Kıbrıs’ın Demokratikleşme Süreci

Federica Alessandrini

LUISS Guido Carli Üniversitesi Uluslararası İlişkiler Bölümü Yüksek Lisans öğrencisi.

1974-1994 Döneminde Avrupa Birliği’nde Entegrasyon için Zorluklar ve Beklentiler

Kıbrıs’ın çözülmemiş anlaşmazlığı, günümüzde özellikle çözüm süreciyle ilgili olarak kapsamlı bir şekilde tartışılan karmaşık ve çetrefilli bir meseleyi temsil etmektedir. Son yirmi yılda bu özel Akdeniz adasını etkileyen olayların dönüşü temelinde potansiyel kalıcı çözüm açısından çok şey tartışıldı, ancak çatışan iki tarafın hâlâ içinde bulunduğu açmazın temel nedenleri, hatta dikkatli bir şekilde ele alınırsa, tarihsel olarak yeterince araştırılmamış gibi görünüyor. Bu nedenle, 1974’te ortaya çıkan zorlu durumun getirdiği önceden var olan koşulların ve diğer sonuçların daha derinlemesine incelenmesi gerekmektedir. 1994 Korfu Zirvesi’nde AB’ye tam üyelik için yeşil ışık yanana kadar Avrupa entegrasyonu fikrine doğru atılan ilk adımların uygulanabilirliği sorgulanmalıdır. Bu anlamda, ülkenin içişlerini etkileyen siyasî değişimlerin doğasına ve karmaşık demokratikleşme sürecinde birden fazla dış aktörün oynadığı role derinlemesine bakmak, Kıbrıs sorununun kapsamlı bir şekilde anlaşılması için çok önemlidir.

İç demokratik geçiş, etnik sorunun anlamı ve Avrupa Topluluğu’nda kademeli entegrasyon süreci olmak üzere üç ana gözlem perspektifine göre bazı dinamiklerin evrimi, 1974’ten 1994’e kadar olan iyi tanımlanmış bir zaman diliminde meydana gelen bir dizi tarihî olaya atıfta bulunularak tartışılabilir. Ancak 1974’te düşmanlıkların tırmanmasını bir başlangıç ​​noktası olarak ele almadan önce, öncelikle bu ülkenin 1960’larda önceden var olan iç koşullarını gözlemlemek gerekiyor. O zamandan beri, hem içsel hem de uluslararası faktörlerin Kıbrıs’ın demokratik süreci bağlamında birleştiği fark edilebilir; aslında, 1960 yılında Kıbrıs’a özlenen bağımsızlığı vererek, başlangıçta demokratik bir hükümet bahşeden dış seçkinler oldu. Ancak, ada üzerindeki İngiliz egemenliğinin sona ermesi, bağımsızlığın kazanıldığı kısıtlamaları ortaya çıkardı. Anayasanın detaylandırılması konusunda anlaşmazlık yarattı ve ülkenin etnik milliyetçilik[1] ifadelerinin kaynaklandığı iki toplumlu karakterinin vurgulanmasıyla sonuçlandı ve sonunda toplumlar arası şiddetle sonuçlandı.[2]

Tam bu andan itibaren, istikrarsız bir iç durumda olmasına rağmen, tam egemenliğe siyasî geçiş, Kıbrıslı Rum ve Türklerin siyasi temsilcileri tarafından ısrarla teşvik edildi. Bu dönemde Yunanistan, Portekiz ve İspanya gibi diğer güney Avrupa ülkeleri de demokratik geçiş süreçlerinde ilerleme kaydediyorlardı. Her ne kadar Kıbrıs’ta demokratik geçişin iki ana süreci tanımlanabilse de birincisi dekolonizasyon ile işaretlenmiş, ikincisi anlamlı bir etnik milliyetçilik dalgasıyla işaretlenmiş olsa da, her iki demokratikleşme girişiminin de başarısız olduğu sonucuna varılabilir, çünkü bir yumuşak geçiş sağlanamadı. Buna temel olarak, birbiriyle tam bir zıtlık içinde olan iki uyumsuz demokratik anlayış neden oldu: Bir yanda Kıbrıslı Rumlar tarafından savunulan çoğunlukçu karakter, diğer yanda Kıbrıslı Türkler tarafından teşvik edilen konsensüs demokrasisi. Bu çelişkili bakış açılarından kaynaklanan uzlaşma eksikliği, yalnızca Kıbrıslı Rumlar ve Türkler tarafından sırasıyla geliştirilen Enosis ve Taksim idealleri arasındaki uçurumla daha da kötüleşen, sözde onarılamaz bir siyasi bölünmeyi derinleştirdi.[3] Bu düşmanlık, bu arada Amerika Birleşik Devletleri[4] ve Sovyetler Birliği[5] gibi önde gelen süper güçlerin hedefi haline gelen adanın toprak kontrolü konusundaki anlaşmazlıklarını canlandırarak demokrasinin ruhuna karşı hareket etti.

Doğu Akdeniz’de istihbarat ve askerî operasyonlar için bir üs olarak Kıbrıs’ın önemi, Soğuk Savaş zamanlarında, aynı kaygılarla hareket eden, farklı siyasî yelpazesini etkileyerek ülkenin içişlerine derinlemesine müdahale eden hem Amerikalıları hem de Sovyetleri cezbetti.[6] İkincisi, bu arada, özellikle Yunan tarafına nüfuz eden ve EOKA tarafından yürütülen şiddet biçimleri aracılığıyla tercüme edilen anavatan milliyetçiliği söylemlerini karakterize eden irredentist[7] ve müdahaleci iddiaların ışığında daha da kutuplaşmıştı. Bu koşullar altında, Kıbrıs tarihini ‘fiilî’ bölünmüş bir ada olarak ele alan Avrupa literatüründe olayların gidişatını kapsamlı bir şekilde anlamak için gerekli olan bazı kritik olaylar yeterince araştırılmamış görünmektedir. Örneğin, 1963 yılında EOKA’nın Kıbrıslı Türk sivillere karşı haksız bir şiddet dalgası gerçekleştirdiği Türk tarih yazımında ‘Kanlı Noel’ olarak bilinen olaylar,[8] çoğu Avrupa kaynağının göz ardı ettiği bir noktayı temsil ediyor. Bir diğer eksik nokta ise, Türkiye’nin adaya askerî müdahalede bulunma hırslarını durdurmak amacıyla, ABD Başkanı’nın Türkiye Başbakanı İsmet İnönü’ye Haziran 1964’te gönderdiği Johnson mektubu’dur.           

İşlerin zorlu durumuna rağmen, potansiyel bir Kıbrıs’ın Avrupa Topluluğu’na katılımının değişime yol açabileceğine dair bir umut vardı. Ancak, böyle bir inanç, gerçek durumu yansıtmadı ve bunun yerine, BM’nin müdahalesinin de toplumlar arası çatışmanın çözümü için elverişli olmadığı o kadar karmaşıklaştı.[9] Bu bağlamda, Kıbrıs’ta yaşanan etnik bölünme ve açmazın en büyük sorumlusunun dış ülkelerin jeopolitik kazanımlar için yaptığı manevralar olduğu sonucuna varılabilir. Toplanan kanıtlar, farklı taraflar için savaşan çok sayıda dış aktörün, başarısız bir demokratik geçiş şansını artırdığı ve adanın kendi öz yönetimlerinin temellerini atan her iki yerel seçkinin karşılaştığı birçok soruna neden olduğu gerçeğini doğrulamaktadır. Dahası, ticarî ilişkilerin iyileştirilmesini hızlandırmak için adayı Avrupa Topluluğunun diğer üyeleri arasında karşılama olasılığı somut olarak tasavvur edilmedi.

Birincisi, Avrupa Topluluğu’nun yaklaşımının gözle görülür bir şekilde oldukça taraflı olmasıdır. Yalnızca Güney Kıbrıs Rum Yönetimi’nin lehinde olması ve böyle bir hedefe ulaşmayı gerçekçi olarak zor ve sorunlu hale getirmesi buna bağlı nedenlerdendir. İkinci olarak, Ortaklık Anlaşması ve katılım için ortak Protokoller ile sonuçlanan müzakere çabaları, başlangıçtaki olumsuz ekonomik etkiler[10] ve Kıbrıs’ın tarımsal üretimine yönelik artan ortak endişeler nedeniyle uzamıştı.[11] O zamanın bazı Avrupa üye ülkeleri, Kıbrıs’ın birliğe kabulünün iddiaya göre narenciye, şarap ve zeytinyağı gibi ürünlerin aşırı üretimi hayaletini artıracağından korktular. Onlara göre bu, Avrupa Topluluğu’nun kurucu üyelerinden ikisi olan Fransa ve İtalya için daha ucuz tarımsal rekabeti beraberinde getirecekti. Birliğe katılma ihtimali de tartışmalıydı, çünkü 1974’te iki ayrı parçaya bölünmüş bir ülkenin girişi 1990’ların başında teşvik ediliyordu. Bu, toplumlar arası anlaşmazlığı hala çözümsüz bıraktı ve Kıbrıslı Türklerin ve Türkiye’nin de güvenini kaybetmesine neden oldu.


[1] Loizides, N. G. (2007) ‘Ethnic Nationalism and Adaptation in Cyprus’, International Studies Perspectives, Vol. 8, pp. 172-189.

[2] Sözen, A. (2002) ‘The Fall and the Rise of the Consociational Democracy in Cyprus’, 5th International Seminar on Democracy and Human Rights in Multiethnic Societies, Institute for Strengthening Democracy in Bosnia, pp. 1-34.

[3] Kourvetaris, G. A. (1988) ‘Greek and Turkish Interethnic Conflict and Polarization in Cyprus’, Journal of Political & Military Sociology, Vol. 16, No. 2, pp. 185-199.

[4] Brands Jr., H. W. (1987) ‘America Enters the Cyprus Tangle, 1964’, Middle Eastern Studies, Vol. 23, No. 3, pp. 348-362.

[5] Nikitina, Y., Kuznetsov, D. and Rustamova, L. (2019) ‘Diplomatic Relations between Cyprus and the Soviet Union/Russia: From the Cold War Games to Friendship and Comprehensive Cooperation’, The Cyprus Review, Vol. 31, No. 3, pp. 181-198.

[6] Cid, M. (2017) ‘The history of Cyprus and its geostrategic importance during the Cold War’, Revista de Estudos Internacionais, Vol. 8, No. 1, pp. 117-134.

[7] Sotirović, V. B. (2018) ‘Megali Idea’ And Greek Irredentism In The Wars For A Greeter Greece, 1912-1923’, Destruction of Yugoslavia, pp. 1-5.

[8] Keser, U. (2011) ‘21 Aralık 1963 Kanlı Noel, Kumsal Faciası ve Bugüne Yansımaları’, Çağdaş Türkiye Tarihi Araştırmaları Dergisi, Vol. XI, No. 23, pp. 93-121.

[9] Söydemir, A. (2018) ‘The Role and Effectiveness of United Nations Peacekeeping Mission in the Cyprus Island’, Güvenlik Stratejileri, Vol. 14, No. 27, pp. 147-184.

[10] Ayres, R. (1996) ‘European Integration: The Case of Cyprus’, The Cyprus Review, Vol. 8, No. 1, pp. 39-62.

[11] Tsardanidis, C. (1984) ‘The EC-Cyprus Association Agreement: Ten Years of a Troubled Relationship, 1973-1983’, Journal of Common Market Studies, Vol. 22, No. 4, pp. 351-376.

Edinburgh’nın Gizemli Yeraltı Şehirleri

Ece Uğuz

Edinburgh Üniversitesi Uluslararası Hukuk Bölümü yüksek lisans mezunu.

Edinburgh’ya geleli bir seneyi geçiyor… İnsanın yeni bir hayata başlarken gideceği yeri doğru seçmesi çok önemli bir şeymiş. Geçirdiğim son bir senenin bana en büyük öğretisi bu oldu. Buralara ayak basmadan önce herkes gibi, tabii ki nereye gittiğimi bilmek için internetten az buçuk araştırmalar yapmış, görsellerine bakmıştım.

Şehrin tarihinden ziyade görselliği çekmişti beni kendine zaten. Fotoğraflarda gördüğüm o binaları, caddeleri, kiliseleri gerçekten görmeliyim demiştim daha ilk bakışta. Dokunmalıyım bu tarihi yapılara, kokularını içime çekmeliyim, kısacası yaşamalıyım bu şehri. İtiraf etmeliyim ki Edinburgh’ya ayak bastıktan sonra yaşadığım bu duygular, hissettiğim bu heyecan çoktan ikiye katlanmıştı bile.

Bir insan sokağa her çıkışında biraz daha hayran kalır mı bir şehre? Kalabiliyormuş. Siz sevgili okurlara bu satırları Teşvikiye sokaklarından yazarken, kendimi aslında Edinburgh’nın o eşsiz sokaklarından birindeymişim gibi hayal etmeden duramıyorum. Hiç tahmin etmeyeceğim şekilde bağlandığım bu şehri, her geçen gün biraz daha seviyorum. Ben yaz insanıyımdır aslında, güneşsiz, sıcak havasız yaşayamam diye düşünürdüm hep. “Gülü seven dikenine katlanır” lafı ne kadar doğruymuş; Edinburgh bana kasvetli havayı bile sevdirdi. Neyse, havasını suyunu bir kenara bırakıp biraz da buram buram tarih kokan sokaklarına gelelim bu nadide şehrin.

Bir kere dışarıya çıktığınız an Edinburgh’nın herhangi bir yerinde yeni, modern bir yapı görmeniz neredeyse imkânsız. Zira binaların her biri en az iki yüzyıllık. İçini restore edebilseniz dahi, binaların dışına dokunmak yasak. Büyük yaptırımların olduğu da söylentiler arasında. 1437 yılından beri İskoçya’nın başkenti olan Edinburgh, Glasgow’dan sonra yaklaşık beş yüz binlik nüfusuyla İskoçya’nın en büyük kenti. Tam bir Orta Çağ ve Georgian dönemi mimarisine
sahip. Küçüklüğümden beri aşırı meraklıyımdır eskiye, o zamanlardaki yaşanmışlıklar hep ilgimi çekmiş, hep bilmek, hissetmek istemişimdir. Şimdi bakıyorum da incelemek, keşfetmek, öğrenmek için daha doğru bir şehir bulamazdım.

Fakat itiraf etmeliyim ki, her ne kadar artık biraz alışmış olsam da hâlâ geceleri sokakta yürürken böyle ufaktan ürpermiyor değilim… Gün ışığında eşsiz bir güzelliğe sahip olan bu şehir, geceleri de bir o kadar ürkütücü olabiliyor. Ufak bir araştırma yapmış herkes Edinburgh’nın cadılarla olan geçmişini bilecektir. Demem o ki şu an insanların gezdiği sokaklarda bir zamanlar cadılar geziyordu sevgili dostlar… Ve bana soracak olursanız inanın bazı sokaklardan hâlâ cadı çıkma potansiyeli var!

Sokaklarında bir zamanlar cadıların dolaştığı gizemli Edinburgh’nın bir de mahzenlerden oluşan kocaman bir yeraltı şehri var.

Edinburgh genel olarak Old Town ve New Town olarak ikiye ayrılıyor. “Eski”yi ve “Yeni”yi birbirine bağlayan kuzey ve güney köprülerinin altında da (özellikle güneyde) on sekizinci yüzyıldan kalma yaklaşık 120 yüz yirmi mahzen bulunmakta. 1788 yılında yapımı tamamlanan, otuz yıla aşkın süreyle tüccarlar, demirciler, nalburlar tarafından kullanılan bu mahzenler aynı zamanda büyük bir suç mahalliydi. Tıp fakültelerine satılmak üzere mezarlıktan çalınan kadavraların tutulduğu bu mahzenler bir süre de seri katillere cinayetlerini işlemeleri için olanak sağlamış, daha sonra da evsizlere ev olmuş.

Bu dönemde Edinburgh’nın en büyük sorunu kapasitesini aşan nüfus sayısıydı. Bu sebeple aslında mahzenlerin, kenti kuzeye ve güneye doğru genişleterek, aşırı nüfus problemini çözmek adına inşa edildiği söylenmekte. Yeraltı şehrini inşa ederek, şehirde daha kolay ve hızlı hareket edilmesi (Çünkü şehirdeki sokaklara kıyasla daha az trafik ve daha hızlı hareket anlamına geliyor.) ve şehrin diğer bölgelerine erişimi daha da arttırmak amaçlanmış. Ancak yukarıda belirttiğim gibi bu mahzenler güney köprüsünün altına inşa edildiği ve güney köprüsünün yapımı aceleye getirildiği için köprü suya dayanıklı yapılmamış, bu nedenle köprü ve mahzenler kullanıma açıldıktan birkaç yıl sonra aşırı nem, su baskını ve kötü hava kalitesi nedeniyle işletmeler yerini evsizlere bıraktı.

Sanayi devrimi İskoçya’ya iş ve para getirmişti elbet, ancak halkın yaşam standartları aynı seviyede yükseltemedi. Özellikle sanayi devriminden sonra gecekondularda yaşayan insanların neredeyse tamamı mahzenlere yerleşmiş, hatta kendilerine iş imkânı yaratarak sayısız genelev ve pub işletmeye başlamışlardı. Ancak tahmin edileceği üzere yaşam standartları dehşet vericiydi zira doğru dürüst güneş ışığı ve oksijenin bile girmediği bu mahzenler olabildiğince dar olmasına rağmen, her birinde en az on kişilik ailelerin yaşadığı söyleniyor. Bu durum aynı zamanda hastalıkların da çoğalmasına sebep oldu ki, bu dönemde İskoçya’daki ölüm oranlarının İngiltere ve diğer Avrupa ülkelerine kıyasla daha yüksek olduğu biliniyor. Kısacası, bu mahzenler aynı zamanda kişilerin sosyal sınıfının da bir belirleyicisi olarak işlevini sürdürüyordu.

Ayrıca bir rivayete göre 1828’li yıllarda iki İrlandalı göçmenin, William Burke ve William Hare, çoğu kadın olmak üzere neredeyse bir düzine insan öldürdükleri, cesetleri de mahzenlerde saklayarak daha sonra kadavra olarak kullanılmaları için tıp fakültelerine sattıkları söylenmekte. Yukarıda anlattığım farklı örneklerden de anlaşılacağı üzere yaşam koşulları o kadar kötüydü ki 1860’lı yıllarda mahzenler tamamen terk edilmiş ve insanların bir zamanlar orada yaşadığı ancak 1985 yılında yeraltı şehri tekrar keşfedilince orada bulunan oyuncaklar, ilaç şişeleri, tabaklar vs. bulununca anlaşılmış.

Depolama Alanlarından Biri (Kaynak: Wikipedia)

Edinburgh mahzenleri genellikle tarihsel önemiyle bilinmesine rağmen, birçok ürkütücü deneyimleriyle de ünlüdür. Uzun yıllardır turistik geziler ve farklı etkinliklere ev sahipliği yapan bu mahzenleri gezenler tarafından bazı odalardan çığlık sesleri, bazılarından da çocuk ağlaması sesleri duydukları belirtilmekte. Hatta çok sessiz olunduğu takdirde ayak sesleri duyulduğu bile söyleniyor.

Bir zamanlar insanların yaşam alanı olan bu mahzenler şu anda Edinburgh’nın en önemli turistik bölgelerinden birini oluşturuyor. Şehrin genel iklimine, mimarisine ve pek tabii tarihine bakılınca, aslında bu anlatılanların hiçbiri “Yok artık o kadar da değildir, abartılmıştır” dedirtmiyor. Nadide güzelliğe sahip olan bu şehir, kim ne derse desin bir o kadar da ürkütücü bir yapıya sahip.

Geriye dönüp baktığımda iyi ki diyorum, iyi ki Edinburgh’yı gelip bu şehri yaşama, görme, içime çekme fırsatım olmuş. Yazımı burada sonlandırırken, tanıştığımız andan itibaren yol göstericiliğini hiçbir zaman benden esirgemeyen, bu yazımda da engin bilgileriyle bana destek olan pek değerli K. Clark’a çok teşekkür etmek istiyorum. Ve siz değerli okurlara naçizane tavsiyem, herkesin en az bir kere Edinburgh’ya gelip bu şehri görmesi. Zira bu şehir gerçekten görülmeye değer…

Yazar Alexander McCall Smith’in dediği gibi;

“This is a city of shifting light, of changing skies, of sudden vistas. A city so beautiful it breaks the heart again and again.”

Bunalım, İnanç, Mücadele: 29 Ekim’in Bir Türk Gencinde Uyandırdıkları


Yarının Kültürü ailesi olarak, 29 Ekim Cumhuriyet Bayramı’mızı yüzüncü yılına bir kala en onurlu duygularla kutlarken Koç Üniversitesi Felsefe ve Psikoloji Bölümleri’nde okuyan Gaye Naz Özyol’un yazısıyla sizleri baş başa bırakıyoruz. Söz; Cumhuriyet’imizin bekçisi, Türk gençliğinindir:


Gaye Naz Özyol
Koç Üniversitesi Felsefe ve Psikoloji Bölümleri lisans öğrencisi.

29 Ekim’e az kala yazdığım bu yazının, Cumhuriyet kazanımlarını nasıl birer birer yitirdiğimizi iliklerime kadar hissettiğim bir anda, zihnimde taslağını oluşturmam ve yine böyle bir anda yazıya dökmeye başlamam manidar oldu. Derslerden başka hiçbir işle meşgul olunmaması gereken üniversite yıllarında geçim kaygısı sebebiyle ek bir işte çalışmak, dersleri geri plana atmak, yetiştirememek ve uykusuz gecelerin ardından bir şekilde güç kuvvet bulup sabah işe gitmek… Tüm bu temponun içinde araya bir yere sıkıştırdığım bu yazım mecbur bırakıldığımız bunaltıya yönelik tepkimin bir dışavurumu olacak.

Kimsesizlerin kimsesi Cumhuriyet şimdi doksan dokuz yaşında; bu sefer kendisi de kimsesiz bir halde. Yaralanmış, harap ve bitap düşmüş şekilde bir kurtarıcı beklerken, onu kurtarma ihtimali olan tek grup, Türk gençliği, içine sıkışıp kaldığı sağ kalma derdinde… Cumhuriyet’in tek bir nefes almasını dahi sağlayamayacak kadar kendi yaşamsızlığında boğulmuş durumda. Yerilen, hakaret edilen, yok sayılan, ayaklar altına alınan ve yok edilmesi adına hiçbir eylemden sakınılmayan Cumhuriyet, var olduğu günden bu yana iftiralara maruz kalmış; yapısına, ilkelerine, getirdiği devrimlere ve kurucularına rağmen; ülkede ondan çok önce kangrenleşmiş ve onun da çözmek adına var gücüyle çaba sarf ettiği sıkıntıların müsebbibi sayılmıştır. Bu iftiraları ona atanlarsa sıkıntılara sebebiyet veren yapıların içinden çıkmış olanların, o yapıların çarkını döndürenlerin ta kendileri olmuştur. Geçmişte kusurlu ve suçlu sayılmış olan Cumhuriyet, kötürümleştirilmeye ve bastırılmaya çalışıldıkça adeta kendini kanıtlarcasına ve intikamını alırcasına, kendi halkını ona her geçen gün daha da muhtaç etmiştir. Şu an sahip olduğumuz her ne varsa, bunu 1923’ün elimizde avucumuzda kalan bir parça kırıntısından başka hiçbir şeye borçlu değiliz.

Kendisinin sebep olmadığı sorunlardan ötürü kendini derin bir cenderenin içinde bulmuş olan Türk genci, hem her sabah bu sıkıntıların yüküyle cansız bir halde uyanmakta, hem de tüm bu sorunları çözme kuvvetine sahip tek topluluk olarak bunun sorumluluğu altında kendini ezilmiş hissetmektedir. Gezmesi, eğlenmesi, hayal etmesi, keşfetmesi, âşık olması, vakit öldürmesi, mutlu olması gerektiğini bildiği yaşta hayatını devam ettirebilmek için emeğini patronlara satmaya başlamak zorunda bırakılan, eğitimi için gerekli kaynaklara erişemeyen, eğitimine elde avuçta ne varsa onlarla birlikte sımsıkı tutunan, hatta o cılız eğitime dahi erişemeyip cinsel istismara uğrayan Türk gençliğinin içinde, kendi sağ kalma derdinin dışında bir parça düşünceye sahip olma fırsatını bulabilen azdır. Bu fırsata erişebilenler de kurtuluşun yalnızca kendilerine bağlı gelişeceğini kabul etmekte ancak anlaşılabilir gerekçelerle sorumluluğu kabul etmekten kaçınmaktadır. Kimi ise her gün bu sorumluluğunun farkına vardıkça hayatını buna adayacağı gerçeğini sindirmekte zorluk çekmektedir. Böylesine büyük bir yaşam mücadelesi verip tüm gücünü eritirken aynı zamanda kendinde kurtarıcısına karşı yegâne vazifesini yerine getirmek için gerekli olan heyecanı uyandırmaya çalışan Türk genci, tükendiği noktadadır. Başka hangi milletin genç topluluğu bu derece özgün ve istisnaî bir var oluşsal görevle mükellef olduğunu hissetmektedir? Bir örneğe, benzere sahip değiliz. Ve bu durum, içinde bulunduğumuz bunalımı daha da derinleştirmektedir.

Atatürk, Afet İnan’la birlikte Haydarpaşa Tren İstasyonu’ndan çıkarken (Haziran 1930)
(Kaynak: Atilla Oral)

Tüm bu çelişkiler ve cevapsız sorular yumağı, sahip olduklarımızı yitirdiğimiz her gün daha da büyümektedir. “Ülkeyi bu hale ben getirmedim, Cumhuriyet’i bile isteye veya kötü niyetle ben ateşe atmadım, benden öncekilerin şeytanlıklarının sonuçlarını ben çekerken bir de üstüne tüm bunları yeniden düzlüğe çıkarma işini ben mi yapmalıyım?” Bu soruları, doğal olarak, kendine ve diğerlerine sorarken Türk gencinin hatırlaması gereken şey, şu an biraz olsun bunları düşünüp söyleyecek, kendi bağımsız ve bireysel hayat rotasını çizebilecek irade ve ortama sahipse, birileri kendi hayatlarını bunu mümkün kılmak uğruna feda ettiği içindir. Bugün biraz olsun nefes alabilen Türk genci, bunu geçmişte onu tanımadan, bilmeden onun için nefessiz kalmayı göze almış olanlara borçludur.

Türk genci, pekâlâ kendini böyle bir fedakarlığın içinde bulmak istemiyor olabilir. Ancak hatırlamalıdır ki Türklüğün ızdırabı zamansız, mekânsız ve kaçınılmazdır. Hedefimizi ve niyetimizi ters bir yöne kaydırdığımız her an, kendi içimizde yaşadığımız hesaplaşmalar, birbirimize verdiğimiz sözler, tam da tüm hayat koşullarımızın iyileştiğini hissettiğimiz anda peşimizden gelir. Bizi sömürmüş, haklarımızı ve umutlarımızı gasp etmiş medeni beyaz efendilerin soğuk ülkesinde yalnız ve sahipsiz vaziyetimiz, kendi bastığımız topraklarda bizim için harcanmış ömürlerinin ruhlarının huzurunda, onlara saygı ile çabalamaktan daha az çaresiz hissettirmeyecektir.

Tüm bu çözümsüzlüğün içinde dahi her ne pahasına olursa olsun kendini bu görev yoluna baş koymaya niyetlenmiş Türk gencinin bilmesi gerekir ki; birincisi, Türk genci yalnızdır, kendinden ve birbirinden başka dünyanın hiçbir yerinde onu anlayacak yoktur. Bu yalnızlığın içinde kendisine güç verecek umudu ve biricik değerlerini ancak kendinden öncekilere bakarak veya muzaffer olduğunu gördüğü bir gelecek tahayyülüne temelsizce inanarak elde etmek zorundadır. On dokuzuncu yüzyılın Danimarkalı filozofu Søren Kierkegaard’ın da savunduğu gibi, inanç irrasyoneldir ve insan kendi özüne sahip olduğu inanç vasıtasıyla ulaşır, onu rasyonel bir temele oturtmak gerekmez. Cumhuriyet’e sahip çıkabilmek için var gücümüzle mücadele etmenin neden gerekli olduğunu ispatlayan bin türlü etik tahlil yazılabilir. Ancak bunu değerlendirip de tartışmaya dâhil edene, ona karşı çıkan tüm argümanlara karşı onu galip getirene ve sonuç elde edene değin, mücadelenin zamanı geçip gitmiş olur. Eğer içimizde inanma kuvvetini buluyorsak, inanmak zorundayız; geri kalanını asla sorgulamadan, düşünmeden. İkincisi; kendi varlığını anlamlandıramadan mücadeleye atılma planları yapan Türk genci başarısızlığa mahkûmdur. Kendi var oluşunu keşfedememiş, kendi iç hesaplaşmasını tamamlayıp yol haritasını çizememiş bir insanın ülke ve dünya üzerine düşündüğü her şey ancak hayallerde kalır.

Bu bayram, belki de hâlâ “Cumhuriyet” kelimesini telaffuz edebileceğimiz son bayram. Her şey böylesine pamuk ipliğine bağlıyken ve yarın uyanacağımız sabahın güvencesi yokken, hâlâ kurtarılma şansı olan Cumhuriyet’in sahip olduğumuz son kırıntısına var gücümüzle tutunmamak, onu bataklıktan çekip çıkarmaya uğraşmamak her şeyden evvel kendi köklerimize, sonrasında ise her daim aramızda gezip dolaşan ve sessiz emir çığlıkları yükselten bir çift yorgun mavi gözün yaralanmış ve tabuta hapsedilmiş güçlü ruhuna ihanettir.

Cumhurbaşkanı Mustafa Kemal (Atatürk), Çankaya Köşkü’nün bahçesinde, 1923.
(Kaynak: Atilla Oral)

Erken Meiji Dönemine Hukukî Modernleşme Penceresinden Bakmak

Emir Karakaya
Wisconsin-Madison Üniversitesi Tarih Bölümü‘nde doktora öğrencisi.

On dokuzuncu yüzyılın ikinci yarısında gerçekleşen ve birçok millete “ilham kaynağı” olan Japon modernleşmesi üzerine farklı bakış açılarıyla eserler kaleme alınmış ve ortaya koyulan bütün bu eserlerde hem haksız anlaşmalar hem de Iwakura Heyeti’nin gerçekleştirdiği ziyaretler, anlatılan hikâyenin başlangıç noktası olmuştur. Bunun en önemli sebebi, Japon modernleşmesinin anlaşılması için Meiji Japonya’sının ve hatta son yıllarında Tokugawa Şogunluğu’nun “Batı” ile karşılaşmasını egemenlik üzerinden ele almasıdır. Her ne kadar akademide aşina olunsa da Amiral Perry’nin gemilerinin gelişi, Tokugawa yetkililerin bütün çabalarına rağmen ısrarla Edo kıyılarından ayrılmaması ve nihayetinde başkandan getirdiği hediyeleri verişi ve Japon limanlarının Amerikan gemilerinin iaşesine açılması “talebini” iletmesi mutlaka anlatılmaktadır.[1] 1854 yılında Amiral Perry Japonya’ya Tokugawa şogununun cevabını öğrenmek için döndüğünde ülkeyi açmaktan başka çare bulamayan şogun talepleri kabul ettiğini bildirmiş ve böylece iki yüzyıldan uzun bir süredir devam eden “sınırlı diplomasi siyaseti” şeklinde tanımlanabilecek sakoku siyaseti sona ermişti.[2]

Amiral Perry’nin 1854 yılındaki Japonya ziyareti, Alman kökenli Amerikalı ressam Wilhelm Heine tarafından çizilmiştir.
(Kaynak: https://upload.wikimedia.org/wikipedia/commons/f/f0/Commodore-Perry-Visit-Kanagawa-1854.jpg)

1854 yılında imzalanan Kanagawa Anlaşması Japon gemilerini ticarete henüz açmasa da Japon modernleşmesinin en kritik sürecini başlatmış bulunuyordu. Kanagawa Antlaşması’nda yer alan “en çok kayrılan ülke” maddesi Japonya için haksız anlaşmaların yolunu da açmış bulunuyordu.[3] Devam eden süreçte Japonya’da yabancı karşıtlığı ve imparatorun tekrardan ülkenin tek hâkimi olma arzusunu kendilerine düstur edinen isyankâr samuraylar ülkede idareyi ellerine alacak ve Tokugawa Şogunluğu’na son vereceklerdi. Ne var ki, bu yabancı karşıtı sloganlar yerini realist ve planlı bir modernleşme siyasetine bıraktı. Satsuma ve Choshu beyliklerinin başı çektiği bu yeni siyasi elit, 1858’de ilk haksız anlaşmanın imzalandığı ABD ve devam eden aylarda benzer anlaşmaların imzalandığı Fransa, Belçika, Hollanda, Prusya, Rusya, Danimarka, İsveç, İtalya, Avusturya, İsviçre, İspanya ve Portekiz gibi ülkeleri ziyaret ederek “en çok kayrılan ülke”, ciddi gümrük muafiyetleri ve en önemlisi de diplomatik dokunulmazlık veren bu anlaşmaları yine “on yıl içinde yeniden görüşülebilir” maddelerine dayanarak yeniden görüşmek arzusundaydı.[4] Bu amaçla oluşturulan ve üst düzey siyasetçiler ve aristokratların yer aldığı Iwakura Heyeti haksız anlaşmaları eşit şartlarda yenileme ve nihayetinde tam egemenlik elde etme amacıyla yola koyuldular. Her ne kadar esas gayelerine erişemeseler de 1871-1873 yılları arasında gerçekleştirdikleri bu ziyaretlerde çok önemli bir sonuca vardılar: Özellikle İngiliz Hariciye Nazırı Lord Earl Granville ile Prens Iwakura’nın görüşme kayıtlarına göz atıldığında görüleceği üzere, Avrupalı güçlerin Japonya’nın hukukî yapısına güvenleri yoktu. Dolayısıyla hiçbir şekilde mevcut şartlarda bir İngiliz’in, bir Fransız’ın Japon hukukuna tâbi olması düşünülemezdi. [5] Bunun farkına varan Meiji eliti hukuki sistemin tamamen değişmesi ve Avrupalılaşması gerektiğine inandılar. Dolayısıyla, Mısır Karma Mahkemeleri gibi kısmî çözümlere hep şüpheyle baktılar.[6] 1873’ten itibaren , anayasa, medenî kanun ve ceza kanunu olmak üzere devamlı bir arayışta oldular.[7]

Sanayileşme, jeopolitik gelişmeler ve iktisadî kurumların dönüşümü Japonya’nın önemli bir güç haline gelmesinde etkili olsa da Meiji Hükümeti’nin on dokuzuncu yüzyılın son çeyreği boyunca en çok önem verdiği siyaseti haksız anlaşmalardan kurtulmak ve tam egemenliğe kavuşmaktı. Diplomatik dokunulmazlık rejiminden kurtulmak Japonya’nın hukukî yapısını tamamen Avrupalı hale getirmesine ve Avrupalı devletleri ikna edebilmesine bağlıydı. Dolayısıyla da yapılması gereken en önemli iş bu siyaseti başarıyla gerçekleştirmekti. Yapılan hiçbir icraat bu hedefe ulaşılmadan tamamlanamayacaktı. Meiji siyasetçileri için her türlü gelişmenin merkezinde hukukî kurumların Avrupalılaşması vardı.

Bütün bunlara rağmen Japon hukukî modernleşme serüveni hâlen birçok açıdan incelenmeyi ve tartışılmayı bekliyor. Uluslararası hukukun “egemenliğin” kimde olduğuna karar vermede önemli bir araç olduğu on dokuzuncu yüzyıl, dünya düzeninde ilk kez “eşit derecede egemen” kabul edilen Japonya’nın hukukî modernleşmesi birçok açıdan ele alınması Japon modernleşmesini anlama ve anlatmada önemlidir. Japonya’nın yalnızca hukukî yapısını değiştirdiği için mi Avrupalı devletlerle “eşit konuma” geldiği ve hatta Britanya ile “müttefik” olduğu sorusuna benim vereceğim cevap “ne evet ne hayır” olacaktır. Ancak hukukî dönüşümün, anayasanın yazılmasının, Avrupa ve ötesinde hukuki model arayışlarının, medenî kanunun etrafında dönen tartışmaların tarihçiler tarafından derinlemesine incelenmesi bu hikâyeyi teleolojik bir anlatı olmaktan çıkaracak ve daha karmaşık ama sürece odaklanarak daha anlaşılabilir hale getirecektir.

Son bir not olarak da Türk akademisinde dahi yaygın olan “özünü koruyarak modernleşen” Japonya algısını düzeltmek yine Japon hukukî modernleşmesini anlayarak ve anlatarak mümkün olacaktır. Her ne kadar on dokuzuncu ve yirminci yüzyılda Japonya ve Japonlar hakkında eserler kaleme alan Türk entelektüeller aksini iddia etse de dikkatli bakıldığında hukukî modernleşme hikâyesi Japonya’nın özünden sıyrılma gayretini gözler önüne serecektir. Bu noktadan bakıldığında da bu yazıda anlatılanlar “kuyuya atılan taşı” çıkarmakta tarihçilere çok iş düştüğüne de vurgu yapmak içindir.[8]

Kaynaklar

Auslin, Michael R. Negotiating with Imperialism: The Unequal Treaties and the Culture of Japanese Diplomacy. Cambridge Mass.: Harvard University Press, 2004.

Esenbel, Selçuk. “Shoes and Modern Civilization Between Racism and Imperialism: The 1880 Yoshida Masaharu Mission of Meiji Japan to Qajar Iran as Global History.” Global Perspectives on Japan Japan’s Interaction with the Turkish and the Muslim World, no. 2 (2020): 12–47.

Hane, Mikiso, and Louis G. Perez. Modern Japan: A Historical Survey. 5th ed. Boulder CO: Westview Press, 2013.

Howland, Douglas. International Law and Japanese Sovereignty: The Emerging Global Order in the 19th Century. Houndmills Basingstoke Hampshire: Palgrave Macmillan, 2016.

Isam, R. Hamza. “明治時代における日本のエジプト研究 Meiji Jidai Ni Okeru Nihon No Ejiputo Kenkyū.” 待兼山論叢 Machikaneyama Ronsō. . 日本学篇 Nihongakuhen 16 (1982): 17–31.

Karakaya, Emir. “Legal Modernization in the Early Meiji Period and the Japanese Research on the Mixed Courts of Egypt.” Yayınlanmamış Yüksek Lisans Tezi, Sosyal Bilimler Enstitüsü, Boğaziçi Üniversitesi, 2021. https://tez.yok.gov.tr/UlusalTezMerkezi/.

Kazuhiro, Takii, and David Noble. The Meiji Constitution: The Japanese Experience of the West and the Shaping of the Modern State. Tokyo: International House of Japan, 2007.

Kume, Kunitake. Japan rising: The Iwakura embassy to the USA and Europe 1871-1873. Cambridge, New York: Cambridge University Press, 2009.

Murase, Shinya. “The Most-Favored-Nation Treatment in Japan’s Treaty Practice During the Period 1854-1905.” The American Journal of International Law 70, no. 2 (1976): 273–97. doi:10.2307/2200073. http://www.jstor.org/stable/2200073.

Nakaoka, Saneki. “Japanese Research on the Mixed Courts of Egypt in the Earlier Part of the Meiji Period in Connection with the Revision of the 1858 Treaties.” 上智アジア学, no. 6 (1988): 11–47.

Perry, Matthew C. Narrative of the Expedition of an American Squadron to the China Seas and Japan: Performed in the Years 1852, 1853 and 1854, Under the Command of Commodore MC Perry, United States Navy, by Order of the Government of the United States. AOP Nicholson, printer, 1856.


[1] Detaylar için bkz. Matthew Calbraith Perry, Narrative of the Expedition of an American Squadron to the China Seas and Japan: Performed in the Years 1852, 1853 and 1854, Under the Command of Commodore MC Perry, United States Navy, by Order of the Government of the United States (AOP Nicholson, printer, 1856).

[2] Mikiso Hane and Louis G. Perez, Modern Japan: A Historical Survey, 5th ed. (Boulder CO: Westview Press, 2013), 65.

[3] Perry, Narrative of the Expedition of an American Squadron to the China Seas and Japan, 387.

[4] Kunitake Kume, Japan rising: The Iwakura embassy to the USA and Europe 1871-1873 (Cambridge, New York: Cambridge University Press, 2009), 14–15.

[5] Karakaya, Emir. “Legal Modernization in the Early Meiji Period and the Japanese Research on the Mixed Courts of Egypt.” Yayınlanmamış Yüksek Lisans Tezi, Sosyal Bilimler Enstitüsü, Boğaziçi Üniversitesi, 2021. https://tez.yok.gov.tr/UlusalTezMerkezi/, 76-77.

[6] Mısır Karma Mahkemeleri üzerine Meiji döneminde yapılan ciddi saha çalışmaları ve etrafında dönen tartışmalar için bkz. Karakaya, Emir. “Legal Modernization in the Early Meiji Period and the Japanese Research on the Mixed Courts of Egypt.” Yayınlanmamış Yüksek Lisans Tezi, Sosyal Bilimler Enstitüsü, Boğaziçi Üniversitesi, 2021. https://tez.yok.gov.tr/UlusalTezMerkezi/.; Saneki Nakaoka, “Japanese Research on the Mixed Courts of Egypt in the Earlier Part of the Meiji Period in Connection with the Revision of the 1858 Treaties,” 上智アジア学, no. 6 (1988);R. Hamza Isam, “明治時代における日本のエジプト研究 Meiji Jidai Ni Okeru Nihon No Ejiputo Kenkyū,” 待兼山論叢 Machikaneyama Ronsō. . 日本学篇 Nihongakuhen 16 (1982).

[7] Meiji döneminde Japonya’nın hukuki kurumlarını Avrupalılaştırması ve dolayısıyla “diplomatik dokunulmazlık rejiminden kurtulması” ile alakalı önemli birkaç eserler: Michael R. Auslin, Negotiating with İmperialism: The Unequal Treaties and the Culture of Japanese Diplomacy (Cambridge Mass.: Harvard University Press, 2004); Douglas Howland, International Law and Japanese Sovereignty: The Emerging Global Order in the 19th Century (Houndmills Basingstoke Hampshire: Palgrave Macmillan, 2016); Takii Kazuhiro and David Noble, The Meiji Constitution: The Japanese Experience of the West and the Shaping of the Modern State (Tokyo: International House of Japan, 2007); Shinya Murase, “The Most-Favored-Nation Treatment in Japan’s Treaty Practice During the Period 1854-1905,” The American Journal of International Law 70, no. 2 (1976), doi:10.2307/2200073, http://www.jstor.org/stable/2200073.

[8] Bu önemli işi ilk olarak yapan tarihçilerden biri Selçuk Esenbel’dir. Esenbel’e göre Japon eklektisizmi aslında kamusal ve hususi alanların birbirinden ayrılması kamusal olanın tamamen Batılılaşması ve hususi olanın ise Japon kalmasından ibarettir. Selçuk Esenbel, “Shoes and Modern Civilization Between Racism and Imperialism: The 1880 Yoshida Masaharu Mission of Meiji Japan to Qajar Iran as Global History,” Global Perspectives on Japan Japan’s Interaction with the Turkish and the Muslim World, no. 2 (2020): 20. Ayrıca, bizim görüşümüze göre, Japon kalan hususi alanların esasında oldukça sembolik ve törensel hale geldiği notunu da eklemek yerinde olacaktır.

Rusya-Ukrayna Savaşı’nın Deniz Ticaretine Etkisi

Selin Topkaya
Milano Üniversitesi Hukuk Bölümü yüksek lisans öğrencisi.

Şubat ayının sonunda başlayan ve Rusya’nın askerî operasyon olarak tanımladığı girişimden sonra, her sistemin birbirine bağlı olduğu global bir dünyada etkilenmeyen sektör kalmadı demek abartı olmayacaktır. Ancak tüm sektörlerin geçirdiği değişimleri yazmak çok uzun bir yazıya sebebiyet vereceğinden bu yazı sadece, savaşın deniz ticaretine olan etkilerini Türkiye özelinde irdeleyecektir. Başlıca ele alınacak konular; Ukrayna’da mahsur kalan Türk sahipli / bayraklı gemiler ve mürettebatı, Karadeniz’de artan sigorta primleri, yaptırımların Türk denizcilik sektörüne etkileri ve savaş sonrası oluşabilecek alternatif deniz ticaret rotalarıdır.

Mahsur Kalan Gemiler

Savaşın başladığı ilk günlerden itibaren savaşın etkilerini ilk hisseden ülke belki de Türkiye olmuştur, zira tahıl ve enerji krizi başlamadan çok daha önce Türkiye, Ukrayna’da mahsur kalan gemi ve mürettebat ile Türk Boğaz’larına kadar gelen mayınlara çözüm aramaktaydı. Savaşın başlangıcında yaklaşık kırk gemimiz mahsur kalmış durumdaydı.[1] Bu gemilerden basına ilk yansıyanı Türk yük gemisi Rahmi Yağcı idi. Savaş başladıktan sonra limandan ayrılmak isteyen ancak ‘serseri deniz mayınları’ sebebiyle ayrılmasına izin verilmeyen gemi, Ukrayna’nın Odessa bölgesindeki Chornomorsk limanında mahsur kaldı. Ancak Liberya uyruklu yük gemisi Kirsten Oldendorff’un, aynı dönemde refakatçi gemilerle limandan ayrılmasına izin verildiği de öğrenildi.[2]

Gemiye çıkan, mürettebata silah doğrultan ve darp eden milisler, geminin İsviçreli yükleyici firması Felman Trading Europe AG’nin yolladığı Ukraynalı milislerdi. Yükleyici firma para ödememek için geminin yükünü zorla boşaltmak istiyordu. Ancak mürettebatın direnişi kazandı ve yükler boşaltılmadı. Odessa’nın Askerî Valisi Maksym Marchenko’nun yardımcısı ise kendisine yöneltilen yardım taleplerini reddetti ve hiçbir milis tutuklanmadı. Odatv ise bahsi  geçen valiyi araştırdı ve kendisinin Neo-Nazi bağlantılarına ulaştı. Habere göre Maksym Marchenko, 2015-2017 arasında Neo-Nazi Aidar (Aydar) Taburu’nda komutanlık yapmıştı. Uluslararası Af Örgütü ise, Aydar Taburu’nu işkence, adam kaçırma, haraç ve sivilleri infaz etmekle suçlamıştı.[3]

İşlerin daha da ilginçleştiği yer şurasıdır ki, yükünü boşaltmak için para ödemek istemeyen ve Ukraynalı milisleri Türk mürettebatı darp etmek için yollayan Felman Trading firmasının Amerika şubesi Felman Trading Americas ve Neo-Nazi Azov Taburu’nun ve Aidar Taburu’nun finansmanı Igor Kolomoisky arasında doğrudan bağlantı bulunuyor.[4] Kısacası Neo-Nazi milislerin, devletler ve şirketlerce bir piyon misali öne sürülmesinin savaş sonrası ilk yansımalarını Türk milleti ve Türk denizcilik sektörü başat olarak hissetti. Kısa bir ekleme yapmak gerekirse, bahsi geçen olay, bir Türk gemisine uygulanan ilk hukuk dışı çıkış değildir. 22 Kasım 2020 tarihinde IRINI Operasyonu çerçevesinde durdurulan, Arkas Konteyner Taşımacılık A.Ş’nin sahibi olduğu Türk bandıralı M/V Roseline A konteyner yük gemisi, Denizde Seyir Güvenliğine Karşı Yasadışı Eylemlerin Önlenmesine Dair Sözleşme (1988 SUA Sözleşmesi) ve bu sözleşmeye Ek 2005 Protokolü’ne (2005 SUA Protokolü) aykırı bir şekilde aranmış, yine aynı protokolün maddeleri gereğince işbirliği yapan mürettebata gerekli olmadığı halde güç kullanılmıştır.

Ukrayna limanlarında hâlâ mahsur kalan on altı Türk bayraklı / sahipli gemi bulunmaktadır. Savaş nedeniyle yaklaşık altı aydan bu yana Ukrayna limanlarında bekleyen yirmi bir Türk sahipli gemiden, Tahıl Koridoru Anlaşması kapsamında sadece beşi Türkiye’ye dönebilmiştir. Bu anlaşmaya göre mahsur kalan gemilerin limanlardan ayrılması için tahıl taşımaları zorunludur; ancak birçok gemi bu yükü taşımaya uygun değildir. Veya anlaşma kapsamında bulunmayan limanlarda oldukları için ayrılamıyorlar. Dolayısıyla sektörün maddî kaybı gittikçe artmakta zira yükler onca aydan sonra artık bozulmaya başladı.

İMEAK Deniz Ticaret Odası (DTO) Meclis Başkanı Salih Zeki Çakır, Ukrayna devletinin, mahsur kalan gemilerin çıkmasını istemediği, Türk armatörlerinin çok ciddi miktarlarda ticari kaybının olduğu ve millî servetin ziyan olduğu yönünde görüş bildirdi.[5]

Türk Armatörler Birliği Yönetim Kurulu Başkanı Cihan Ergenç ise savaşan tarafların kendi hükümranlık alanları içinde kendilerine yöneltilen tehlikeleri bertaraf etmekte serbest olduklarını belirtse de gemilerimizin tutulmasının haklı ve hukukî bir zemini olmadığını ve eğer Ukrayna, gemilerimizi Karadeniz’e döşediği mayınlardan ötürü çıkaramıyorsa, bunu da izah etmesi gerektiği yönünde fikir belirtmiştir.[6]

Sigortalar

Peki ya mürettebatı en az riske maruz bırakmak ve bahsi geçen ticarî kayıpları en aza indirmek için ne yapılabilir? Bu soruya üç zaman dilimini ayırarak cevap vermek doğru olacaktır. İlki, savaş başlamadan önce alınabilecek önlemleri, ikincisi savaş başladığı sırada seyirde olan veya henüz çıkış limanını terk etmemiş gemileri, üçüncüsü ise savaş sırasında savaşın süregeldiği limanda bulunan gemileri kapsamaktadır.

Gemilerin savaş öncesi alabileceği önlemler arasında Institute War & Strikes Clauses Hull denilen ve Türkçeye Harp ve Grev Sigortaları olarak çevrilen deniz sigortasını yaptırmak bulunmaktadır. Harp ve Grev Sigortaları, geminin; savaş, grev, isyan, terör saldırısı, korsanlık, halk hareketleri, terörizm gibi risklere maruz kalması durumunda uğrayacağı fiziksel zararları tazmin etmek için düzenlenir.

Lloyds Market Association’ın[7] alt komitelerinden bir tanesi olan Joint War Comittee (JWC), Listed Areas ismini alan ve dünya denizlerindeki aşırı riskli bölgeleri barındıran bir liste yayımlamaktadır. JWC’nin bu listesi, dünyadaki tüm sigorta şirketlerine de bir referans oluşturmaktadır, bu yüzden de nerdeyse tüm Harp & Grev poliçeleri bahsi geçen listeye atıfta bulunmaktadır. Listed Areas, dünyadaki gelişmelere paralel olarak düzenli şekilde güncellenmektedir; bazı ülkeler / bölgeler riskli bölge statüsünden çıkarken bazıları girmektedir. 15 Şubat 2022 tarihli JWLA-028 numaralı sirküler ile riskli bölgeler olarak adlandırılan listeye “Rusya ve Ukrayna Devletlerine ait Karadeniz ve Azak Denizi limanlarının” eklendiği duyurulmuştur.[8] Listedeki ülkelere yapılacak seferlerde sigorta şirketleri gördükleri riske göre teminat verip vermemeye veya ek prim talep edip etmeyeceklerine karar vermektedirler.[9]  

Bir ikinci yöntem ise gemi sahibinin gemisini güvenceye almak için kullanabileceği safe ports and safe places maddesidir. Charter sözleşmelerinde geminin kullanılacağı coğrafî alanlarla ilgili bazı kısıtlamalar konulabilir. İlgili maddesine göre geminin kiracısı gemiyi belirtilen güvenli bölgeler dışına götüremez, götürürse de hiçbir şekilde sorumluluktan, mücbir sebep göstererek muaf tutulamaz. Bahsi geçen ‘güvenli’ liman ve bölgeler sadece ‘fiziksel’ güvenliği değil, aynı zamanda ‘politik’ güvenliği de kapsar; yani savaş riski, terör saldırısı riski vb.[10]

Savaş gibi öngörülemez durumları kapsayan maddeler ve sigortalar, aynı zamanda bu durumları mücbir sebep olarak da değerlendirir ve taraflar somut olayın ve haklı sebeplerin ışığında sözleşmeyi karşılıklı olarak feshedebilir. Bu yüzden yükü taşıyan armatörün de yükün teslim edilememesi konusunda bir sorumluluğu doğmamaktadır (zikredilen safe ports dışındaki bölgelere gitmesi hâricinde).  Buna rağmen bahsi geçen savaş klozları nedeniyle armatörler Rusya-Ukrayna limanlarına yüke girmekten imtina etmeye başlamıştır.

Eğer gemi, savaş başladığı sırada henüz limanı terk etmediyse veya seyir halindeyse geminin kaptanının gemiyi, ayrıldığı limana geri götürme veya varış limanına yakın güvenli bir limana çekme yetkisi bulunur. Kaptan, kiracıya haber verip kırk sekiz saat içerisinde yeni ve güvenli bir liman tahsis etmesini ister ancak belirlenen yeni liman da kaptan tarafından güvenli bulunmadıysa bu limana gitmeyi de reddetme hakkına sahiptir.

Savaş başladıktan sonra ise gemi kaptanının tehlikeli limanı terk etme yetkisi mevcuttur.[11] Ancak bunu yapamadığı ve geminin, örnek vermek gerekirse bombardıman etkisinde kaldığı bir senaryoda, geminin yükünün gördüğü zararla ilgili armatör / kiracı sorumlu tutulmayacaktır ve yüke gelen hasar, yük sigortacısının savaş riskleri maddesi altında ödenebilecektir. Mürettebata gelen bir zarar durumunda ise ölüm ve tedavi masrafları P&I’ın War P&I teminatı kapsamında ödenecektir.12]

Yaptırımların Türk Denizcilik Sektörüne Etkileri

Rusya’ya ve Rusya iltisaklı bankalara uygulanan yaptırımlar, dünyadaki neredeyse bütün sektörleri irili ufaklı etkilemiştir.  Ancak bahsi geçen yaptırımlar, çatışma bölgesine yakınlığı ile Rusya için kısmî, Ukrayna içinse tek açık denizlere çıkış noktası olma özelliği gösteren Türkiye Cumhuriyeti denizcilik sektörüne tartışmasız dünyadaki emsallerine nazaran daha yüksek bir etki yapmıştır. Sektörün başlıca etkilenen alanları içerisinde Türk tersanelerinde tamir bakım gören Rusya–Ukrayna bayraklı gemiler de bulunmaktadır. İMEAK Deniz Ticaret Odası Yönetim Kurulu Üyesi Başaran Bayrak, Türk tersanelerinde yaklaşık otuz kırk Ukrayna ve Rusya bayraklı geminin tamiri ve bakımının yapıldığını, bu yüzden de banka transferlerine ve sivil sistemlere gelecek kısıtlamaların denizcilik sektörünü zor durumda bırakacağını belirtmiştir.[13]

Rusya’dan alacağı olan tüm denizcilik sektörü bankalara yapılan yaptırımlardan etkilenmiştir zira Rus bankalarının SWIFT sistemi dışına çıkarılması yüzünden Rusya’dan gelmesi beklenen ödemeler, alternatif sistem olan Rusya menşeli MİR sistemi Türk bankaları nezdinde çalışmaya başlayana kadar alınamamıştır. Alınan ödemelerin ruble cinsinden olması da bir başka sorun kaynağı yaratmıştır çünkü rublenin kısıtlı piyasada işlem görüyor olması ve her bankanın rubleyi Türk lirasına çevirmemesi, ödemeler alınsa dahi sorunları kökten çözmemiştir.

Türkiye İhracatçılar Meclisi’nin verilerine göre, Türkiye’nin gemi ve yat ihracatı 2022 yılının ilk beş ayında geçen yılın aynı dönemine kıyasla yüzde 20.4 artmıştır. Gemi, Yat ve Hizmetleri İhracatçıları Birliği Başkanı Cem Seven ise yılın ilk beş ayında 577 milyon dolar tutarında gemi ve yat ihracatı gerçekleştirerek, Ocak-Mayıs dönemini rekorlar yılı olarak gördükleri 2021 yılının ilk beş ayına oranla yüzde 26,3 ilerisinde tamamladıklarını ifade etmiştir.[14] Ancak gemi inşa sektöründe çok önemli bir yeri olan, gemilerin çelik konstrüksiyon yapısı için üretilen saçların önemli bir kısmı Ukrayna’dan ithal edildiği için savaşın bir sonucu olarak tedarik zincirinin kesilmesi üzerine Türk tersaneleri sorun yaşamaktadır zira sac fiyatları hem kısa süre içinde ciddi şekilde artmış hem de teslimatta gecikmeler yaşanmıştır. Soruna çözüm bulmak için yerli çelik üreticilerinin kapılarının çalınması ise yerli üretimin ne kadar önemli olduğunu bir kez daha hatırlatmıştır.[15]

Taşıdığı bayrağa bağlı olmaksızın Rus vatandaşlarına ait yatlara hizmet veren acente, yakıt acentesi, marina, teknik servis, tersane vb. denizcilik sektör paydaşları, gerek yukarıda bahsedilen ödeme sistemlerindeki aksaklıklara bağlı ödeme gecikmeleri, gerekse uluslararası denizcilik sektör paydaşlarının Rusya ile iltisaklı yatlara verdikleri hizmetleri tamamen veya kısmen durdurmasından kaynaklı olarak; faaliyetlerinde gecikme, ceza ödeme yükümlülükleri altında kalma, yapılan hizmetin karşılığında hizmet ödemesi ve hizmet temin bedellerinin kendilerine ulaşamaması gibi büyük problemlerle karşı karşıya kalmışlardır.

Türk gemileri aynı zamanda Karadeniz’den elde edilen tahılların hem ülkemize hem de başka ülkelere sevkiyatında önemli bir rol oynamaktadır, dolayısıyla sevkiyattaki azalma da gemilerimizi ciddi oranda etkilemektedir.[16]

Sektörün yaşadığı tüm sıkıntılar bunlarla sınırlı kalmasa da son olarak İstanbul Boğazı’ndan geçen gemilere hizmet veren sektörlerden de (yakıt, yağ, su, kumanya ikmalleri) bahsetmek gerekir. Ukrayna ve Rusya limanlarından yükleyen gemilerin önemli bir boyutu İstanbul’dan, başta yakıt olmak üzere birçok hizmet almaktadır, ancak savaş sonrası bu ticaretin hepsi azalmış, özellikle yakıt talebi bir anda yüzde elli oranında düşmüştür. Birçok tedarikçi de Rusya’dan gelen gemilere yakıt vermemekte ve ikmal sağlamamaktadır. Verilen sınırlı hizmetlerde de daha önce bahsedildiği gibi, Rusya’dan gelen para transferinde sıkıntı yaşanmaktadır.

Alternatif Deniz Ticaret Rotaları

Dünya ticaretinin yaklaşık yüzde sekseni deniz yolu taşımacılığıyla yapılsa da koronavirüs salgınıyla sekteye uğrayan deniz ticareti, savaşın başlamasıyla daha da kırılgan bir duruma geldi, zira virüs nedeniyle deniz trafiğinin yeniden düzenlenmesinin bir sonucu olarak savaştan çok daha önce navlun oranları artmaya başlamıştı, savaşsa deniz navlun oranlarını daha da şişirdi. Örneğin Karadeniz ile Akdeniz arasındaki küçük petrol tankerlerinin navlun fiyatları 21-28 Mart 2022 haftası, salgın öncesi değerlerden yüzde doksan altı daha yüksekti. Salgın sırasında taşımacılık şirketleri, nakliye fiyatlarını yüzde bine varan oranlarda artırarak rekor kâr elde etti[17] ve savaşla beraber yük taşımacılığında seyahat süreleri yüzde yirmi oranında arttı.[18]

Kaynak: Centro Studi Assolombarda

Bütün bu gelişmeler ışığında ise sonuç olarak, önümüzdeki aylarda alternatif ticaret rotalarının önem kazanacağı düşünülüyor. İlk akla gelen alternatiflerden biri Çin’in Kuşak-Yol Projesi. Bu proje Rusya ve Ukrayna’yı da kapsayan 140 ülkeden geçiyor ve savaş nedeniyle projenin altyapılarının zarar görmesi, projeyi büyük bir zorluğa sokuyor, bu yüzden de Çin, çatışmaya dahil olan bölgelerin etrafından yeni bir yol aramak istediğinde karşısına çıkacak ilk alternatif  Özbekistan-İran-Türkiye hattı oluyor. Bu sayede Çin ve İran arasındaki uzun süreli iş birliği gittikçe önem kazanıyor, zira bir diğer koridor olan ve Hint Okyanusu ile bağlantı sağlayan Çin-Pakistan koridorunda İran; İslamabad-Tahran-İstanbul demiryolu ağıyla Türkiye ve Pakistan ile sahip olduğu kara ve demiryolları sayesinde kilit bir rol üstlenmektedir.[19]


[1] Deniz Ticareti Dergisi, Nisan 2022, sf. 49.

[2] Aydınlık, “Odessa’da silahlı çete Türk gemisine baskın yaptı”, https://www.aydinlik.com.tr/haber/ukraynali-milisler-turk-gemisine-baskin-yapti-silah-dogrulttu-rahmi-yagci-gemisine-baskin-307317. Erişim: 02/10/2022.

[3] Odatv, Ukraynalı milisler Türk gemisini bastı“, https://www.odatv4.com/dunya/ukraynali-milisler-turk-gemisini-basti-bayrakla-direndiler-233391. Erişim: 02/10/2022.

[4] Agy.

[5] Dünya Gazetesi, “Ro-Ro gemisine de ‘tahıl’ şartı var”, https://www.dunya.com/sektorler/lojistik/ro-ro-gemisine-de-tahil-sarti-var-haberi-667681. Erişim: 02/10/2022.

[6] Deniz Ticareti Dergisi, Nisan 2022, sf. 49.

[7]Türk Pandi, “Harp & Grev Sigortaları ve JWLA listesi”, https://www.turkpandi.com/assets/page_docs/press/sirkuler/Harp-ve-Grev-Sigortalari.pdf. Erişim: 02/10/2022.

[8] Deniz Ticareti Dergisi, Nisan 2022, sf. 63-64.  

[9] Age.

[10]Daha fazla bilgi için: https://www.bimco.org/Contracts-and-clauses/BIMCOClauses/Current/War_Risks_Clause_for_Voyage_Chartering_2013

[11] Türk Deniz Medya, “Ukrayna limanlarında mahsur kalan gemilerin hakları neler?”, https://turkdeniz.com/ukrayna-limanlarinda-mahsur-kalan-gemilerin-haklari-neler. Erişim: 03/10/2022.

[12] Deniz Ticareti Dergisi, Nisan 2022, sf. 63-64.

[13] Deniz Ticareti Dergisi, Nisan 2022, sf. 24.

[14] Anadolu Ajansı, “Gemi ve yat ihracatı yılın ilk 5 ayında yüzde 26 arttı”, https://www.aa.com.tr/tr/ekonomi/gemi-ve-yat-ihracati-yilin-ilk-5-ayinda-yuzde-26-artti/2604672#:~:text=%C4%B0stanbul’un%20ard%C4%B1ndan%20en%20fazla,ger%C3%A7ekle%C5%9Ftirdi%C4%9Fi%20%C3%BClke%20ise%20Norve%C3%A7%20oldu. Erişim: 07/10/2022.

[15] Türk Deniz Medya, “Türk Tersaneleri, savaş nedeniyle gemi sacında tedarik sıkıntısı yaşıyor”, https://turkdeniz.com/turk-tersaneleri-savas-nedeniyle-gemi-sacinda-tedarik-sikintisi-yasiyor. Erişim: 07/10/2022.

[16] Deniz Ticareti Dergisi, Nisan 2022, sf. 49.

[17] ISPI Online, Supply chains sempre sotto stress, https://www.ispionline.it/it/pubblicazione/supply-chains-sempre-sotto-stress-35412. Erişim: 06/10/2022.

[18] ISPI Online, Nuove rotte globali da conquistare“, https://www.ispionline.it/it/pubblicazione/nuove-rotte-globali-da-conquistare-34511. Erişim: 06/10/2022.

[19] Age.

Japon Dış İlişkilerinde Egemenlik

Yalın Akçevin
Boğaziçi Üniversitesi Asya Araştırmaları Merkezi yüksek lisans mezunu.

Japon dış ilişkilerinin devam eden önemli tartışmalarından biri, ülkenin tam bağımsız bir devlet olarak varlığını sürdürmesi üzerinde şekillenmektedir. Halihazırda devam eden bu “tam egemenlik” tartışması Japonya’nın Soğuk Savaş’tan miras kalan durumunu değiştirmeyi ve ülkeyi dış ilişkilerde kendi ağırlığını taşıyan bir “ağır sıklet” sporcu haline getirmeyi hedef almaktadır. Ancak Japon dış politikası incelendiğinde, bu tartışmanın arkasındaki mevcut düzenin bir egemenlikten yoksunluk değil, aksine bir “seçici” egemenlik durumu olduğu da gözlemlenebilir. Yani bugün Japon dış politikası, aslında rüzgârın yönüne göre dönen ve kuvvetine göre eğilen bir yapı değil; Japonya’nın çıkarı için gerek tam bağımsız gerek dışa bağımlı davranan bir yapıdır.

1945 sonrası Japon siyaseti ve dış ilişkilerinin iki mimarı: General Douglas MacArthur ve Başbakan Şigeru Yoşida. 5 Kasım 1954, Waldorf-Astoria, New York’ta buluşmalarından.
Kaynak: https://tr.m.wikipedia.org/wiki/Dosya:Yoshida_visits_McArthur_1954.jpg (10 Ağustos 2022 tarihinde erişildi.)

Dış Politikada Bağımlılık

Soğuk Savaş çerçevesinde ortaya çıkmış olan güvenlik düzenlemelerinin Japonya’nın dış ilişkilerindeki egemenlik sorununa – ve “kaybına” – etkisini üç önemli tarihsel gelişme üzerinde görmek mümkündür. Bu üçlü, 1947 Japon Anayasası, ilk olarak 1951 yılında imzalanan ABD-Japonya Güvenlik Anlaşması ve aynı dönemde Başbakan Şigeru Yoşida’nın ortaya koymuş olduğu “Yoşida Doktrini”dir. Bunlardan ilki olan Japon Anayasası, dokuzuncu maddesinde devletin bir harp kuvveti bulundurmasını engellemekte ve askerî kuvvetin dış ilişkilerin idaresinde bir unsur olarak kullanılması hakkından feragat ettirmektedir. Karşıtları için bu madde Japonya’nın “normal” bir devlet olmasını engellemekte ve egemenliğini kısıtlamaktadır, çünkü egemen bir devletin en temel hakkı olan kendi güvenliğini sağlayabilme hakkı Japonya’nın elinden alınmaktadır. (Bu bağlamda, sitemizde yayınlanan diğer yazıma bakabilirsiniz: Japonya Anayasası’nı Değiştirmek) İçeriden gelen bu kısıtlamanın yanında ABD ile imzalanmış olan anlaşma bir dış kısıtlamayı teşkil etmektedir. İlk olarak 1951 yılında imzalanmış olan ve 1960’ta revize edilerek yenilenen – günümüzde de devam eden – ABD-Japonya Güvenlik Anlaşması imzalandığında Japonya’nın dış güvenliğini ABD’ye emanet etmekle kalmayıp iç güvenlik konusunda da ABD’ye Japonya’ya müdahale etme hakkını tanımıştır. 1960’taki revizyon ile ABD’nin Japon iç ilişkilerine müdahale hakkı kaldırılıp daha dengeli bir ittifak kurulmuş olsa da Japonya’nın dış güvenliği yine ağırlıklı olarak ABD’ye bırakılmıştır. Yoşida Doktrini ise bu anlaşmanın hem temelini meşrulaştırmaya dayanan hem de Japonya’nın gelecekteki refahını bu anlaşmanın devamlılığına bağlayan bir dış politika doktrinidir. Savunma konusunda egemenlikten “feragat” etmenin getirisi olarak Japonya’nın endüstriyel, ticari ve diplomatik kuvvetinin geliştirilmesi kabul edilmiş ve bu doktrin günümüze kadar kuvvetli bir dış politika akımı olarak gelmiştir. Bu anlaşma ve doktrin sayesinde askerî harcamalarını kısıp güvenlik üzerindeki egemenlik hakkını kısıtlayarak ABD’ye devreden Japonya, 1964’te Olimpiyat oyunlarına ev sahipliği yapmış, 1968’de dünyanın ikinci büyük ekonomisi olmuş ve ticari olarak başta ABD olmak üzere küresel marketlerde yer etmeyi başarmıştır.

Japonya’nın içine girdiği bu dış politika bağımlılığı, egemenlik kaybının yanında, önemli sorunların ve kaygıların ortaya çıkmasına da sebep olmuştur. Bu sorunlardan biri, Japonya’nın ABD tarafından ortada bırakılması ve savunma konusundaki dışa bağımlılığın Japonya için Aşil topuğu teşkil etmesidir. Bu durumun önemli bir etkisi, Japon dış politikasının ABD dış politikasına karşı çok hassas bir hale gelmesi ve bölgesel gerilimlerde – Kore Savaşı, Vietnam Savaşı, Çin’in yükselmesi – Japon hükümetlerinin çok özenli dengeleme ve destekleme politikaları izlemek zorunda kalmasıdır. İttifakın birincilliğinin sarsılamayacağı fakat her noktada koşulsuz desteklenmesinin de Japonya için zararlı olabileceği her zaman gözetilmektedir. Dış politika, ittifakı da Japonya’nın çıkarlarını da mümkün olduğunca yakmayacak bir çizgide ilerlemektedir. Bir diğer sorun ise Japonya’nın bir müttefik olarak karışmak istemeyeceği bir çatışmaya sokulması olasılığı olarak görülmektedir. Anlaşma Japonya’nın ABD’yi bir çatışmada desteklemesini gerektirmese de aradaki ilişkinin bir “ittifak” olarak tanımlanmasının ya da Japon topraklarında ABD üslerinin üçüncü bir ülkeyle olan bir çatışmada kullanılmasının Japonya’yı bu çatışmanın içine çekmesi çekincesi dış politikayı etkilemektedir. ABD üslerinin bu kadar tartışmalı olmasının ve Japonya’nın kendi savunmasını olabildiğince kendisinin yönetmesi isteğinin önemli bir sebebi de bu çekince olarak görülmektedir.

Dış Politikada Bağımsızlık

Ancak Japonya’nın dış politikada – gittikçe kuvvetlenen – bir egemen devlet yaklaşımı olduğu da gözden kaçırılmamalıdır. Bu noktada Japonya’nın dış politika egemenliğini geri kazanmak için kullandığı araç, Birleşmiş Milletler programları ve barış güçlerine katılımdır. Körfez Savaşı’na BM çerçevesinde katılmak amacıyla 1992 senesinde geçirilmiş olan “Barış Gücü Harekatları Yasası” buna önemli bir örnektir. BM’nin küresel barış ve refahı tesis etmek görevinin destekçiliğini yapma hedefiyle hareket eden Japonya – bununla sınırlı olmakla beraber – kendi Öz Savunma Kuvvetlerinin hareket alanını seneler içinde genişletmeyi başarmıştır. BM bünyesi haricinde, Japon dış politikasında tam egemenliğe doğru atılan başka adımlar görmek de mümkündür. 1973’teki ilk petrol krizinden sonra Japonya’nın İsrail karşısında Arap devletlerini daha çok gözeten bir tavır alması buna örnek olarak gösterilebilir. Burada Japonya, kendi enerji ihtiyaçlarını öne çıkartarak İsrail yanlısı bir politikadan uzaklaşmış ve desteğini Arap devletlerine çevirmiştir. Günümüzde ise alternatif enerji kaynaklarının kullanıma girmesiyle, Japonya daha bağımsız bir politikaya doğru hareket etmektedir. Enerji ve ticaret konusundaki dışa bağımlılık, Japonya’nın kendi dış politikasını çizmesi için her zaman meşru sebepler ve fırsatlar sunan bir alan olmuştur. Bir diğer önemli gelişme 1977 yılında, Fukuda Doktrini’nin açıklanmasıyla gerçekleşmiştir. İsmini Başbakan Takeo Fukuda’dan alan bu doktrin, Japonya’nın Güneydoğu Asya ve ASEAN ile olan ilişkilerini düzenlemeyi ve bölgesel kalkınma ile siyasette Japonya’nın ağırlığını ortaya koymayı hedefler. Bu yönüyle doktrin sadece Japon dış politikasında egemen bir yaklaşımı değil, aynı zamanda aktif olarak büyük güç siyasetinin uygulandığı bir yaklaşımı da teşkil etmektedir.

Başbakan Takeo Fukuda (orta, sağ), Çin’ın lideri Deng Xiaoping (orta, sol) ile, Ekim 1978, Tokyo.
Kaynak: https://www.flickr.com/photos/13476480@N07/36976148703/in/photostream/ (10 Ağustos 2022 tarihinde erişilmiştir.)

Günümüze daha da yaklaştığımızda Başbakanlar Juniçiro Koizumi ve – yakın zamanda katledilen – Şinzo Abe’nin tam egemen bir dış politikaya geçebilmek için yaptıkları unutulmamalıdır. Öncelikle her iki Başbakan da anayasa konusunda Revizyonist gruba üye olmuş ve kariyerleri boyunca egemenliğin karşısında gördükleri bu anayasal engeli kaldırmak için çalışmıştır. Başbakan Koizumi özellikle 11 Eylül sonrasında ABD’ye yakın bir tutum sergileyerek, Başbakan Abe ise hem anayasal güvenlik konusundaki yorumlamaları genişleterek hem de Japonya’nın geleneksel silah ihracat politikasını değiştirerek bu yolda önemli adımlar atmıştır. Bu iki liderin kuvvetli temsilcileri olduğu anayasal Revizyonist akım ise bugün mecliste çoğunluğu oluşturmaktadır. Japonya’nın “tam egemen” ve “normal” bir devlete dönüşmesi ise bir zaman meselesi olarak görülmektedir.

Dış Politikada Seçici Egemenlik

Tarihsel bir akış içinde ele alındığında, günümüzde önemli bir kesim için ABD ile müttefik ancak tam egemen bir Japonya hedefi baskın olsa da halihazırda Japon dış ilişkilerinde bir seçici egemenlik durumu olduğu görülebilir. Hükümetler fırsatlar ve meşru sebepler oldukça Japonya’nın dış politikada da tam egemen ve tam bağımsız bir konuma gelmesi için çalışmaktadır; ancak ABD ile olan ittifak hâlâ önemini korumaktadır. Bu sebeple, Japonya ABD ile olabildiğince iyi dış ilişkiler kurarken kendi çıkarlarını gözetmek ve dengelemek yoluna gitmektedir. Japon dış politikası sadece kaçınılmaz bir şekilde ittifaka uyması gerektiği ya da kendi çıkarları ile ittifakın çıkarlarının örtüştüğü alanlarda dış politika egemenliği “kayıpmış” gibi davranmakta, geri kalan alanlarda ise seçici bir yaklaşımla bağımsız bir politika izlemektedir. Ancak güncel eğilimler devam ederse, tam egemen bir Japonya’nın ABD ile daha eşit bir ittifak içine girmesi ve hem küresel hem bölgesel dengelerde ittifaka sadık olmakla beraber yine de bağımsız bir dış politika düzenine geçmesi kaçınılmazdır.

Kaynaklar

Cohen, Tova. “Japan, Israel Upgrade Relations as Arab Oil Influence Wanes.” Reuters, 5 Sept. 2016, http://www.reuters.com/article/us-israel-japan-tech-idUSKCN11B11I. Accessed 10 Aug. 2022.

Hook, Glenn D., et al. Japan’s International Relations: Politics, Economics and Security. London, Routledge, 30 Aug. 2011.

Katsumata, Hiro, and Mingjiang Li. “What Is a “Normal” Japan? Implications for Sino-Japanese Relations.” Jamestown, 1 Aug. 2008, jamestown.org/program/what-is-a-normal-japan-implications-for-sino-japanese-relations/. Accessed 27 May 2021.

Kazuhiko Tōgō. Japan’s Foreign Policy, 1945-2009: The Quest for a Proactive Policy. Leiden, Brill, 10 July 2010.

Miyagi, Yukiko. Japan’s Middle East Security Policy: Theory and Cases. London, Routledge, 15 May 2011.

Samuels, Richard J. “After Abe, Japan Tries to Balance Ties to the U.S. And China.” Wall Street Journal, 28 July 2022, http://www.wsj.com/articles/after-abe-japan-tries-to-balance-ties-to-the-u-s-and-china-11659023711?st=ma2npyck77he0l8. Accessed 10 Aug. 2022.

Sneider, Daniel. “Japan Takes New Interest in Israel, to Arab Concern. Shift in Policy Prompted by Increasing Trade Ties.” Christian Science Monitor, 1 June 1988, http://www.csmonitor.com/1988/0601/otie.html. Accessed 10 Aug. 2022.

Woolley, Peter J. Geography and Japan’s Strategic Choices: From Seclusion to Internationalization. Washington, D.C., Potomac Books, Inc, Sept. 2005.

Yıldız Kenter: “Sahneye İlk Kimin Çıktığı Önemli Değil! Önemli Olan Devrin Zorlu Koşulları Altında Bir Şeyler Üretebilmek”


Türk tiyatrosunun en önemli isimlerinden Yıldız Kenter’le yapılan son röportaj… Araştırmacı-Yazar Burak Süme, Yıldız Hanım’ın vefatından önce (17 Kasım 2019) kendisiyle yaptığı son röportajı Yarının Kültürü‘yle paylaştı. Biz de Yarının Kültürü olarak, Yıldız Hanım’ın 11 Ekim tarihli doğum yıl dönümünde bu samimi röportajı sizlerle paylaşıyoruz.


Araştırmacı-Yazar Burak Süme, Türk tiyatrosunun en önemli isimlerinden Yıldız Kenter’le röportaj sonrası.

Türkiye tiyatrosunun narin çiçeği Yıldız Kenter’i 17 Kasım 2019’da sessizlerin dünyasına uğurlamıştık. Sosyal medyada birçoğumuz kendisinin “Hatalı olduğunu anlayan bir insanın bunu telafi etme çabasını gördüğümde özür beklemem. Bu bana özürden daha samimi gelir. Bana samimiyet yeter.” sözlerine mutlaka denk gelmişizdir. Her sözü bilgelik ve hayata dair olan Yıldız Hanım, son zamanlarında anılarıyla yaşamayı tercih etmişti belli ki. Sinemada göründüğü “Hanım”, “Büyük Adam Küçük Aşk” ve “Beyaz Melek” filmlerindeki gibi hep uzakta kalan sevgiliye duyduğu özlemin hüznü vardı gözlerinde. Giderken asansör gelene kadar kapıda bekleyişi ve o son el sallayışı halen aklımda. Kendisini rahmet ve sevgiyle anıyorum.

Burak Süme (BS): Yıldız Hanım, Harbiye’de kendi soy isiminiz taşıyan tiyatronuzun kendisine has o kalıplaşmış silueti arasında beni en çok etkileyen, koltukların arkasında yazılı olan bürokrat ve sanatçılarının isimlerinin halen korunuyor olması. Bizler izleyici olarak oturduğumuz bu koltuklarda bizden öncekilerin soluğunu hissedebiliyoruz.. Bir dönem maddî yoksunluklarınız nedeniyle dönemin başbakanı Süleyman Demirel’den yardım almak geliyor aklınıza. Randevu talebinde bulunduğunuzda size “Yıldız Kenter’in randevuya ihtiyacı yoktur. İstediği zaman gelebilir.’’ cevabı geliyor. Devamını sizden dinleyebilir miyiz?

Yıldız Kenter (YK): Evet… Tiyatromda haciz vardı. Haczin kaldırılması için Süleyman Bey’in yanına Ankara’ya gitmiştik. Bize çok yardımları dokundu. Kazım Taşkent’ten tiyatromuzu kurarken borç almıştık. Belirli zaman aralıklarında taksitle geri ödüyorduk fakat Kazım Bey vefat edince ödeyemez hale geldik. O günlerde gazetede tiyatromuzun icra yoluyla satışa çıkarıldığına dair bir ilan gördüm. Çok üzüldüm. Ne yapacağımı bilmiyordum. Hemen Süleyman Demirel’i aradım ve yardım istedim. Tiyatromu bugün ona borçluyum. Aradan zaman geçti ve bir gazetede tesadüfen söyleşisine rastladım. Bugüne kadar hiç aşk mektubu almadım demişti. Ben de onun bu yardımına ve duygularına kayıtsız kalmamak için ona tiyatro sevgimi anlatan bir aşk mektubu yazdım. “Siz hiç aşk mektubu almadınız ama büyük bir aşkla bağlı olduğum tiyatromun satışını engellediniz. Dolayısıyla bu sonsuz tiyatro aşkımın içinde o günden beri siz de oldunuz hep…” dedim. Birkaç gün sonra Süleyman Bey ve eşi Nazmiye Hanım telefon açarak teşekkürlerini ilettiler. 

BS: Mikado’nun Çöpleri‘ne gelecek olursak bu oyun sizin de sanat kariyeriniz içerisinde önemli yer tutuyordu. Bu oyunu sahneleme aşamalarınızdan bahsedebilir misiniz?

YK: Prova esnasında metni okurken hep yeni bir şeyler keşfediyorduk. Ucu açık kalmış bazı noktalar. Melih Cevdet’le de henüz o kadar da bir tanışıklığımız yoktu. Kendisini aradım ve bir randevu aldım. Evinde buluştuk. Çok güzel bir yemek sofrası hazırlamıştı. Laf lafı açıyor ama konu bir türlü Mikado’nun Çöpleri‘ne gelmiyordu. Giderken dayanamadım ve oyunla ilgili birkaç sorum olduğunu hatırlattım. O da döndü bana gülümseyerek “Vallahi Yıldızcığım, ben de bilmiyorum” dedi. 

BS: Yıldız Hanım, Mikado’nun Çöpleri de kadın ve erkeğin ilişkisi üzerine kuruluydu. Günümüz erkek egemen dünyası içerisinde kadının konumlandırılışını nasıl değerlendiriyorsunuz?

YK: Yunan mitolojisine göre insan varlığı evrene tek bir bütün olarak dünyaya gönderilmişti. Kadın ve erkeğin ruhları tek bir vücutta toplanmıştı. Rivayete göre bir yıldız gelmiş ve onları ikiye ayırmıştı. Böylelikle de kadın ve erkek kimliği oluşmuştu. O günden sonra da kadın ve erkek hep diğer yanlarını, kaybolan parçalarını yani eşlerini arar oldular. Olaya böyle bakacak olursak kadın ve erkek her zaman eşittirler. Toplumda böyle bir ayrımın yapılması, erkeğin kadından üstün olarak gösterilmesi çok yanlış. Bu bir kadının doğada erkeğin yaptığı ve yapacağı şeyleri yapabilir anlamına gelmiyor. Aynı şekilde bir erkekte kadının yaptığı şeylerin üstesinden tam anlamıyla gelemez. Mesela kadınlar fiziksel olarak erkekten çok daha güçsüzler ama anne olabiliyoruz, uzlaşıma açık, barışçılız. Kimlik olarak toplumda bir kadın ve erkek aynı iş yerinde çalışabiliyorlar. Mesela “kadınlaşmak” ve “erkekleşmek” sözcükleri hiç hoşuma gitmiyor. Kimi zaman bir erkek şık ve bakımlı olunca hemen ona kadınlaştı gözüyle bakılıyor. Aynı şekilde bir kadına da bir erkeğin işinde çalıştığı zaman erkekleşti tanımlaması yapılıyor. Bence bu çok yanlış. Kadın kadındır, erkek erkektir. Önemli olan her iki cinsin de aynı sosyal, kültürel ve siyasal haklardan eşit olarak yararlanmasıdır.

BS: Olayı böyle değerlendirecek olursak hemen size Afife Jale desem…

YK: Afife Jale, Türk tiyatrosu için önemli bir devrimdi. Muhsin Ertuğrul’dan, Bedia Muvahhit’den çok dinledim. Kendi adıyla sahneye çıkmak istemesi beni çok etkilemişti. Kadıköy’de şimdiki Rexx sinemasında Hüseyin Suad’ın Yamalar piyesinde rol almış, hatta bir Osmanlı zabiti ona fahişe gözüyle bakıp, tokatlamış. O da bunu gururuna yedirememiş morfin bağımlısı olmuştu. 

BS: Gülriz Sururi “Bir An Gelir” (2003) kitabında sahneye çıkan ilk Türk kadın oyuncunun Afife Jale değil, teyzesi Mevdude Refik Hanım olduğunu iddia ediyor. Vasfi Rıza Zobu da Kadriye ismindeki başka bir oyuncunun varlığından bahsediyor. Sizce sahneye çıkan ilk Türk kadını kimdi?

YK: Sahneye ilk kimin çıktığı önemli değil. Önemli olan o devrin zorlu koşulları altında bir şeyler üretebilmek. Gülriz benim yakın dostumdu. Annesi de ilk operetçi Suzan Lütfullah’tı. Teyzesi ve annesiyle ilgili birçok anıyı ondan dinlemiştim ama Kadriye Hanım’ın mevcudiyetiyle ilgili bir bilgiye vâkıf değilim ama bu onun da sahneye çıkmadığı anlamına gelmez. Mesleğini severek yapan herkese saygımız sonsuz.

BS: Ve kişisel sinema seçkimde önemli yer tutan her sahnesi belleğime kazınan Hanım (1989) filminiz… Camın içerisinden Olcay Hanım’ın karanlığı üzerine yayılan bir ışık ve ölüm ve yaşam arasındaki gelip geçicilik duygusu. Zaten bu filmde yaşadığınız bir trajedi nedeniyle çekiliyor. Bir turne dönüşü geçirdiğiniz trafik kazasıyla Kamuran Yüce hayatını kaybediyor. Filmin rejisörü Halit Refiğ haberlerde sizi üzücü bir halde görünce size vermiş olduğu film sözünü hatırlıyor. “Düşlerden Düşüncelere” adlı söyleşi kitabında filmi için “Benim dünyaya bakışımın sinema anlayışımın uç noktasıdır.” diyor. Zaten auterist bir rejisör olduğu için filmde kendi yaşantısından da izler var. Mesela annesi kanserden vefat etmiş, siz de filmde aynı sonu paylaşıyorsunuz. Kediye olan düşkünlüğünüz ve piyano öğretmeni olmanız da eşi Gülperi Hanım’ın mesleğinden ve “Kediciklerim” adlı eserinden kaynaklanıyor. Filminiz için neler söylemek istersiniz?

YK: Filmde eski bir İstanbul hanımefendisi Olcay Hanım’ı canlandırdım. Eşini çok genç yaşta Dumlupınar’da kaybetmiş, hayattaki tek varlığı kedisi Hanım. Büyük bir konakta yaşıyor ama kapısını çalan kimsesi yok. Sonunun yaklaştığını biliyor ama tek derdi kedisine bir kapı aramak… Kızıyla olan iletişimsizliğe de filmin en önemli çatışma noktasıydı. Aralarında kuşak farkı vardı. Film kaybolmakta olan bazı değerleri çok güzel imgelerle anlatıyordu. Mesela eski dönemin tekneleri, çatanaları… Mesela bir otobüs sahnesi vardır. Olcay Hanım, Beşiktaş’tan otobüse biner ve Bebek’te iner. O kısacık yol boyunca talebelerin kendi aralarındaki konuşmalarını hayretle dinler. Filmde şizofreni sahneler de vardı. Mesela ölmüş kocasıyla konuşuyordu. Filmin sonunda da vasiyetini yazmak ister ama ömrü vefa etmez. Sessiz sedasız koltuğuna oturur ve hayatını kaybeder.  Cesedini günler sonra kızı bulur.

BS: Ölüm ve doğum sözcükleri sizin için neler ifade ediyor?

YK: Biz oyuncular sezonun her kapanışıyla ölürüz, her yeni sezonda yeniden doğarız. Tıpkı Anton Çehov’un dediği gibi, “Bir mevsimin ardından kendimizi treni kaçırmış gibi bir köylünün şaşkınlığı içinde hissederiz.”

BS: Yıldız Hanım, filmografinizi incelediğimde çok ilginç detaylara da rastladım. Mesela Orhan Gencebay’la bir filminiz (Zulüm, 1983) var. O dönem ülkede müziğin yozlaştığını düşünen sanatkarların aksine bir arabesk filminde rol alıyorsunuz.

YK: Bu bir kültür ve arz-talep meselesidir aslında. Önce arabeskin tanımına tarifine bakmak lazım. Çünkü o dönemde arabeski yanlış yorumlayarak kullananlar oldu. Arabesk müziğin bir karmaşasını içeriyor, bu karmaşayı da o dönemin Türkiye’sinin kendi içerisine düştüğü krizle özdeşleştirenler oldu. Toplumda bir farkındalık yarattı. Dolmuşlarda, arabalarda arabesk tarzı kasetler çalınmaya başladı. Bir de baktık ki hayatımızın her alanına girer olmuş. Kimi şarkılar ben de tiksinti yarattı, bazıların da duygulandım. Demek ki arabeskte bir şeyler vardı ki… Bizim bir sanatçı olarak görevimiz reddetmek, ötekileştirmek değil, mevcut olanın özüne, güzeline yoğrulmaktır.

BS: Son dönemde çektiğiniz filmlere gelecek olursak Büyük Adam Küçük Aşk (2001), Güle Güle (1999) ve Beyaz Melek (2007)… Günümüz Türk sinemasını nasıl değerlendiriyorsunuz?

YK: Günümüz Türk sinemasının büyük başarı kazandığını görüyorum. Ancak bu saydığın filmler sinema salonlarının Avrupa filmleri tarafından istila edildiği dönemlerde vizyona girmişlerdi. Büyük Adam Küçük Aşk filminin senaryosu çok hoşuma gitmişti. Rolüm çok küçüktü ama bir oyuncu iyin rolün büyüğü küçüğü olmaz. Filmde Şükran’la da karşılıklı sahnelerimiz vardı. Özellikle kadının duyduğu ümitsiz aşkına, bekleyişine hayran kaldım. Genellikle benim bu son dönemde çekmiş olduğum filmlerin teması uzakta olan bir sevgiliye duyulan özlemle koşullandırılmıştı sanki. Mesela Güle Güle filmi de aynı şekilde. Sıkı dostluğun var olduğu bir aşk hikâyesi işlenmişti filmde. Bir kasabada çocuklukları beraber geçen beş yakın arkadaş, ölmekte olan arkadaşlarının son arzusunu yerine getirmek için banka soygunu yaparlar. Filmin sonunda arkadaşları Küba’daki aşkına ulaşamaz. Çünkü o da orada ölmüştür. Beyaz Melek filminde de ölüm gerçeği vardı.

BS: Ramiz ile Jülide (1996) oyununuzda eski bir seks yıldızının hayatını canlandırmak için nü pozlar çektirdiniz.

YK: Vücudum benim enstrümanım. Mevzubahis fotoğrafları ben bilhassa oyunun afişinde kullanmadım. Sadece oyunun dekorunda geçiyor. Başkasına çektirelim senin yüzünü ona montaj edelim dediler. Bu bana hiç etik gelmedi. Mesleğime bir ihanetti bu. Tiyatro bir delilik hâlidir ve birçok şeye göğüs germeniz gerekir. 

BS: Son oyununuz Kraliçe Lear‘de (2009) ise sahnede amuda kalkıyordunuz…

YK: Aaa sandığınız gibi zor bir şey değil. Bir tekniği var, eğitimli oyuncular bunu bilir. Konservatuarın birinci senesinde ses ve nefes egzersizleri için dersler verilir. Ben de bu dersi verdiğim için antrenmanlı sayılırdım. Kollarım zayıf, başarıyla köprü kurabilirim ama belli bir yaşta zor olabiliyor.

BS: Bu güzel söyleşi için size ne kadar teşekkür etsem az. Eklemek istediğiniz şeyler var mı?

YK: Hayatımı sevdiğim bir işi yaparak geçirmiş olmanın mutluluğuyla yaşıyorum. Sana da teşekkür ediyorum beni bu çalışmanla heyecanlandırdığın için.

1860 Cebel-i Lübnan Hadiselerinin Kamuoyu ve Dış Basında Yansımaları

Başak Gümüsel
Boğaziçi Üniversitesi Tarih Bölümü yüksek lisans öğrencisi.

Cebel-i Lübnan’da Dürzi ve Maruni topluluklar arasında 1845 yılında vuku bulan ve giderek artan çatışmalar, 1850’de Şekib Efendi Nizamnamesi ile çözüme kavuşturulmak istenmiş ve bu sebeple bölgede ikili kaymakamlı idarî sisteme geçilmişti. Fakat çatışmalar bu dönemde daha da körüklenmiş, 1860 yazında da Şam ve Cebel-i Lübnan’da en şiddetli haliyle patlak vermişti. Neticede özellikle Deir el-Kamar, Zahle, Hasbeya ve Raşeya gibi yerlerde, başta Maruniler olmak üzere Rum Ortodoks ve Rum Katoliklerden oluşan Hristiyan topluluklar, Dürziler tarafından bir nevi öç alma üzerine çıkmış çatışmalar sonucunda katledilmişlerdi (madhabih al-sittin). Bunun üzerinde alarma geçen Avrupa ve Amerika basını, terminolojilerini kamusal söylem ve siyasî argümanlara aşılayarak tepkilerini göstermekte gecikmediler. Barbarlığa karşı medeniyet adına olduğu savunulan acil müdahaleye ve vahşete karşı insanî eyleme sık sık vurgu yapılmıştı.[1] Bu tarz söylemler etrafında birleşen baskıyla birlikte 1860 olaylarının getirdiği atmosfer ve Avrupa ülkelerinin müdahaleleri, Osmanlı’yı da kendisini medeni güçlerin bir parçası olarak sunup sunamayacağı konusunda bir itibar bunalımına sürüklemişti.[2] Kamuoyuna yansımış en kritik ve ortak temalar ise çatışmayı ilk etapta kimin başlattığı, Osmanlı Devleti’nin kayıtsızlığı, Dürzilere müsamaha gösterilip gösterilmediği veya onlarla işbirliği yapılıp yapılmadığı, Fransa’nın bölgedeki çıkarları ve Hristiyan toplulukların hangi Avrupalı devletler tarafından himaye edildiğiydi. Nihayetinde bu tepkiler Osmanlı hükümetini çatışmayı durdurmak ve ileride yaşanabilecek müdahaleleri önlemek için derhal harekete geçiren ve 1861’de Règlement Organique etrafında Mutasarrıflık sisteminin kurulmasıyla sonuçlanan en önemli etkenlerden biri olmuştu.

1900’lerde Cebel-i Lübnan Mutasarrıflığı Haritası
(Kaynak: https://pin.it/7ISNN2p)

Esasında dış basında bu meseleye dair bir fikir beyan edilirken göze en çok çarpan nokta Cebel-i Lübnan’a ve savaşan grupların kültürlerine, dinlerine, yaşam biçimlerine dair bilinenlerin pek az oluşuydu. Müdahaleyi şiddetli bir şekilde savunan bazı gazetelerde ne gariptir ki öncelikle bu insanların kim olduğu tanıtılırdı. Bölgeye, çatışmaların sebeplerine ve bölgede yaşayan topluluklara aşinalık ancak aylarca sürecek müzakereler sırasında mümkün olmuştu.[3] Öncelikle, bizzat Osmanlı yöneticilerinin de sebep olarak öne sürdüğü gibi yüzyıllardır süren husumetler vurgulanmış, Boston Traveler gazetesinin yazışmalarında savaşın doğrudan doğruya Dürzi ve Hristiyan aşiretler arasında var olan uzun süreli düşmanlığa dayandırılabileceği belirtilmişti.[4] Yine İngiliz Avam Kamarası mensuplarından Lord John Russell, bir parlamento tartışmasında “hem Maruniler hem de Dürziler silahlanmış, ancak iki taraftan birinin uzun süredir devam eden husumetler nedeniyle ilk önce saldırması an meselesiydi” demiştir.[5] Öte yandan, bölgeyle ve özellikle Marunilerle geleneksel bağları olduğu kabul edilen Fransa, 1860 çatışmalarını önemli ölçüde Hıristiyan-Müslüman çekişmesi olarak adlandırmaktan geri durmamıştır. Paris’te yayımlanan La Semaine Illustrée gazetesinde, “bu artık Dürziler ve Maruniler arasında bir cenk değil; Hıristiyan adını taşıyan her şeyin Müslümanlar tarafından yok edilmesidir”[6] diye bir açıklama yapılmıştır. Aynı sayfada, Beyrut’a kaçan Hıristiyanların şu ifadeleri kullandığı yazılıdır: “Bu Kanlı Gün’de Dürzilerin ve Türklerin en sevdiği şaka, Deyrizor’un talihsiz Hıristiyanlarını çarmıha germekti.”[7] Fransa’nın geleneksel olarak kendisini bölgedeki Katoliklerin koruyucusu olarak görmesinin yanı sıra, bir din savaşına indirgenmiş referansların ana nedenlerinden biri, Osmanlı Devleti’nin katliamlara eşlik ettiğine veya izin verdiğine olan inançtı. Osmanlı yöneticilerinin Hıristiyanlara karşı Dürzilerle gizli anlaşma yaptığına dair söylentiler, Osmanlıların gayet farkında olduğu ve endişelendiği bir şeydi.[8] La Revue Contemporaine’de, Osmanlı devletinin gösterdiği tavrın savaşın kendisinden daha kötü olduğu belirtiliyordu:

Sivil ya da askeri Osmanlı yetkililerinin açıkça Dürzilere taraf olduğunu ve askerlerinin ya Hristiyanların hamlelerini durdurarak ya da onları yağmalayarak veyahut açıkça düşmanlarına katılarak Dürzilerin yanında yer aldığını gördük. Bunun iç savaştan daha kötü bir şey olduğu konusunda haksız mıyım? 1842’de, 1843’te, 1860’ta, aynı tiksinç tarafgirlik, Dürzilere ya da Bedevilere verilen aynı destek, Hristiyanların başına gelen kötülükleri görmede aynı kayıtsızlık, yağmalamaya, bazen de bu bedbaht insanların imhasına aynı katılım…[9]

Bu şiddette olmasa da bu görüş diğer Avrupa ülkeleri tarafından da kabul edilmişti zira bu sayede yapılan müdahaleler ve yeni kurulacak idarî düzen meşrulaşacaktı. Osmanlı İmparatorluğu açısındansa bu müdahaleler ve Marunilerle Dürzilerin dış destek alması Osmanlı yöneticilerinin tedbir almasını yavaşlatan ve otoritelerini sarsan yegâne sebepti.[10]

Cebel Lübnan’da yaşananlar, Osmanlı İmparatorluğu’nun ve bölgedeki toplulukların devamlı olarak çağdışı, geri kalmış ve bağnaz olarak tasvir edilmesine sebep oluyordu. Hatta bu olaylar birkaç defa Missionary Herald gazetesinde Delhi ve Cawnpore’da 1857 yılında gerçekleşen katliamlar ve ayaklanmalarla karşılaştırılmış; tıpatıp aynı “barbarca, acımasız ve şeytani” eylemlerin ortaya konulduğu ve Cebel-i Lübnan’da yaşananların “Timurlenk’e layık bir barbarlık” olduğu belirtilmiştir.[11] Fransız basınında, bu daha çok bir medeniyetin ve ulusların ilerlemesi meselesi olarak gündeme gelmiştir. Burada,  on dokuzuncu yüzyılın ikircikli ulus kavramı, geçmiş toplumlara neredeyse bir sosyal Darwinci bir özellik atfedilerek medeniyet ve modernite üzerinden sunulmaktadır:

İstesek Dürzileri ve Marunileri, Türkleri ve Arapları birbirlerine karşı savaşmaya terk edebilirdik. Sonunda, en güçlü ve en zeki ırk diğerlerini yok ederdi. Yalnız bırakıldığında büyüyecek, geniş bir alan üzerindeki egemenliğini genişletecek ve bir gün muhteşem birliğini tebrik edecekti. Büyük milletler böyle kurulur. Lakin biz on dokuzuncu yüzyıldayız ve dağlı Lübnanlılar arasında atalarımızın gücümüzü ve refahımızı hazırlarken kullandığı hızlı süreçlerin ceremesini çekemeyiz. Medeniyet ve insanlık adına, kendi haline bırakılan doğanın tüm yaratılışın başlangıcı olduğu bu barbarca yok etme işini engellemekle yükümlüyüz.[12]

İngiliz basınında da müdahale desteklenmiş ve şu sözlerle ifade edilmiştir: “Babıali’ye bizimki gibi bağımsız ve eşit bir Hükümet olarak muamele etmek ve ülkeyi ancak bu Devletle bir anlaşma çerçevesinde işgal etmek tavsiye edilir ama böyle bir düzenleme yapılamazsa, o zaman insanlık adına eşitliği göz ardı etmeli ve bu vahşete bir an önce son vermeliyiz.”[13] Buna karşılık Fransızların, Dürzi yanlısı olduğunu iddia ettiği İngilizlerin Osmanlı Devleti ile olan ilişkisine dair tepkisi açıkça ortaya konmuştur:

İngilizler, Protestanlığın Dürziler arasında kolayca kök salabileceği umudunu her zaman beslediler. Bu fikir birçok sempatizan arasında ortaya çıkıyor. Son olarak, Türkler, Osmanlı İmparatorluğu’nun bütünlüğünü korumak isteyen tek gücün Büyük Britanya olduğuna ikna olmuş durumdalar; Lübnan’da ve Suriye’de bulunan Dürzilere yönelik iyi niyetlerini politikalarının dayanak noktası olarak görüyorlar. Tüm bu nedenler, sivil ve askeri Osmanlı makamlarını, fikir ayrılıklarında, tartışmalarında veya Maruniler ve Katolik ya da birlik içinde olmayan Rumlarla olan mücadelelerinde her zaman Dürzileri tercih etmeye yöneltmiştir.[14]

Medeniyet, modernite ve devletlerarası eşitlik konusundaki tüm bu tartışmalar bir yana, Osmanlı’nın imparatorluk içinde askerî, ekonomik ve siyasî mücadeleler verdiği, ancak yeterli kaynak ve güce sahip olmadığı bilinen bir gerçekti. Örneğin, İskenderiye’deki London Times muhabirinin yazdığı bir mektupta “(Türk makamları) nihayet yeterli güce sahip olmadıklarını beyan ettiler” [15] denmiş ve “öyleyse, Avrupalı ​​Güçlerin müdahale etmesinin zamanı gelmiştir; imparatorluğun en güzel ve en gelişen eyaletlerinden birini, uzun süredir çektiği kötü yönetimden ve şimdi onu bekleyen mutlak yıkımdan kurtarın”[16] ifadeleri yer almıştır. 1826’dan 1869’a dek İngiltere’de yayımlanmış haftalık bir gazete olan Atlas’ta da “hasarın altında yatan sebep, Babıali’nin içler acısı zayıflığı nedeniyle, canlarının istediğini yapan, başkentten uzaktaki bağnaz paşalardır” [17] açıklaması yapılmıştır.

Bir taraftan da Prusya ve Rusya tarafından da beklenen Fransız işgali gerçekleşmemiş ve Fuad Paşa’nın bölgeye intikal edişiyle tamamen ortadan kalkan beklenti bir Hristiyan haçlı çağrısı yapan Yunanistan için büyük bir hayal kırıklığı olmuştur. Daha sonra Yunan gazetesi Aion’da (Αἰών) çözümün Batılı bir müdahale değil, yerel halkın işbirliği olduğu söylenmiş ve yeni bağımsız bir devlet kurmuş, bölgeyle ticaret ve denizcilik yoluyla bağları olan Yunanların meseleye bir çözüm bulması gerektiği söylenmiştir.[18] Ayrıca Elpis (Ελπίς) gazetesinde de Avrupa müdahale etmese bile Yunanistan’ın aydın ve hayırsever bir timsal olarak Doğu’nun Hristiyanları için savaşmaya her zaman hazır olduğu belirtilmiştir.[19] Bu çatışmalar aslında Yunanistan’ın yeni kurulmuş bir devlet olarak ne kadar meşru bir aktör olduğunu Batı’nın medeniyet oyununu oynayarak uluslararası alanda kanıtlaması için bir fırsata dönüşmüştür. Hatta bunu Lübnan’daki Rum Ortodoks cemaatinin koruyuculuğunu üstelenmiş Rusya’ya rağmen yapmıştır.

Genel olarak, 1860 yılında Cebel-i Lübnan’da yaşananlar çok hızlı ve büyüyen bir tepkiyle karşılanmış ve bu tepki kamuoyunda daha çok basın aracılığıyla, özellikle de gerek bölgede gerekse başka yerlerde bulunan yabancılar tarafından rapor edilmişti. Kontrolden çıktığı bilinen çatışmalar, Osmanlı İmparatorluğu’nun belki de şaşkınlıkla izlediği ve hızla yönetmeye çalıştığı beynelmilel bir meseleye dönüşmüştü. Komisyon kurulana kadar herkesin gözü Avrupa’nın ve özellikle Fransa’nın yapacağı hamledeydi. Bölgeye yapılması beklenen müdahale, sanki medeniyet, insanî yardım; yardım ya da şiddeti durdurmak adına yapılacakmış gibi yansıtıldı. Bu yapılırken, Osmanlı Devleti de paradoksal olarak hem despot ve Dürzileri yöneten hem de etkisiz, güçsüz ve kontrol mekanizmalarından yoksun ilan edilmişti. Bu durum elbette Osmanlı İmparatorluğu’nun Avrupa’ya yani “medeni” devletlere eşdeğer bir siyasi varlık olup olmadığı konusuyla yakından ilgiliydi. Bu noktada Osmanlı İmparatorluğu’nun dış basındaki ve kamuoyundaki imajı, en az diplomatik baskı ve büyüyen bir çatışma kadar, bu krizi sona erdirmek veya yatıştırmak için onu harekete geçirmede etkili bir unsur olmuştur.


[1] H. Ozan Özavcı, Dangerous Gifts: Imperialism, Security, and Civil Wars in the Levant, 1798-1864 (New York, NY: Oxford University Press, 2021), 306.

[2] Selim Deringil, “The Land of Polite Fictions: The Tanzimat State and Mount Lebanon,” in: De Clerck, Dima, Eddé, Carle; Kaidbey, Naila; Slim, Souad (ed.) 1860, Histoires et Mémoires d’un Conflit, Beyrut: Presses de l’Ifpo, 2015, s. 33-47.

[3] Engin Akarlı, The Long Peace (Berkeley: University of California Press, 1993), 32.

[4] Holmes County Republican, Temmuz 19, 1860.

[5] “The Syrian Outbreak; Interesting Parliamentary Debate” The New York Times, Ağustos 16, 1860.

[6] “La Semaine” La Semaine illustrée, Temmuz 26, 1860 

[7] Ibid.

[8] Ussama S. Makdisi, The Culture of Sectarianism: Community, History, and Violence in Nineteenth-Century Ottoman Lebanon, (Berkeley: University of California Press, 2000), 142.

[9] M. Eugene Poujade, “Le Liban et La Syrie en 1860”, La Revue Contemporaine, Haziran 14, 1860, s. 512.

[10] Leila T. Fawaz, An Occasion for War: Civil Conflict in Lebanon and Damascus in 1860 (Berkeley: University of California Press, 1994), 214.

[11] “Letter from Mr. Jessup” The Missionary Herald, Haziran 1-6, 1860, 241.

[12] Poujade, La Revue Contemporaine, 512.

[13] The Times, Ağustos 7, 1860.

[14] Poujade, La Revue Contemporaine, 517.

[15] “The Civil War in Syria”, The Times, Temmuz 21, 1860.

[16] Ibid.

[17] The Atlas, Ağustos 25, 1860.

[18] Dimitrios M. Kontogeorgis, “The Greek ‘discovery’ of Syria: the 1860 civil war in Lebanon and Damascus and Greek public opinion,” Contemporary Levant 6, no.1 (2021): 31.

[19] Ibid.

Türkiye’nin Huzursuzluğu: Bir Anlam Arayışı

Cem Sili
Orta Avrupa Üniversitesi Tarih Bölümü yüksek lisans mezunu.

“Ben milliyetçiyim, bir mefhuma çok yakın bir realitenin adamıyım. Fakat bu demek değildir ki, halka yabancıyım, bilakis onun emrindeyim.

– Fakat ıstırabını görmüyorsunuz?

– Görüyorum. Fakat oradan hareket etmek istemiyorum. Onu mazlum gördükçe bir gün zalim olmasını hazırlayacağıını biliyorum. Niçin o kadar çok ıstırap çekiyoruz, yani bütün dünya. Çünkü hürriyetin uğrundaki her mücadele yeni bir adaletsizliği doğuruyor. Ben aynı silahlarla mukabeleyi bırakmak istiyorum. Ben içinde yoğrulduğumuz tekneden işe başlamak istiyorum. Ben Türkiye’yim. Türkiye benim adesem, ölçüm ve realitemdir. Kainata, insana her şeye oradan, onun arasından bakmak isterim.

– Bu kâfi değil!

– Bir ütopyaya kapılmak istemeyen için kâfi. Hattâ müsbet bir iş görmek isteyen için.

– Peki, nedir bu Türkiye?İhsan içini çekti:

– İşte mesele burada. Onu bulmakta…”


Yukarıdaki satırlar Ahmet Hamdi Tanpınar’ın Huzur’undan. Huzur’daki huzursuzluk, alegorik olarak Tanpınar’ın bir entelektüel olarak Türkiye’ye dair hissettiği huzursuzluk yahut bizzat Türkiye’nin yaşadığı bir huzursuzluk olarak da okunabilir, diye düşünüyorum. Bu deneme de söz konusu huzursuzluğun kökenlerine dair bir anlam arayışıdır.

Türkiye’yi tarihî, siyasî ve toplumsal açıdan okumanın, okuyabilmenin pek çok farklı yolu var. Modernleşme teorisi bunlardan biri. Modernleşme anlatısına bir zeyl ve aynı zamanda eleştiri olarak Post-Kemalist anlayış öyle. Marksist yaklaşım, Türkiye’yi bir sınıf kavgası paradigmasıyla okur mesela. Başka bir hikâye ise Türkiye’yi bir çeşit kulturkampf  üzerinden okumak. Bu anlayışlar yer yer net şekillerde ayrışır, yer yer iç içe geçer, birleşir, girift bir yapıya bürünür. O yanlış, beriki doğru diye kesin hükümler vermenin mânâsı yok.

Türkiye’nin huzursuzluğunu anlamlandırmaya çalışırken kulturkampf yaklaşımının oldukça işlevsel olduğunu düşünüyorum. Türkiye’yi bir kültür kavgası biçiminde yeniden kurgulamak ve anlamlandırmaya çalışmak pek çok açıdan riskli de. En büyük risk Türkiye’nin sınıfsal yapısını gözardı etmek. Çünkü söz konusu olan bir huzursuzluksa, bunun ciddi oranda sınıfsal sebeplerden kaynaklandığını belirtmek yerinde olacaktır. Ancak ben bu denemede huzursuzluğun kaynağına sınıfsal bir bakış açısından değil, kültürel bir temelden yaklaşmayı tercih edeceğim.[1]

Kimlik Krizi ve Epistemik Kırılma

Modern çağ bir kimlikler çağı aynı zamanda. Bu kimlikler milliyetçilik, milliyet duygusu, millî şuur, bir millete ait hissetmek, aidiyet tasavvuru ya da aidiyet temsili gibi şekillerde ifade bulabilir. Benedict Anderson’un muhayyel cemaat kavramının hayaleti peşimizi bırakmıyor. Avrupalılık yahut Batılılık, Şarklılık, Osmanlılık, İslamlık, Türklük gibi geç dönem Osmanlısının entelektüel zihin dünyasını meşgul eden bu kimlik telakkileri, Osmanlı münevverinin dünyayı nasıl algıladığını da belirliyor. Bu bağlamda Şevket Süreyya Aydemir’in Suyu Arayan Adam’ını anımsamakta fayda var. Osmanlı münevverinin entelektüel motiflerinin ardında, bütün siyasî, toplumsal, ekonomik meseleler bir tarafa, bir kimlik arayışı yatar. Bu arayış da esasında bir kimlik krizinden ileri gelir.

Kimlik krizi, Osmanlı’nın içerisinde bulunduğu meşruiyet krizinin[2] hem entelektüel hem de kültürel bir izdüşümüdür. Osmanlı’da kimlik krizi, yani bir kimlik edinmeye/tahayyül etmeye yönelik arayış, aslında bir aidiyet inşasıdır. Modern Osmanlı’da bir kimlik olarak inşa edilmeye çalışılan ilk aidiyet temsili, Osmanlılıktı. Osmanlılık hem devlet hem de münevverler eliyle tasavvur edilen bir çatı-kimlikti. Hanedanın adının bir çatı-kimlik gibi benimsenerek tebaaya atfedilmesi, “imparatorluk-milliyetçiliği” adı verilen anlayışı bir parçasıydı. Osmanlı İslamcılığı da bütün siyasî vizyonu bir tarafa, Müslüman olmaklığı bir çeşit modern kimlik gibi inşa etmeye çalışan bir düsturdu. Türkçülük, bir çatı-kimlik sunan Osmanlıcılığın hilâfına, İslamcılığın karşıt olduğu “kavmiyetçilik” anlayışıyla doğan ve bir kimlik olarak Türk olmayı ilk defa teklif edip vurgulayan bir aidiyet telakkisiydi. 1904’te Yusuf Akçura tarafından “üç tarz-ı siyaset” olarak formüle edilen bu üçlü kimlik yapısı, on dokuzuncu asır sonu ve yirminci asır başı Osmanlı entelektüel dünyasını imparatorluk yıkılana kadar meşgul etmiştir.

Cumhuriyet’i kuran Kemalist milliyetçi anlayış, geleneksel İslamî yapının karşısına radikal bir laiklik koymuştu. İslam ile yaşanan bu kopuş, modern Türk zihniyetinde Osmanlı’da doğan epistemik fay hattını derinleştirdi. Osmanlı’da Türkçülük ile İslamcılık arasında ontolojik temelde sekülarizmin yarattığı bir epistemolojik kırılma yaşanmamıştı. Bu kırılma İslam’ın toplumdaki gelenekselleşen kültürel mirası ile Cumhuriyet’i kuran Kemalist milliyetçiliğin arasındaki gerilimle yaşandı. Yani kulturkampf’ın başladığı nokta burasıydı. 

Düşman İkizler: Türklük ve İslamlık

Türkiye’deki huzursuzluğun başlıca kaynaklarından biri olarak belirttiğim kulturkampf’ın temelinde, tahayyül edilen kimliği besleyen din ile millî kültür arasındaki ilişki ve gerilim olduğunu düşünüyorum. Türkiye’yi anlamlandırmaya dair çoğu tahlilî okuma, onu bir gerici-ilerici, modern-geleneksel, seküler-dinî gibi kabaca belirlenmiş, çizgileri net ve kalın dikotomilerle değerlendirir. Hangi kavramsal çift kullanılırsa kullansın, her ikisinin de ziyadesiyle olumlu ve olumsuz değerlerle yüklü olduğu, isabetli olmaktan uzak, bulanık bir dikotomiye sıkışmış buluruz kendimizi. Genellemeler çoğunlukla tahlil nesnesini bölmekte işimizi kolaylaştırsa da, yarattığı konfor alanı tahlili ciddi oranda baltalar, görüş alanını bulanıklaştırır, idraki boğar.

Geç Osmanlı’daki kimlik krizi düşünüldüğünde Müslümanlık ile Türklük iç içe geçmiş, neredeyse yekpare bir kimliği ifade etmekteydi. Dini bir kavram olan millet’in millî aidiyet unsurunu kast etmesine yönelik geçiş, Müslüman olmak ile Türk olmanın özdeşliği üzerinden okunabilir aslında. Ancak yukarıda söz ettiğim epistemik kırılma ile Türk olmanın İslam karşısında ne şekilde konumlandığı, sekülarizmin bu konumun neresinde yer aldığı kulturkampf’ın bir özetidir.

Cumhuriyet elitlerinin tahayyül ettikleri Türk kimliği, İslam’dan mümkün mertebe âzade, seküler ve “modern” bir kimlikti. Diğer yandan Müslümanlık, Anadolu’daki halkın olmaktan anladığı kimlikti. Bu bağlamda söz ettiğim kulturkampf, Şerif Mardin’in Edward Shils’den mülhem şekilde kavramsallaştırdığı çevre-merkez çatışmasında tezahür etmiştir. Kemalist iktidar, kabul ettiği modern değerlerle bir Türk kimliği oluşturmaya çalışırken hem Osmanlı elit kültürünü hem de halk İslam’ını reddetmişti. Bu düzlemde Türk milliyetçiliği, yeni kurulan devletin seküler değerleriyle eklemlendi. Türklük ve İslamlık, geç Osmanlı’da bir simbiyoz halinde iken Cumhuriyet’in laik atılımlarıyla birbirinden ayrılmış gibi görünüyordu.

Sonuç: Suyu Aramak

“Her istediğimiz yere gidiyoruz gibi geliyor bize, halbuki ölmüş köklerin arasından daima aynı boşluğa, imkansızlığın ta kendisi olan bir imkan kalabalığına çıkıyoruz. Bu bizi elbette şaşırtır. Bugün bir insan Türkiye’yi her şey olabilir, sanabilir. Halbuki Türkiye yalnız bir şey olmalıdır; o da Türkiye. Bu ancak kendi şartları içinde yürümesiyle kabildir. Bizim ise elimizde adetten ve isimden başka bir şey, müspet bir şey yok. Cemaatımızın adını biliyoruz, bir de nüfus ve vatan genişliğini . . .” Huzur, Tanpınar.

Cumhuriyet’in erken yıllarında yaşanan epistemik kırılma, on yıllardır etkisini sürdürüyor. Tek Parti döneminden sonra bir çeşit karşı-devrim gibi anlaşılabilecek dönem, Kemalist milliyetçiliğin bürokrasi ve askeriyeye sıkışması, İslam ile milliyetçiliğin popülist ittifakı olan Türk-İslam sentezi, darbeler, “sağ-sol” çatışması, AKP iktidarı ve AKP’nin MHP ile ittifakı, İYİP’in kuruluşu ve seküler milliyetçiliğin yükselişi… Söz konusu kırılmanın siyasi düzlemdeki tezahürleri.

Özellikle son dönemde sıkça tartışılan Post-Kemalist anlayış Kemalist milliyetçi zihniyeti bir “ilk günah” gibi kavramsallaştırmıştır. Türkiye’deki otoriterliği, faşizmi, vesayeti, darbeleri, polis şiddetini, baskıyı, sansürü ilh. Kemalist bir “ilk günah”a bağlamanın Kemalizm’i, Cumhuriyet’i kuran iradeyi ve şartları bağlamsızlaştırarak, tarihî tecrübeden kopararak ele almak gibi bir sakıncası var. Türk siyasî kültürü üzerinde hâkimiyet kurmuş otoriterliğin a priori olarak milliyetçilik düşüncesine indirgenerek İttihatçılık’tan Kemalizm’e, oradan tüm Cumhuriyet’e yayılmış olan bir ruh olduğu fikri hâkim. Halbuki Türk siyasî kültürünün otoriter kökenleri de tıpkı bu denemede ele aldığım kulturkampf gibi geç Osmanlı’nın zihniyet dünyasında, güç ilişkilerinde ve modern devleti yapılandırırken yaşanan sancılarda aranmalı.

Sonuç olarak, Türk toplumu ve zihniyet dünyasını cenderede bırakan bir kulturkampf’ı huzurla nihayete erdirecek şey, her şeyden önce ve en başta otoriterlik meselesinin aşılmasında bulunabilir. Otoriterlik farklı anlayışların, kimlik telakkilerinin, yaşayış tarzlarının  bir arada huzur içerisinde var olmalarını engeller. Hatta her türlü farklılığı, kimlik siyasetini kışkırtarak sınıf mücadelesini örter, iktidarını her daim her koşulda yeniden üretmeyi başarır ve yarattığı kaostan beslenir. Türkiye’nin gırtlağına çöken bu otoriterlik hayaleti, ancak def edildiğinde Türkiye’nin ne olduğuna dair sarih ve sahih bir tanım yapılabilir.


[1] Türkiye’yi siyasî, beşerî, içtimaî ve tarihî olarak mesele edinmiş entelektüelin, akademisyenin yahut meraklı herhangi bir kimsenin bu alengirli memleketi sadece sınıfsal ya da sadece kültürel temelden yaklaşarak anlayabileceği fikrine karşıyım. Yani sınıfsal ve kültürel yaklaşımlar arasında körkütük bir ayrım yapmak mecburiyetinin olduğunu sanmıyorum. Nasıl ki Türkiye’nin kültürel yapısı pek çok farklı katman içeriyorsa ve bunlar derinden etkileyen sınıfsal bir temel varsa; Türkiye’nin sınıfsal yapısında belirli motivasyonları belirleyen, belirli karşıtlıklar ya da yakınlıklar oluşturan kültürel kökler de var.

[2] Meşruiyet krizi Habermas kaynaklı bir kavram. Selim Deringil bu kavramı on dokuzuncu asır Osmanlısının içinde bulunduğu vaziyeti izah etmek için kullanır.

Kraliçenin Cenazesi: 70 Yıllık Bir Saltanatın Sonuna Tanıklık Etmek

Kutay Yavuz
Boğaziçi Üniversitesi Tarih Bölümü mezunu ve fotoğrafçı.
Fotoğraf: Kutay Yavuz
Telif hakkında sahip fotoğraf.

Kutay Yavuz’un Kraliçe II. Elizabeth’in cenaze törenine tanıklığını yayınlarken Sn. Yavuz’un fotoğraflarını yayın izni için Yarının Kültürü olarak teşekkür ediyoruz. Bu yazının devamında tüm fotoğraflara ulaşabilirsiniz.


17 Eylül Cumartesi günü Londra Heathrow Havalimanı’na iniş yaptım. Uçağın kapısından çıkar çıkmaz gördüğüm ilk yazı “Terminal 2 – The Queen’s Terminal” oldu. Meğer burası kraliçeye adanmış bir terminalmiş. Tesadüf mü demeli bilmem. Pasaport kuyruğu ve ardından bagaj alımına yürüdüğüm esnada pek çok ekran Kraliçe Elizabeth’in gençliği ve yaşlılığını gösteren anma görselleriyle doluydu. Bütün bunlar yetmezmiş gibi arkadaşımın Wanstead’deki evine gitmek için kullandığım toplu taşıma henüz yeni açılmış bir tren hattıydı: Elizabeth Line.

İngiltere’ye gelme sebebim York Üniversitesi’nde sinematografi üzerine yüksek lisans yapmak. Üniversite’nin açılış tarihi 19 Eylül’dü, ben de 17 Eylül’de gelip iki gün Londra’da kalmak, ardından trenle York’a geçmek üzere biletlerimi ayarlamıştım. İki hafta önce kraliçenin ölüm haberi geldi ve yaklaşık bir hafta önce cenazenin 19 Eylül Pazartesi günü yapılacağı açıklandı. Gidişime bir gün kala ailemle konuştuğumda biletimi ek ücret ödeme pahasına salıya ertelemeye karar verdim. Yetmiş yılda bir olan bu olayı kaçırmayı istemiyordum, zaten okulumda o gün yapılacak bütün etkinlikler iptal edilmişti.

O sabah metroda ve de sokaklarda neredeyse bütün dükkanlarda kraliçenin fotoğrafını ve anma mesajlarını gördüm, öyle ki bir kuir barında bile kraliçenin farklı renklerdeki elbiseli fotoğrafları sırasıyla gökkuşağı oluşturacak şekilde sıralanmıştı. Bunlar hem hoş hem de garip geldi. Yedi yıl önce Dubai’ye gittiğimde orada burada şeyhlerin fotoğraflarını görmeyi yadırgamış, “Bu devirde bu nedir?” demiştim. Aynısını kraliçe için düşündüğümde Doğulu ve Batılı monarklara bakış açımızdaki ikiyüzlülük bir kez daha belirgin oldu. Hoş, Arap ülkelerinde henüz yüz yıl önce İngiliz desteğiyle kimi aşiretlerin kurduğu hanedanlarla yüzlerce yıllık geleneğe sahip Avrupa monarşilerini aynı kefeye koymak hata olur. Yine de monarşiyse monarşi, cumhuriyetçi bir insan olarak buna da karşı olmam gerekirdi, değil mi? İngilizlerin yaptıkları PR’ın başarısı burada kendini gösteriyor.

Fotoğraf: Kutay Yavuz
Telif hakkında sahip fotoğraf.

Westminster Köprüsü’nde gördüğüm ilk manzara bütün vücudunu kaplayan bayraklarla dolu bir takım giymiş, başında bayraklı bir şapka olan, elinde de onlarca bayrak sallayan yaşlı bir adamdı. Bir cenaze ortamından ziyade millî bir bayramdaymışçasına coşkulu duruyordu. Köprünün parlamento meydanı yönündeki çıkışı atlı polisler tarafından kapatılmıştı. Onlarla konuştuğumuzda bize hiçbir şey göremeyeceğimizi, etraftan dolaşarak Hyde Park’a gitmemizi önerdiler. Bu esnada köprüde ve etraftaki yollarda pek çok spiker elinde mikrofonuyla hazırdaydı.

Westminster’dan Hyde Park’a kadar giden yol zahmetliydi. Takip ettiğim kalabalıkla birlikte sık sık karşılaştığımız bariyerlerden dolayı yan sokaklara dönmek insana 1 Mayıs’ta Taksim Meydanı etrafından dolanmaya çalışmak gibi hissettiriyordu; elbette polisler çok nazikti. Kalabalık içerisinde İngilizler kadar yabancılar; özellikle Asya, Orta Doğu ve Afrika ülkelerinden gelmiş kimi turist, kimi de İngiltere vatandaşı olan binlerce insan vardı. Dahası görev yapan polislerin çoğu göçmenlerden oluşuyordu. 70 yıl boyunca İngiliz İmparatorluğu’nun pek çok sömürgesini yönetmiş, pek çoğunun bağımsız oluşuna tanıklık etmiş olan Kraliçe Elizabeth’in cenazesinin güvenliğinin sağlanması yine günümüzde Commonwealth denen bu sömürgelerden gelenler sayesinde oluyordu, bu da kaderin bir cilvesi midir ki? Bana daha garip gelen ise polisler için bir sakal ya da şapka kuralı olmayışıydı: Selefi sakallı mı ararsınız, başına Hint sarığı bağlamış olan mı? Türkiye’de yıllarca süren tartışmaların aksine İngilizler bu duruma alışmış görünüyordu, yine de ben yadırgadım: Resmî görevde olan insanların dinlerini, ideolojilerini belli eden herhangi bir göstergeyi taşımamaları gerektiğini düşünüyorum. Bütün bunların yanı sıra polislerin çoğunun oldukça esprili olduklarını söylemeliyim. Sık sık bariyerlerin ötesini görmeye çalışanlara “Burada görebileceğiniz hiçbir şey yok” diye seslendiler, kimisi bunu bıkmış şekilde yapıyordu ve insan o bıkkın sesi duyunca gülüyordu.

Hyde Park’taki devasa ekrandan canlı yayını takip eden kalabalık oldukça çeşitliydi: Bir tarafta düzgün giyinmiş, ellerinde ya da sırtlarında Birleşik Krallık bayrağı taşıyan, oldukça duygulu görünen ve marşlara eşlik edenler; diğer taraftaysa benim gibi sırf tarihe tanıklık etmek isteyen turistler, hatta piknik örtüsünü serip prosecco’larını içenler vardı. Saat 12’yi göstermek üzereyken kraliçe için iki dakikalık saygı duruşu anonsu yapıldı. Öncesinde bandodan, bizim 10 Kasım’larda duymaya alışık olduğumuz tarzda kısa bir marş çalındı, ardından herkes iki dakika boyunca sessiz durdu. Sessizlik sona erdiğinde alkışlar eşliğinde artık kraliçeye değil krala referansla God Save the King çalmaya başladı, kimi vatansever görünen insanlar sözlere eşlik ettiler. Günün belki de en ikonik anı buydu.

Cenaze taşınmaya başladığında Hyde Park’ın köşesinden top atışları yükseldi ve bunu canlı görme fırsatı buldum. Atışlar bitince bir grup atlı asker geçit yaptı ve kraliçenin tabutunun kaideden indirilip arabaya bindirileceği anıta doğru gittiler (biz bu olayı yine ekrandan izleyebildik). Bu işlem gerçekleştikten sonra araba kraliçenin gömüleceği Windsor Kalesi’ne doğru yola çıktı ve Hyde Park’taki kalabalık da yavaşça dağıldı.

Westminster semtindeki pek çok pub oldukça doluydu, hatta sokağa taşmışlardı. Bu pub’larda tören canlı yayımlanıyordu ancak insanlar neşeli görünüyordu. Kalabalık sokaklarda yürürken çoktan sarhoş olmuş, neşeyle şarkı söyleyen kimi orta yaşlı İngilizler gördüm. Aralarında “Arkadaşlar Kraliçe öldü, biraz saygılı mı olsak?” gibi bir soru geçtiğinde birisi “O da bugünü böyle geçirmemizi isterdi canım!” yanıtını verdi. Türkiye’de olsak ve böyle bir ortamda bu insanları kameraya çekip sosyal medyaya koysak birkaç saat içinde büyük bir linç fırtınasının ardından tutuklanacaklarını düşünmemek elde değildi. İçki içip eğlenmek İngilizlerin kültürüne bu kadar içkin olunca böyle hareketler belli ki yadırganmıyor, cenazeye gelmiş kimi rütbeli emekli askerleri de ellerinde birayla bağırarak şarkı söyleyip birbirleriyle şakalaşırlarken gördüm, görmekle kalmadım, tanışıp sohbet de ettim.

Fotoğraf: Kutay Yavuz
Telif hakkında sahip fotoğraf.

Londra’nın pek çok sokağı akşama dek trafiğe kapalı kaldı, böylece en ünlü meydanlarda, caddelerde ve köprülerde asfaltın üzerinde yürümek ve arabalardan boşaltılmış görünen bu kentin tadını çıkarmak mümkün oldu. On iki yıl önce bir dil okulu için geldiğimde gördüğüm pek çok yeri bir kez daha ziyaret etme fırsatı buldum. Oldukça fazla yürüdüm ve sonunda yine törenin canlı yayımlandığı bir pub’a oturup yemek yedim. Trafik ve hâlâ kapalı olan birkaç kısım dışında hayat normale dönmüştü. Buckingham Sarayı’na giden yol da açıldığında saraya kadar kalabalığı takip ettim. Burada polislerden biri kalabalığa bariyerlerin arkasında sarayın güvenliğini sağlayan iki kadın polisi göstererek “Bütün gün çalışan bu polisler için bir alkış alabilir miyiz?” diye seslendi ve hepimiz onları alkışladık. Sarayın duvarlarına ve parmaklıklarına yerleştirilmiş pek çok çiçek, anma mesajı ve çocuklar tarafından çizilmiş resmi izleyerek alandan çıkış yaptım ve bu yorucu olduğu kadar güzel günü tamamlayarak Wanstead’e geri döndüm. İngiltere’deki yolculuğum bu ülkenin yetmiş yıllık bir döneminin son buluşuna denk gelmişti. Bundan sonrası neler gösterecek bilinmez ama kimi tahminlerim var. Güncel pek çok anket monarşiye desteğin hâlâ genel nüfusta yüzde altmışın üzerinde olduğunu, ancak bu oranın gençlerde yüzde otuz üçe kadar düştüğünü gösteriyor; benzer şekilde cumhuriyete destek de yüzde on sekizden yüzde otuza yükseliyor. Kraliçe bütün günahlarına karşın İngilizler için birleştirici bir figür, bir tür büyükanneydi. Charles ile bunun aynı şekilde devam edeceğini düşünmüyorum. Bu devirde monarşi zaten sorgulanırken kadın değil erkek bir monark, hele ki Charles gibi çok daha az sevilen bir figür insanların monarşiyle bağlarını daha da zayıflatacaktır. Bu elbette bir anda olmayacak ancak önümüzdeki yirmi otuz yıl içerisinde artık bu sistemin ciddi şekilde tartışıldığını, hatta kimi politikacıların referandumu gündeme getirdiklerini görmemiz işten bile değil. Her ne kadar bütün bu törenler insanlarda bir bağlılık yaratıyorsa da her geçen gün daha fazla İngiliz vergilerinin buraya gitmesini sorguluyor. Bunca yıllık monarşinin yok olduğunu kendi yaşam süremizde görür müyüz bilmesem de bu akımın süreceği apaçık ortada.

Fotoğraf: Kutay Yavuz
Telif hakkında sahip fotoğraf.
Fotoğraf: Kutay Yavuz
Telif hakkında sahip fotoğraf.
Fotoğraf: Kutay Yavuz
Telif hakkında sahip fotoğraf.