Moskova’da Bir Cevelan

Mart 2024

Moskovalı Ruslar, Rusya’yı uzun uzun anlatırlar; aslında anlattıkları Moskova’dır. Sohbetin sonunda kendileri de şerh düşer istisnasız: “Bir Rusya var, bir de Moskova.” Ben şimdi Moskova’dan bahsedeceğim. Yer yer alıp Kiev’e, Viyana’ya, başka memleketlere de götüreceğim ama asıl vaktimizi Moskova’da, soğuktan ağzını yarım açarak konuşan Moskovalıların arasında geçireceğiz. Tretyakov’a uğrayıp biraz da galerileri andıran Moskova metrolarında dolaşacağız. Belki biraz pelmeni yeriz. Bir bakarsınız Rus votkasıyla içiniz bile ısınır.

Moskova’ya 29 Aralık akşamı karla karışık yağmurlu bir havada indim. Bunun, Rus coğrafyasında ocak ayı için oldukça yumuşak bir hava demek olduğunu tahmin edebilirsiniz. Havaalanında taksiye binmek üzere kapıdayken Türkçe diyaloglar duymaya başladım. Hayır, Türk turistler değil. Azerbaycanlı veya diğer Türki memleketlerden Moskova’ya çalışmaya gelen insanlar benim Türk olduğumu bir bakışta anlayıp beni taksilerine davet ediyorlardı. Aksi nasıl mümkün olabilir? Ne Asyatik bir tipim var ne Afrikalı’ya (bu da ne demekse) benziyorum; ne de Rusya’ya bir Batılı geliyor bugünlerde. Tanıdık dilli, soğuktan yorgun düşmüş suratların arasından geçip  Yandex’in uygulamasından önceden çağırdığım bir taksiyle -ki Rusya’da bu nevi çoğu aplikasyon Yandex’e ait- kalacağım yere ulaştım. Eski bir Sovyet apartmanının giriş katına…

Telif hakkına sahip fotoğraf. Kaynak: Ertuğrul Evis.

Eve gelir gelmez bizdeki mantıyla Çinlilerin gyoza’sı arası bir formdaki pelmeniden hazırladı arkadaşım. Sabahına ise havyarlı blinçki ile çay içip kahvaltı ettim. Birkaç aydır sağlığıma dair yersiz endişelerin bende uyandırdığı gerginlikle uyguladığım perhizi ilk defa bozduğum gün bu gündü. Değdi.

Kahvaltının başından kalkıp ayağıma bir çorap giyeyim diye gittiğimde yatak odasındaki büfenin üstünde bir Sovyet rozeti buldum. Rahmetli dedesine aitmiş. Dede, “Küçük Oktobristler”denmiş. İkinci Dünya Savaşı’nı görmüş nesilden yani. Rusya’da İkinci Dünya Savaşı, Batı Avrupa’da olduğundan bile daha fazla anlam ifade ediyor insanlara. Savaş, Rusya’da makineli tüfekler, uçaklar, tanklar, bin bir çeşit ölüm makineleri, Hitler, Normandiya değil; kanıksanmış bir tavırla bin bir biçimde ifade ettikleri, bazen dudaklarının kenarındaki küçük bir kasın konuşurken gayriihtiyari kasılmasıyla, bazen kendilerine has ironik mizahlarıyla kabul ettikleri bir gerçek… Şarapnele sürülen insanlar… Bugün bile ülkesini seven ama o çok sevdiği ülkesine inancı kalmamış bir Rus’u hüzünlendiren bu gerçek hakkında konuşurken insanların yüzünde Ukrayna’da olanlardan referans aldıklarına dair en ufak bir düşüncenin işareti görülmüyor.

Bu başka konu. Oraya geliriz. Rozet bizi Sovyetler ve sosyalizm üzerine derin bir diyaloğa itti. Bilenler bilir, Sovyetler yıkılıp yerine Rusya Federasyonu kurulmuş olsa da Rusların Sovyetler’le pek bir derdi yoktur. Sovyetler, günahıyla sevabıyla kabullenilir. Örneğin, “Bütün ülkelerin proleterleri, birleşin!” yazısıyla Duma’nın hemen karşısında bir Karl Marx heykeli; KGB’nin eski, FSB’nin yeni genel merkezinin kısa adı olan Lubyanka’nın birkaç yüz metre ötesinde Sovyet konseptli “Grand Cafe Dr. Jivago” ve birkaç cadde arkasında Sovyetler’in otoriter bir devlet olarak yarattığı dehşeti apaçık anlatan Gulag Müzesi…

Bunun birçok sebebi olmakla birlikte Sovyetler’in süper güç aurasının sosyal, politik, kültürel olarak toplumu hâlâ özgüven ile ikame etmesi işlevi bu sebeplerin başlıcasıdır. Hatta Putin etrafında şekillenen millî iştiyakı bir kitle hareketi gibi algılayıp Eric Hoffer’a referansla kitle hareketinin formülizasyonunu “uzak geçmişi övülecek, yakın geçmişi yerilecek, bugünü feda edilecek ve geleceği ideallerin gerçek olduğu bir zaman” olarak kurarsak; övülen uzak geçmiş -bizdeki Osmanlı dersek- Sovyetler’e, yerilecek geçmiş 1990’lı yıllara, feda edilecek bugün neredeyse yirmi beşinci senesini dolduracak olan Putin’li yıllara,  Rusya’nın dört bir yanında askere çağıran billboard’larda dendiği gibi güneşli gelecek ise belirsiz yarınlara tekabül ediyor. Böylece mevcut iktidar geçmişe yaptığı atıflar ve geleceğe yönelik umut ve vaatleriyle toplumun zaman algısı üzerinde bir tahakküme sahip oluyor. Yani Putin sosyalist değil ama o devrin tüm olumlu algısı onun üzerinde. Bu yeni bir şey de değil. Stalin de aynı matematiği kullanmıştı. Potemkin Zırhlısı (1925) filmiyle Goebbels’in bile takdirini kazanan Eisenstein’a yaptırdığı Korkunç İvan (1944) filminde -ne gariptir (!)- Çar İvan çevresindeki “hain boyarlara” karşı Opriçnina’yı (gizli polis örgütü, bir nevi gestapo) kurup onları tasfiye ediyor. Tıpkı Stalin’in 1938’de yaptığı tasfiye gibi. Böylece bir komünist olarak monarklara asla sempati beslemesini beklemeyeceğiniz Stalin, sempati duymak bir yana kendini onunla özdeşleştirmiş oluyor. Kısacası yirmi sene evvel Rus Hanedanı kurşuna dizilmemiş gibi Korkunç İvan devri övülüyor, İvan’a dair oluşan bütün olumlu algı da Stalin’in hanesine yazılmış oluyordu. Gerisi zaten Stalin, Sovyetler, Putin…

Arkadaşım komünist olmamasına rağmen -bütün “izm”lere karşı performans sanatı tadında sergilediğim gösterilerimde olduğu gibi- benim anti-komünist tavrımdan dolayı olsa gerek Sovyet militarizminden Troçkizm’e, günün Sovyet algısından 1990’lı yıllara, Stalin’den Chernomyrdin’e, Nepmen’lerden sosyalist sinemaya, dolayısıyla Tarkovski ve Dovjenko’dan Eisenstein ve Bondarçuk’a uzun uzadıya ateşli bir tartışmanın ardından kahvaltımız çoktan soğumuştu. Profesör Filip Filipoviç’in dediği gibi: “Sindiriminize kıymet veriyorsanız size tavsiyem şudur: Yemek masasında asla Bolşevizm ve tıp hakkında konuşmayın.” Biz bu tavsiyeye uymayıp sabah onda aydınlanıp öğleden sonra üçte kararan günün yarısını kahvaltı masasında geçirdik.

Gerçi benim için hava hoş. Ben zaten yarasa usulü gece yaşadığım için “yıllarca boş yere gece ayakta kalıp uykumu alamama pahasına gündüzleri uyumuşum” hissiyle geçirdim Moskova ziyaretimi. Halbuki bir Rus olsam kışları sabah yedinin karanlığında kalkıp araya birazcık gün serpiştirip öğleden sonra yine karanlığıma kavuşurmuşum. Tabii eksi otuz derecenin kestiği derimin acısına bir de Moskova mimarisiyle müthiş uyumlu bir melankoli zerk eden karanlık eklense o ruh haliyle kıllı bir senarist, taze bir yönetmen olarak ben ne yazar ya da ne çekerdim bilemiyorum; fakat şundan eminim -iki haftalık ziyaret için Dostoyevski ağır kaçar diye elimde Bulgakov’la gittiysem de- ana dilinde Yeraltından Notlar okumak için ideal hava da o havadır.

Bakmayın böyle konuştuğuma. Yılbaşı gecesi Rus salatası ve blinçki’nin yanında adını şimdi hatırlayamadığım birçok yemeği yiyip sonra televizyonun karşısında Kaderin Oyunu[1] (1975) izlerken uyukladım. Putin’in ulusa seslenişini kaçırmadım ama. Televizyonlarda aynı anda ekrana gelen ulusa sesleniş konuşmasının ardından yeni yıla dakikalar kala iktidara yakın şarkıcılarla dolu programlarda son şarkılar söylenip 10’dan geriye sayıldığında insanlar için yeni bir devre açılıyor yılbaşı geceleri Moskova’da. Mümkünse Kızıl Meydan’a çıkıp havanın nasıl olduğuna aldırış etmeden yürüyüş yapmak bir âdet. Bir bakıma emrivaki yaparak insanların eğlencesini üç dakikalığına da olsa yarıda kesip “Bakın ben hâlâ buradayım. Kolektif her etkinlikte sizin aranızdayım. Hatta aranızda bile değil, tepenizdeyim. Elimde olsa doğum günlerinize de katılırım” der gibi kendini hatırlatan figürlerin olduğu tüm ülkelerde olduğu gibi Rusya’da da insanlar bütün bu bölünmelere, kendini dayatmalara, teklifsiz misafirliklere rağmen hayatlarını yaşamaya devam ediyorlar.

Telif hakkına sahip fotoğraf. Kaynak: Ertuğrul Evis.

Ne çardan ne partiden ne oligarktan ne boyardan ne de diktatörden etkilenir böyle hayata dair küçük şeyler. Yaşanır gider öylece. Zaten bir toplumu toplum yapan da bu alışkanlıklarıdır. Olan biten her şeye, savaşa, krize, öldürmelere, soymalara, yağmaya, yıkmaya, depreme karşı yapılacak en uygun şey bazen meydanları titretmek değil, birkaç adım atıp eve geri dönmektir. Moskova’da asık suratlar görebilirsiniz Kiev’de olduğu gibi. Neden böyle olduklarını sorduğunuzda da “Rus’um, belki ondan olabilir” gibi çok ciddi ve içten bir cevap da alabilirsiniz. Savaşın, krizin, despotizmin, tankın, tüfeğin, ulusa seslenişlerin, diplomatik jestlerin, bürokrat gülümsemelerinin ve hatta en demokratik parlamentoların, hasılı sistemlerin, siyasetin, kurum ve kuruluşların altında ezilen bir Rus, bir Ukraynalı, bir Amerikalı, Alman, Çinli, Khmer, Faslı, Şilili, İngiliz… Bütün toplumlar, iki adım geri çekilip bakınca, günün sonunda biraz fazla biraz eksik ama aynı dertten mustarip.

Üslup değişebilir. Kelimeler birbirine hiç benzemeyebilir. Rusya, Ukrayna’ya saldırmış da olabilir. Aynı devletin çatısında, farklı Sovyet’in idaresinde olup Ukrayna iseniz bu bakiyeye mesafeli durup Rusya’ya dair her şeyin ismini ve hatta şeklini tepenize düşen bomba ya da içinize düşen acının etkisiyle değiştirebilir; Rusya iseniz burnunuzdan kıl aldırmayıp “Neden Kievskaya Durağı’nın adını değiştirelim ki? Kiev de Rusya’nın bir parçası” diye hem istasyonun ismini hem de galeriyi andıran istasyonun en büyük duvarındaki Lenin’in Ukraynalılara dair söylediği hoş sözlerin olduğu yazıtı olduğu gibi tutabilirsiniz. Aynı Stalin’in Moskova’nın yedi ayrı yerine yaptırıp Dışişleri Bakanlığı ya da Moskova Devlet Üniversitesi gibi kurumlara verdiği ihtişamlı Stalinesk binalardan en güzelinin adını eskiden olduğu gibi Ukrayna Oteli olarak tuttuğunuz gibi… Minik bir farkla; artık otelin asıl adını Radisson markasının altına küçük fontla yazarak. Ya da Batılı bir devletseniz Ukrayna’ya Patriot değilse bile yirmi adet 227 milimetrelik HIMARS ve sekiz adet NASAMS, tamamlayıcı mühimmatıyla birlikte Exocet’ler, askerî eğitim paketiyle birlikte kırk altı adet Gepard verebilir, o arada da müttefikiniz gaz ihtiyacı sebebiyle en büyük düşmanlarınızdan biriyle arayı bozmaktan vazgeçmesin diye doğal gaz sevkiyat borusunu patlatabilirsiniz. Belki de Çin olup etliye sütlüye karışmadan Yakutistan’daki madenlere çökmek, Rusya’dan Rus ekonomisi çökmesin de bizden de bir müttefik eksilmesin diye doğal gaz satın alıp savaşı beslemek en iyisidir, kim bilir. Ya da hiç boyunuza bakmadan boyunuz ölçüsünde -umarız ki düşmanınız almamıştır ölçüyü- dört yüz kırk yedi adet miğfer gönderebilirsiniz. Böyle yaparsanız Zara, Maag’a; Starbucks, Stars Coffee’ye dönüşebilir böylece.

Her zaman değilse de devletler de üzülür, kızar, dışlanmaktan korkar, sevinir (!) ama değil mi? Nihayetinde etten, kemiktendir devletler de. Devletler işini bilir. Tepkileri de bize benzer bazen. Yanlış yaparlar, düzeltemezler, yalan söylerler. Yumruk atarlar mesela. Arkadaşlarının elinden oyuncaklarını alırlar. Alamazlarsa ayaklarını yere vururlar. Öyle olur bazen. Yaşı vardır mesela devletlerin. Bazısı dokuz, bazısı on beş, bazısı iki yaşındadır. Hiçbirisi on sekizi geçmez ama. Devletler hep on sekiz yaşındadır. Bazen delişmen, bıçkın, dediğim dedik bir ergen bazen çok uysal, anlayışlı, sevecen bir çocuk ama hep yaş cahilidirler. Yetmiş yaşın bilgelik potansiyelinde değildir bilinçleri. Tecrübe, duygu, fikir insana dair ve ona aittir. Yani insanı prensipte kutsal yapan her şey ancak birey olarak ona dair ve ona aittir. Tekil varlığı insanı kutsal yapar; toplumsal karşılıklılığı ise o kutsallığı elinden geri alır.

Diğer yandan, bir devlet diğerinden güçlü ve büyük de olabilir ama toplum her zaman tüm bireyleriyle çocuktur. Pandeminin hemen birkaç gün öncesinde Kiev’de bir hostelde tanıştığım -hostelde kalıyordu çünkü bir evi yoktu-, cephede üç senesini arkadaşlarının cesetleri arasında geçiren ve o sırada intiharın eşiğindeki Andrei’nin bana parasızlıktan el feneri satmaya çalışmasının benim için Knez İgor Operası çıkışında kulak misafiri olduğum bir diyalogdan “insana dair olmak”lığı, yani kutsallığı açısından hiçbir farkı yoktur. Altmışlı yaşlarında bir kadının opera çıkışı bir diğerine anlattığı o hikâye beni Tolstoy’un Savaş ve Barış’ında hissettirmişti. Babasını küçük yaştan beri görmeyip annesiyle büyüyen Vasili, Donbas’taki savaşta –“özel askerî operasyon” der Ruslar çünkü bu bir savaş değildir, Rusya içindeki bir isyandır- yaralanmış ve hastaneye sevk edilmişti. Bu da demek oluyordu ki devlet anneye ve yaşarsa Vasili’ye ev verecek. Vasili elbette yaşayacak. Çünkü onuruyla savaşıp Kumanlara esir düşen Knez İgor’u anlatan operayı elleri çatlarcasına alkışladıktan sonra annesinin operanın kapısından çıkarken gülerek anlattığına göre, Vasili’nin cephede gerçekten yaralanıp yaralanmadığı belli değil. Siz bunu onursuz bulabilirsiniz. Her ne sebeple olursa olsun mertçe savaşmak yerine belki de kendi ayağına ateş etti bir çatışma esnasında, diyebilirsiniz. Ya da haklı bulabilirsiniz. İnanmadığı bir savaştan bari şahsen kârlı çıkmak istedi, diyebilirsiniz. Hangisi daha acıklı diye sabahlara kadar da tartışırız. Hatta muhtemelen tartışmayız, Andrei’ye daha çok üzülür, -Allah muhafaza- başımıza benzerinin geleceği güne kadar bir daha ufak tefek vah vah çekmeler ya da “Bir yerde okumuştum” diyerek bu olayı anlatmalar dışında hatırlamayız bir daha. Haklıyız da hatırlamamakta. Karnımızı doyurmak gerek a! Ama iki adım geri çekilip bakmak hatırıma gelirse ben Dostoyevski’nin, Tolstoy’un, Çehov’un anlattığı o “insan”lar dışında bir şey göremiyorum. Ne Andrei’de ne Vasili’de… Bir adım daha geri çekilip üç adım uzaktan “Yurtta sulh, cihanda sulh”un anlamını idrak etmeye vaktim olmalı diyorum kendi kendime. Anlıyor muyum? Bilemiyorum.

Bilen bilir, reelpolitiği iyi anlarım. Bir siyaset sahası olan “devlet”ten bir mefhum ya da yapı olarak tutarlılık beklediğim yok tarihçi sıfatımla. Şairin kendisi gibi ufak egzistansiyel krizlerim dışında “Neden her şeyi bulandırıyor / ertelenen bir konferans / geç kalkan bir otobüs? / Milli şefin treni niçin beyaz? / Ruslar neden yürüyorlar Berlin’e? / Ne saçma! Ne budalaca! / Dört İncil’den Yuhanna’yı / tercih edişim niye?” diye sormam normal zamanlarda. 2024 yılında dünyada hâlâ savaşlar oluyor gibi saçma bir hayal kırıklığı da yaşamıyorum. Ama bazen “Arzulu mudur acaba / Bir tank, rüyasında / Ve ne düşünür bir tayyare / Yalnız kaldığı zaman? / Hep bir ağızdan şarkı söylemesini / Sevmez mi acaba gaz maskeleri / Ay ışığında? / Ve tüfeklerin merhameti yok mudur / Biz insanlar kadar olsun?” diye düşündüğüm oluyor ara sıra. Pek hayal kırıklığı yaşadığım söylenemez mezkur konularda.

Ancak -varsa- sanatçı tarafım, -yoksa- insaniyetine tutunmaya çalışan bir sanatsever olarak ne Gazze’deki Muhammed’in ne Vasili’nin ne Andrei’nin ne İranlı Mahsa’nın ne de dünyanın bir yerinde yaşayıp acı çekip hiç haberimiz olmadan ölen milyonlarca, milyarlarca insanın, bizim “İnsani durumlar, oluyor bu dünyada böyle şeyler” diyerek normalleştirdiğimiz ve üstelik kendimize -onların derdi tüm bunların anormal olduğunu anlatmak olsa da- edebiyattan örnekler bulduğumuz için hayal kırıklığı yaşıyorum. Kendi “haklı” ikiyüzlülüğümden dolayı hayal kırıklığı yaşıyorum. Hangi devletin hangisine ne bela bir füze yolladığını eğer ilgileniyorsanız iki dakika bir tarafa bırakıp -geleceğinden değil ya maazallah (!)- bizim de başımıza gelmeden evvel kendinizi o insani durumun içinde hayal edin diye gayet umutsuz bir çağrı yapmayı kendime görev biliyorum.

“Moskova yazısıdır” diye deklare edip kitle hareketlerinden, despotlardan, devletlerden, savaşlardan bahsettiğim yazının ilk bölümünü Gulag Müzesi’nin son odasının kapısındaki yazıyla bitiriyorum: “Bugün ne yapmalıyız yarın geçmişin gerisin geri gelmesine engel olmak için?”

Ertuğrul Evis


[1] Irony of Fate. Eldar Ryazanov’un rejisörlüğünü yaptığı 1975 yapımı Sovyet filmi. Gösterildiği ilk günden beri Rus toplumunun yılbaşı akşamları izlemeyi gelenek haline getirdiği film.

Yorum bırakın