı Muammer Bey. O’nu anlatmak öyle birkaç kelimeyle olmaz. Bir kere çok takıntılı bir insandı. Kuliste şemsiye açtırmazdı. Karşısında önünüzü ilikleyemezdiniz. İlla arkanızı dönerek ilikletirdi. Örgü ördürmezdi. “Kısmetim bağlanacak”, derdi. Obsesifti. Aşırı disiplinliydi.

Sahnede kimsenin performansının önüne geçmesini istemezdi. Gülmeyen seyirci sevmezdi. Eğer önde gülmeyen bir seyirci görmüşse antrakta onu kaldırtır, arkaya oturturdu. Güzel ve enteresan bir adamdı. Tam anlamıyla nev-i şahsına münhasırdı. Ben bir ikincisini görmedim!

Sahne üstünde onun kadar rahat oynayan bir oyuncu görmek çok enderdir. -Bir de Gazanfer Özcan’da vardır fakat O’nunki kadar değildi.- Sahne üzerinde bir ışığı vardı ve çok zekiydi. Doğaçlaması mükemmeldi. Karşısında da doğaçlamasına karşılık verecek bir oyuncu buldu muydu tadından yenmezdi! Tevhid Bilge ve Mürüvvet Sim’le oynamayı bu yüzden severdi.

Muammer Karaca’yla Anadolu ve Trakya turnesinde beraber oynayan tiyatrocu ve oyuncu ŞEMSİ İNKAYA:

İstanbul Tiyatrosu’nda oynuyorum. İstanbul Tiyatrosu’ndan patronum Ali Sururi’nin eşi Alev Abla (Alev Sururi) ile Muammer Bey’in eşi Serap Hanım (Serap Karaca) kardeşlerdi. Bir akşam Muammer Bey’in Yeşilköy’deki evinde yemekteyiz. Muammer Bey, yapacağı turne için beni gözüne kestirmiş; Ali Ağabeylerin tiyatrosunda olduğum için de ondan turnesinde oynamam için izin istiyor. Ali Ağabey, “Kırarsın çocuğu…” diyor. Çünkü Muammer Bey’in tiyatrosunda Muammer Bey’den başkasının espri yapması yasak! Fakat biz İstanbul Tiyatrosu’nda espri yapabilme özgürlüğüne sahibiz. Muammer Bey, “Olur mu? Kırmam!” dedi. Ve hakikaten de kırmadı.

Muammer Bey, müdürü Şeref Bey’e (Şenpınar) söylüyor ve Türkiye’deki şeker fabrikalarının turne işini bağlatıyor. Süleyman Demirel başbakandı. O tarihte bütün şeker fabrikalarının tiyatro salonu var, düşünebiliyor musunuz? Trakya’da, Alpullu Şeker Fabrikası’ndayız. Muammer Bey’le baba-oğul oynuyoruz. O zaman cep telefonu yok. Muammer Bey, oyundan evvel eşi Serap Hanım’ı aramış ama ulaşamamış. Sonra oyuna başladık. Karşılıklı bir sahnemiz var. Biz tam oynarken salonun kapısı açıldı. Bir görevli, seyircinin arasından geçti. Sahne merdivenlerini çıktı. “Muammer Bey, sizi İstanbul’dan arıyorlar…” dedi. Muammer Bey oturduğu koltuktan kalktı; gitti adamın geldiği yerden ve salondan çıktı. Ben tek başıma sahnede kaldım. Ama ağzımı açmıyorum. Fakat seyirci öyle bir gülüyor ki! Hem olaya hem sahnedeki halime gülüyorlar. Tek laf etmiyorum. Derken tekrar sahne kapısı açıldı. Muammer Bey geldi ve aynı yere oturdu. “Serap Hanım aradı. Balık yaptı. Geç kalmayın, balıklar soğumasın dedi…”. Bu söz üzerine zaten gülmekte olan seyirci öyle bir güldü ki, ben meslek hayatım boyunca böyle gülme görmedim!

Refik Kordağ, Muammer Bey’in yazarıydı; yazar ve Beliğ Selönü’ye verirdi. Beliğ Bey araya Muammer Bey’in yaptığı esprileri yerleştirirdi. Numune Hastanesi’nde hastayken ziyaret etmiştim. Muammer Bey’i, Muammer Bey yapan kişiydi.

Çok önemli bir tiyatrocuydu Muammer Bey…

Beyoğlu’ndaki Karaca Tiyatro’dan Azak Tiyatrosuna geçtikten sonra, absürt mizahın yerli temsilcisi Suavi Süalp tarafından yazılan 1973’teki Merhaba Vatandaş oyununda Muammer Karaca’yı yöneten tiyatrocu, oyuncu, tiyatro yönetmeni, şair ve yazar YILMAZ GRUDA:

(Muammer Bey deyince telefonda sesinin neşelendiğini hissettim.) Ah, Muammer Karaca! Ülkemizin, “tulûat” üzerine bina eylediği bir komedi tarzının en büyük ustasıydı. Bütün oyuncular O’na kral derdi. Çok hatıram var onunla! Girişimlerime karşın hiç el öptürmezdi.

Ben hep ağzımda pipomla gezerdim. Yolda falan karşılaştığımızda, sağ elinin başparmağını dudakları arasına alıp bana: “Ne haber, ağzı mangallı?” derdi. Ardından, sağ elini, sol koltuğunun altına atar, gülerek, “Okumuş!” der ve yürüyüp giderdi… Bir gün tam gidecek, durdurdum, “Peki Hocam, başparmağın, ‘mangal’ dediğin pipom!.. Fakat koltuk altına attığın sağ elin neyi ifade ediyor?” … Kısık, Ortaoyunculara mahsus ünlü ‘gırtlak’ sesiyle cevap verdi: “Ütün, okumuş, ütün… Yani kitapların!..”. Böyle zeki bir adamdı.

Muammer Karaca’nın kendi tiyatrosunu kapattıktan sonra oynadığı ilk yabancı topluluk olan Kadıköy İl Tiyatrosu’nun kurucusu ve Muammer Bey’in bu tiyatroda oynadığı Mart Bakanı piyesindeki rol arkadaşı Sezer Sezin’in kocası olan Türkiye’nin en genç özel tiyatro kuran oyuncularından ÜNER İLSEVER:

Muammer Bey’in kişiliği çok önemliydi. Espri dolu bir konuşma, yaşam ve insanlara bakış tarzı vardı. Bizim tiyatroda bir oyun oynadı (Kadıköy İl Tiyatrosu’nda Mart Bakanı isimli piyes, sene 1974). Sezer (o zamanki eşi. Yeşilçam’da Şoför Nebahatrolüyle şöhret kazanan Sezer Sezin.), ben tiyatroyu bıraktığım zaman, bir sene tiyatroyu işletmek istedi. Bu oyunu (Mart Bakanı) okuduktan sonra ben, “Tam Muammer Bey’e göre!” dedim. Muammer Bey o zaman kendi tiyatrosunu kapatmıştı. Sezer, “Muammer Bey, oynar mı ki?” dedi. Ben, “Bak, ona bu oyunu teklif ederken maaş değil, hâsılattan pay vererek teklif götürmelisiniz. Onu onore etmeliyiz.” dedim. O şekilde anlaşma yaptılar. Hemen kabul etti.

O, tiyatrodayken ben de uğrardım tiyatroya. O’nunla sohbet etmeyi severdim. Esprileri çok güzeldi. Hayatla oynayan bir tipti. Hayatı çapkınlıklarla geçerdi. Çok para kazandı ama parasının çoğunu hanımlara yedirdi. Zaman zaman kaprisler yapardı ama O’na kızamazdınız bile! Mesela şimdi anlatırken gülüyorum sadece…

Oyunculuğu gayet iyiydi. Çok rahat oynayan, seyirciyi avucunun içine alan bir oyuncuydu. Tekrar tekrar O’nu seyretmekten mutluluk duyardım. Böyle güzel bir adamdı!

Muammer Karaca’nın ablasının torunu, tiyatrocu ve oyuncu ULVİ ALACAKAPTAN:

Muammer Bey benim büyük dayım olurdu Babaannemin erkek kardeşiydi. Çocukken yaramazlık yaptığımda, “Seni büyük dayının yanına veririz, oyuncu olursun!” derlerdi. Muammer Bey alaylı bir oyuncuydu fakat akademik tiyatroya karşı büyük bir saygısı vardı. Yunanistan’ın en büyük yönetmenine oyun sahneye koydurmuştu. Ayak bacak fabrikası oyununa kendi sahnesini açmıştır. Kenter Tiyatrosu, Karaca Tiyatro’da İstanbul seyircisiyle tanışmıştır!

Tiyatroya büyük bir aşkla bağlıydı. 1964 yılında, Karaca Tiyatro’da başladı, Gülriz Sururi-Engin Cezzar Tiyatrosu’nun efsaneleşen oyunu Keşanlı Ali Destanı… Karaca Tiyatro’dan, Galatasaray Lisesi’ne kadar bilet kuyruğu olduğunu ben gördüm.  Oyun tuttuktan sonra Gülriz, Muammer Bey’e teşekküre gider. “Şimdi elimiz rahatladı. Burada oynamaya devam etmek istiyoruz. Sizi de maddi olarak memnun edeceğiz…” falan derken Muammer Bey araya girer, “Paranın önemi yok!”. Gülriz şaşırır, “Nasıl yani?”. Muammer Bey, “Sahnemde istediğiniz kadar oynayabilirsiniz ama Keşanlı Ali’yi ben oynayacağım!”. Düşünebiliyor musunuz? Keşanlı Ali rolünü oynayan tiyatronun sahiplerinden ve Gülriz Hanım’ın eşi Engin Cezzar…İmkânsız bir teklif ettiği teklif yani…

Muammer Bey’in bizim tiyatro hakkında söylediği çok hoşuma giden bir sözü vardır: “Batı’da seyirci oyun beğenmediği zaman sahneye laf atar, domates atar, yumurta atar. Bizim seyircimizse içine atar!”!

1964’ten beri birçok oyununu seyreden sadık bir seyircisi, illüzyonist SERMET ERKİN:

Tiyatro sanatındaki sanatçılar bana göre şöyle vasıflandırılabilir: Oyuncu: Konservatuardan mezun her kişi doğal olarak oyuncudur. Verilen rolleri oynaması için eğitim almıştır. İyi oyuncu: Aldığı rolü eli yüzü düzgün canlandıran bir oyuncu iyi oyuncudur. Çok iyi oyuncu: Rolünde çizginin ötesinde başarı yakalayabilen oyuncu, çok iyi oyuncudur. Usta oyuncu: Başarısını pek çok kere kanıtlamış oyuncudur. Bir de bunların ötesinde sık rastlanmayan bir kategori vardır ki o da “Büyük Oyuncu” statüsüdür.İşte Muammer Karaca, Türk Tiyatro Tarihinin gördüğü nadir “büyük oyuncu”lardan, özellikle komedi branşının bir-iki büyük isminden biridir.

Muammer Karaca, her oyununda ve daima her gece rolünü oynamaz onu yaşatır. O kadar içten, o kadar rahat ve o denli doğal oynar ki seyirci seyrettiği rol kahramanını o zanneder.  O, doğal oyunculuğun pirlerindendir. Bunlara ilâveten müthiş bir sahne elektriği vardır ki, sahneye adımını attığı andan perde kapanana kadar rolü olan sahnelerin tamamında salondaki istisnasız bütün seyirciler onun oyununu bu elektriğe kapılarak seyrederler.  İşte Muammer Karaca bu yüzden büyüktür. Büyük Oyuncudur. Fakat ilgili kurumların bugüne kadar bir Muammer Karaca Müzesi yapmamalarını sineye çeksek de bu büyük san’atkâr hakkında çok kapsamlı, ciddî bir araştırma yaptırıp, bir belgesel film hazırlamamaları, hayatını kitaba dönüştürmemiş olmaları; gerçek anlamda tiyatro tarihimiz ve kültür dünyamız için büyük çok büyük eksiklik olup yanısıra hatırasına, sanatına hürmetsizliktir.

Tulûat janrının Türk sahnelerindeki son sürdürücüsü, Şehir Tiyatroları oyuncusu, ZİHNİ GÖKTAY:

Kendisinden çok feyzaldığım ve müthiş bir hayranlık duyduğum ustaydı Muammer Karaca. Hem modern tiyatroda hem de doğaçlamada çok iyi bir aktördü. Zaten bizim Darülbedayi’ye, Güzellikler Evi’ne de hizmeti vardı. Muammer Ağabeyi ilk defa Cibali Karakolu‘nda on bir yaşımdayken seyrettim. Beş defa daha gittim ilk seyredişimden sonra. Bir defa Eminönü Halkevi’ne geldi ben on altı, on yedi yaşındayken. Orada tanışma imkânı buldum. Muammer Karaca benim için çok büyük bir idoldü. Kaliteli ve seviyeli tulûatı çok iyi yapardı. Mesela aklımda kalan bir tulûat esprisi aklımda kalmış. Senatür oyununda Necabettin Yal’la karşılıklı oynuyorlar. Necabettin Bey’le rol icabı dünürler. Necabettin Bey lafa girer: “Sizin oğlan da bir türlü baytar okulunu bitiremedi. Bir ân evvel kızımızı vermek istiyoruz…”. Muammer Bey cevap verir, “Biz de çok istiyoruz ama bir türlü bitirme tezini hazırlayamıyor, çok uzun…”. Necabettin Bey merakla sorar, “Ne üstüne tez hazırlıyor?”. Muammer Bey, “Kırkayaklardaki ortopedik rahatsızlıklar!”. Ne güzel bir espri değil mi? Kırk yıl düşünsem aklıma gelmez!

1963 yılında Lüküs Hayat’ı ilk defa O’nun tiyatrosunda seyrettim. Zeynep rolünü Mürüvvet Sim oynuyordu. Tevfik Ağabey (Tevhid Bilge) de oyunda O’na güzel Pişekârlık yapıyordu. Çok etkilenmiştim. 1984-85 sezonunda Muammer Karaca’nın rolü bana geldi. Ne güzel bir tesadüftür ki hem Cibali Karakolu’nda hem de Lüküs Hayat’ta O’nun rolünü oynadım. Hayatımın en büyük güzelliklerinden ikisidir bu tesadüfler.

Türkan Şoray: “Atıf Yılmaz’ın adını duyduğum zaman projenin ne olduğuna bakmadan hemen kabul ediyordum.”


Sinemamızda kadın temalı filmler genellikle dönemin toplumsal koşullarına dayanır. Yaşanan siyasal ve ideolojik gelişmeler, köyden kente göç, maddi yoksunluklar; kadının toplumda kendi kimliğini inşa etme çabası üzerinden işlenir. Bu etken altında Türkan Şoray sineması, çekildiği dönemin farkındalığıyla sosyolojik temelleri oluşturmayı ilke edinir. İzleyici, filmlerle gerçek yaşam arasında paralellik kurmaya çalışır. Türkan Şoray’ın sinemasında yönetmenin “stop” dediği anda iletişim sona ermez. Şoray’ı rol model olarak seçen seyirci yaşadığı özdeşleşmeyle macerayı sürdürür. Bu bakış açısı altında sizler için Türkan Şoray’la buluşarak Atıf Yılmaz ve sineması üzerine bir söyleşi gerçekleştirdik.


Burak Süme (BS): Atıf Yılmaz’la çalışmak nasıl bir duyguydu?

Türkan Şoray (TŞ): Olağanüstüydü. İlk filmimiz 1969’da çektiğimiz Kölen Olayım’dı. Kendisiyle bu filmin setinde tanışmıştık. Uzun uzun konuştuğumuzu ve beni tanımaya çalıştığını hatırlıyorum. Sette iletişimimiz çok iyiydi. Zaten sinemanın dışında da dostluğumuz sürdüğü için beni çok iyi tanıyordu. Performansımın nasıl olacağını önceden biliyordu. Olağanüstü mizansenler kuruyordu. Ustalığı oradan geliyordu. Ama sette o dostluğumuz yoktu, gayet ciddiydik. O yönetmen, ben oyuncu oluyordum. Yani Atıf Yılmaz’la zaman zaman sette münakaşa ettiğimizde oluyordu, münakaşa dediğim aslında tartışmamız çekeceğimiz bazı sahneler üzerine oluyordu. Ama sonunda ortak noktayı buluyorduk. (Gülerek) Ben onu bazen çok kızdırıyordum. Ondan sonra -canım benim- odasına çekiliyordu. Zeki Ökten o dönem asistanıydı. “Zeki benim sütümü getir!” dediği zaman bana gerçekten çok kızdığını anlıyordum ama yarım saat sonra birbirimize sarılıyorduk. Atıf Yılmaz’ın adını duyduğum zaman projenin ne olduğuna bakmadan hemen kabul ediyordum.

Fotoğraf: Burak Süme, Türkan Şoray ile röportajı gerçekleştirdi.

BS: Atıf Yılmaz’ın en önemli filmlerinden birisi  Karagözlüm’dü (1971). Sizce Balıkçı Azize’nin bu kadar sevilmesinin nedeni neydi?

TŞ: Karagözlüm, gerçekten o kadar samimi bir film ki… Ben çoğu eski filmlerimi izlemiyorum. Fakat Karagözlüm’ü içimi ferahlatmak için izliyorum. Yani o kadar iyi insanlar… Azize dünya iyisi dünya safı, önce şöhretin büyüsüne kapılıp, ondan sonra aşkının ön plana geçmesi. Yani o yaşayan balıkçılar, onu oğluna isteyen kadın, babası, Bediha ablası hele harika bir kadındı. O elektrik süpürgesini falan beğenmemesi… Yani halkın içinden gelen bir filmdi. Onun için çok seviliyor. Benim içim aslında çok coşkuludur, bana hoplama zıplama imkânı verdiği için bu tür rolleri çok severek oynadım.

BS: Filmde dramatik bir sahneniz vardı. “Her şeye birden sahip olmak isteyen elindekini de kaybediyor.” repliğiyle kaybettiğiniz aşkınızın gözlerine bakarak “Sevemedim Karagözlüm” şarkısını söylüyordunuz. Bu sahneleri çekerken neler hissetmiştiniz?

TŞ: Yaşadığı ağır darbeyi o şarkıyla ifade etmesi, dışa vurması tüyler ürperticiydi. Ben oynadığım rollerde kadının acısını hissetmeden, içim cız etmeden, duyguya geçemiyorum. Bu nedenle bayağı bir konsantrasyon dönemi geçiriyordum. Yönetmen “Evet hazırız, kamera!”  dediğinde o an kameradan bir ses çıkar, şimdi sessiz çekiliyor. Muhteşem bir sestir ve bana itici güçtür. Mesela sahne bittikten sonra bir süre kendime gelemiyordum. Yani film süresi içerisinde oynayacağım kadının dramını gerçekten üstümden atamıyordum. Yaşadığım o kadar kadının derdi, acısı hep içimde birikti. Duygularımın aşırı ön planda olması beni duygusal yaptı. Yani bundan şikâyetçi değilim ama mutluyum, hayatı tanıdığım için, hemcinslerimi tanıdığım için…

BS: Atıf Yılmaz sinemasında müziğin ön planda olduğunu görüyoruz. Şarkıları Atıf Bey mi seçerdi?

TŞ: Evet, Atıf Bey seçerdi. Bazı filmler için şarkılar özel olarak hazırlanırdı. Mesela insanları derinden etkileyen Selvi Boylum Al Yazmalım için Cahit Berkay beste yapmıştı.

BS: Atıf Yılmaz’la dördüncü filminiz Ateş Parçası‘ydı (1972)...

TŞ: Yeşilçam halkın sinemasıydı ve bu filmler çok sevilmişlerdi. Biliyorsun Karagözlüm ve Ateş Parçası birbirlerine yakın filmlerdi. Atıf Bey ağzında sigarası,  esprili ve mizah duygusu çok güçlü olan bir yönetmendi. Hatta ben onun ağzında sigarasıyla bir portresini çizmiştim. Atıf Bey’in bu kişisel özellikleri filme yansıdı ve Ateş Parçası çok sevilen bir komedi filmi haline geldi. Karagözlüm’de balıkçılık yaparak geçimini kazanan bir karakteri canlandırırken, bu filmde cambazlık yapıyordum.  Filmin bazı sahnelerini iki katlı bir köşkte çekmiştik. Aşık olduğu adamın evinde bir doğum günü partisi veriliyor, ben de palyaçoluk yapmak için çağrılıyordum. Saatler öncesi Müjdat Gezen’le buluştuk. Sahnenin tamamlanması için birçok figürasyonda gelmişti. O gün basın da davet edilmişti. Herkes merdivenlerden inecek şık bir kadını beklerken, benim üzerimde palyaço kostümleri vardı.

BS: 1972’de Cemo filminizi çekerken talihsiz bir at kazası geçirdiniz. O günü anlatabilir misiniz?

TŞ: Filmi Elazığ Harput’ta çekmiştik. Çekimler tamamlanmış sadece tek bir plan, Cemo’nun at üstünde kocasıyla yarıştığı sahne kalmıştı. Atın sahibinin dediğine göre bu bir yarış atıymış ve yanında koşan bir at görünce huysuzlanıp, onu geçmeye çalışıyormuş. At hızla hareket edince ben dizginlere hâkim olamadım ve kayaların üstüne uçtum. Kaşıma kaya parçaları saplanmıştı. Boyun omurumda kayma olmuş ve felç tehlikesi geçirmiştim. Beni apar topar İstanbul’a getirdiler. Uzun bir müddet yatağımdan kalkamadım. Ben hastanedeyken Cemo’nun kostümünü diğer kadın oyuncuya giydirip, filmin finalini tamamladılar.

BS: Cengiz Aytmatov’un bir tren yolculuğunda tanık olduğu hikâyeden senaryolaştırılan Selvi Boylum Al Yazmalım (1977) filminizin finali için neler söylemek istersiniz?

TŞ: Asya’nın yerinde ben de olsam kesinlikle Cemşit’i seçerdim. Çünkü finaldeki o sahneyi de bu duyguyla oynamıştım. Atıf Bey, “Türkan, biz seni finalde Cemşit’le birleştireceğiz.” dedi. Başta itiraz ettim. Ali Özgentürk bunu kafasına koymuş, bana kızgınlığından valizini toplamış gidiyordu. “Nereye gidiyorsun?” diye sorunca “Benim teklifim kabul olmadı.” dedi. “Peki, senaryoyu ver, okuyayım!” dedim ve inanılmaz etkilendim. Sonra filmin finali bu şekilde çekildi.

BS: Kemal Sunal’ın sinemada göründüğü ilk filmlerinden birisi Güllü Geliyor Güllü (1973) olmuştu…

TŞ: Güllü (1971) beğenilince ikincisini çektik. Ediz Hun’la müthiş bir ikili olmuştuk. Kemal Sunal’da dediğin gibi iki planlık rolüyle dikkatleri üzerine çekmişti. Filmin bir sahnesinde dama çıkıp kedi gibi miyavlamam gerekiyordu. Fakat ben oynamak istemiyordum. Atıf Bey bunu bildiği için o gün çekime gelmemiş, seti asistanı Zeki Ökten’e bırakmıştı. Ben de Zeki Ökten’in zor duruma düşmemesi için dama çıktım ve sahneyi çektik.

BS: Hayallerim Aşkım ve Sen (1987) yıldız sistemini eleştiren bir filmdi. Kadrajda iki farklı karakteri canlandırıyordunuz. Çekim sürecinden bahsedebilir misiniz?

TŞ: Bu filmde bir sinema oyuncusunu canlandırmıştım. Nedense bu karakteri benimle özdeşleştirenler oldu. Fakat ben hiçbir zaman o filmdeki gibi bir sanatçı değildim. Atıf bey bu filmin ikili sahnelerinde kaşlı çekim kullandı. Çekimleri kısa sürede tamamlayabilmemiz için hızla kıyafetimi değiştiriyor, diğer bir karakteri canlandırıyordum. Renkli çekilen bu filmde, sadece bu iki karakterin eski Yeşilçam filmleri gibi siyah beyaz olmasının filme farklı bir hava katacağını düşünmüştük. O yıllarda sinemada bilgisayar tekniği olmadığından beni siyah beyaz boyayıp, bir deneme için kamera karşısına geçirdiler. Her tarafımı griye ve siyaha boyadılar. Fakat kamera önünde konuşmaya başlayınca, dilim pembe olarak görünüyordu. Bu nedenle boyama işleminden vazgeçmiştik.

BS: Mine (1983) filminiz ve dönemin yükselen kadın hareketi için neler söylemek istersiniz?

TŞ: 1980’li yıllara kadar sinemadaki kadınlar çoğunlukla erkeğe bağımlıydı. Zaten ataerkil bir toplum olduğumuz ve erkek egemen bir sinema anlayışımız olduğu için senaryolar erkek bakış açısıyla yazılıyordu. Kadınlar  edilgendi hep… Kadın pavyona düşse bile erkek gelir namusunu kurtarırdı.       1980’lerden itibaren toplumda yeni bir akım başlamıştı, buna Feminist akım diyoruz. O güne kadar hiç kadın hakları üzerine söylemler olmamış, bu akımla birlikte değişim olmuştu. Kadın dergileri çıkmaya başlamıştı. “Haklarımızı arıyoruz!” diye kadın dernekleri kuruldu Bu toplumdaki farklılık sinemaya yansıdı. Zaten filmlerde hep dönemlerini yansıtırlar. Dolayısıyla benim de bu akıma uymam gerekiyordu. Yani bir sanatçının toplumun yeniliklerine, yaşananlara açık olması gerekiyor. Benim bu tarzda yaptığım ilk film Mine‘dir. Belki daha önce çekilseydi, kocasının baskısıyla hep yaşardı Mine, Fakat 80 yılından sonra çekildiği için zincirlerini kırabilmişti.

BS: Atıf Bey’le Oedipus Kompleksi temalı Nihavend Mucize (1998) filmini çektiniz. Neler söylemek istersiniz?

TŞ: Bu filmde oynarken biraz garipsedim ve duygulandım. Çünkü kadın ölümünden sonra televizyonda kendi cenaze törenini seyrediyordu. Senaryoyu okuduğum ve sahnelerin çekildiği zaman da biraz rahatsız oldum ama oğlu o kadar seviyor ki annesini yanına çağırıyordu. Annesi ise öldüğü yaşta canlanıp, oğlunun yanına geliyordu. Filmin finalinde ise Şükran Güngör ile göğe yükselme sahnemiz vardı. Bizi vinçle havaya kaldırdılar. Maalesef, Nihavend Mucize, Atıf Bey’le çektiğimiz son film oldu. Hayatta olsaydı, “Atıf Bey, ne zaman film çevireceğiz?” derdim.

Yüksel Gölpınarlı’nın Dilinden 6-7 Eylül: “Kırıyorlar Ya, Kırıyorlar Ya!”


Yüksel Gölpınarlı, edebiyat tarihçisi Abdülbaki Gölpınarlı’nın oğlu. 1938 yılında İstanbul’da doğdu. Üsküdar’da Şems Sahaf dükkânını işletmektedir. 6 Eylül 1955 tarihinde Beyoğlu’nda bulunan Yüksel Bey’in o günkü hatıralarını aynen yayımlıyoruz.


Emir Gürsu (EG): Efendim merhabalar, bugün Yüksel Gölpınarlı ile beraberiz. Kendisi, yakın tarihimizin en önemli olaylarından birine, 6-7 Eylül hadisesine tanık olmuş. Bugün Yüksel Bey’den bu tanıklığını dinleyeceğiz.

Yüksel Gölpınarlı (YG): Efendim, 6 Eylül günü teyzemlere yemeğe davetliydik. Teyzemler Beyoğlu Aynalıçeşme’de oturuyorlar. Yalnız, benim Mahmutpaşa’da işim vardı, “Siz gidin, ben yemeğe yetişirim.” dedim. Çemberlitaş tramvay durağında bekliyorum. Bir tramvay geldi, vatman ‘’Bahçekapı’ya kadar gider’’ dedi. Her gelen vatman böyle demeye başladı. Hâlbuki son durak orası değil. “Allah Allah diyorum, nedir bu yahu! O esnada, tramvayların üzerine tebeşirle Yunanlara galiz küfürler yazıyorlar. Tam da o sıralarda Yunan [futbol] takımı Türkiye’ye gelecekti, ben de bu hadiseyi ona yordum. “Ayıptır, sportmenliğe yakışır mı bu hareket?” dedim içimden. “Yenerse sen alkışlarsın, o yenerse o seni alkışlar.”

Sonra bir tramvay geldi, Karaköy’e gidiyormuş, biz de bindik. Alemdar Yokuşu’na gelmiştik ki yaklaşık yirmi genç talebe sopa, bayrak ve palalarla yürüyor. Tramvaya döndüler, “Kıbrıs Türk’tür” diye bağırdılar. Herkes alkışladı. O zamanlarda Kıbrıs talebe mitingleri vardı, ben de bunların oradan döndüklerini sandım. İyi de pala neyin nesi, sopa neyin nesi!

Fotoğraf: Emir Gürsu 27 Ocak 2022 tarihinde Yüksel Gölpınarlı ile röportajı Şems Sahaf’ta gerçekleştirdi.

EG: Siz hâlâ manzaraya safiyane bakıyorsunuz.

YG: Tabii. Tramvay Bahçekapı’da durdu. Hepimiz vatmana serzenişte bulunduk, “Hani Karaköy’e kadar gidecektin” dememize kalmadı, karşıdaki işkembecinin camlarını indirdiler. Ben hayatımda böyle bir manzaraya şahit olmamışım tabii, “Kırıyorlar ya, kırıyorlar ya, kırıyorlar ya” diye sayıklamaya başladım. Abandone oldum adeta. Neyse, bir müddet sonra indik aşağıya. Karşıdan on beş yaşlarında bir çocuk geliyor. Çocuğun omzunda en az beş altı palto üst üste duruyordu. Hani terziler çırakları ütüye yollarlar ya, çocuk da çıraklar gibi paltoları omuzlamış. Ben yine şaşkın şaşkın bakıyorum. “Ne bakıyorsun” dedi bana, dağıtıyorlar orada git sen de al! “Hadi be” dedim ben de. Tramvay yok, biz de mecbur yürüdük. Tam köprünün üzerinde, bir kamyonete buzdolabı bağlamış yerde sürüklüyorlardı. O zamanlar buzdolabı kimya idi, sadece büyük tüccarların evinde bulunurdu. Bizim evlerde tel dolap vardı. Buzdolabını kıra kıra götürdüler. En nihayet Karaköy’e geldim. O zamanlar Kadıköy İskelesi köprünün başındaydı, içeride değildi. Orada on beş kişi toplanmış nara atıyorlar: “Bu işleri komünistler yapıyor”, “Bu komünistleri asmalı, kesmeli.” Ben hemen oradan Yüksekkaldırım’a doğru çıktım. Orada da bir acayip manzara var: Üst üste yığılmış kumaşlar neredeyse insan boyuna ulaşmış. Ayağımı bir attım, belime kadar kumaşların içine battım. Tam o esnada, “kaçılın, kaçılın” dediler; bir balkon açıldı, içi dolu bir büfeyi tutup balkondan aşağıya attılar. Hepimiz oraya buraya kaçıştık tabii. Biraz ileride Papa George mağazası vardı, müzik aletleri satardı. Mağazanın önünde, çocukluğumun rüyası -param yok ki alayım- pompalı mızıka var. Ben tabii onu görünce her şeyi unuttum. Tam mızıkayı almak için eğilmiştim ki bileğime bir tekme yedim, ama ne tekme! Bileğim koptu sandım. Tophane’nin serserileri mızıkayı aldılar, ben de yediğim tekmeyle kaldım. (Gülüyor.) Ben yine yoluma devam ettim. O vakitler, Beyoğlu Karakolu Galata Mevlevihanesi’nin sebil kısmındaydı. Her taraf darmadağın, polisler içeride oturuyor! Ben de karakola girdim. “Polis Bey bir dışarıya müdahale etseniz, dükkânları kırıyorlar” dedim, sanki ben demesem haberleri yokmuş gibi!

EG: Siz görevinizi yapmışsınız.

YG: (Gülüyor.) Ben polise öyle söyleyince, adam beni evvela baştan aşağı süzdü. Sen temiz bir çocuğa benziyorsun, kenardan kenardan evine git dedi; hiçbir şeye de elini sürme! Pekâlâ dedik, çıktık. Aynalıçeşme’ye gittim. Tam Aynalıçeşme’nin başında bir Rum bakkal vardı. Dükkâna girmişler, bir çuval açılmamış şeker çıkartmışlar. Birisi çuvalı bıçakla boydan boya kesti, olduğu gibi sokağa döktü. Ne güzel(!) değil mi? Ben oradan teyzemlere gittim. Elim de hâlâ ağrıyor. İçeri girdim, biraz sohbet ettik. Elimi fark ettiler tabi. “Ne oldu senin eline” dediler. Ben hık mık ettim, cevap veremedim. “Ne oldu” dediler yine. Mecbur kaldım, anlatmaya başladım: “Yerde bir mızıka gördüm, almak için eğildim, o sırada bileğime tekme yedim.” “Oh olsun” dediler, sen onu elinle mi koydun da alıyorsun! “O tekme oradan gelmedi, yukarıdan geldi” dediler. Hayda, bir de azar işittik bizimkilerden!

EG: Yani evin dışında bir ahlaksızlık örneği varken, evin içinde ahlak dersi veriliyor.

YG: (Gülüyor.) Ondan sonra, gece birde sıkıyönetim ilan edildi. Şunu söylemek lazım: Adnan Menderes kim ne derse desin saf bir adamdı. İngiliz’in oyununa geldi. Çünkü, 6 Eylül’de İngilizleri adadan kovmak için kongre yapılacaktı; İngilizler de bize dedi ki: “Siz Kıbrıs’ı almak istiyorsanız, İstanbul’daki Rumları rahatsız edeceksiniz.” Biz Marshall yardımı almıştık. Bu yardım, 6-7 Eylül’de zarar görenlerin zararını tazmine ayrıldı. Kimin zararı varsa şifahi olarak talepte bulunuyor, parasını alıyordu. Yüksekkaldırım’da bir Yahudi dükkânını kurtarmışlardı, Rum değil diye. Adam çok sinirlendi, “Ne karışıyorsunuz?” dedi. Çünkü…

EG: Tazminat, tahribattan daha büyük!

YG: (Gülüyor.)  

EG: Peki Yüksel Amca, bir başka konu hakkındaki yorumunuzu da merak ediyoruz. Murat Bardakçı, Habertürk Gazetesi’nde Dahiliye Vekili Namık Gedik’in yeminli ifadesini yayınladı. Namık Bey bu ifadede hadiselerden haberdar olmadığını beyan ediyor. Bu beyanat hakkında ne söylemek istersiniz?

YG: Kardeşim, yer yerinden oynamış, onun haberi yok! Olacak iş değil! Kusura bakmayın. (Gülüyor.)

EG: Yok efendim biz sorumuzu soruyoruz. (Gülüyor.)  

YG: Sorun tabii. (Gülüyor.)

EG: Efendim anlattıklarınız için teşekkür ederiz.