Adı Vasfiye ya da Arzunun Çerçevesini Veren Fantezi

Mustafa Türkan
Bahçeşehir Üniversitesi Sinema ve Televizyon Bölümü Yüksek Lisans öğrencisi.

Atıf Yılmaz, Necati Cumalı’nın hikâye kitabı Ay Büyürken Uyuyamam[1] ile bir müddet boğuştuğunu filmin ilk gösteriminde dağıtılan kitapçıkta şöyle ifade etmişti: “Vasfiye’nin durumu ümitsiz. Haftalar, aylar geçiyor… Bir bakıyorum Ay Büyürken Uyuyamam kitabı yine masamın üzerinde. Vasfiye’den kurtulmak için başka öyküleri karıştırıyorum. Göz Açmak, Gözleri Çalar, Dertli, İğneci, Çizme Delil Sayılmaz ve başkaları… Birden öykülerdeki ortak yanları keşfetmeye başlıyorum. Hepsi birer Vasfiye değil mi kadın kahramanların? Erkeklerin, hep kendilerini kayırarak, anlattıkları kadın kahramanlar.”[2] Yılmaz tam da bu noktada düğümü çözdüğünü hissetmiş, bir hareket alanı bulmuştu. Zihninde öykülerden oluşan bir kolaj şekillenmişti. Bu kolajı mümkün kılmak için Vasfiye’yi Vasfiye’nin hayatına giren erkeklerin anlatmasında karar kılmıştı. Böylece film, konu sıkıntısı çeken genç bir yazarın düşlerinden oluşacak, anlatılan hikâyeler ve düşler nihayetinde tutkulu bir aşka veya daha doğru bir ifadeyle takıntıya dönüşecekti. Filmin senaristlerinden Barış Pirhasan’ın usta kaleminin dokunuşlarıyla Vasfiye, Sevim Suna kılığında bir postere gizlenecek ve genç yazarın kafası kurcalanacaktı. Pirhasan’ın da belirttiği gibi Vasfiye’yi tanımış erkekler, gerçekçilik sınırlarına aldırış etmeden, ansızın yazarın karşısına çıkacak ve yazar istese de istemese de bildiklerini ona anlatacaklardır. En nihayetinde, Öteki’nin arzusu muammalı ve anlaşılmazdır. Fantezi, bu muammayı dolduran, onu dile getiren, ona belirli bir talebi somutlaştıracak şekilde biçim veren şeydir. Bu akla, Jacques Lacan’ın “arzu Öteki’nin arzusudur” iddiasını getirir.[3] Arzu nasıl Öteki’nin arzusudur? Okurlarımız için biraz vülgarize edecek olursam, Lacan’ın iddiası en bariz düzeyde, Öteki’yi arzuladığımızı belirtir. Gerçi bu, Lacan’ın arzudan çok talep olarak adlandırdığı şeyin alanına girer. İkincisi ve daha da önemlisi, Öteki tarafından arzulanmayı arzuladığımız anlamına gelebilir. Üçüncüsü, Öteki’nin istediği arzulanır. Örneğin, küçük burjuva, belirli bir evi, evin kendine has özellikleri nedeniyle değil, komşusunda/tanıdığında kıskançlık yaratacağı için arzulayabilir. Son olarak, bilinçdışı Öteki’nin söylemi olduğunu hatırlamak gerekir. Böylece arzunun Öteki’nin arzusu olduğu tezi, arzunun, gösterene dayalı her türlü semptomatik oluşumu üreten bilinçdışımıza musallat olan gösterenler ağı aracılığıyla eklemlendiğini ifşa eder. Herkesin (seyirciler dahil) kendini bir düş dünyasında bulması bu eklemlenme süreciyle alakalıdır. Atıf Yılmaz da filmi böyle tanımlar: “Bu bir gerçeğin olduğu kadar düşün de filmi.”[4] Dünyada bir otobüs dolusu konunun olduğu düşünen yazarın arkadaşının yazara “Sana renkli rüyalar” diyerek yanından ayrılmasının sebebi de budur. Scognamillo, Atıf Yılmaz’ın kariyerindeki bu noktayı “sağlam bir yaklaşım, bir biçim rahatlığı ve kendine özgü bir mizahla değerlendirdiği düşsel sinema” olarak tanımlamıştır.[5]

Filmi değerli kılan en önemli yan, günümüzde herkesin diline dolanmış toplumsal cinsiyet kavramına eleştirel bir bakış sunması değildir. Kaldı ki bu bakış, çoktan demode olmuştur. Bunun yerine arzu, düş ve fantezi gibi kavramlara yönelen bir değerlendirmenin yerinde olacağını düşünüyorum. Sevim Suna posteri, genç yazara arzulama eylemini gerçekleştirebileceği bir çerçeve verir. Fantezi basitçe önceden var olan bir arzunun hayali tatmini değildir, daha ziyade fantezi arzumuza biçim/şekil vererek onun için bir nesne seçer, tıpkı bir pencerenin benim açımdan manzarayı seçmesi gibi… Başka bir deyişle, henüz bilinmeyen arzu, fantezi aracılığıyla yapılandırılır. Taranç ve Tomak’a göre bu yapılanma da görev alan düşün görsel imgeleri ayna, çizme, iğne ve yatak gibi nesnelerdir.[6] Yine de unutulmamalıdır ki Lacan için arzu bilinçsizdir. Öteki’nin söylemi bilinçdışı olduğu sürece, bundan arzumuzun ne olduğunu bilmediğimiz sonucu çıkar. Analize giren özne, şikâyetçi ama daha da önemlisi ne istediğini bilmeyen ya da arzusunu bir nebze de olsa bulmaya çalışan bir öznedir. Sevim’in veya Vasfiye’nin bakışları hep kaçar ve bu kaçış bir çerçevedir. Fantezi belki de hiç var olmamış, geri çekilmiş veya daima kaçacak olanla ilgilidir. Bu bana dile odaklanırken kendi içinde şeyi ıskalamamızı hatırlatıyor. Yani bir süre sonra çerçeve kayboluyor. Bu çerçeveye bir kere girenin film bittikten sonra da film üzerine düşünmemesi mümkün müdür? Belki bir kere de olsa çerçeveye girdiğimden hâlâ filmdeki düş üzerine düşünüyor, “Bu düş kime ait? Vasfiye’ye dair duyduğumuz hikâyeler, bir kadının yaşamından parçalar mı? Hikâyeleri anlatan adamlar gerçekten de var mı, yoksa her şey genç yazarın düşünün bir parçası mı?” diye soruyorum. Sanki düşün sahibinin kim olduğu önemliymiş gibi…

Filmin düşün yalnızca yazarın bir düşü olduğu iddiasında inat ederek anlatıda büyük bir fırsatı (anlamın kendini yaratma olanağını) elinin tersiyle ittiği çok açıktır. Fakat toplumsal sorunlara (gerçi şizoanalizin en genel ilkesinin arzunun her zaman bir toplumsal alanın kurucusu olduğu düşünülebilir) eğilmedeki ısrarından dolayı, Atıf Yılmaz’dan bir hakikat evreni olarak da tanımlayabileceğimiz bilinçdışını zihinsel duruşunun merkezine yerleştirmesini beklemek haksızlık olacaktır. Yılmaz’ın sinemasında dil tam anlamıyla düş içinde değildir. Yine de işimize geldiği gibi hayal etmek mümkündür. Filmin sanat yönetmeni Şahin Kaygun’un ifadelerinden onun da hâlâ bu gizemi çözemediğini anlaşılmaktadır: “Vasfiye gerçekten yaşadı mı, yoksa genç yazarımız İstanbul otobüsünden indiği anda geçtiği kamera karşısında mı düşlemeye başladı Vasfiye’yi bilmiyorum. Ekibin de kesin bir karara vardığı kanısında değilim.”[7] Filmdeki erkeklerin yüzleriyle yüzümüzü takas etmediğimiz umuduyla bu düşü, erkek egemen toplumun kadın algısından öteye taşımak istiyorum. Düşü ilginç kılan bir veya iki erkeğin perspektifinden anlatılabilecek bir düşü sonsuza kadar çoğaltma imkânını içinde taşımasıdır. Genç yazar hikâyeleri dinlerken dış dünyayla her karşılaşmasında anlamın ve kurgunun farklı bir eklem yeriyle karşılaşır. Nihayetinde düş içinde olduğundan ipler elinde değildir. Elbette düşe, her ne kadar zengin bir düş negatif ayna imgesi görevi görüyor olsa da varlığından daha büyük bir anlam yüklemekten kaçınıyorum. Geleneğin aksine rasyonel ve irrasyonel arasındaki ayrımın bir fantezi ürünü veya daha doğru bir ifadeyle yanılgı olduğunu düşünüyorum. Bu açıdan içinde sürrealizmden parçalar taşıyan filmleri (her film biraz sürrealizme ait olsa da Adı Vasfiye sürreal bir film değildir) rasyonelliğin altında yatan çelişkileri ortaya çıkarmaya yönelik bir tepki olarak ele almak bir amaca hizmet etmez. Her ne kadar farklı giysiler giydirilmiş olsa da iki varlık alanında da verili bir x vardır ve bu x, herhangi bir kategori, kavram, dayanak ve özellik düzeyinde, rasyonel ve söylemsel olarak tamamen kavranılamaz bir yana sahiptir. Quentin Meillassoux bunu şöyle ifade eder: “Rasyonellik akıllıca deli olma olanağıdır.”[8] Rastlantısallığın yasaları, hesaplamaları olduğunu ortaya koyan ve aslında rastlantısallığın bir hesaplama yönetimi olduğunu ortaya koyan Meillassoux’nun bu düşüncesinden sürrealizmin veya düşün kaçması da mümkün değildir. Öyleyse, düşün aslında rasyonalizmin doruk noktası olma ihtimalini düşünmemiz gerekir.

Adı Vasfiye tam da bu amaç doğrultusunda kullanılabilir. En nihayetinde filmdeki düş veya düşler bir olasılık hesabından ibarettir. Kendi deneyimimden bahsedecek olursam (bu olasılıklardan yalnızca biridir), Sevim Suna’nın pozundaki hüzün ve hazzın birlikteliğinin sebebi, filmdeki düşün asıl anlamının kişinin kendi ölümünü başkasının gözlerinden izlemesi midir, diye düşünmeden edemiyorum ama daha önemlisi, Sevim Suna’yla Türkan Şoray arasındaki perdenin inceliğiyle sarsıldığımı itiraf etmeliyim. Sevim Suna’ya ne zaman baksam Vasfiye’nin yanı sıra Türkan Şoray’ı gördüm. Bu çağrışım yoluyla gelen bir imge mi yoksa despotça var olan bir imge miydi, hâlâ bilmiyorum. Hâlbuki anlatılan hikâyenin Türkan Şoray ile doğrudan alakası yok. En akla yakın açıklama bu düşün biraz da Atıf Yılmaz’a ait olması… Yılmaz anılarında Türkan Şoray’a hissettiği aşkı dile getirmişti: “Türkan’la hatırladığım ilk şey, daha ilk filmimizde ona sırılsıklam aşık olmamdır.”[9] Belki de bu yüzden Türkan Şoray’la çevrilen sayısız film, aşk ve sonrasında dostluk çağrışım yoluyla gelen bir imgeyi mümkün kılmıştır. Atıf Yılmaz sineması, yalnız yitik kadın portrelerinin temsilinden ötürü değil bu portrelerin temsilinin ötesinde rastlantıyı mutlaklaştıran bir dile hizmet ettiği için de takdiri hak ediyor.

Uzun lafın kısası, Vasfiye arzu, Sevim Suna ise arzunun çerçevesidir.

Türkan Şoray ise hâlâ aramızda.


[1] Ay Büyürken Uyuyamam, Necati Cumalı’nın yedek subay olarak Çanakkale Ezine’de geçen yıllarının meyvesidir. Cumalı karakterin ve hikâyenin ardındaki ilhamı şöyle açıklamıştır: “Kısa bir süre de olsa küçük kentlerimizde kasabalarımızda yaşayanlar, Vasfiye’yi kolaylıkla tanıyacaklar, hatırlayacaklardır. Kasabada geçen yıllarında onlar da bir Vasfiye’yi ya tanımış ya da tanıyan arkadaşlarının ağzından beline inen saçlarının övgüsünü dinlemişlerdir. Hemen hemen her kasabada, genç yaşta dul kalmış, güzelliğiyle ünlü, bir yandan cinsel irilerinin, bir yandan da yeteneklerinin tutkularının, yönlendirmesiyle daha canlı daha şenlikli bir yaşamın özlemini çeken, bu özlemle çevresinde elinden tutacak koruyucu bir erkek arayan bir Vasfiye vardır. Kasabaya gelen bekâr memurlar, yedek subaylar arasında Vasfiye bu özlemle seçimini yapar. İçlerinde kendisini durgun kımıltısız kasaba ortamından çekip alacak, büyük kentlerin ışıklarına kavuşturacak erkeği arar. Çok kez de umutla kendini aldatır; sever, kendini o erkeğe verir.” Adı Vasfiye: Yaratıcı Ekipten Notlar (Mimeray Yayınları: İstanbul, 1985), 1.

[2] Barış Pirhasan’ın bu konu hakkındaki fikirleri ise şöyledir: “Kim olduğu merak edilen bir kadını, ona farklı açılardan bakmış erkekler anlatıyor. Anlatıcılar elbette tümüyle kendi açılarını, çıkarlarını, duyarlıklarını yansıtıyorlar. Yine de anlatılanların toplamından üstünde tartışılacak, fikir yürütülebilecek bir kişi çıkabiliyor. Bu kişinin tanımlanmasında sözü olmayan tek insan da kadının kendisi.” Adı Vasfiye: Yaratıcı Ekipten Notlar (Mimeray Yayınları: İstanbul, 1985), 6.

[3] Jacques Lacan, Fallus’un Anlamı, çev. Saffet Murat Tura (İstanbul: Altıkırkbeş Yayın, 2013), 13. Filmin Freudyen bir okuması için bkz. Agâh Özgüç, Türk Sinemasında Cinselliğin Tarihi (İstanbul: Parantez, 2000).

[4] A.g.e., 8. Böyle bir filmin altından kalkabilmek tüm ekip için çetin bir sınava dönmüştür. Gerçi Atıf Yılmaz’ın Türk sinemasını delik deşik bir gemiye benzettiği düşünüldüğünde ekibin sudan çıkmış balığa dönmedikleri açıktır: “Sinemamızı delik deşik bir gemiye benzetirim. Yönetmen bu geminin kaptanıdır. Çıktığı yolculuğun sonu belli değildir.” “Sinemamız delik deşik”, Milliyet, 9 Mayıs 1995, 1. Filmin müziklerini hazırlayan Atilla Özdemiroğlu’nun filmin müziklerini on günde hazırladığı, nihayetinde herkesin memnun kaldığı bir iş çıkmış olsa da üç kilo verdiğini düşünüldüğünde Atıf Bey’in delik deşik gemi benzetmesi yerinde bir benzetmedir. Buna rağmen film dört ödül kazanmıştır: İstanbul Sinema Günleri’nde (1986) “En iyi film”, 23. Antalya Şenliği’nde (1986) “üçüncü”lük, Atıf Yılmaz (yönetmen) ve Müjde Ar (oyuncu) ise kendi dallarında ödüller. Agâh Özgüç, 100 Filmde Başlangıcından Günümüze Türk Sineması (Bilgi Yayınevi: İstanbul, 1993), 75.

[5] Giovanni Scognamillo, Türk Sinema Tarihi: İkinci Cilt, 1960-1986 (İstanbul: Metis Yayınları, 1988), 65.

[6] Rapıg Taranç, Melih Tomak, “Adı Vasfiye ve Uzun Bir Gece Filmlerinde Necati Cumalı’nın Sinemasal Yorumları.”, ARTS: Artuklu Sanat ve Beşeri Bilimler Dergisi, Necati Cumalı Özel Sayısı, 182.

[7] A.g.e., 14. Sevim Burak da hikâyelerindeki karakterler için benzer bir yorumu yapar: “Düş görüyorlar hikâyelerimdeki kişiler, gerçeklerin düş’ünü.” İskender Altın, “Sevim Burak’ın “İşte Baş İşte Gövde İşte Kanatlar” Oyununu Çalışırken Keşfettiğim, Sevim Burak’ın Metinlerine/Ya Da Kendine Bakışımı Oluşturan Notların Arasından Seçilen veya Yeni Yazılan 24 Not.”, Tiyatro Araştırmaları Dergisi, Vol. 32, No. 2 (2011): 92. Burak’ın hikâyelerinde ilk cümle, kendi kendine gelir hissiyatı verir: “Demir kapıdan girdiler.” Her zaman, her yöne çekilebilecek bir anlam, bir başlangıç noktasından hareketle hikâyelerini yazmaya başlar, ona göre bütün çabası, sonuna kadar devirmektir o cümleyi. Bu anlayışını şöyle ifade eder: “Ben artık öyle, insansı bir sesle, kelimeler bularak, düzgün mü düzgün harflerle, incecik kıvrımlar ve bükülmelerle mantıklı cümleler kuramıyorum, kurmak istemiyorum.” Sevim Burak, Beni Deliler Anlar (İstanbul: Hayy Kitap, 47). Bir yazısında, “Asıl Tevrat’a aşığım. Tevrat, dünyanın başını ve sonunu bir arada veriyor. A.g.e., 25. Tevrat’ı oturup yeniden yazacağım, karar verdim” diyordu. Keşke daha uzun bir ömrü olsaydı, hem Tevrat’ı oturup baştan yazsa hem de Ford Mach 1’ı tamamlayabilseydi.

[8] Meillassoux bunu şöyle ifade eder: “Hayal gücünün güya kurgular ve illüzyonlar yarattığı söylenir, ama neden Malebranche’ın la folle du logis [evin delisi] dediği hayal gücüne sahibiz? Rasyonellik açısından hayal gücünün çılgınlık olduğu söylenir. Ama rasyoneliz ve hayal gücümüz var. Neden? Çünkü aslında aynı şeyler: Rasyonellik, mutlaken hiçbir sınırı olmayan bir hiperkaosa doğrudan bağlantılı olma kapasitesidir.” Quentin Meillassoux, “Spekülatif Nağmeler: Quentin Meillassoux ve Florian Hecker Hiperkaos Söyleşiyor,” by Robin Mackay & Florian Hecker, çev. Kağan Kahveci, Terrabayt, 2022 (Orijinali 2010’da Urbanomic’de).

[9] “Türkan Şoray’a sırılsıklam aşıktım”, Milliyet, 17 Mayıs 1995, 22. Aynı haberin kısa bir özeti, “Yeşilçam’a bomba düştü” manşetiyle 8 Mayıs 1995 tarihli Milliyet gazetesinde yer almıştır.

Moğolistan’da Bulunan Türk Yazıtı ve Düşündükleri

Muratcan Zorcu
Koç Üniversitesi Tarih Bölümü doktora öğrencisi.

Geçtiğimiz günlerde, Moğolistan’ın Nomgon Ovası’nda, Uluslararası Türk Akademisi ve Moğol Bilimler Akademisi Arkeoloji Enstitüsü’nün müşterek çalışmasıyla devam eden kazıdan önemli bir haber geldi. Bu habere göre, ilk defa Türk kelimesini içeren Köktürk yazıtlarından daha eski bir yazıt bulundu ve bu yazıtta da Türk kelimesi belirgin şekilde görülüyordu. Bulunan yazıtın Türk tarihi için kıymete haiz bir buluş olduğu inkâr edilemez bir noktaya kavuşurken bu yazıda, bu buluşun etkisi üzerine biraz fikir yürütmek istedim.

Öncelikle, elimizdeki verileri bir bilgilendirme notu şeklinde dizelim: Keşfedilen yazıtın iki yüzünde 12 satırlık eski Türk yazısıyla Soğd yazısı da diğer bir yüzünde mevcut olduğu öğrenildi. Yazıtta Türk kelimesinden başka akademisyen Mehmet Ölmez’in tespitleri üzerine “tümen tümen” kelimesi “kutlug kagan türk” kelime grubu netlikle okunuyor. Kazının devam ettiği Nomgon sahasında bulunan yazıtın Kül Tegin ve Bilge Kagan’ın babaları İlteriş Kutluk Kagan’a ithaf edildiği düşünülmektedir.[1]

Şimdi basınla paylaşılan ve değerli akademisyenlerin de katkı ve görüşlerini kamuoyuna paylaştığı bu yazıtın tıpkı Talat Tekin’in Orhon Yazıtları kitabı gibi akademik bir yayınını bekleyeceğiz. Bu yazıtın yayımı sonrasında da Türk tarihine gönül veren akademisyenlerin İlteriş Kagan’a ait olup olmadığı meselesi, metnin muhtemel anlamları ve belki de en önemlisi Türk tarihi anlatısı içerisinde belli bir bakış açısıyla yorumlanması veya var olan anlatının yeni bir bakış açısıyla nasıl dönüştürüleceğini merakla bekleyeceğiz.

Gelelim bu haberin zihnimde tekrar döndürdüğü bazı meselelere: Erken Cumhuriyet döneminin en önemli işlerinden biri olan Türk Dil ve Tarih Kurumları’nın kurulmaları, Türkiye’nin yarınları için önemli bir rota çizdi. Bilindiği üzere, TTK’nın yayın organı Belleten’in ilk sayılarını incelediğimizde Anadolu arkeolojisi üzerine uluslararası camiada saygın birçok akademisyenin başta Almanca olmak üzere birçok dildeki makalelerine denk geliriz. Bu minvalde, Atatürk’ün mirasından uzun yıllar pay sahibi olan TTK’nın, yine Atatürk’ün vizyonu doğrultusunda Orta Asya’da onlarca kazı yapması ve buradaki çalışmaları da başta Türkçe olmak üzere İngilizce, Almanca, Rusça gibi medenî ülkelerin dillerinde yayın yapılması Türk kültür hayatı için ve en önemlisi de Türk tarihi için efsaneler arasına ve Çin kaynaklarının egemen olduğu bir sahada bir vaha görevi görecekti. Bu noktada, İslâm öncesi Türk tarihi araştırmaları için birçok problemin devam ettiğini kabul ediyorum.[2] Ancak, Çin kaynaklarının tekilliğine ve çeşitli efsanelere boğulan eski Türk tarihinin daha belirgin hâle gelmesi için bu çalışmaların yapılmasının elzem olduğunu düşünsek de böyle çalışmaları hem Anadolu medeniyetlerinin ortaya çıkarılması için hem de eski Türk medeniyeti çerçevesinde maalesef pek duymadık. Bununla birlikte, eski Türk hayatının bence en ilginç eserlerinden olan balbal diye bildiğimiz ama aslında taş adam şeklinde ifade edilmesi gereken heykellerin yerlerinin tespiti, fotoğraflanması ve konumlarıyla birlikte yayınlarının peyderpey yapılması Atatürk’ün vizyonunu devam ettiren kıymetli bir adım olabilirdi, ama yine maalesef olmadı. Belleten’in koleksiyonu gibi TTK’nın kırk ciltlik taş adam koleksiyonunu basması ve 2000’li yılların teknolojik gelişmeleriyle sanal ortama aktarılması ve hatta harita üzerinde görselleştirilmesi de yine bir hayal bulutu içerisinde kaldı.

Keşfedilen yazıt sonrası aklıma gelen diğer bir konu da “ilk”leri çok önemseyen aziz Millî Eğitim sistemimizdi. Prof. Halil İnalcık’ın Osman Gazi’nin ölüm tarihini Belleten’de yayımlamasına rağmen ders kitaplarımızda 1326 olarak yazıldığı bir dönemde lise okudum. Mevcut akademik literatürün dahi takip edilmediği bir kâğıt israfı önümüzdeydi. Yine aynı durumun olmayacağını umuyorum. Türk kelimesinin ilk defa yazılı olarak keşfedilen bu yeni yazıtta bulunurken Orhun Yazıtları’nın hâlâ Türk kelimesinin ilk kez geçtiği yazılı metinler kategorisi değişir.

Son olarak, bu olay karşısında şaşırmalı bir sevinç yaşasam da yarınlar için yukarıda bahsettiğim hatta bir umudum yok. Hem TTK’nın parası iç edildi hem de kültürel vizyonumuz maalesef 1930’lar Türkiyesi’nin vizyonundan daha da geride. Mesele ideolojiden de bağımsız. Türk tarihi üzerindeki özensizlik Anadolu coğrafyasında da devam etmekte. Yoksa Birleşik Amerika’da Bizans çalışmaları hakkında dünyanın en önemli çalışma merkezlerinden Dumbarton Oaks’un kopyası bir araştırma enstitüsünü Doğu Roma’nın başkentinde kurmayı, bu kıymetli kurumun bir temsilciğini bile İstanbul’da kuramadık.

[*] Yazının yayımı sonrası kıymetli tavsiyeleriyle yazıyı iyileştirmemi sağlayan sevgili dostlarım Mustafa Türkan ve Yunus Edgü’ye teşekkür ederim.


[1] https://twesco.org/post/1095, Erişim tarihi, 27 Ağustos 2022.

[2] Ahmet Taşağıl, “İslam Öncesi Türk Tarihinin Problemleri” Türkiye’de Tarihyazımı içerisinde. (İstanbul: Yeditepe Yayınevi, 2011).

Yüzüncü Yılında Zafer Bayramı

R. Doğukan Oruç
29 Mayıs Üniversitesi Tarih Bölümü Yüksek Lisans öğrencisi.

Türkiye’nin son on beş yılına tanıklık edenler, Cumhuriyet’in kurucu fikirleri ve bunların sembolleriyle özgürleşme adına yürütülen bir kavganın aşama aşama o fikir ve sembollerin insanların zihninde özgürleşmenin temsilciliğine evrilmesi gibi ilginç bir sürece de tanıklık etmiş oldular. Cumhuriyet tarihinin modern Türkiye’nin yüzleştiği hemen her engelin birinci derecedeki müsebbibi olarak sorunsallaştırıldığı bir noktadan, mülksüzleştirilen ve aidiyetsizleştirilen geniş kitlelerin, sosyal ve ekonomik açıdan devam ettirme imkânlarını yitirmeye başladıkları hayat tarzlarını korumak adına, Cumhuriyet tarihinin sembollerine yöneldiği bir noktaya ilerlerken millî bayramların gündelik hayatımızdaki yerlerine ve algılanışları dair de bir hayli şey değişmiş oldu. Cumhuriyet tarihine dair post-Kemâlist bakış, millî bayramları, belli çevrelerin hassasiyetlerini gözetme gerekliliğinden kişi kültü veya militarizm eleştirilerine değin uzanan birtakım spesifik yol işaretlerinin izleğinde algılıyordu. Nihayetinde bu bayramlar, “jakoben bir devrim”in “devindirici gücü” olarak liberal bir dünyada bu kadar göz önünde bulundurulmasının bir şeyin olduğuna inanılan ordunun “vesayet”inden kurtarılırken kendilerini sahiplenecek bir odak bulamadılar. Bu günlerin birer bayram olarak tayinini mümkün kılan entelektüel şecereye dâhil olmayan, esasında o şecereyle kavgalı kökenlerden gelmiş aktörlerce idare edilen devlet mekanizması, bu bayramların kutlanmasına dair organizatörlük görevlerini kısa yazılı demeçlerle ifa etme yolunu tuttu. Halkın hassaten bu bayramların imledikleri değerler adına gadre uğramış çeşitli kesimlerinden bu uğurda bir inisiyatif almaları zaten beklenemezdi, kalanlar ise büyüme oranlarını görmekten duydukları memnuniyetten ötürü bu meseleyi talileştirmek ile hırçın bir reaksiyonerlik arasında konuşlandılar. Dolayısıyla, hemen bütün muadilleri gibi, 30 Ağustos’un da talihi yakın zamanlara kadar ciddi bir sahipsizlik oldu.

Fotoğraf: Basın-Yayın ve Enformasyon Genel Müdürlüğü

Fakat yakın tarihi algılayış biçimi büyük oranda güncel siyasî gelişmelere bağlı olan Türkiye toplumunda son birkaç yıl içinde bu bayramların kaderlerine de etki edecek ölçüde değişimler gözlemlendi. Post-Kemâlist anlatının gitgide tatmin edici olmaktan uzaklaşması, kentli ve eğitimli kesimin süregiden hayatlarından duydukları derin memnuniyetsizlik, Suriye Savaşı’ndan Afganistan’daki son olaylara değin İslâm dünyasında terörizmin ve teokratik idarelerin yükselişi, hayat tarzlarına müdahale edilme endişesinin spesifik bir gruptan çıkarak kendisini seküler olarak adlandıran hemen herkese sirayet etmesi gibi sebepler Cumhuriyet tarihine ve onun sembollerine yeniden bir dönüş havası yarattı. Her devlet dairesinin demirbaş listesinde olan ve uzun müddet Türkiye’nin hangi sorunu gündeme gelirse gelsin müsebbibi arandığında parmakla işaret edilen Atatürk portreleri, sivillerin özgürlüklerini müdafaa amacıyla düzenledikleri protestoların ortak sembollerine dönüştü. Bir bağlamda, 8 Temmuz 1919 gecesi geniş halk kitleleri arasında kendini tekrarladı ve Mustafa Kemâl üniformasını çıkararak “bir fert olarak sine-i millete” döndü. Bu dönüşüm oldukça mühimdir, zira Zafer Bayramı’nın yüzüncü yılının, hiçbir resmî kurum hiçbir teşebbüste bulunmasa bile, coşkuyla kutlanacağından ve bu kutlamanın bütünüyle sivil olacağından kuşku duymamızı imkânsız kılar. Bir bakıma yaşanan, -bu sefer talihin değil- tarihin cilvesidir.

30 Ağustos’u gözleri hiçbir protokol sırası ve askerî geçit aramaksızın coşkuyla kutlayacak olan bu büyük kesim birkaç yönden oldukça büyük öneme sahiptir. İlki, bu insanların Zafer Bayramı’nın kendisiyle ancak Erken Cumhuriyet devrinde rastlanabilecek ölçüde doğal bir ilişki kurmaya elverişli olmalarıdır. Zira bu insanların zihnindeki Atatürk, bütün askerî zaferlerine ve taltif edildiği çeşitli unvanlara rağmen hâlâ Şevket Süreyya’nın “Tek Adam” tasvirindeki emniyete erişmemiş olan Mustafa Kemâl’e yakınsar; nihayetinde otoritesini bütünüyle temin edebilmiş Atatürk’e değil. Dolayısıyla, Zafer Bayramı’nın yüzüncü yılında sokakları dolduracak insanların, özellikle gençlerin zihnindeki Mustafa Kemâl figürü devrimlerin ardından oluşan statükonun koruyucu babası olmaktan çok yapacağı devrimlerin hayalini kuran statüko karşıtı genç subay olacaktır. Bu nokta, Mustafa Kemâl’in kendisiyle beraber bütün kazanımlarının da devlet eliyle yürütülen birtakım süreçler olmaktan çok insanların yapılmasını umdukları yeni hamlelerin tarihî prototipleri olarak sine-i millete döndüklerini ifade eder. Örneğin kadın hakları konusunda yapılan reformlar bu yeni kitlenin algısında, karşılığında minnet ifade edilip geçilecek birtakım lütuflar olmanın ötesinde, İstanbul Sözleşmesi’nin yeniden hayata geçirilmesi ve kadın hakları adına yapılacakların genişletilmesi noktasında emsal alınacak çağının ötesindeki örnekler olarak belirir. Ki bu da tam da “dinamikliğini yitirme” endişesiyle kendisi hakkında bir teori inşasına gidilmeyen Cumhuriyet reformlarının ruhuyla oldukça uyumlu bir sonuç doğurur. Çoğu reform hareketi gibi kendi devrinde “halka inmek” ve “halkı kendi seviyesine çekmek” tartışmaları arasında canlılığını ve halkın ruhuyla imtizaç şansını tedricen yitirmeye başlamış Cumhuriyet devrimleri, yüzüncü yılında kendilerini korumanın ötesinde, kendileri örnek alınarak atılacak yeni adımları motive etme canlılığını ve halkın büyük bir kesimine nüfuz edebilme şansını elde etmeye yakın görünür. Dolayısıyla, sivilleştikçe güçlenen ve güçlendikçe sivilleşen, bagajındaki “devlet himayesi olmadan yaşayamayacağı” varsayımlarını boşa çıkaracak ölçüde kitlelerce benimsenen bir çehre kazanmaya başlar. Zafer Bayramı’nın yüzüncü yılında şahitlik edeceğimiz ve sokaklardaki insanların da şahitlik etmeyi umdukları manzara bence budur.

Fotoğraf: İhlas Haber Ajansı (İHA)

Bir diğer mühim nokta, bahsi geçen sivilleşmeyle birlikte millî bayramların bu tek askerî kökenli olanının kutlanma şekline dair beklentilerdir. Türk Devrimi’ne, yitirmeye başladıklarını hissettikleri özgürlüklerinin muhafızı ve gelecekten bekledikleri yeni özgürlüklerin muştucusu olarak bakan bu toplumsal kesim, askerî bir zafer dolayısıyla kutlanmasına karşın 30 Ağustos’u ruhsuz bir resmigeçit hâlinde görmeye istekli değildir. Bayramın gerekçesiyle son derece uyumlu olmasına karşın, bir stadyumdan sıra sıra geçen tankları seyretmenin de birincil tercihleri olacağı söylenemez. Az evvel bahsi geçen ve ancak Erken Cumhuriyet’te görülebilecek ölçüde doğal bulduğum ilişki sanıyorum burada da ortaya çıkar: Bu insanlar, arkalarına emperyalist bir gücü alarak bir işgal hareketine girişmiş olan Yunan ordusunun mağlup edildiği haberini duyan insanların o andaki sevincini yaşatmak istemektedirler. O ilk sevinçte şaşaalı askerî geçitler olmadığı gibi Atatürk’ün kötü şairlerce ululanması da işitilmemiştir. Dolayısıyla aranan, -yine bayramın özüne oldukça uygun biçimde- bir paylaşım savaşından elde edilen pastanın, başından ona bir diş geçirmeksizin ayrılmak istemeyen müstevli bir kuvvet karşısında zafer kazanmanın, yani hürriyetin zevkinden elde edilen yalın coşkudur. Atatürk’ün kendisinin, bu zafere dair ilk kutlamada, büyük laflardan kaçınarak “Burada bir inhidam olmuştu” demekle yetinmesi ve verdiği askerî mücadeleyi “Biz fatihler devrini kapatmak için harp ettik, bu şeref bize kâfidir” cümlesiyle özetlemesi (ki bu cümle herhalde “Türk Bağımsızlık Savaşı’nın kısa bir diyemi” olsa gerektir), Zafer Bayramı’yla seleflerinden farklı bir biçimde ilişki kuracak olan kitlenin beklentileriyle oldukça paraleldir. O hâlde, Türk toplumunun millî bayramlarla ilişkisinde yeni bir safhaya girildiğini söylemek mümkündür. Akademiden medyaya çeşitli figürlerle devlet aygıtlarını yönetenlerin bu bayramların tepeden inmeci bir geçmişin, bugüne dramatik sorunlar devreden bir zihniyetin, çarpık bir modernleşme algısının sembolleri olarak baktığı ara dönem kapanmış; resmî makamların ancak asgarî prosedürü sağlamak şartıyla düzenledikleri organizasyonlardan da onlardan önce gerçekleştirilen ve bu sefer azamî derecede devlet kokan kutlamalardan da memnun olmayacak ve bu bayramla aralarında son derece doğal bir ilişki oluşan, bütünüyle sivil bir kitle meydana gelmiştir. Yüzüncü Zafer Bayramı, anti-emperyalist bir savaş yürüterek yurtlarını ve hürriyetlerini kurtarmış olmanın gururunu taşıyan fakat bu gururu bir kin ve intikam söylevine dönüştürmeyecek kadar da aklıselim sahibi insanların, ellerinde yalnızca yitirmemek değil, aynı zamanda her alanda genişletmek için de çabalayacakları özgürlüklerinin sembolleri olarak Türk bayraklarıyla ve yalnızca vatanı kurtarmış olduğu için minnet duyulan bir Osmanlı generali olarak değil, vatanı kurtarmakla kalmayıp onlara yerleşmiş kalıpların, inançların, adetlerin sultası altında kısıtlanan hakların ve özgürlüklerin nasıl elde edilebileceğini göstermiş örnek bir reformist olarak Atatürk posterleriyle kutlayacakları sivil bir bayram olacaktır. Bu durum, Zafer Bayramı’nın nihayet özüyle ve ruhuyla temas edebilmemizi sağladığı için bize büyük imkânlar tanır. Bu imkânlardan biri, “fatihler devrini kapatmak için yapılmış” bir harbin sonunda kazanılan bir galibiyet kutlandığına göre, genç Cumhuriyet’in 1928’de gösterdiği alicenaplık örneği takip edilerek hâlâ üzerlerine düşen bombalarla ölen çocukların olduğu bir dünyada “topyekûn silahsızlanma” çağrısının yinelenmesi olabilir. Bu imkânlardan bir diğeri, artık sine-i milletteki bir fert olarak hissedilen Mustafa Kemâl imgesinin kısır bir reaksiyon aracı olmaktan çok, zamanı gelmediği, toplumun hazır olmadığı düşünülerek ertelenen veya Türkiye’nin daima yakıcı gündemi içerisinde ikincil ve üçüncül plana atılan birçok özgürlüğün tanınması adına yöntemi takip edilen bir örnek olarak tanınmasını sağlamak olabilir. İmkânlar büyüktür; mesele, sonunda ulusun yalnızca katılımcısı değil, sahibi olduğunu hissederek kucakladığı bu bayramı yalnızca kutlamakla mı yetineceği yoksa onu bunca kucaklamasını gerektiren endişelerinin tümden giderilmesi için adım atması gerektiğini anlayıp sahibi olduğu bayramlarla arasındaki bu yeni ilişkinin sağladığı hareket açıklığından istifade etmeyi mi seçeceğidir.

Süper Kahramanlar Neyle Savaşır?

İsmail Can Bağbozan
ODTÜ Endüstri Mühendisliği Mezunu

Süper kahramanları diğer doğaüstü kurgusal varlıklardan ayıran belki de en önemli fark şudur: Süper kahramanlar zihinlerimizdeki çılgın fantezilerde gerçek hayattaki ihtiyaçlarımıza ve sorunlarımıza göre şekillenirler. Süper kahraman fantezisi bizlere tam bir kaçış sunmaz, Yolgezer’le Orta Dünya’nın diyarlarını arşınlama veya çift ışın kılıcıyla imparatorlara meydan okuma hayallerimiz, bulunduğumuz gerçekliği tümüyle terk etme arzusuyla kol kola yürür. Soğukkanlı katilleri, yolsuz politikacıları ve amansız savaş lordlarını eşek sudan gelinceye kadar dövebilecek güce ve becerilere sahip olma fantezisi pekâlâ içinde yaşadığımız dünyayla ilgilidir.

Mitoloji, Orta Çağ fantezisi ya da uzay operası diyarlarında karşımıza çıkan doğaüstü fenomenler genellikle kendi evrenlerinin kuralları dâhiline oturtulabilen normlar olarak sunulurlar. Süper kahramanlar ise yaşadıkları dünyaların da normları dışında figürlerdir ve oranın sakinlerinde de –aynı biz tüketicilerde olduğu gibi– kuvvetli duygular uyandıracak şeyler başarırlar. Zaten bu dünyalar da büyük oranda gerçeğin yansıması olarak tasarlanırlar. Öyle ki o maskenin altındaki genç, toplumun herhangi bir ferdi olabilir. Üstelik Marvel ve DC gibi yıllar boyunca üstün becerilere sahip onlarca karakterle dolup taşmış evrenlerde de bu durumun geçerliliğini koruduğunu görürüz. Meselâ, zaman yolculuğunu herhangi bir salı öğleden sonrası haline getirmiş dâhi bilim adamlarının varlığı bu dünyalarda yeni bir teknolojik çağın kapılarını aralamaz. O inanılmaz buluşlar hiçbir zaman endüstriyelleşerek sıradan insanların yaşam rutinlerine girmezler ve hayatın genel akışı olduğu gibi devam eder. Diyorum ya, süper kahraman fantezisi her zaman kendi gerçekliğimizde karşılık bulmak durumundadır.

Kökenlerini Gılgamış’a dek götürmek mümkün olan bu tür için modern zamanlarda ana medyum hep Amerikan çizgi romanları olagelmiştir. Bu da süper kahramanların yıllar içinde en çok mücadele verdikleri meselelerin, sıradan bir Amerikan vatandaşının tek başına değiştirmeye muktedir olamadığı veya yüzleşmekte zorlandığı sorunlarla çokça kesişmesi demektir. 1938 yılında Superman’in Action Comics #1 dergisiyle dünyaya gözlerini açtığı noktadan günümüze dek bunun izlerini sürmek mümkün.

1930’lu yılların sonlarında yayın hayatına başlayan bir diğer kahraman olan Batman, Büyük Buhran’ın semirttiği çocuklardan biri olarak gangsterlerle boğuşur. O yıllarda ayak sesleri iyiden iyiye Yeni Dünya, Amerika’ya ulaşmaya başlamış çok daha büyük bir tehlike, kısa sürede tüm kahramanları seferberlik altına alır. İkinci Dünya Savaşı, çizgi roman sayfalarında henüz yeni bir tür olarak boy gösteren süper kahraman öyküleri için devasa bir dönüm noktası olur. Alt sınıf Yahudi ailelerinden gelip New York sokaklarında büyümüş iki genç sanatçı Joe Simon ve Jack Kirby’nin yarattığı Captain America, Pearl Harbor baskınından aylar önce Adolf Hitler’e yumruğunu indirecek ve Nazilerle olan savaşına başlayacaktı. Superman, Amerikan ideallerinin cihan savaşında dahi galip geleceğini kanıtlayacaktı. Bu furya, o yıllarda Amerika’nın renklerine bürünmüş onlarca kahramanın doğumuna sebep oldu. The Shield, Miss Victory, U.S. Jones ve The Star-Spangled Kid bunlardan yalnızca birkaçıdır.

Bu yıllarda çizgi roman dergileri inanılması güç satış başarılarına eriştiler. Dünya için karanlık bir dönem olsa da süper kahramanlar için daha sonraki yıllarda çizgi roman tarihçileri tarafından adlandırılacağı üzere tam bir Altın Çağ yaşanıyordu. Bu mecra, insanları savaş tahvili gibi araçlara da yönlendiren önemli bir propaganda makinesi haline gelmişti. 1943 yılına gelindiğinde aylık çizgi roman satışları yirmi beş milyon adedi bulmuştu. Denizaşırı birliklere yollanan her dört yayından biri çizgi romandı ve her ay otuz beş bin adedin üzerinde Superman dergisi yine bu birliklere gönderiliyordu. Bu sayılar, günümüzde Superman dergilerinin ABD’deki aylık fiziksel fasikül satışları için konu oluyorlar.

Peki ya sonra? Savaş bitti. Ardından gelen kısa süreli refah ortamı Amerikalıların artık süper kahramanlara ihtiyaç duymadığını gösteriyordu. Tabii daha geniş çerçeveden medya araçlarına baktığımızdaysa ellili yıllarda televizyonların her eve girmeye başlaması çizgi roman gibi diğer kolay ulaşılabilir görsel ifade formları için bir devrin kapanışı oldu. Bu süreçte süper kahramanların pek azı hayatta kalmayı başarabildi. DC’de tutunabilen kahramanlar yalnızca Superman, Batman ve Wonder Woman üçlüsü oldu. Marvel Comics ya da o zamanlarki ismiyle Timely Comics ise yayın portföyünü tümüyle yeniledi.

Bu dönemde Amerikan çizgi romanlarında korku, aşk ve Western gibi çeşitli türler öne çıksa da süper kahramanların daha önce oturdukları tahtı geri almaları çok uzun sürmeyecekti. 1950’li yılların sonlarında DC, unutulmuş kahramanlarını birer birer geri getirmeye başladı. 1961 yılında Marvel’dan çıkan Fantastic Four #1 sayısıyla girilen süreç türün bu medyumda kalıcı olduğunu perçinledi. Stan Lee ve Jack Kirby’nin başını çektiği Marvel ofisi, Fantastic Four’un başarısını takiben ciddi bir üretkenlikle birkaç yıl içinde pazarı onlarca süper kahraman serisiyle doldurdu. Savaş kazanıldıktan sonra Amerikan toplumu için tüm dertler bitmiş değildi. İki kutba ayrılan politik konjonktürün de etkisiyle, yetişmekte olan yeni nesil yeni meselelerle karşı karşıyaydı.

Uzay yarışının ivme kazanmasıyla bilimsel çalışmalara ayrılan bütçelerin görülmemiş boyutlara taşınması, müspet ilimlerle uğraşan insanların her zamankinden daha çok idealize edilmesine yola açtı. Bu insanların üzerinde çalıştıkları konular, toplum gözünde sonsuz ihtimal barındırmaktaydı, kurtuluş onlardaydı. Buna bağlı olarak o dönem yaratılan süper kahramanların önemli bir bölümü bilim insanı sıfatını taşıyan kişiler olmuştu. Marvel Comics kahramanlarının pek çoğunun yayın hayatlarına bu yıllarda başladığını hatırlarsak o evrende ciddi bir bilim insanı enflasyonu görülüyor olması anlam kazanacaktır. Tony Stark, Bruce Banner, Reed Richards, Charles Xavier, Hank Pym ve hatta Peter Parker bilimsel yöntemleri adeta sihir gibi kullanabilen kahramanlardı.
Bu yeni dönemde, cihan savaşı gibi toplumun büyük bölümünü benzer noktalardan yakalayan problemler yoktu. Nesil farklılıklarıyla sınıfsal ve elbette renksel ayrımlar bir kez daha belirgin hale gelmişti. Süper kahramanların mücadele vermesi gereken cepheler çeşitlenmişti. Marvel’ın kahramanları da buna uygun şekilde farklı temsiliyetler sunuyorlardı artık. Her şeyden önce maskenin altındaki sivil kimlikleri çok daha önemliydi ve tüm o gücün altında bir insan yattığını okurlara hissettiriyorlardı.

Savaş sonrası yıllarda yaşanan nüfus patlamasıyla hayata gözlerini açan nesil artık lise çağlarına gelmişti ve okullardaki zorbalık üstüne eğilinmesi gereken bir mesele halini almıştı. Bir lise öğrencisi olan Peter Parker, bir yandan okul hayatında zorbalarla baş ederken bir yandan da Spider-Man kostümünü giyip suçla savaşıyordu. Hayatın getirdiği büyük yükün altında aynı bizler gibi ezilse de yılmayıp her zaman doğru olanı yapmaya çalışıyordu. Tony Stark, savaş ekonomisine hizmet eden bir milyarderken Vietnam’da savaşın acımasızlığını bizzat yaşamak zorunda kaldı. Artık onun için de doğru amaçlara hizmet etme vakti gelmişti. Kendilerini, toplumda yükselen yabancı düşmanlığının (zenofobi) hedef tahtasında bulan bir grup genç mutant, X-Men ekibini oluşturarak her şeye rağmen ayrılıkçı fikirlerin karşısında duruyordu.

Tüm bu fikirler yıllar içinde çağın ihtiyaçlarına göre şekillendiler ve farklı formlar aldılar. Mesela X-Men’in Amerika’daki ırkçılığı çok daha etkili işleyebilecek bir alegori zeminine sahip olabileceği fark edildi ve 1975 yılında yenilenen ekipte artık neredeyse hiç ABD vatandaşı yer almıyordu. Captain America içinse Amerikan ideallerini temsil etmek eski günlerdeki gibi bedenini cepheye atarak sırtlanabileceği bir yük olmaktan çıkmıştı ve Watergate Skandalı’nın akabinde geçici bir süre de olsa kostümünü kenara attı. Soğuk Savaş kızıştıkça arşa çıkan nükleer korku da toplumda artışa geçen bağımlılık problemleri de ilgili çizgi roman sayfalarında kendilerine yer buldular ve bulmaya da devam ediyorlar. Ortak sorunlarımız bitmedikçe süper kahramanların mücadelesi de bitmeyecek. Farklı cephelerde, farklı metotlarla onları görmeye devam edeceğiz.

Osmanlı’da Siyasetnameler

Kasım Bolat
Çankırı Karatekin Üniversitesi Tarih Bölümü Doktora Adayı

Günümüzde en çok duyduğumuz kelime olmakla birlikte siyaset Arapça anlamı ile “bir nesneyi dikkatlice gözetlemek” manasına gelmektedir. Bu kelimeye halkı dikkatlice gözetlemek ve korumak manası da eklenince zaman içerisinde diplomasi ve politika anlamı kazanmıştır. Siyasetname ise devlet yönetimi ile ilgili eser demektir.

Siyasetnamelerin ilk çıkış noktaları Hz. Peygamber olmuştur. Buna göre ilk İslam Devleti sınırları genişledikçe ve fethedilen beldelere valiler atandıkça Hz. Peygamber bu valilere gittikleri bölgelerde halka nasıl davranılması gerektiğini öğütler halinde anlatır. Buna göre değişmeyen tavsiyelerin başında adaletli olunması ve örnek davranışlarda bulunulması gelmektedir. Bu şekilde ümmet çağında birçok siyasetname telif edilmiştir. Türk İslam devletleri dâhilinde Siyasetname türünden en çok bilinen eser ise Selçuklu Veziri Nizamülmülk’ün Siyasetnamesidir. Bu eserde vezir, padişahlara ve ümeraya nasıl davranılması gerektiğinden bahisle devlet yönetimine dair birçok değişik başlıklar altında tavsiyelerde bulunur. Bu tavsiyelerin başında ise savaş ve barış zamanlarında halka nasıl davranılması gerektiği gelir. Casus kullanımının öneminden bahseder ve casusu başka bir casus ile takip ettirip işini doğru yapıp yapmadığını bilme konusunda ciddi tavsiyelerde bulunur.

Osmanlı Devleti’nde ise Siyasetnamelerin ayrı bir önemi vardır. 16. yüzyıl sonlarından itibaren devlet yönetiminde ciddi aksaklıklar başlar. Bu nizam ve kanun bozukluğu birçok âlimin ve tarihçinin dikkatini çeker. Konuyu hassasiyet ile yaklaşan âlimler devlet yönetimine dair eserler kaleme alırlar. Daha çok sorun ve çözüm odaklı kaleme alınan bu eserler gerçekten de Osmanlı Devletindeki bozulmaların asli sebeplerini bütün açıklığı ile okuyucuya sunarlar. Bu Siyasetname türünden eserler yazıldıkları anlayış çerçevesinde ümeranın dikkatini çekmek ve sorunu halletmek üzere kaleme alınmışlardır. Bu açıdan bakıldığında 17.yy’da Koçi Bey’in Sultan IV. Murad ve daha sonra da Sultan İbrahim’e sunduğu risaleler Osmanlı Siyasetname kültürü açısından çok kıymetlidir. Hasan Kafi El- Akhisari’nin, Gelibolulu Mustafa Âli’nin ve Katip Çelebi’nin de Siyasetname türünden devlet yönetimindeki bozukluklara dikkat çektikleri bir çok eseri vardır ve bu eserler ciddi manada sorunu temel almışlardır. Sadece kalemiyeden gelerek problemin içinde bulunmuş ve buna çözüm üretmiş kimseler değil, devlet idaresinde bulunmuş ve veziriazam olmuş ümeradan da siyasetname  yazanlar olmuştur. Bunlardan en bilineni de aynı zamanda Kanuni Sultan Süleyman’ın kız kardeşi ile evli olan Lütfi Paşa’dır. Lütfi Paşa, azledildikten sonra kaleme aldığı hem kadim bilgileri derlediği hem de kendi tecrübelerini aktardığı Asafname isimli eserinde, son derece önemli tespitlerde ve tavsiyelerde bulunmaktadır.

Gerek devlet görevinde bulunmuş kimseler ve gerekse padişahların telkin ve tavsiyeleri neticesinde ortaya çıkmış siyasetnameler, Osmanlı’da zengin bir literatür haline geldi. Böylece nasihatnameler de ve bir bakıma siyasetname türünden eser şeklinde yazılmaya başlandı. Erken dönemlerde tercümelerden ve sözlü anlatımlardan istifade edilse de Osmanlı İlmiyesi ve kalemiyesi geliştikçe bu türden yazılan telif eser sayısı da artış gösterdi. Buna en iyi örnek hiç şüphesiz II. Murad zamanında Mercimek Ahmed’in Türkçe’ye tercüme ettiği Keykavus’un, oğlu Giylanşah’a 1082 tarihinde yazdığı Kabusname’dir. Mercimek Ahmed, tercümesinin giriş kısmında bu eseri tercüme hikayesini de yazmaktadır. Buna göre bir gün Filibe yolunda iken Osmanlı Padişahı II. Murad ile karşılaşır ve huzurunda bulunur. Padişahın elinde bir kitap görür ve dikkatini çeker. Onun hangi kitap olduğu sualinde bulunur. II. Murad da “Kanbusname’dir, hoş kitaptır ve içinde çok faideli ve nasihatler vardır. Ama Farsî dilincedir. Bir kişi Türkîye tercüme etmiş veli Ruşen değil, açık söylememiş. Eyle olsa hikayetinden halavet bulmazız. Ve lakin bir kimse olsa ki bu kitabı açık tercüme etse, ta ki mefhumundan gönüller haz alsa” der ve böylece eser Türkçe’ye son derece anlaşılır yalın hali ile kazandırılır.

19. yüzyılda da Siyasetname türünden eserler devam etmiş ancak isim değiştirmişlerdir. III. Selim, ıslahatlarına başlamadan önce devlet adamlarından devletin durumu hakkında rapor talep etmiştir. Bu raporlar layiha olarak Sultan III. Selim’e sunulmuştur. Cevdet Paşa, meşhur eseri Tarih-i Cevdet’de bu layihalardan, yazarlarından ve içeriklerinden uzun uzun bahsetmektedir. III. Selim bu raporları ciddi bir şekilde okumuş ve devletin içinde bulunduğu ve yapılması gerekenleri daha iyi kavrayarak adımını ona göre atmıştır. Bu gelenek II. Mahmud ve II. Abdülhamid döneminde de devam etmiştir. II. Abdülhamid dahi devlet adamlarından ve güvendiği Paşalardan layihalar istemiş ve özellikle askeri ve mali açıdan ne gibi sorunların olduğunu bilmek istemiş ve çözüm önerilerini talep etmiştir. II. Abdülhamid’e sunulan bu layihalar da doktora tezi olarak çalışılmış ve ilim âlemine sunulmuştur.

Yazılan siyasetnameler birkaç başlık altında tasnif edilebilir. Bunlar, padişahlar için yazılan nasihatnemeler, başta veziriazam ve doğan olarak vüzera için yazılan siyasetnameler ve bir de genel  diyebileceğimiz siyasetnamelerdir. Her ne olursa olsun, erken dönem Osmanlı Devleti’nde kaleme alınan siyasetnamelerin, birbirinden bağımsız olmakla beraber ortak bir noktada buluştukları söylenebilir. O da erken ve ilk dönemlerde, bozulmanın kendini hissettirdiği dönemlerde kaleme alınan eserler, yenilik ve değişim arayışından çok, eski kanunların sıkı bir şekilde uygulanması yönündedir. Dahası, gelişme ve nizam, Kanun- ı Kadim’de aranmış, dönemin padişahlarına bu yönde tavsiyelerde ve hatırlatmalarda bulunulmuştur. Esasen düzenin bozulmasının sebebi, eski kanunların uygulanmamış olmasının nedenlerinde aranmaktadır. Zira ecdat, her şeyi doğru ve kuralına uygun bir şekilde yaptığı için gücü elde etmiş fakat sonrasında bu durum önemsenmediğinden ve daha başka sebeplerle devlet zayıflamaya yüz tutmuştur.

Hükümdarın devleti yönetmesindeki hassasiyeti İslam telakkisi içerisinde çok daha farklı bir yere sahiptir. Buna göre halk, Allah’ın hükümdara bir emanetidir ve bu açıdan hükümdar halkından sorumlu olarak onları en iyi şekilde yönetmek zorundadır.

Editörün Notu: Yazarımız Kasım Bolat Bey’in işbu yazısının detaylarını da içeren Osmanlıda Paşalar ve Padişahlar 1421-1520: Sultanların Gölgesinde İktidar Mücadelesi isimli kitabına Ötüken Neşriyat aracılığıyla ulaşabilirsiniz.

Bahçecik’te Bir Ermeni Okulu

Yunus Emre Yenen
Kocaeli Üniversitesi İngilizce Öğretmenliği Bölümü lisans öğrencisi.

Çok küçük yaşlardayken babamdan yaşadığımız yerin eski sakinlerinin Ermeniler olduğunu duymuştum. Ermenilerin kim olduğunu, ne yaptığını, şimdi nerede olduğunu bilmiyordum. Yalnız ben değil, mezun olduğum mahalle okulundaki öğretmenler de yaşadıkları yerin eski sakinlerinden bihaberdiler. Mahallenin yerlileriyse dedelerinin yüz küsur sene önce Ermenileri buralardan kovmuş olmasından iftiharla bahsederdi. Bahçecik’te yaşayan Ermenilere aitmiş gibi gözüken bir şeyler kalmış mıydı bilemedim. Sonradan öğrendim ki terk edilmiş halde ayakta kalmaya çalışan bir okul varmış.

Kaynak: Y. Emre Yenen Kişisel Arşivi

Bahçecik sakini bu okulu görmemiştir, yürüme mesafesinde bulunmasına rağmen yaşadığı yerin canlı tarihine kısa bir ziyaret gerçekleştirmek yoluyla da olsa borcunu ödemek istemez. Gençlerden en ilgilisi okuldan Ermeni Okulu olarak bahsederken ancak yaşlılar, babalarından ve dedelerinden duyduğu hikayeler sayesinde, okula Amerikan lisesi derler. Nitekim bu yazı için binayı fotoğraflamaya üçüncü defa gittiğimde karşılaştığım yetmiş sekiz yaşındaki mahalle sakinlerinden birisi[1] de beni şu sözlerle teyit etmiş bulundu:

“Ben küçücük çocuktum, bizimkiler diyordu ki burada Ermeniler okuyormuş. Amerikalılar yaptırmışlar. Ben tabii yetmiş sekiz yaşındayım, onları göremedim. Onlar gittikten sonra bir süre için askeriye veya jandarma binayı karakol olarak kullanmış. Sonra da binayı boşaltıp ayrılmışlar. Bir ara restorasyon için birileri geldi, bakınıp bir şey yapmadan gittiler. (Ayakta kalan binanın az ötesini işaret ederek) Burada da bir başka okul binası vardı gençliğimde. Bir yangın çıktı, bina tamamen yandı. Sonradan birileri yıktı, olduğu yere ev yaptılar.”

Kaynak: Y. Emre Yenen Kişisel Arşivi

Ermeniler, on altıncı yüzyılda, şimdiki Sivas ili sınırları dahilinde kalan Bardizag köyünden Celalî isyanları sebebiyle batıya doğru kaçıyorlar. İzmit’in güneyinde yerleştikleri mevkide yine Bardizag ismiyle bir köy kuruyorlar. Bardizag köyü on altıncı yüzyılda Dördüncü Murad tarafından resmen tanınıyor. Osmanlılarca Bağçecik olarak da kaydedilen bu köy günümüzde Kocaeli ilinin sınırları dahilinde kalmaktadır. Köyün sakinleri 1915 senesindeki tehcire kadar Ermenilerden oluşmaktaydı. Bu özelliğiyle Bahçecik, İzmit’in kuzeyinde bulunan Akmeşe (Ermenilerce Armaş) köyü ile beraber, Kocaeli’nde bulunan önemli Ermeni yerleşimlerinden birisidir. On dokuzuncu yüzyılın sonlarında Bahçecik’te, baş geçinme kaynaklarından olan sepetçilikle beraber ipek böcekçiliği yaygındı ve dokumacılık imalathaneleri mevcuttu.

On dokuzuncu yüzyılın sonunda köyün nüfusu on bin kişiye ulaşmıştır. Bahçecik’teki nüfus Protestanlık mezhebini yaymak amacıyla kurulmuş olan American Board of Commissioners for Foreign Missions (ABCFM) oluşumunun dikkatini çekmişti. Bu oluşum hâlihazırda Osmanlı İmparatorluğu’nda bulunan birçok azınlığı kapsayacak çalışmalar sürdürüyordu. On dokuzuncu yüzyılın başından beri süren bu çalışmaların kapsamına imparatorluğun doğu vilayetlerinde yaşayan Ermeniler ve başka çeşitli azınlıklar da dahildi. Üstelik yalnızca diğer Hristiyan mezheplerine mensup ahaliyi hedef almıyorlar, Müslüman Türkler ve Kürtler arasında da misyonerlik faaliyetlerini inşa etmeye çalışıyorlardı. Bu ilginin sonucunda İstanbul merkezli olmak üzere, Bahçecik ve çevresinde misyonerlik çalışmaları yürütmek amacıyla bir istasyon kurdular. 1853 senesinde kurulan bu istasyon Bahçecik’teki ilk misyoner okulunun kurulmasını üstlenecekti.

Kaynak: Y. Emre Yenen Kişisel Arşivi

Bahçecik’teki ilk misyoner okulu 1873 senesinde ABCFM misyonerleri J. W. Parsons ve Laura Farnham tarafından kurulmuş olan bir kız okuludur. Bölgedeki Ermeni kız çocuklarının eğitimini ve onların Protestanlık mezhebine dahlini amaçlayan bu okul, Adapazarı’nda yaşayan Ermeni cemaatinin talebiyle 1885 senesinde Adapazarı’na taşındı. 1915 senesindeki tehcirden sonra Osmanlı hükûmeti tarafından geçici olarak kapatıldıysa da işgal döneminde İstanbul’da tekrardan açıldı. Günümüzde Üsküdar Amerikan Lisesi olarak bilinen okulun tarihi Bahçecik’te kurulan Protestan kız okuluna dayanmaktadır. Bu okulun Bahçecik’te kullandığı binalar ise günümüze kadar ulaşmayı başaramamıştır.

Terk edilmiş halde ayakta kalan son okul binası ise 1879 senesinde John E. Pierce isimli misyoner-öğretmen tarafından kurulan Bithynia High School (Bitinya Lisesi) adlı erkek okuluna aittir. Bu misyoner-eğitimci halihazırda ABCFM’nin Erzurum görevinde çalışmaktaydı. Newnham ailesinin de yardımıyla (sonraları bir okul binasına bu ailenin ismi verilecektir) Bahçecik’te eğitim çalışmalarına başlandı. Tek bir binada erkekler okulu olarak eğitime başlayan bu okul, adeta bir eğitim kampüsü oluşturacak şekilde yetimhane binası ve meslek öğretme atölyeleri ile başka binalara genişledi. Okulun kurucusu Pierce’ın emekli olup Amerika’da yaşamak üzere Bahçecik’i terk etmesinden sonra yine Erzurum’daki misyonerlik çalışmalarında görevli misyoner Chambers çifti Bitinya Lisesi’nde öğretmenlik ve müdürlük yapmak üzere çağrıldı. Chambers’ın müdürlüğü sırasında da bir ek bina inşa edilmiş ve okulun o zamanki müdürüne ithafen Chambers Hall olarak isimlendirilmiştir. Günümüzde ayakta kalan okul binası işte bu Chambers Hall binasıdır.

Chambers Hall binası dersliklerin bulunduğu Pierce Hall binasında öğrenim gören öğrenciler için ibadethane ve toplantı odası işlevini görmekteydi. İki kattan oluşan Chambers Hall binasının katlarına, biri ön taraftan ve diğeri yokuş yolu ile arka taraftan olmak üzere iki farklı yoldan ulaşmak mümkündür. Binanın içinde okulun bir parçasıyken kullanılan mobilyalardan geriye hiçbir şey kalmamıştır. Aynı zamanda binaya yapılan eklemeler ve yıkımlar sebebiyle bina da inşa edildiği haldeki ilk görünümünü kaybetmiştir.

İşaret ettiği tarih belli olmayan bu kartpostalda Bitinya Lisesi’nin kullandığı eğitim kampüsü görülmektedir. Okulun müdürleri ve diğer önemli kimseler adına inşa edilen binalardan Newnham Hall adındaki okul binası ise dikkat etmeye değerdir. Çünkü bu bina ifadelerine yer verdiğim mahalle sakininin bahsettiği, gençliğinde yıkılıp yerine ev yapılan okul binası olmalıdır. Bununla beraber, kampüs bölgesinde yer alan  ve o dönemden kaldığı söylenen tek bir bina daha vardır. Ama bu bina, öğrencilerin kullandığı bir okul binası olarak kaydolunmamıştır. Ayrıca, mahalle sakinleri bu eski yapıyı deforme edip şahsi konut haline getirdiğinden fotoğraflamam mümkün olmadı.

American Board of Commissioners for Foreign Missions’ın (ABCFM) Türkiye sınırları içindeki okullarını gösteren harita (1923).
Kaynak: The problem of Turkey as the American Board views it.

Osmanlı tebaasını oluşturan bir milletin Bahçecik’te kalmış son izi olarak bu yapının korunması gerekir. Bitinya Lisesi’nden geriye kalan Chambers Hall binası restorasyon yüzü görmemiştir ve günden güne çürümektedir. Üst katın antresinde ahşap parkeler mevcuttur ve parkede yer yer boşluklar vardır. Bu sebeple her an çökecekmiş gibi gözüktüğünden üst katın fotoğraflamasını da yapamadım. Şunu da söylemeliyim ki binanın sadece zamana karşı durmaktan kaynaklanan yapısal sorunları yok, bina aynı zamanda ipsiz sapsız insanların işgali altında. Ziyarete değil, yiyip içip daha fazla vandallık etmeye geliyorlar buraya. Binanın uzun yıllar ayakta durması isteniyorsa restorasyon çalışmasının bir an evvel başlaması gerekiyor. Böylece buranın, komik örnekler arasına girmemesi ümidiyle, toplumumuza yeniden kazandırılmasını çok isterim. Bu okul binası Bahçecik’in tarihinde somut bir yer tutuyor. Varlığı az sayıda kimselerin hatırlarında yok olmaya terk edilmemeli, Kocaeli halkının bildiği ve tarihe şahitlik etmek için ziyaret edeceği bir nokta haline getirilmeli.


[1] İfadelerini paylaştığım beyefendi isminin paylaşılmasını istemedi.

Savvas Tsilenis ile İstanbul Rumları Üzerine Sohbet: “Annemin ailesi 1948’de Sait Faik’in evinde kiracıydı.”


Yarının Kültürü adına 1951 İstanbul doğumlu Savvas Tsilenis’le İstanbul Rum kültürü üzerine röportajı arkadaşımız Emir Gürsu yürüttü. Bu sözlü tarih çalışması için tüm sohbet erbâbına teşekkürlerimizi sunarız.


Fotoğraf 1: Emir Gürsu, Sadık Müfit Bilge ve Pinelopi Hanım’la birlikte Savvas Tsilenis Bey’le mülâkatını gerçekleştiriyor.

Emir Gürsu (EG): Hocam merhaba, dilerseniz röportajdan önce sizi tanıyalım. Biraz kendinizden bahseder misiniz?

Savvas Tsilenis (ST): Benim adım Savvas Tsilenis, 1951 İstanbul doğumluyum. Pangaltı’nda büyüdüm. Babamlar Kumkapı’nın eski ailelerinden idi. Büyükbabam Dimitri Tsilenis 1882 doğumlu ve mimar kalfası idi. Büyükbabamlar bugünkü Kapıdağ Yarımadası’nın kuzeydoğusundaki Çakılköy’den gelmişler. Çakılköy’e eskiden Muhanya deniliyor. Muhanya çok verimsiz bir toprak olduğundan nüfusun çoğunluğu balıkçılıkla uğraşıyor. Selânik’in doğusunda, Nea Mihaniona denilen yerde hâlâ büyük balıkçı filoları var. Bu köy, Piri Reis’in haritalarında dahi yer alıyor. Dedemin babası Vasilis Tsilenis Kalfa, 1860 veya 1870’lerde İstanbul’a yerleşmiş. Kendisi 1894 depreminde yıkılan Kumkapı’daki Panayia Elpida Kilisesi’nin mimarı. Bu bilgiyi Miron Metropoliti Hrisostomos Kalaycı tarafından yazılan küçük bir kitapta bulduk. Babamların İstanbul’da yerleştiği Kumkapı’da, iki farklı ana dili olan Rum vardı. Bir bölüm Karamanlı Türkçesi konuşan, Aya Kiryaki Kilisesi mensuplarıydı. Öbür Rumlar ise Panayia Elpida Kilisesi cemaatiydi. Elpida ümit demektir, kilisenin adı “ümit veren Meryem Ana” anlamına geliyor. Bu kilisenin cemaati Marmara kıyısındaki köylerden gelen ve anadili Yunanca olan Rumlardan oluşuyor. Kumkapı’da aynı zamanda, Ermeniler de ikamet ettiği için burada çok kültürlülük hâkim. Babam Gedikpaşa’da Amerikan misyonerlerinin açtığı ilkokulda okudu. Aya Kiryaki Kilisesi’nin avlusunda bir Rum azınlık ilkokulu da vardı. Nüfus kütüğünde, Telli Odalar Sokağı’nda evimiz olduğu kayıtlı.

Dimitri Tsilenis’in Diploması

Babamla annem Burgaz Adası’nda tanışıp âşık oluyorlar. Annemin ailesi 1948’de Sait Faik’in evinde kiracıydı. Dedemlerin evi yine Burgaz’da biraz daha yukarıda idi, Mehtap sokağında. Annemler 1950 Şubat’ında Feriköy’de Aziz Oniki Havariler (Ayii Dodeka Apostoli) Kilisesi’nde evlendiler. Böylece ben Pangaltı’nda doğup büyüyorum. Babam Eminönü’nde çalışıyor. Marpuççular’da Yarım Şişeci Han’ın içinde esans tüccarlığıyla uğraşıyordu, ağabeyi ile ortaklardı. Dedem çocuklarının mimar olmayışından derin üzüntü duyuyordu. Babam üç ortaokul değiştiren, yaramaz, okumayı pek sevmeyen bir talebeymiş. Hem Robert College hem Zoğrafyon Lisesi’ne gitti fakat bitiremedi. İkinci Dünya Savaşı esnasında, Bilecik’te aşağı yukarı otuz altı ay askerlik yaptı. Babam askere gittikten sonra dedem, babam ve amcama, “Madem okumuyorsunuz size bir dükkân açayım” demiş. Burgaz’da esans tüccarı olan komşuları Karayannis’ten işi öğreniyorlar. Babam hem Marpuççular’da çalışıyor hem İzmit’e, Adapazarı’na, Gönen’e bazen beni de yanına alarak esans satmaya gidiyor. Babam ailesiyle, bilhassa savaş öncesi yazları Burgaz’da geçirirdi. Dedem deniz kıyısında iki kızı ve iki oğlu için dört ahşap ev satın almış. O yıllarda Bauhaus’tan etkilenerek evlerin cumbalarını yıkıp cephelerini kırmızı ve sarı boya ile boyamış. Dedem Varlık Vergisi gelince oğullarını askere almasınlar diye bu evlerin dördünü birden sattı.

Dimitri Tsilenis

Ben ve kızkardeşim Pinelopi, Taşkışla’nın karşısındaki Pasteur Hastanesi’nde üç buçuk yıl arayla doğduk. Annem ve babam bebeklerini alıp Burgaz’a çıktılar. Bizim vaftiz babamız, dedemizin küçük kardeşi idi. Büyük dedemin, Vasili kalfanın dokuz çocuğu vardı. Balıklı Mezarlığı’nda aile mezarımız var. Orada yatan ilk kişi çocuk yaşta ölen kızı Maria Tsilenis. Beş erkek ve iki kızı kalıyor. En büyük erkek Tanaş Tsilenis Kumkapı’da tesisatçıydı. İkinci oğul (dedem) Dimitri, Sanayi-i Nefise’nin mimarlık şubesinden 1903 yılında mezun oldu. Dedem hiç Atina’ya gitmedi, 1958’de öldü. Büyük dedemin üçüncü oğlu Yoannis (Yango) Tsilenis (vaftiz babamız), dördüncü oğlu Savvas -ki onun ismini bana verdiler- ve son oğlu Harilaos’tu. Harilaos, benim gibi Zoğrafyon Lisesi’nden 1908 yılında, yani 61 sene önce mezun oldu. Dedemin iki küçük kardeşi, Birinci Dünya Savaşı’na katılmamak için Romanya’ya kaçtılar. Burada ahşap ve kahve ticaretiyle uğraştılar. Harilaos, Belçika Gant’te inşaat mühendisliği okumaya başladı. Birinci Balkan Harbi’nde savaşa katılmak için Atina’ya gelmek istediyse de kalp hastası olduğu için katılamadı ve Atina Teknik Üniversitesi inşaat bölümünden mezun oldu. Lozan Antlaşması’ndan sonra Kandiye’ye (Girit) elektrik santrali yapmakla görevlendirildi. Kardeşlerini de Romanya’dan Girit’e çağırdı. İkinci Dünya Savaşı’ndan önce ticaretle zenginleştiler. Girit’in en eski futbol takımında oynamışlardı. Savvas’ın kalbi yetmedi ve savaştan hemen sonra hayatını kaybetti. İkinci Harp’te Almanlar (1941 Mayıs’ında) Kandiye’yi bombaladı. Vaftiz babam, savaştan önce “Hürriyet Meydanı” denilen, bugünkü İraklion şehrinin merkezinde “İlektra” adında bir sinema kurmuştu. Bombardıman esnasında çatısı düştü. Bu sırada Avusturyalı bir subay, vaftiz babama, “askerlerimin eğlenmesini ve film izlemesini istiyorum, sinemanızı tamir edelim” diyor. Bu sayede dedem savaş bittiğinde yepyeni bir sinema sahibi oluyor. Sinema bugün durmuyor, yerine yapılan binanın zemin katında bana 25 metrekarelik bir dükkân miras kaldı. Böylece ailemizin bir kolu Girit adasında kök saldı. Büyük dedemin kardeşi Yango hepimizi, yani Dimitri kalfanın torunlarını, vaftiz etmeye İstanbul’a geldi ve bana erken yaşta ölen kardeşi Savvas’ın adını verdi. İki yaşımda annemle ilk seyahatimi Girit’e yaptım. Kardeşim Taksim’deki Zapyon Lisesi’nden 1973 senesinde mezun olduktan sonra aynı şehirde Pedagoji Akademisi’nde okudu. Bu arada, 1971’de babamız 56 yaşında öldü. Biz maddi bakımdan zor durumda kaldık. Aynı tarihte ben İstanbul Teknik Üniversitesi Mühendislik Mimarlık Fakültesi’nde Mimarlık Bölümü üçüncü sınıfına devam ediyordum. O yıllar sağ-sol kavgasıyla geçiyordu. Ben maddi zorluk sebebiyle Turgut Cansever’in bürosunda çalışmaya başladım. Cansever’i ailem Burgaz’dan tanıyordu. Kendisi 70’lerde Bodrum şehrinin kuzeyindeki Mandalya koyunda ilk tatil köyü olan Demir Tatil Köyü projesiyle uğraşıyordu. Ben bunun maketini yapmakla iş hayatına atıldım. İki yıl onun bürosunda çalıştıktan sonra (1973-1975), İTÜ mezunu Rum bir mimar olan Kadıköylü Mateo Kaçopulos’un yanında, Tünel’deki bürosunda işe girdim. İlk başta bir apartman projesiyle uğraştım sonra, mimari işimiz olmadığı için deri ceket imalatını teftiş etmeye başladım.

Savvas Tsilenis ve İTÜ Mimarlık Sınıfı’ndan Arkadaşları

Sadık Müfit Bilge (SMB): Zaten kürkçü esnafı tarih boyunca Ermeni ve Rumlardan oluşmuş.

ST: Kız kardeşimin sınıf arkadaşı ve Burgaz’dan tanıdığım Maria’ya âşık oldum. O liseyi bitirdikten sonra Atina’ya hukuk okumaya gitti. Ben de onun peşinden koştum. 25 Ağustos 1975’te Atina’ya gittim. Ancak gitmemin bir sebebi de Kıbrıs Çıkartması sonrasında İstanbul’da Rumlarının iş bulmasının zorlaşmasıydı. Biz 6-7 Eylül’ün ve 1964’teki sürgünün tekrarlanmasından korkuyorduk. Nihayetinde Atina’ya yerleştik. Annem bir yıl daha İstanbul’da kaldı. Şimdi anne tarafımın hikayesini anlatayım. Dedem Anastas Morfidis isimli bir bakkaldı. Soyadı Morfoğlu’ndan bozulmuş. Morfoğulları Develi ovasının Aya Konstantin Köyü’nden geliyorlar. Bunlar Karamanlı idi. Evde herkes Türkçe konuşuyordu. Dedemin ağabeyi Yorgo, Filistin cephesinde İngilizlere esir düşmüş. Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra İngilizler Rumları Pire Limanı’na gönderdiler. Karamanlılar oradan İstanbul’a ve nihayet 1919 yılında köylerine döndü. Dedem ise 1920’lerde askerliğini yapmak için İstanbul’a gelmiş.

Pinelopi Hanım (PH): Mübadeleden evvel İstanbul’a yerleştiği için Yunanistan’a gönderilmedi, böylece biz de İstanbul’da kaldık.

ST: Birinci Balkan Harbi’nde Bulgarlar yüzünden Doğu Trakyalı Rumlar İstanbul’a geldi. Anne tarafından ninem de Çatalca’daki Çanta Köyü’nden Kasımpaşa’ya gelip yerleşti ve Karamanlı Anastas Morfidis’le tanıştı. Kasımpaşa’da evde düğün yapılıyor, eve papaz geliyor. Şimdi kendi hikâyeme dönüyorum. 1977’de Maria ile Beyoğlu Nikah Dairesi’nde evlendim. İstanbul’a gelmek için talebe pasaportu alacaktım. Atina Teknik Üniversitesi’ne “Bizans Mimarisinin Osmanlı Mimarisine Etkisi”ni araştıracağımı dilekçeyle bildirdim. Önce master yapacaksın dediler. O zamanlar yüksek lisans yalnızca Atina Pantion Üniversitesi’nde yapılabiliyordu. Orada, Çevre Kalkınması Enstitüsü’nde master’ı yaparak 1979’da diploma aldım. Aynı yıl, Atina’daki hocamın bürosunda şehirci olarak çalışmaya başladım. 1996’ya kadar korktuğum için İstanbul’u ziyaret etmedim. 1998’de UMAR’ın (Akdeniz Ülkeleri Mimarları Birliği) düzenlediği bir kongre vesilesiyle yıllar sonra Türkiye’ye geldim. Uçaktan inerken sis yüzünden yalnızca gökdelenleri gördüm ve “Nerede bu Marmara Denizi!” dedim, tanıyamadım İstanbul’u! Bir şans eseri çok iyi bir arkadaşım Ekumenik Patrik Bartolomeos’un özel sekreteri oldu. Buradaki kiliselerin tadilatını beğenmemiş, Atina’dan uzmanlar getirerek bu işi onlara havale etmek istemiş. Ben bu vesileyle patrikhaneye danışman oldum ve hem Taksim’deki Aya Triada hem de Beyoğlu’ndaki Panayia Isodion kiliselerinin tamiriyle uğraştım. 1998-2010 arası sık sık İstanbul’a geldim. 2010’dan sonra da 29 Mayıs Üniversitesi’nin düzenlediği Uluslararası Osmanlı İstanbulu Sempozyumu münasebetiyle İstanbul’u ziyaret etmeye başladım.

EG: Efendim, siz konuşurken insicamı bozmamak için sormadığım bazı sorular var önümde. Müsaadenizle şimdi yönelteceğim. Evvela dedenizin mimarlığından bahsettiniz. Onun İstanbul’da inşa ettirdiği binalara değinebilir misiniz?

ST: Tabii. Bugün hâlâ ayakta kalan üç binası var: Nuruosmaniye Camii’nin karşısındaki Harika Han adlı iş hanı, Burgaz’daki aile evleri, Taksim Meydanı’ndaki Taner Apartmanı (1939) ve Site Sineması’nın yanındaki Ak Apartmanı (1950’ler). İş hanının tabelası hem Yunanca hem Osmanlıca olarak mermere kazınmış. Bunların dışında dedem, Akilas Milas’ın kitabında Büyükada Rıhtımını yapan mimarın yardımcısı olarak geçiyor. Dedem 1959’da yetmiş yedi yaşında öldü.

Harika Han’ın Kitabesi
İstanbul’un Rum Mimarları Sergisi’nden (2010)

EG: İTÜ’den Çengelköy üzerine yazdığınız bitirme teziyle mezun olmuştunuz. Bir Çengelköylü olarak, bu semtte biriktirdiğiniz anıları merak ediyorum.

Savvas Tsilenis’in Diploma Projesinin Kapak Sayfası

ST: Küçükken annemler yazları Çengelköy’e giderlerdi. Buraya, Burgaz’dan tanıdığımız Yorgo Çaçopulos’un babası Dimitri Bey’in bahçeli evine biz de ziyarete gelirdik. Semte yakınlığım böyle başladı. İTÜ’deyken “Çengelköy’deki Semt Merkezi” üzerine diploma projesi yaptım. Böylece bu güzel Boğaziçi köyünde birçok anı biriktirdim, tarihini de epeyce araştırdım.

EG: Pekâlâ efendim, ailenizin 6-7 Eylül’de yaşadıklarından söz edebilir misiniz?

ST: Babamın, demin anlattığım gibi, Marpuççular’da Yarım Şişeci Hanı’nda ağabeyiyle ortaklaşa işlettikleri bir dükkân vardı. O akşam olaylar başlayınca han kapıcısı “Burada hiçbir gayrimüslim dükkânı yok.” diyerek kapıyı kapattı ve çok şükür dükkanımıza zarar gelmedi. Biz o esnada Burgaz’daydık. Burgaz bu olaylardan etkilenmedi. Burgaz’daki komiser, “Benim cesedimi çiğnemeden geçemezsiniz!” dedi ve Rumlar kurtuldu. İstanbul’daki 93 kilisenin yüzde doksanı mahvoldu. Beyoğlu’ndaki Panayia Kilisesi Emir Nevruz çıkmazının ortasında yer aldığı için oraya yaklaşamadılar. Öbür dedemin dükkânı Cumhuriyet Caddesi’nde idi. Bir Türk ortağı vardı. Onların dükkânı maalesef mahvedildi. Daha sonra, ortağının yardımıyla cadde üzerinde değilse de Osmanbey’de kısa zamanda dükkânı yeniden açabildi. Kısaca hayatımın bir taraftan güzel, fakat öbür yandan ilk acı günleri İstanbul’da geçti.

Kökler Filizleniyor

Onur Kavalcı
Boğaziçi Üniversitesi Çeviribilim Bölümü lisans mezunu.

Şarabın bin yıllardır üretildiği topraklarda yaşadığımızı unutuyoruz bazen ya da bazılarımız bunun farkında bile değil. Anadolu ve etrafındaki coğrafyanın, şarabın ortaya ilk çıktığı yerler olduğu bilgisi ve bunun hatırlanıp üzerine bir şeyler yapılması gerektiği, her geçen gün çoğunluk tarafından unutuluyor. Türkiye’de şarap üzerine akademik ve entelektüel üretimin belki de yok denecek kadar az olması bu unutuluşun hem müsebbibi hem de sonucu oluyor. Bu kısır döngüden çıkmak için atılan önemli adımlardan biri Sabiha Apaydın’ın öncülüğünde 2019’da ilk defa gerçekleştirilen Kök Köken Toprak: Anadolu’nun Miras Üzümleri sempozyumuydu. Pandemi nedeniyle iki yıldır yapılamayan sempozyum bu yıl 19 Haziran’da ikinci kez gerçekleştirildi. Şırnak, Artvin, Bodrum ve daha birçok yerden gelen üreticiler ve sektör çalışanları ile toprak, asma ve üzüm konusunda uzmanların ve miras üzümlerle ilgilenen herkesin bir araya geldiği sempozyumda geçmişten çıkarılan derslerle gelecek öngörüleri paylaşıldı. Bu gibi etkinlikler hem ‘şarabın doğduğu topraklarda yaşıyoruz’ cümlesinin arkasını doldurmaya çabalıyor, hem de karanlıkta el yordamıyla şarap kültürünü öğrenmeye çalışan insanlara ışık tutuyor.

Anadolu topraklarında 8000 yılı aşkın süredir üzüm yetişiyor. Üzüm ve şarap bunca yıldır çeşitli medeniyetlerin, inançların ve hikâyelerin birer parçası olmakla kalmayıp aynı zamanda bazılarının sembolleri haline de gelmiştir. Antik Yunan mitolojisindeki şarap tanrısı Dionysos’un antik kenti Denizli, Bekilli’de yer almaktadır. Tevrat’ta Nuh Peygamber tufan sonrası Ağrı (Ararat) Dağı’nda karaya çıktıktan sonra bağ dikip şarap yapmıştır. Günümüzdeki birçok Latin ve Cermen dilinde şarap anlamına gelen wine, vino, vinum, wein ve vin gibi kelimelerin kökeni olduğu düşünülen wiyana kelimesi Hititçede şarap anlamına geliyordu. M.Ö. 1650’lerde Hititler bağcılık ve şarapçılığın korunması ile ilgili yasa maddeleri oluşturmuş ve bağ arazilerinin korunumuna büyük önem göstermişlerdir. Günümüzde ise bağcılık ve şarapçılık 3600 yıl öncesine göre daha az korunuyor gibi görünüyor. 1904 yılında 340 milyon litre şarap ihraç edebilen toprakların büyük bir kısmında 2019 yılında sadece 3 milyon litre ihraç edilmiş olması yalnızca şarap üretiminin azaldığını değil aynı zamanda bağ arazilerinin de kaybedildiğinin bir göstergesi. Bu kayba rağmen Türkiye hâlâ, Uluslararası Bağ ve Şarap Örgütü 2020 raporuna göre 431.000 hektarla en büyük bağ arazisine sahip beşinci ülke; ancak 1990 yılına dönersek bu sayı 580.000 hektardı. Umay Çeviker’in hesaplarına göre, son 30 yılda kaybettiğimiz 149.000 hektar bağ arazisi, dünyanın en fazla şarap üreten altıncı ülkesi Avustralya’nın tüm bağ arazisine eşit; en fazla şarap üreten yedinci ülkesi Güney Afrika ile Yunanistan, Almanya, Macaristan, Bulgaristan, Avusturya ve Gürcistan’ın bağ arazilerinden fazla. Bu vahim kaybın birçok siyasi, sosyal ve ekonomik sebebi olsa da tarımın ve bağcılığın desteklenmemesinin başat aktörlerden biri olduğunu söyleyebiliriz. Üzümünü iki liraya satmak zorunda kalan bağcının, bağını söküp yerine daha kârlı meyve sebze ekmesi hemen hemen bütün coğrafi bölgelerimizde görülüyor ve artık vaka-i adiyeden sayılıyor.

Kaynak: @MidinWines

Mevcut siyasi baskı, reklam yasakları ve bir ceviz kabuğuna sığdırılmaya çalışılan pazarlama yöntemlerine rağmen, son 15 yıldır, Türkiye şarapçılığı ve sayısı hızla artan üreticilerden (Nisan 2022 itibariyle 185 üreticimiz var, bu rakam Yunanistan ve Gürcistan’da 1000 küsurlerde) bazıları bu kaybın önüne geçmek için somut adımlar atıyor, kaybedilmiş ya da kaybolmakta olan üzümleri tekrar keşfederek şarap üretiminde kullanıyorlar. O kadar ki şu an yedi coğrafi bölgenin yedisinde de şaraplık üzümler yetiştirilmeye çalışılıyor. Bu çabaların bütün üreticiler ve bağcılara yayılıp bağ arazilerinin kaybının önüne geçilmesinde tüketicilerin de rol oynaması gerekiyor; ancak bu noktada ne yazık ki sınıfta kalıyoruz. En son ne zaman şarap alırken üzerindeki üzüme dikkat ettiniz? Papaskarası, Hasan Dede, Karaoğlan, Emir, Keten Gömlek ve Mezrona isimleri tanıdık geliyor mu? Bu üzümler ve bu üzümlerden yapılan şarapları ismen bile olsa bilmediğimiz ve tüketmediğimiz sürece üretimleri azalacak, bağlar sökülecek ve bu toprakların sahip olduğu yüzlerce üzüm türünden belki birini daha kaybetmiş olacağız. Ne yazık ki, bu kayıplar yalnızca yeni keşfedilen ya da şarap üretiminde yeni kullanılmaya başlanan üzüm türlerinde değil; iklim krizi ve ekonomik sebeplerle Türkiye şarapçılığının bel bağladığı bazı as kadro üzüm türlerinde de yaşanabilir. Bütün bu olumsuz senaryoları daha parlak bir geleceğe evirmenin ilk adımlarından biri üreticiler, satıcılar, tadımcılar, eğitmenler ve yazarlardan oluşan şarap cemiyetinin, üniversiteler ve araştırma merkezleriyle daha fazla hemhal olmasından geçiyor ve doğruyu söylemek gerekirse, bir noktada bu cemiyetin bazı mensuplarının üst orta sınıfa ‘şarap tadımı deneyimi’ satmaktan başka şeyler de yapması gerekiyor.

Son 30 yıldaki kayıplara, siyasi baskılara ve gelecek tehlikelere rağmen Türkiye şarapçılığı uzun zamandır bulunmadığı kadar iyi bir konumda ve daha iyiye doğru ilerlemeye çalışıyor. Reklam yasakları sosyal medya platformları aracılığıyla gevşetilerek üreticilerle tüketiciler arasında bir köprü oluşturulmaya çalışılıyor. Göknur Gündoğan ve Murat Yankı’nın Türkiye Önoturizm Rehberi kitabı gösteriyor ki hem yerli hem de yabancı turistler için şarap turizmi artık rağbet görmeye başlayan bir alan. Rehber ile hemen hemen aynı zamanda çıkan şarap kültürü kitaplarının sayısındaki artış da elbette sevindirici. Tabii çeviri kitaplarda Anadolu üzümlerini bulmak oldukça zor. (Bu yazının yazıldığı tarih itibariyle (Haziran 2022) Türkiye’de Anadolu üzümleri üzerine detaylı yazılmış henüz yalnızca bir basılı kitap var, o da değerli Andrea Lemieux’nün The Essential Guide to Turkish Wine adlı eseri ve çevirisi yok.) Fakat sosyal medya platformları ve web sitelerinde yavaş yavaş artmaya başlayan inceleme ve araştırma yazıları kısa bir süre içerisinde kitaplara ve belki de akademik yayınlara dönüşebilir. Hep birlikte bu gidişatın nasıl olacağını göreceğiz. Bundan çok değil on, on beş sene öncesinde şarap kültürü dergilerinin yayımlandığı ve hatta ulusal bir gazetenin şarap kültürü eki çıkardığı ülkemizde kibrit suyu dökülmeye çalışılan kökler filizlenmeye devam ediyor ve edecek.

Ölüme Giden Şair: Ali Ruhi

Orçun Aydoğdu
Ağrı İbrahim Çeçen Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü Araştırma Görevlisi

Ali Ruhi, 1270 (1853/1854) yılında Bağdat’ta dünyaya gelmiştir. Köklü bir aileye mensuptur. Dedesi Darbaz Ağa, babası Veys Paşa’dır. Ağabeyi ise Namık Kemal’in Kıbrıs’ta kalebentken rahat bir hayat sürmesini sağlayan Zeynelabidin Reşid’dir. Görülüyor ki Ali Ruhi’nin ailesi hem siyasette hem de edebiyatta oldukça etkindir. Gerek dedesi Darbaz Ağa gerekse de babası Veys Paşa Kıbrıs’ta mutasarrıflık görevinde bulunmuştur.

Ahmet Rasim’in anlattığına göre Ali Ruhi, sohbeti hoş ama hırçın biridir. Her an birine sinirlenebilecek hâldedir. Ruhi’nin yanağındaki çıbandan dolayı, yanağının bir kısmında sakal çıkmamakta ve yanağı çukur kalmaktadır. (Ahmet Rasim, 1980: 99) Bunu bilen edebiyatçılar da müellifi eleştirmek istediğinde, şairin fizikî kusurlarını göz önüne getirmeyi tercih etmişlerdir.

Ali Ruhi’nin hayatı hakkında etraflıca bir malumat söz konusu değildir. Devlet Arşivi’nde yer alan birkaç bilgi, şairin hayatını aydınlatmak için yeterli değildir. Onun biyografisi hakkındaki en ayrıntılı kaynak, ağabeyi Zeynelabidin Reşid’in İbnülemin Mahmud Kemal İnal’a Son Asır Türk Şairleri’ne koyulmak üzere gönderdiği mektuptur. Oradaki bilgilere göre Ali Ruhi, 1876 Sırp İsyanı’nda gönüllü olarak bulunmuştur. Bunun sonucunda da nişan aldığı bilinmektedir. İstanbul’a döndüğünde bir süre belediyede çalışır. Ardından farklı memuriyetlerde bulunur ama tabiatı gereği Ali Ruhi, bir işi uzun süre sürdürememektedir. Oradan oraya atlamayı sever. Şairin böyle bir tavır sergilemesinde şairliğin de etkisi olsa gerekir.

Kaynak: İbnülemin Mahmud Kemal İnal, Son Asır Türk Şairleri.

Memuriyetten ayrılıp herhangi bir işle meşgul olmayan Ali Ruhi, Mekke’ye gitmeye karar verir. Bununla amacı kalan ömrünü ibadet ile geçirmek ve Kâbe’ye yakın olmaktır. Buradan şairin tasavvufî bir yönünün olduğu da söylenebilir. Şairin Lemeat isimli divançesine bakıldığında, tasavvufî etki açık bir şekilde görülmektedir. Babası Veys Paşa, Ali Ruhi’nin davranış biçimini oldukça iyi bir şekilde anlamıştır. Çünkü şair Mekke’ye giderken babasından izin ister ve babası da ona “tersem ne-resî be-Kâbe…” ile başlayan Farsça bir beyit söyler. (İnal, 1969: 1504) “Kâbe’ye ulaşamayacaksın” manasına gelen bu ifadeler doğru çıkar ve Ali Ruhi’nin Mekke’ye gitmesiyle dönmesi bir olur. Ali Ruhi’nin Mekke macerası Lemeat’ta yer alan birkaç mısra ile sınırlı kalmıştır. Halil Paşazade Mahmud Paşa için yazdığı kasidede yer alan şu beyit müellifin Mekke’ye gidiş nedenini göstermektedir:

İki yıl akdemi gittim idi Beytullah’a

Ederek fikrimi tahsîl-i kemâla mahsûr

Mekke’ye gidişinden iki yıl sonra yazdığı anlaşılan bu beyitte Ali Ruhi, gitme amacını gayet açık bir şekilde ortaya koymuştur. Onun için mühim olan manevî yönünü geliştirmektir. Bunun yolu da Mekke’den, Kâbe’den geçmektedir. Lakin Mekke macerası kısa sürer ve Ali Ruhi tekrardan İstanbul’a döner.

İstanbul’a dönen Ali Ruhi, Mekke’de bulamadığı huzuru İstanbul’un tarikat âleminde bulmaya çalışır ve kısa sürede pek çok tarikata girer. Bu tarikatlar içinde Hurufilik de vardır. Divançesinde sevgilinin vasıflarını anlatırken Fazlullah’a telmihte bulunması bu bakımdan mühimdir. (Rûhiyâ gördün okur cânâ cemâlin mushafın/ Anladım kim mazhar-ı esrar-ı Fazlullah imiş) Anlaşılıyor ki Ali Ruhi’nin içine girdiği tarikat âlemi, müellifin şiirini beslemiştir. Ayrıca bu âlem sayesinde Farsça ve Arapça bilgisinin de arttığı söylenebilir.

Ali Ruhi’nin hayatındaki önemli kişilerden birisi babası Veys Paşa’dır. Onun ölümü müellifi derinden sarsmıştır. Veys Paşa Kayseri’de mutasarrıfken kimi kaynaklara göre adliye binasının kimi kaynaklara göre de hükümet konağının yıkılmasıyla üzerine düşen bir molozdan dolayı vefat eder. Lemeat’taki kasidelerde şairin ruh durumu açık bir şekilde görülmektedir. Babasının ölmesiyle kendisinin yalnız kaldığını düşünen müellif, acımasız dünyada tek başına kalmasından dolayı sitem etmektedir. II. Abdülhamid için kaleme aldığı kasidede yer alan şu beyitler Ali Ruhi’nin hâlini anlatmaktadır:

Mutasarrıf iken üç yıl oluyor Kayseri’de

Üstüne ev yıkılıp oldu yolunda kurbân

Şimdi ben rûh-ı mücerred gibi tenhâ kaldım

Oldu eczâ-yı ten-i baht ü ümidim rîzân

Karamsar bir ruh hâline bürünen Ali Ruhi, her türlü kötülüğün kendi başına geldiğini düşünmektedir. Dünyada beklentilerini karşılayamadığını ve yalnız kaldığını düşünen şair, yaşadığı buhrandan kurtulmak için uzaklara gitmeye karar verir. Sıradaki durağı Japonya’dır.

Babasının ölümü Ali Ruhi’yi derinden etkiler ve içkiye olan bağlılığı artar. Bunun sonucu olarak rint meşrep bir kişiyle karşılaşılır. İçkiye ağırlık veren, arkadaşlarıyla meyhanede eğlenen ve hayatın gerçeklerini kale almayan bir Ali Ruhi söz konusudur. Recaizade Mahmud Ekrem’in Abdülhak Hamit Tarhan’a gönderdiği bir mektupta yer alan “bir rind-i sagar-keş-i laubali” ifadesi şairin geldiği durumu gözler önüne sermektedir. Böyle bedbin bir hâlde bulunan Ali Ruhi için II. Abdülhamid’in Japonya’ya göndermek istediği gemi tam bir umut kapısı olur. Müellifin tanınmasını sağlayan en önemli olay da bu yolculuk olacaktır.

Bahriye Nazırı Hasan Hüsnü Paşa (Kaynak: İstanbul Üniversitesi Nadir Eserler Kütüphanesi)

II. Abdülhamid, Japonya’ya iade-i ziyarette bulunacak bir gemi göndermeye karar verir. Bu konuda oldukça titiz davranmaktadır. Çünkü bu gemi hem Japonya’ya Osmanlı Devleti’nin gücünü gösterecek hem de geminin geçtiği yerlerdeki Türk ve Müslümanların Osmanlı’ya olan bağlılığını güçlendirecektir. Devrin Bahriye Nazırı Bozcaadalı Hasan Hüsnü Paşa, seyahat için Ertuğrul Firkateyni’nin uygun olduğunu belirtir. Lakin gemi böyle bir seyahat için uygun değildir. Sözünden geri adım atmak istemeyen Bahriye Nazırı, geminin sağlamlığını gösterebilmek için gemi kaptanı olarak damadı Osman Paşa’yı görevlendirir. Gemide bir de şair yer almıştır. Bu şair ise Ali Ruhi’dir. Babasının vefatından dolayı kötü günler geçiren şair, Japonya seyahatini adeta bir kurtuluş olarak görerek seyahate katılmak için başvurur. (DMA, ŞUB.228/2-A) Başvurusu kabul edilen Ali Ruhi, geminin seyahat notlarını tutmakla görevlendirilir.

14 Temmuz 1889’da Ertuğrul Firkateyni İstanbul’dan yola çıkar. 4 Kasım 1889 tarihine kadar Ali Ruhi’nin gemide olduğu kayıtlarla sabittir. Devlet Arşivi’nde Veys Paşa’nın Kıbrıs’taki vakfı ve mallarıyla ilgili yer alan bir belgede, Paşa’nın çocuklarının durumunun sorgulanmasından ve yazıya verilen cevapta Ali Ruhi’nin Ertuğrul Firkateyni ile Japonya yolunda olduğunun bildirilmesinden şairin gemide olduğu anlaşılmaktadır. (BOA, HR.TH/92-75) Lakin bu tarihten sonrası Ali Ruhi için muğlaktır. Kimilerine göre şair hastalanmış ve geminin 15 Kasım 1889’da Singapur’a ulaşmasına müteakip tedavi için hastaneye bırakılarak orada vefat etmiş kimilerine göreyse de 16 Eylül 1890’da batan Ertuğrul Firkateyni’nde boğularak ölmüştür. Şair gerek Singapur’da gerekse de geminin batmasıyla vefat etmiş olsun bir mezarı söz konusu değildir. Ayrıca 1889 yahut 1890’da henüz 35 veya 37 gibi genç bir yaşta ölmüştür. Yaşadığı buhranlı hayat, acıklı bir ölüm ile sona ermiştir. Divançesinde yer alan “geç” ve “dahi” redifli gazellerin matla beyitleri şairin adeta ölümünü önceden gördüğünü göstermektedir:

Metâ-ı dehr-i fâni nâ-sezâdır ehl-i tecrîde

Ölürsen de şehîd-i aşk olup kefenden geç

Cân yandı nâr-ı aşkına yansın beden dahi

Âteş-perest-i aşka gerekmez kefen dahi

Kefeni dahi bulunmayan Ali Ruhi’nin günümüze kadar gelmesini sağlayan yegâne eseri Lemeat’tır. Süreli yayınlarda yer alan manzumelerinin bir kısmını topladığı bu divançe, şairin unutulma korkusundan dolayı ortaya çıkmıştır. Bir Tezkiretü’ş-şuara yazmayı düşünmesine rağmen, uğraştığı işte sürekliliği sağlayamamasından dolayı eserini tamamlayamaz.

Sonuç olarak eserlerinden ziyade acıklı hayatıyla tanınan Ali Ruhi, Türk edebiyatının arka planda kalmış önemli isimlerinden biridir. Manzumelerinde geleneği devam ettirmesine rağmen yazdığı beyitlerdeki ahenk başarısı ve az sözle çok şey anlatabilmesinden dolayı tanınması gereken bir şahsiyettir.

KAYNAKLAR

Ahmed Rasim (1980). Muharrir, Şair, Edip. Haz: Kâzım Yetiş. İstanbul: Tercüman Yayınları

Ali Ruhi (1302). Lemeat. İstanbul: Mihran Matbaası

Aydoğdu O. (2021). “Zeynelabidin Reşid ve Ali Ruhi’nin Hayatı, Sanatı, Eserleri (Veys Paşazadeler)” (Yüksek Lisans). Ankara Yıldırım Beyazıt Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü

Deniz Müzesi Arşivi, Devlet Arşivleri, Osmanlı Arşivi.

Enginün İ. (1995). Abdülhak Hâmid’in Mektupları. İstanbul: Dergâh Yayınları.

İnal İMK. (1969). Son Asır Türk Şairleri. İstanbul: Milli Eğitim Basımevi.

Dünyayı Anlamlandırmada Edebiyatın Yeri: Yazmak Üzerine Yapıtlar

Alkan Özdemir
Boğaziçi Üniversitesi (Yeni) Türk Dili ve Edebiyatı yüksek lisans öğrencisi.

Edebiyat; dil ile yeni dünyalar yaratan yanıyla insanlar için bir kaçış alanı, güvenli bir liman, bir bilgi kaynağı, alternatif bir yaşam deneyimi gibi pek çok şeyi ifade etme potansiyeline sahip. Hatta yapıtlar, yaşamımız boyunca tanık olma fırsatımızın olmadığı binlerce farklı yaşama bizi misafir edebilir, kimi zaman karakterlerle özdeşleşmemizi sağlayarak bizi anlatının bir parçası kılabilir. Böylece uzak dünyaları yakın kılarken empatik deneyimi güçlendirebilir. Edebiyat aynı zamanda insanların dünyayı anlamlandırmada yüzyıllardır başvurduğu en önemli alanlardan biri. Bu yazıda modern edebiyatın önde gelen romancılarının, edebiyatın ve yazmanın büyüsü üzerine kimi kitaplarını tanıtmayı amaçlıyorum.

Kendine Ait Bir Oda (1929) / Virginia Woolf

“Entelektüel özgürlük maddi şeylere bağlıdır. Şiir de entelektüel özgürlüğe bağlıdır. Kadınlarsa hep yoksul olmuşlardır, sadece iki yüz yıldır değil, dünya kurulalı beri. Kadınlar Atinalı kölelerin çocukları kadar bile entelektüel özgürlüğe sahip olmadılar. O zaman kadınların şiir yazmak için en ufak bir şansları yoktu. İşte bu yüzden paranın ve kendine ait bir odanın önemini vurguladım.”

Virginia Woolf, 1928’de Cambridge Üniversitesi’ne yeni yeni kabul edilmeye başlanan kız öğrencilere bir konuşma yapmak üzere davet edilir. Ünlü yazar beklenenin aksine, yalnızca edebiyat üzerine konuşmayarak edebiyatın somut üretim koşullarını ve toplumsal cinsiyet eşitsizliğini çarpıcı bir şekilde tüm konuşması boyunca vurgular. Bu kitabını da bir sonraki yıl bu önemli konuşması üzerine kimi eklemeler-çıkarmalar yaparak hazırlamıştır.

Kendine Ait Bir Oda, değindiği önemli konuların yanında bütünlüklü bir kurguya da sahiptir. Woolf, ilk olarak konuşmasında nelerden bahsedeceğini dile getirir, beklentinin dışında bir konuşma yapacağını açıkça ifade eder. İz bırakan yazarlar ve edebî üretimle sınırlı bir konuşma yapmakla yetinmeyecektir. Sonrasında kendi çalışmalarını, üniversite kütüphanelerinde kadınların yaşam koşullarıyla ilgili yaptığı araştırmaları, kaynak eksikliklerini, benzer araştırmalar sonucunda vardığı yargıları aktarır. Kendi ifadesiyle çıkış noktası şudur: “Neden erkekler şarap içerken kadınlar su içiyorlardı? Cinslerden biri o kadar varlıklıyken öbürü neden yoksuldu? Yoksulluğun kurmaca üzerinde nasıl bir etkisi vardı? Sanat eserleri yaratmanın koşulları nelerdi? Bir anda binlerce soru dikildi karşıma.” Woolf’a göre kadınlar edebî eserler üretmeye uygun koşullara sahip olamamıştır. Erkeklerin bu alandaki görece üstünlüğü ise daima onların lehine olan toplumsal koşullardan ileri gelmektedir. Nitekim Woolf kitabının kalan kısmında kimi öncü kadın yazarlardan bahsederken bu tezine yönelik dayanaklar ortaya koyar.

Kullandığı retorik son derece etkileyicidir. Sıklıkla varsayımlarda bulunarak dinleyicilerini -kitap basıldıktan sonra da okuyucularını- koşullar farklı olsaydı neler olabilirdi sorusu üzerine detaylıca düşünmeye davet eder. Mesela Shakespeare’in o dönemde yaşayan Judith adlı bir kız kardeşi olsaydı Shakespeare ile hangi açılardan yolunun ayrılacağını, önünün toplumsal koşullar tarafından nasıl kesileceğini, geleneksel yargılarla yaşamının nasıl kuşatılacağını örnekler. Bu retoriği, kadın hareketleri on dokuzuncu yüzyılda değil de on altıncı yüzyılda başlasaydı nelerin farklı olabileceğini, kadınların çeşitli meslekleri edinme ve seyahat hakları kısıtlı olmasa edindikleri deneyimlerle neler yazabileceklerini düşündürerek kullanmaya devam eder. Bunlar tamamen hayali ve kurgusal varsayımlar olmakla beraber, Woolf, tarihsel gerçeklikleri yansıtması açısından okurlarını düşünmeye sevk eder.

Kitabın önemli yanlarından bir diğeri, paranın bireyin yaşam koşullarında yarattığı somut değişikliği vurgulamasıdır. Woolf, pembe hayallerden ve “Çok çalışırsanız siz de yapabilirsiniz.” gibi ayağı yere sağlam basmayan ümitlendirici sözlerden uzak durur; tepki çekmeyi göze alarak toplumsal adaletsizliği, kadınlara yönelik ayrımcı tutumu ve kadınların ekonomik olarak erkeklere bağımlı olmasının onları neredeyse her anlamda kısıtladığını vurgular. Ona göre sabit bir gelirin, mal varlığının, paranın ve kendine ait bir yaşamın varlığı başarılı olmak için elzemdir. Kitaptaki para ve oda kavramları, basit ve somut anlamlarının dışında toplumsal, ekonomik, siyasal, kültürel boyutları olan çok daha geniş bir bağlamı işaret eder.

Yazarın toplumsal cinsiyet eşitsizliğini eleştirdiği bu dönemde kadınların kütüphanelere ancak bir başka erkek hocanın eşliğinde ya da tavsiye mektubuyla girebildiklerini, seçme-seçilme haklarını yalnızca kısıtlı olarak kullanabildiklerini, araba kullanma haklarının bile olmadığını hatırlatmakta fayda var. Aynı zamanda Woolf’un konuşmasını yaptığı yıllarda kadın yazarların sayısı da oldukça azdı. Dolayısıyla konuşması, kadınlara verdiği cesaret açısından fazlasıyla önem taşıyordu. Lady Winchilsea ve Aphra Behn gibi, kadınların da önemli edebiyat eserleri üretebileceğini ortaya koyan öncü kadın yazarları anarken çarpıcı bir noktaya daha dikkat çekiyordu Virginia Woolf: Jane Austen’a dek kadınlar edebiyatta sadece erkeklerle sınırlı ilişkileri içinde ele alınmıştı. Ayrı birer birey olarak kendi hayatlarına odaklanılmamıştı. Kendisi, konuşmadan bir yıl sonra yayımlanan Mrs. Dalloway adlıyapıtında da bir kadın karakteri merkeze alarak gördüğü bu eksikliği gidermeye çalışmıştı. Woolf dikkate değer tezleri ve vurguladığı noktalarla basıldığı günden bugüne çok okunan, çok ses getiren bir yapıta imza atmış oldu.

Genç Bir Romancıya Mektuplar (1997) / Mario Vargas Llosa

“Edebiyat aklı ve sağduyuyu çalıştırır; edebî yaratıcılıktaysa bu unsurların yanında sezgiye, duyarlılığa ve tahmine, hatta eleştirel bakışın ağından her fırsatta kurtulmayı başaran şansa bile yer vardır. İşte bu yüzden, yaratıcılık başkasından öğrenilmez; yaratıcı olmanın tek yolu okumak ve yazmaktır. Gerisini insan kendi başına, pes etmeden düşe kalka öğrenir.”

Nobel ödüllü Perulu yazar Mario Vargas Llosa, kurmacadaki başarısının yanı sıra Gustave Flaubert, Gabriel Garcia Marquez, Jean-Paul Sartre, Albert Camus gibi yazarlar üzerine incelemeler kaleme alarak eleştiri alanında da  kendini kanıtlamış bir yazardır. Genç Bir Romancıya Mektuplar’da ise kurmaca okur mektupları üzerinden edebiyatla, yazmakla ve hatta okumakla ilgilenen herkese hitap etmekte.

Yazar kitabın daha ilk sayfalarında yazma tutkusuna sahip bir insanın, bedeninde tenya paraziti taşıyan insanın kendi isteğiyle değil, onun yönlendirmesiyle yemek yemesi gibi engellenemez bir dürtüye sahip olduğunu söylüyor. Ona göre edebiyat, aslında herkesin bir noktada eğilimi olan bir alanken yazarları diğerlerinden ayıran özellikleri, tutkuları ile fikirlerini kelimelerle somutlaştırarak hayali dünyalar yaratabilmeleridir. Şöyle diyor Llosa: “Kuşkumda haklıysam (yanılma olasılığım elbette haklı olma olasılığımdan yüksektir), kadınlar veya erkekler çocukluklarında veya ilk gençliklerinde kişiler, olaylar, anekdotlar ve yaşadıkları dünyadan farklı dünyalar hayal etmek gibi zamansız bir eğilim geliştirirler; daha sonraları edebiyat mesleği diye adlandırılacak şeyin başlangıç noktası işte bu eğilimdir.”

Mektupların her biri romanlarla ilgili anahtar konulara ışık tutuyor. İnandırıcılık unsurunu, üslup, mekân, zaman kullanımını, yazarın gerçek dünyaya bağlılığını ya da düşsel dünyasını ayrıntılarıyla ele alıyor. Bunun yanında çoğu başarılı yazarın yetkin yapıtlar yazmak için kullandığı kimi tekniklere -öykü içinde ikincil karakterlerin kendi öyküleri, okuyucuyla paylaşılmayan ve merak yaratan gizli bilgiler gibi- değiniyor.

Llosa, dersler vererek edebiyatla ilgili bir başvuru kitabı hazırlamaktan ziyade kesin yargılara varmaktan kaçınarak edebiyata ilgi duyan kişilerle fikirlerini paylaşıyor aslında. Tıpkı Virginia Woolf gibi, doğrudan tavsiyeler veren, üstten bakan bir anlayış yerine sorular sorarak, örnekler vererek hitap ettiği kitleyi düşünmeye tevşik ediyor. Kendini okuyucuyla eşit bir noktada konumlandırırken oldukça içten ve samimi bir dil kullanıyor.

Bu nedenlerden ötürü yalnızca yazmaya ilgi duyanların değil, okumayı sevenlerin de çok beğeneceği bir kitap olduğu söylenebilir. Genç Bir Romancıya Mektuplar, okuduğumuz romanların yazarlar tarafından nasıl kurgulandığını, anlatıcı ses, zaman, mekân, karakter gibi anahtar unsurların nasıl yaratıldıklarını, çoğu yazarın başvurduğu anlatım tekniklerini görmek, özetle edebiyatın mutfağına adım atmak için birebir.

Genç Bir Romancının İtirafları (2011) / Umberto Eco          

“Kurmaca karakterlerle ve yaptıkları işlerle özdeşleşebiliriz, çünkü anlatı konusundaki anlaşma uyarınca, onların hikâyesinin olası dünyasında, orası bizim gerçek dünyamızmışçasına yaşamaya başlarız.”

Umberto Eco, kitabını yetmiş yaşındayken kaleme almasına rağmen Genç Bir Romancının İtirafları başlığını özellikle tercih ediyor; çünkü önemli bir yankı uyandıran Gülün Adı adlı ilk romanının yayımlanışı nispeten yeni (!): yaklaşık otuz yıl önce. Kendini umut vaat eden bir romancı olarak niteleyip otuz yıllık edebiyat geçmişine rağmen kendini henüz yolun başında sayıyor. Bu yorumunda olduğu gibi mütevazı tavrı ile mizahi yaklaşımı kitap boyunca kendini hissettiriyor.

Eco, kimi bölümlerde semiyotik açıklamalara ve dil bilgisel konulara değinmesine karşın kuramsal yanı değil, gündelik dili ağır basan bir yapıta imza atıyor. Cervantes, Rabelais, Tolstoy, Proust, Joyce gibi birçok romancıyı anıyor; ancak kitabın temeli, kendisinin nasıl ve hangi yolları kullanarak yazdığına, pek çok ülkede ses getiren romanlarının yazılış öykülerine dayanıyor. Kurmaca-gerçek dünya ayrımı; metnin kendisinin, yazarın ve okurun niyetleri arasındaki farklılıklar, romanlarında kullandığı çeşitli anlatım teknikleri ve listeleme adını verdiği yöntemi kitabın ana hatlarını oluşturuyor.

Cevap aradığı önemli sorulardan biri ise şu: “Asla var olmadığını bildiğimiz bir kişinin kederini derinden paylaşmamızın anlamı nedir?” Roman okurken ya da bir film izlerken karşılaştığımız kurmaca karakterlerin sevinçlerinden, üzüntülerinden, heyecanlarından, kaygılarından, kısacası çok çeşitli duygularından neden bu kadar etkileniriz? Yazar bu soruyu ontoloji (varlık bilimi) ve semiyotik (göstergebilim) üzerinden “büyülenme”, “özdeşleşme” gibi psikolojik kavramlara da değinerek yanıtlamaya çalışıyor.

Yazma Üzerine Sohbetler (2020) / Ursula K. Le Guin

“Hem bilimin hem de şiirin dillerinin bizi, cehaletimize veya sorumsuzluğumuza derman olmayan sonsuz ‘enformasyonu’ salt istiflemekten kurtarmasına ihtiyacımız var.”

Ursula K. Le Guin ile David Naimon’un söyleşisi kurmaca, şiir ve kurmaca dışı başlıkları altında üç ana bölüme ayrılıyor. Le Guin sırasıyla üç ayrı alanda da görüşlerini paylaşırken romanlarından, şiirlerinden ve yaşamdaki ilkelerinden bahsediyor. Aynı zamanda yazarlık atölyeleri de düzenleyen yazar, atölyelerdeki uygulamalarını, yalın yazma çalışmalarını, kelimeler arası ritmin, üslubun önemini, dil işçiliği konusundaki düşüncelerini aktarıyor.

Romanlarının aksine şiirlerinde fantezi ögelerine yer vermediğini, şiir dilini farklı bir bağlamda düşündüğünü söylerken Taoizm ile Budizmin felsefesinden çok etkilendiğini, bunun da şiirlerine büyük ölçüde yansıdığını örneklerle dile getiriyor. Şiirleri, daha çok bireyin dünya üzerindeki yerine odaklanıp yalın dilli özgün imgeleri içeriyor. Ayrıca, Harry Potter kitaplarının yazarı J. K. Rowling’in yıllarca kitaplarını yayımlatamamasına benzer bir hikâyesi olan Le Guin, altı-yedi yıl boyunca hiçbir kitabını bastıramadığı günleri de anlatıyor.    

Le Guin’in önemsediği konuların başında sanatın ticarileştirilmesi geliyor. Buna karşı çıkan yazar, dünyaca üne kavuşan kitaplarına rağmen hayatı boyunca ülkesindeki küçük yayınevleriyle çalışıyor. Aynı zamanda, dilin toplumsal cinsiyeti oluşturan temel ögelerden biri olduğuna inandığı için İngilizcedeki “he” zamiri kadınları da dile getiren şekilde kullanılırken “she”nin böyle bir kapsayıcılıktan yoksun olmasına karşı. Bu nedenle romanlarında “they” zamirini kullanarak cinsiyet temelli vurguları, İngilizcede yaygın olan “he” kullanımını reddediyor. Bunların yanı sıra, hâlâ çocuklara özgü kabul edilebilen fantastik edebiyatın neden önemli ve son derece “ciddi” olduğu hakkında görüşlerini paylaşıyor.

Saf ve Düşünceli Romancı (2010) / Orhan Pamuk        

“Romanlar ikinci hayatlardır.”

Orhan Pamuk Harvard Üniversitesi’ndeki Norton derslerinin ardından burada değindiği konuları yeniden düzenleyerek kitaplaştırıyor. Edebiyatla ilgili çok sayıda önemli noktayı içeren Saf ve Düşünceli Romancı bu şekilde ortaya çıkıyor. Orhan Pamuk’a göre roman yazmak ve okumak “dünyayı kelimelerle görmek ve gördürmek mutluluğu” olduğundan kurmaca dünyaların hangi tekniklerle, nasıl ele alındığını irdeliyor.

Alman edebiyatından Türk edebiyatına, İngiliz edebiyatından Rus edebiyatına, İran edebiyatından İspanyol edebiyatına çok sayıda ülkeden, birçok yazara değiniyor Orhan Pamuk. Roman ve yazar adlarından oluşan bir resmigeçit var adeta. Diğer metinlerle bu denli güçlü şekilde iletişime giren, görüş alışverişinde bulunan, onlara atıf yapan bir metin daha bulmak oldukça zor. T. S. Eliot’un öne çıkardığı “nesnel karşılık”, Antik Yunan’daki “ekphrasis” (kabaca ‘bir resmi tasvir etme’) kavramları, Flaubert’in “doğru kelime” (mot juste) arayışı, postmodernizm, tarihi ve siyasi roman yazımı; kitapta değinilen noktalardan sadece birkaçı.         

Ayrıca, Eco’nun da kitabında vurguladığı gerçek yaşam-kurmaca dünya ayrımına, kimi zaman da aradaki muğlaklıklara değiniyor Orhan Pamuk. Özellikle bazı okurları tarafından Masumiyet Müzesi romanının Kemal karakteriyle özdeşleştirilmesinden yakınırken romanların ne bütünüyle kurgu ne de bütünüyle gerçek olduğunu ekliyor. Müzeler ve romanların ilişkisini ele aldığı bölümde Çukurcuma’daki Masumiyet Müzesi’ni kurma öyküsünü de detaylıca anlatıyor. Aynı adla yayımladığı romanının ardından kurulan müze, kurmaca karakterler üzerine kurulmuş bir müze olmasıyla da ayrı bir öneme sahip. Bunun yanı sıra, özellikle romanlarının oluşum süreci, İstanbul’da on sekiz ile otuz yaşları arasında büyük bir iştahla roman okuyarak geçirdiği yıllar, kullandığı anlatım teknikleri gibi şahsi konulara da önemli bir yer veriyor. Böylece, Nobel ödüllü bir yazarın dünyasına “içeriden” bakma fırsatı elde ediyoruz.