Dün Gece Mehtaba Dalıp…

Gavsi Bayraktar

50’li yılların en tanınmış mevlidhanlarından biriydi.

Rahmetli ile ilgili yaşadığım bir olayı anlatmadan önce, bunların daha iyi anlaşılabilmesi için bazı konuları önceden aydınlatmam gerek.

Babam rahmetli, kendinden çok dersler aldığım, hayatımı şekillendiren bir örnekti benim için.

Zamanına göre iyi bir eğitim almış, okumayı ve özellikle tarihi çok iyi bilen biriydi.

Dindardı, ibadetini yapar, dini derinliğine bilirdi. Ama yobaz değildi.

Benim görüp yaşadığım babam buydu.

Ama, gençliğini bilenlerin anlattıklarına göre, eğlenmeyi bilen, İstanbul’un eğlence merkezlerinde sağ baş loca sahibi bir hovarda imiş. Sağ baş loca dediğimiz, sahnedeki sanatçıya göre sahnenin sol yanındaki ilk loca oluyor.

Otuzlu yıllarda, yurt dışından getirilen assolist diyebileceğimiz sanatçılar, bizim peder gelip locasını teşrif etmeden sahneye çıkamazlarmış. Program bitince de kulise geçer, sanatçıyı alır, gidermiş.

Ben anlatanların yalancısıyım. Ama anlatanlar da, kendilerine yalan söyleme şansı tanımayan, galeri (en ucuz üst balkon) müdavimi tövbekâr İstanbul bitirimleri (efendi külhanbeyleri) idi.

Annemi okula giderken görüp beğenmiş!..

Annemin ve ailesinin tüm “Okuyor! Okul bittikten sonra gelin.” itirazlarına rağmen ne yapmış ne etmiş, almış kızı…

Bazı zamanlar annem rahmetli, “Ne güzel, kimyager olacaktım!” diye yakınırdı. Geçmiş ola!.. Ba’de harab-ül Basra!..

İşte bu hovarda, dönmüş dolaşmış, dini bütün bir mümin olmuş zaman içinde…

Riyasız, abartmasız bir dindardı.

Bu kadar açıklama yetsin, konuya dönelim…

Yıl 1958 ya da 59 olmalı…

Ben lise öğrencisiyim.

Mevsim yaz başlangıcı. Kardeşlerimin sünnet düğünü yapılıyor.

Mekân, Anadolu Hisarı, Dolay Bağı denen semtteki bahçeli evimiz.

Kaynak: Sébah & Joaillier Fotoğrafı

Kuzey rüzgârına kapalı bir sırta yaslanmış, dörtbuçuk dönüm bahçe içinde, iki katlı bir ev… Altı kâgir-üstü ahşap denen türde yapılmış bir ev. Yani alt kat taş, üst kat tahta…

Boğaziçi’nde, İstinye Koyundan Kız Kulesine kadar geniş, harika bir manzarası var evin…

Sünnet düğününün olmazsa olmaz gereklerinden biri de mevlid!..

İstanbul’un o zamanlar en iyi mevlidhanı davet edilmiş, adı bende kalsın!..

O zamanlardaki sosyal hayat içinde mevlidin önemli yeri var. Mevlidhanlar da zamanımızın ses sanatçıları gibi, her biri birer yıldız!..

Hamiyet Yüceses, Müzeyyen Senar, Zeki Müren, Abdullah Yüce gibiler gazinolarda ne ise; Bahriyeli Aziz, Çanakkaleli, Kâni Karaca ve Sebilci Hüseyin ve diğerleri de evlerde aynı…

Dindar çevrelerin starları, ama, benim tanıdıklarımın hepsi, yeri ve yordamıyla keyif ehli!..

Uzatmayalım, mevlidin okunması bitti. Şerbet ve sohbet faslı geldi. Mevlidhanımız, oturduğu yerden görünen manzaraya uzun süre baktıktan sonra, babama döndü;

“Beyefendi, buranın mehtabı kim bilir ne haşmetli olur!” gibisinden bir şey söyledi ve sohbet kapandı.

O gün bitti. Aradan belki iki hafta geçti.

Bir sabah, evde, mutfakta hummalı bir çalışma başladı.

Akşama doğru çocuklar komşuya gönderilerek evden uzaklaştırıldı, bir emektar dışında yardımcılar izine çıkartıldı. Annem ve babam dışında bir ben bırakıldım evde…

Annem mutfağa çağırdı… Hayret, tezgâhın üstü çeşit çeşit soğuk yemeklerle doldurulmuş!..

Yeni yeni yetişiyoruz ya!.. Arkadaşlarla bira kaçamakları filân!.. Hazırlananların “meze” olduğunu hayret ve dehşetle kavradım!..

Annemin talimatı yeterince açıktı: O akşam yemeğe misafirimiz vardı ve sofraya ben hizmet edecektim.

Annemi görebilecek bir yerde oturacak ve her işaretinde sıradaki grubu tezgâhtan alıp sofraya servis edecektim.

Şimdiki bilgimle söylersem, ara sıcak ve sıcakları hazırlaması için mutfaktaki emektarı harekete geçirmek de bana kalmıştı, annemden alacağım işarete göre tabii…

Uzun sözün kısası, akşam oldu, beklenen misafirler geldi: Mevlidhan ve eşi!..

Misafirimiz, orta boylu, hafif kambur -ya da öne eğik- kırpık bıyıklı esmer bir zat… Sade, mütevazı…

Eşi, sade giyimli, başı örtülü, kibar bir İstanbul hanımefendisi.

Bahçedeki çardağın altına kurulan masaya buyur edildiler.

Misafirimiz, beraberinde getirdiği körüklü çantayı, -o zaman doktorların kullandığı türden bir çanta idi bu- masada ayaklarının yanına, yere koydu.

Belli bir süre yorgunluk atma sohbetinden sonra, hava kararmaya başladı ve annemin kaş-göz işaretleriyle ben de servis hizmetlerine başladım.

Bu arada gece iyice çökmüş, Küçüksu üstünden doğan mehtab, o harika bakır tepsi, gelip Boğaz üzerinde yerini almıştı…

Sohbet havadan sudan olmalı ki, hiç dikkatimi çekmemişti.

İlk dikkatimi çeken, babamın ikazı oldu.

“Azizim,” dedi, “Bu mehtaba bu sükûnet… Size yakışıyor mu?.. Haydi artık!.. Lütfen kendinizi rahat hissediniz!”

Konuk, yarı mahçup bir bakıştan sonra, eğildi, ayaklarının yanı sıra duran çantayı açtı!..

Aman ya Rabbim!..

Portatif bir bardı çantanın içi!..

Bir şişeden rakı, bir başkasından su, bir parça buz!..

Dikkat!.. Bu işlerin tümü yerde, masanın altında yapılıyor ve masanın üzerine hiç bir şey çıkmıyor!..

Hazırlık bitti!..

Babama son bir bakış!..

Ve, babamdan destur: “Afiyetle!..”

İlk kadeh, masanın üstüne konmadan (zaten hiç konmadı o gece) sessizce bitti.

Belli belirsiz bir gerginlik başlangıçta olsa da, kısa sürede geçti!..

Annemin işaretlerine göre, ben gidip gelmekte berdevam!..

İlk kadehin sonunda, babamdan bir ikaz daha:

“Bundan ibaret mi kalacak yani sohbetimiz?”

İşte bu, son ikazı oldu babamın!.. Dahası olduysa da, ben hatırlamıyorum. Zira konuk, pes perdeden bir gazele girdi babamın son desturu ile…

Bir kısmı hatırımda kalmış:

“…aydan da, güneşden de güzeldin;

Vallahi güzel, sen o gece iki mehtaba bedeldin”        

Müzikte gazel, bilirsiniz, insan sesi ile yapılan taksimdir.

Komşu balkonlarda (en yakını 150-200 metre) böyle yaz gecelerinde mutad olan meşkler sustu!..

O gece Dolay Bağları, müziğe doydu!..

Mehtab, gitmek istemedi o gece…

Ertesi gün ve daha sonra, bu konu evde hiç açılmadı; yaşanmamışçasına!..

Tanrı Kralı Korusun! Ama Hangi Kralı?

Berk Cicik
Galatasaray Üniversitesi Fransız Dili ve Karşılaştırmalı Edebiyat bölümü, lisans öğrencisi.

God save our gracious Queen!

Long live our noble Queen!

God save the Queen!

Send her victorious

Happy and glorious.

Long to reign over us

God save the Queen!

Britanya’nın tarihine ve kültürüne ya da genel olarak millî ve askerî marşlara özel ilgi duyanlar kadar, muhtelif spor müsabakalarının açılış ve madalya törenlerini izlemiş olanların da iyi bildiği gibi, yukarıdaki dizeler, Birleşik Krallık’ın ulusal marşı God Save the Queen/Tanrı Kraliçeyi Korusun’un ilk kıtasına aittir. Belirtmek gerekir ki Tanrı Kraliçeyi Korusun, İstiklâl Marşı’nın aksine anayasal statüye sahip olmadığı için Britanya’nın tek ve gerçek millî marşı değildir; bir o kadar meşhur olan Rule Britannia’nın onun yerine söylenmesinin önünde herhangi bir yasal engel yoktur. İngiliz monarşisinin ve ulusal kimliğinin popüler kültürdeki stereotipik bir temsilcisi hâline gelmiş olan bu marşın ezgisi ve güftesine dâir bilinenler -en azından Britanya’da- muğlaktır.

Orijinal ismiyle God Save the King/Tanrı Kralı Korusun’un sözleri ve bestesi, muhtelif İngiliz yazarlar tarafından John Bull, Thomas Ravenscroft, Henry Carey ya da Henry Purcell’e atfedilmiştir. Sayılan isimlerin hepsi sözlerin ve notaların yazılı kaydının tarihlendiği en erken seneler olan 1744-1745’ten önce öldükleri için bu iddialar günümüzde kimi tarihçiler tarafından kuşkuyla karşılanmaktadır. Marş bugünkü ismiyle ilk kez 1746’da, Georg Friedrich Händel’in Occasional Oratorio’su ile sahnelenmiştir. Händel’in -popüler televizyon dizisi Outlander’ı izlemiş olanların hakkında çok şey bildiklerine emin olduğum- 1745 Jakobit Ayaklanması’nın bastırılmasını konu alan bu mühim eseri, temasının ve sözlerinin etkisiyle kraliyetin ve halkın takdirini toplamış ve nihayet 1825’te resmen millî marş olarak kabul edilmiştir.

‘Anglofil’ okurlar da en az II. Elizabeth’in uyrukları kadar şaşıracak ve hatta iki ülke arasındaki ezelî ve ebedî rekabet düşünüldüğünde belki rencide olacaklar; ama Händel ve Londra’daki herhangi bir çağdaşının, üstünde birinci elden hak iddia etmediği ünlü bestenin kökeni, Fransa’dan başka bir yer değildir. Manş Denizi’nin karşısındaki meslektaşlarının aksine, Fransız yazarlar bestenin ve güftenin kimlere ait olduğunu, ilk kez nerede ve ne zaman söylendiğini ‘tam bir kesinlikle’(!) aktarabilmişlerdir. (Takip eden paragraflarda bunu detaylandıracağım.)

XIV. Louis Fransa tahtında geçirdiği 72 yılda ülkesinin çehresini değiştiren büyük bir hükümdar olarak le Roi Soleil yâni Güneş Kral şeklinde anılmıştır. Ona yakıştırılan bu sıfatın altında, güneş tanrısı Apollon rolü için bizzât sahneye çıkmış bir balet olması kadar, feodal aristokrasinin nüfuzunu kırıp bütün politik gücü Paris’in güneyindeki Versailles’da, 47 yılda inşa ettirdiği muhteşem sarayda toplayıp Fransa’yı oradan, bilinen evrenin merkezinde Güneş’in oturduğu gibi, mutlakıyetçi bir anlayışla yönetmiş olması yatar.

Güneş Kral’ın Fransa ve dünya tarihinde bıraktığı uzun soluklu etkinin en çarpıcı örneklerinden biri, takvim yapraklarının 18 Kasım 1686’yı gösterdiği pazartesi günü, Versailles yakınlarındaki diğer bir kraliyet ikametgâhı olan Fontainebleau Sarayı’nda vuku bulacaktır. O gün, cerrah Charles-François Félix Tassy’nin önünde medikal kariyerinin en zorlu dönemeçlerinden biri duruyordu. Daha önce 75 ayrı deneğin üstünde test ettiği sancılı ve zahmetli bir ameliyatı Kral Louis için de başarıyla uygulayabilirse kralın minnetini ve derin takdirini kazanacak, lâkin bahsi geçen 75 denekten sayısı bilinmeyen birkaçında yaşadığı -ve yine sayısı bilinmeyen birkaçının ölümüyle sonuçlanan- komplikasyonlar tekerrür ederse de Félix Tassy işini, saygınlığını ve belki başka şeyleri kaybedecekti. Krala derin bir sıkıntı ve ıstırap veren anal fistülün tanımı, teşhisi ve tedavisi hakkındaki ayrıntılar benim bilgimin çok dışında kaldığı için söz konusu ameliyatın, XVII. yüzyılda, anestezi uygulanmadan ve üç saatten uzun sürede gerçekleştirildiğini belirtmekle yetineceğim.

Kral Louis’nin fistülünü ilk teşhis eden, Versailles’ın birinci doktoru ve kraliyet bahçelerinin botanikçisi Guy-Crescent Fagon’du. Kral, Fagon’un bu yöndeki kararı üzerine, ameliyatı gerçekleştirebilecek uygun bir cerrah aramaya koyuldu. Kendisine Tassy’yi tavsiye eden isim, kralın bakanlarından biri olan Louvois Markisi François-Michel le Tellier’di. Tassy, Marki Louvois’ın kişisel berberiydi ve o yüzyılda dünyanın diğer birçok yerinde olduğu gibi yarı zamanlı cerrah ve diş hekimi olarak da çalışıyordu. Fagon’dan sonra Tassy de kralı muayene etti ve o da aynı hükümde bulundu; ameliyat oldukça zorlu ama bir o kadar gerekliydi. Yukarıda belirtildiği gibi, aylar süren hazırlıktan sonra, nihayet 18 Kasım 1686’da Tassy ameliyatı başarıyla gerçekleştirebileceğini düşünüyordu.

Nitekim her şey cerrahın istediği gibi gitti; ameliyat başarıyla sonuçlandı ve takip eden aylarda kralın sağlığı eski hâline döndü. Bizi ilgilendirense le calvaire de Félix Tassy ile Tanrı Kraliçeyi Korusun’un orijini arasındaki bağlantı. Kralı ve cerrahı bekleyen sürpriz, Maintenon Markizi Françoise d’Aubigné tarafından hazırlanmıştı. Markiz Maintenon, Kraliçe Marie-Thérèse’in 1683’teki ölümünden sonra Kral Louis’nin gizlice evlendiği nikâhlı karısıydı. Zorlu ameliyattan sonra kocasına moral verecek kısa bir chant et prière bestelenmesini isteyen markiz, bu görevi, soylu ailelerin yoksul düşmüş kızlarını eğitmek için açılan ve masraflarını kendisinin karşıladığı Maison royale de Saint-Louis okulunun müdiresi Madame de Brinon ile Versailles’ın saray bestecisi, XVII. yüzyılın meşhur müzisyenlerinden Jean-Baptiste Lully’ye verdi. Duanın sözlerini de Brinon yazdı, ezgiyi Lully besteledi ve okulun genç kızlarından oluşan bir koro ameliyat devam ederken kompozisyonu seslendirdi.

Grand Dieu sauve le Roi

Grand Dieu venge le Roi

Vive le Roi!

Que toujours glorieux

Louis victorieux

Venge ses ennemis, toujours soumis. (×2)

Rivayet o ki İngiltere ve İskoçya Kralı George’un saray bestecisi sıfatıyla 1714’te Fransa’yı ziyaret eden Händel, melodiyi ilk kez Versailles’da duydu ve üstünde çalışabilmek için notaların bir kopyasını ödünç aldı. Akla gelen ilk soru, bu hikâyenin kaynağını nereden aldığı. Tarih yazarlarının çoğunun hemfikir olduğu üzere; bilgi, geldiği kaynak ölçüsünde değerlidir. Britanya millî marşının Fransa Kralı Louis’nin anal fistülünden geldiğini ilk aktaransa Créquy Markizi Renée Caroline Victoire de Froulay de Tessé’dir. Peki, Markiz Créquy’ün güvenilir bir kaynak olduğu söylenebilir mi? Yanıt, güvenilirin nasıl tanımlandığına göre değişir. Markiz Créquy Fransız aristokrasisinin renkli simâlarından biri ve oldukça eksantrik bir kadındı. XIV., XV. ve XVI. Louis’lerin ve Napoléon’un sarayında bulunmuş, 1793’te tutuklanmasına rağmen Fransız Devrimi’ni sağ atlatmış, dönemin en büyük yazarlarından Jean le Rond d’Alembert ve Jean-Jacques Rousseau ile aşk yaşamıştı. Yedi ciltlik meşhur hâtıratı Souvenirs de la Marquise de Créquy (1710-1803), ölümünden sonra torunu tarafından yayımlanmış, ilk ciltleri İngilizceye tercüme edilmiş ve iki ülkede büyük ses getirmişti.

Okuması ve anlatması keyifli bir fıkra olsa da bu orijin öyküsünü kuşkuyla karşılamak isabetli olacaktır. Markizin anıları dönemine dâir değerli, ayrıntılı ve genelde doğru bilgiler içerse bile içeriğinin tahrif edilmediği söylenemez. Kendi adıma, Britanya marşının aslında Güneş Kral’ın anal fistülünden geldiği bilgisini, 1830’ların Fransız tabloid basınında çalışan şakacı bir editörün kalemine atfetmeyi tercih ediyorum.

İlk yazarının ve bestecisinin kim olduklarını muhtemelen hiç bilemeyeceğiz ama bu belirsizlik God Save the King’in (ya da Grand Dieu Sauve le Roi’nın) popülaritesine asla gölge düşürmez. Sayısız ülke aynı besteyi kraliyet marşları için kullandı. Hannover (Heil dir Hannover), Bavyera (Heil unserm König, Heil), İsveç (Bevare Gud vår kung), Hawaii (E Ola Ke Ali’i Ke Akua), Rusya (Molitva Russkikh), Almanya (Heil dir im Siegerkranz), ABD (My Country, ‘Tis of Thee), Liechtenstein (Oben am jungen Rhein) ve Devrim’e karşı Bourbon monarşisine sadık kalan Armées catholique et royale’in marşı De Notre Jeune Roi/Genç Kralımızın ile yine Fransa bunlardan birkaçıdır.

Batı’nın sadece tekniğine değil kültürüne de yöneldiğini, Fransız Le Ménestrel dergisinin Aralık 1836’daki sayısında alaycı bir üslupla bildirdiği* Osmanlı İmparatorluğu da bu cereyanın dışında kalmamıştı. Callisto Guatelli Paşa’nın Marche de l’exposition ottomane/Osmanlı Sergi Marşı’nı dinleyenler God Save the Queen ile Rule Britannia’nın notalarını seçmekte güçlük çekmeyeceklerdir.

* “İstanbul’daki eski Türk müziği can çekişerek ölmüştür. Sultan Mahmut İtalyan müziğini seviyor ve bunu ordularına da benimsetmiş gibi. (…) Özellikle piyanoya bayıldığından haremi için Viyana’dan çok sayıda piyano sipariş etmiş. Nasıl çalacaklarını bilmiyorum çünkü şimdiye kadar hiçbirinin piyanoyla uzaktan bir tanışıklığı bile yok.”

Yüksel Gölpınarlı’nın Dilinden 6-7 Eylül: “Kırıyorlar Ya, Kırıyorlar Ya!”


Yüksel Gölpınarlı, edebiyat tarihçisi Abdülbaki Gölpınarlı’nın oğlu. 1938 yılında İstanbul’da doğdu. Üsküdar’da Şems Sahaf dükkânını işletmektedir. 6 Eylül 1955 tarihinde Beyoğlu’nda bulunan Yüksel Bey’in o günkü hatıralarını aynen yayımlıyoruz.


Emir Gürsu (EG): Efendim merhabalar, bugün Yüksel Gölpınarlı ile beraberiz. Kendisi, yakın tarihimizin en önemli olaylarından birine, 6-7 Eylül hadisesine tanık olmuş. Bugün Yüksel Bey’den bu tanıklığını dinleyeceğiz.

Yüksel Gölpınarlı (YG): Efendim, 6 Eylül günü teyzemlere yemeğe davetliydik. Teyzemler Beyoğlu Aynalıçeşme’de oturuyorlar. Yalnız, benim Mahmutpaşa’da işim vardı, “Siz gidin, ben yemeğe yetişirim.” dedim. Çemberlitaş tramvay durağında bekliyorum. Bir tramvay geldi, vatman ‘’Bahçekapı’ya kadar gider’’ dedi. Her gelen vatman böyle demeye başladı. Hâlbuki son durak orası değil. “Allah Allah diyorum, nedir bu yahu! O esnada, tramvayların üzerine tebeşirle Yunanlara galiz küfürler yazıyorlar. Tam da o sıralarda Yunan [futbol] takımı Türkiye’ye gelecekti, ben de bu hadiseyi ona yordum. “Ayıptır, sportmenliğe yakışır mı bu hareket?” dedim içimden. “Yenerse sen alkışlarsın, o yenerse o seni alkışlar.”

Sonra bir tramvay geldi, Karaköy’e gidiyormuş, biz de bindik. Alemdar Yokuşu’na gelmiştik ki yaklaşık yirmi genç talebe sopa, bayrak ve palalarla yürüyor. Tramvaya döndüler, “Kıbrıs Türk’tür” diye bağırdılar. Herkes alkışladı. O zamanlarda Kıbrıs talebe mitingleri vardı, ben de bunların oradan döndüklerini sandım. İyi de pala neyin nesi, sopa neyin nesi!

Fotoğraf: Emir Gürsu 27 Ocak 2022 tarihinde Yüksel Gölpınarlı ile röportajı Şems Sahaf’ta gerçekleştirdi.

EG: Siz hâlâ manzaraya safiyane bakıyorsunuz.

YG: Tabii. Tramvay Bahçekapı’da durdu. Hepimiz vatmana serzenişte bulunduk, “Hani Karaköy’e kadar gidecektin” dememize kalmadı, karşıdaki işkembecinin camlarını indirdiler. Ben hayatımda böyle bir manzaraya şahit olmamışım tabii, “Kırıyorlar ya, kırıyorlar ya, kırıyorlar ya” diye sayıklamaya başladım. Abandone oldum adeta. Neyse, bir müddet sonra indik aşağıya. Karşıdan on beş yaşlarında bir çocuk geliyor. Çocuğun omzunda en az beş altı palto üst üste duruyordu. Hani terziler çırakları ütüye yollarlar ya, çocuk da çıraklar gibi paltoları omuzlamış. Ben yine şaşkın şaşkın bakıyorum. “Ne bakıyorsun” dedi bana, dağıtıyorlar orada git sen de al! “Hadi be” dedim ben de. Tramvay yok, biz de mecbur yürüdük. Tam köprünün üzerinde, bir kamyonete buzdolabı bağlamış yerde sürüklüyorlardı. O zamanlar buzdolabı kimya idi, sadece büyük tüccarların evinde bulunurdu. Bizim evlerde tel dolap vardı. Buzdolabını kıra kıra götürdüler. En nihayet Karaköy’e geldim. O zamanlar Kadıköy İskelesi köprünün başındaydı, içeride değildi. Orada on beş kişi toplanmış nara atıyorlar: “Bu işleri komünistler yapıyor”, “Bu komünistleri asmalı, kesmeli.” Ben hemen oradan Yüksekkaldırım’a doğru çıktım. Orada da bir acayip manzara var: Üst üste yığılmış kumaşlar neredeyse insan boyuna ulaşmış. Ayağımı bir attım, belime kadar kumaşların içine battım. Tam o esnada, “kaçılın, kaçılın” dediler; bir balkon açıldı, içi dolu bir büfeyi tutup balkondan aşağıya attılar. Hepimiz oraya buraya kaçıştık tabii. Biraz ileride Papa George mağazası vardı, müzik aletleri satardı. Mağazanın önünde, çocukluğumun rüyası -param yok ki alayım- pompalı mızıka var. Ben tabii onu görünce her şeyi unuttum. Tam mızıkayı almak için eğilmiştim ki bileğime bir tekme yedim, ama ne tekme! Bileğim koptu sandım. Tophane’nin serserileri mızıkayı aldılar, ben de yediğim tekmeyle kaldım. (Gülüyor.) Ben yine yoluma devam ettim. O vakitler, Beyoğlu Karakolu Galata Mevlevihanesi’nin sebil kısmındaydı. Her taraf darmadağın, polisler içeride oturuyor! Ben de karakola girdim. “Polis Bey bir dışarıya müdahale etseniz, dükkânları kırıyorlar” dedim, sanki ben demesem haberleri yokmuş gibi!

EG: Siz görevinizi yapmışsınız.

YG: (Gülüyor.) Ben polise öyle söyleyince, adam beni evvela baştan aşağı süzdü. Sen temiz bir çocuğa benziyorsun, kenardan kenardan evine git dedi; hiçbir şeye de elini sürme! Pekâlâ dedik, çıktık. Aynalıçeşme’ye gittim. Tam Aynalıçeşme’nin başında bir Rum bakkal vardı. Dükkâna girmişler, bir çuval açılmamış şeker çıkartmışlar. Birisi çuvalı bıçakla boydan boya kesti, olduğu gibi sokağa döktü. Ne güzel(!) değil mi? Ben oradan teyzemlere gittim. Elim de hâlâ ağrıyor. İçeri girdim, biraz sohbet ettik. Elimi fark ettiler tabi. “Ne oldu senin eline” dediler. Ben hık mık ettim, cevap veremedim. “Ne oldu” dediler yine. Mecbur kaldım, anlatmaya başladım: “Yerde bir mızıka gördüm, almak için eğildim, o sırada bileğime tekme yedim.” “Oh olsun” dediler, sen onu elinle mi koydun da alıyorsun! “O tekme oradan gelmedi, yukarıdan geldi” dediler. Hayda, bir de azar işittik bizimkilerden!

EG: Yani evin dışında bir ahlaksızlık örneği varken, evin içinde ahlak dersi veriliyor.

YG: (Gülüyor.) Ondan sonra, gece birde sıkıyönetim ilan edildi. Şunu söylemek lazım: Adnan Menderes kim ne derse desin saf bir adamdı. İngiliz’in oyununa geldi. Çünkü, 6 Eylül’de İngilizleri adadan kovmak için kongre yapılacaktı; İngilizler de bize dedi ki: “Siz Kıbrıs’ı almak istiyorsanız, İstanbul’daki Rumları rahatsız edeceksiniz.” Biz Marshall yardımı almıştık. Bu yardım, 6-7 Eylül’de zarar görenlerin zararını tazmine ayrıldı. Kimin zararı varsa şifahi olarak talepte bulunuyor, parasını alıyordu. Yüksekkaldırım’da bir Yahudi dükkânını kurtarmışlardı, Rum değil diye. Adam çok sinirlendi, “Ne karışıyorsunuz?” dedi. Çünkü…

EG: Tazminat, tahribattan daha büyük!

YG: (Gülüyor.)  

EG: Peki Yüksel Amca, bir başka konu hakkındaki yorumunuzu da merak ediyoruz. Murat Bardakçı, Habertürk Gazetesi’nde Dahiliye Vekili Namık Gedik’in yeminli ifadesini yayınladı. Namık Bey bu ifadede hadiselerden haberdar olmadığını beyan ediyor. Bu beyanat hakkında ne söylemek istersiniz?

YG: Kardeşim, yer yerinden oynamış, onun haberi yok! Olacak iş değil! Kusura bakmayın. (Gülüyor.)

EG: Yok efendim biz sorumuzu soruyoruz. (Gülüyor.)  

YG: Sorun tabii. (Gülüyor.)

EG: Efendim anlattıklarınız için teşekkür ederiz.

Yakub’un Kuyusu (Le puits de Jacob) Ne Kadar Derindir?

Mustafa Türkan
Bahçeşehir Üniversitesi Sinema ve Televizyon Bölümü Yüksek Lisans öğrencisi.

Tarih, tarihçilerin gözünde öyle bir mabettir ki, tarihçi bu mabedin basamaklarına ayağını sürmeden önce, ayak bileğini saran bir kıymet eşyasını çıkarır gibi insanın her an uzanmaya can attığı yargıç cübbesini çıkarır. Titizliğini örtecek örtüyü omzundan aşağıya salar. Bir zekâ ve bilgi mucizesi edasıyla gömüldüğü belgelerde gözünü sihirli bir değnek gibi gezdirir. Mahkeme kurmadığı müddetçe birbirinden ayrı sütunlar gibi duran vakaları ve şahısları akraba oldukları şüphesiyle bir araya getirmesinde bir beis görülmez. Bu şüphede ve idrak tarzında yalnız ifade güzelliği değil, ince bir zekâ ve eşsiz bir bakış bulunabilir. Öyleyse şu sorulmalıdır: “Bir tarihçi, cinayetle film sansürünün acayip terkibinde ne bulabilir? Beyoğlu, cani hislerle işlenmiş bir cinayete ve gösterimden kaldırılan bir filme sarmaş dolaş olma hürriyeti sağlayabilecek kadar küçük bir semt midir?” Bunu öğrenmek için önce bir filmin gösterimden kaldırılışına, sonra zamanda biraz geriye, trajik bir olayın yaşandığı ana geri dönmek zorundayız.

1926 yılında, Beyoğlu’ndaki Melek Sineması’nda[1] Edward José’nin Yakub’un Kuyusu (Le puits de Jacob, 1925) filmi gösterime girmiş ve kısa bir zaman sonra da gösterimi yasaklanmıştı.  Filmin yasaklanmasıyla ilgili arşivde karşılaşılan ilk belgedeki açıklama şu şekildedir: “Beğ-oğlı’nda “Melek” Sinemasında Yaʿkûbʾuñ Kuyusı nâmıyla bir filim gösterildiği ve mevzûʿ İstânbûl’uñ bir mahallesinde bir Yahûdî kızına çocuklar tarafından vukûʿ bulan tecâvüzüñ bir ecnebî gazete muhâbiri tarafından görülerek menʿ idilmek gibi hissiyyât-ı milliyyemizi rencîde idecek bir şekilde olduğu ve kadınlarıñ barlarda çıplak olarak dans eyledikleriniñ irâʾesi gibi âdâb-ı ʿumûmiyyeye muhâlif ve bir Yahûdî kızının nasıl tecavüze maʿruz kalarak kurtarıldığından ve Türkiye hâricine giderek hayâtını kazandığından bâhis ve bir Yahûdî propagandası mâhiyetinde olan mezkûr filmin menʿ idildiği İstânbûl Vekâleti’nden bildirilmiş ve bu emsâli filmlerin kable’l-muayyene sinemalarda gösterilmemesi husûsuna dikkat ve iʿtinâ idilmesi taʿmimen vilâyâta tebliğ kılınmışdır…”[2]

Bu belge filmde İstanbul’un Balat semtinde yaşayan Yahudi kızı Agar Moses’in[3] Balat’da tecavüzden[4] yabancı bir gazetecinin yardımıyla kurtulduğunun altını çizmektedir. Türkiye’nin çehresinin hızla değiştiği bir dönemde Balat’da yaşayan, Yahudi azınlığa mensup bir vatandaşın hükümeti tarafından değil de bir yabancı tarafından tecavüzden kurtarılması hoş karşılanmamıştır. Konuya değinen Ali Özuyar da tecavüz sahnesinin bir imaja hizmet etmediğine ve Batı’daki olumsuz Türkiye imajını güçlendirdiğine değinmektedir.[5] Filmde kadınların barda çıplak dans etmesi, Agar’ın oryantal dans öğrenip Tepebaşı Gazinosu’nda ünlenmesi ve hayatını yurtdışında bu mesleği icra ederek kazanmasının tepki çekmesi de dönemin sosyal koşullarıyla uyum içindedir. [6] Filmin gösterime girmesinden iki sene önce, Umûr-ı Şerʿiyye ve Evkâf Vekâleti’nin reisi Rıfat Börekçi, Baş Vekâlet-i Celîle’ye sinemalarda dini hislerin rencide edilmesi hakkında bir yazı göndermiştir.[7] Bu belgeden bir yıl önce yayınlanan başka bir belge de benzer bir konuya değinerek peygamberlere ait menkıbeler ve tarihi olaylara[8] dair filmlerin sinema salonlarında gösterilmeden önce kontrol edilmesini vurgular.[9] Aynı yıl yayınlanan başka bir belge[10] ise peygamberlerin hayatlarını konu edinen bazı filmlerin Müslümanları rencide ve tahrik ettiğinden filmlerin gösterime girmeden önce hükümet yetkilileri tarafından kontrol edilmesine dair bir Dahiliye Vekaleti tamimidir.[11] 1922’de Ali Özuyar o dönemde ithal edilen sinema filmlerinin kontrolünün Genel Polis Vazifeleri Kanunu’na göre yapıldığını ve sansür yetkisinin vilayetlerin tasarrufunda olduğunu belirtmiştir. Arşiv belgeleri bu bilgileri doğrulamış ve yazışmaların İstanbul Vilayeti ile yapıldığı görülmüştür. 3 Şubat 1926 tarihli bir arşiv belgesi[12] de kuvvetle ihtimal Yakub’un Kuyusu’nun yarattığı tartışmadan ötürü, filmlerin kontrol edilmesi gerektiğini yinelemektedir.

Sinemalarda hissiyât-ı dîniyyeniñ rencîde idilmesi hakkında. BCA, 30. 10. 0. 0. 86. 556. 3. [22 Nisan 1924]

Filmin gösterimi yasaklandıktan sonra Fransa Sefareti’nin müsteşarı vilayete mektup yazmış ve gerekli mercilere dil dökerek romanın yazarının bir Türk muhibbi olduğunu söylemiştir.[13] Ancak İstanbul Vilayeti Umûr-ı Tahririye Müdürriyeti, Fransız Sefareti’nin müsteşarına verilen cevap “Yaʿkûb’ıñ Kuyusu” nâmındaki filmiñ hissiyât-ı milliyeyi rencîde idecek tarzda olması” ve “ser-â-pâ Yahûdî propagandasıyla meşbûʿ bulunması” yüzünden filmin gösteriminin uygun olmadığının altını çizmiştir.[14] Böylece sinema belki de bir yıl sonra yaşanacak olan cinayetin öncesi ve sonrasında en ufak bir değişikliğe sebep olabilecek büyüsünü sergileme fırsatını kaçırmıştır.

Takvimler 17 Ağustos 1927’yi gösterdiğinde Şişhane Yokuşu Süleyman Bey Apartman’ında ikamet eden Elza Niyego, saat yedi buçuk civarı Galata Şişhane Yokuşu’nda kız kardeşi ve arkadaşlarıyla gezerken bir zamanların Hicaz Valisi Ahmed Ragıp Paşa’nın oğlu Osman tarafından boğazı kesilerek hunharca katledilmiş[15] ve cesedi belediyenin adli tıp ekibinin intikaline kadar yaklaşık üç saat olay mahallinde bekletilmiştir.[16] Yahudi cemaati tarafından öfkeyle karşılanan bu cinayeti yazılmaya değer kılan ise cinayetin ne kadar gaddarca işlenmiş olduğu değil, Elza’nın cenazesinde toplanan tepkili kalabalığın dönem gazeteleri tarafından hedef gösterilmesidir. Basının bu tepkisiyle iyice alevlenen olayların ardından tutuklanan Yahudi vatandaşlar olmuş, Cumhuriyet Gazetesi davayı şöyle duyurmuştur: “Nankör ve küstah Musevilerin muhakemesine başlandı”.[17]  Her ne kadar dava ve dava etrafında ateşlenen tartışmalar hükümet yetkililerin araya girmesiyle tatlıya bağlansa da yaşanan trajedi, Yahudi cemaatinin bir bölümünde hâlâ hatırlanan izler bırakmıştır.[18] Yakub’un Kuyusu’nun gösterimde kalması yaşananların seyrinde bir değişim yaratır mıydı, tahmin etmek imkânsız ama şu söylenebilir ki, Osmanlı ve erken Cumhuriyet döneminin sinema tarihine dair detaylı bir çalışma henüz kaleme alınmadığı için sinema salonlarında gösterilen filmlerin nasıl bir kontrolden geçtiğini ve sansür mekanizmalarının bu dönemde nasıl işlediğini tam anlamıyla bilmiyoruz.[19] Bu konuda yapılacak çalışmalar Yakub’un Kuyusu’nun ne kadar derine indiğini gösterecektir.


[1] Beyoğlu, Yeşilçam Sok. No. 5 / 1.250 koltuklu. Sahipleri: Artidi ve Saltiel, sonra İstanbul Belediyesi. İşletmeci İpekçiler, sonra Emek. G. Scognamillo, Bir Levantenin Beyoğlu Anıları‘nda Liberty stilinde iki melek tablosunun sinema salonuna ayrı bir hava verdiğinden bahseder.

[2] BCA, 30. 10. 0. 0. 86. 567. 1, 1 Şubat 1926.

[3] Agar karakterini dönemin ünlü yıldızlarından Betty Blythe canlandırılmaktadır.

[4] Filmin uyarlandığı romanda, Tünel’deki bir terzinin yanında çalışmakta olan Agar şahit olduğu bir kavga sonrası şahit sıfatıyla alındığı karakolda bir komiser muavininin tecavüzüne uğramaktadır. Edward José belki de filmin alabileceği tepkiyi düşünerek tecavüzün failini insanların can ve mal güvenliğinin emanet edildiği bir karakterden kenar mahalle çocuklarına dönüştürmüştür.

[5] Ali Özuyar, Türk Sinema Tarihinden Fragmanlar (1896-1945), (Ankara: Phoenix Yayınevi, 2013), 247.

[6] 1908’de de “ahlaka aykırı” görüntüler olduğu gerekçesiyle Beyoğlu’ndaki Odeon Tiyatrosu’ndaki bir filmin gösterimi durdurulmuştur (bkz. BOA, ZB. 328/6, 1 Teşrin-isâni 1324 / 9 Kasım 1908).

[7] BCA, 30. 10. 0. 0. 86. 556. 3, 22 Nisan 1924.

[8] Yakub’un Kuyusu’nun adında Yakup peygambere bir atıf yapıldığı, Agar’ın içinde bulunduğu ahlaksız hayattan çıkışının Yakup’un oğlu Yusuf peygamberin düştüğü kuyudan kurtuluşuna benzetildiği unutulmamalıdır. Zira filmin anlatısı bir Musevi kızının dinsel kimliği keşfedişi, yaşadığı kötü deneyimlerden sıyrılarak İsrail’de Yakub’un Kuyusu adından bir koloniye katılması üzerinedir. Bunun yanı sıra Yakup’un Kuyusu metaforu Yusuf’u doğuracak karısı Rachel’la bir araya gelmesiyle de ilişkilendirilir. İki anlamlı bir anlatı yapısı söz konusudur. Hatırlatma için Erkin Özdemir’e teşekkürler.

[9] BCA, 51. 0. 0. 0. 5. 43. 2, 10 Temmuz 1923.

[10] BOA, HR. İM. 48/56.2, 30 Haziran 1923. Daha detaylı bilgi için Süleyman Beyoğlu’nun İmparatorluktan Cumhuriyete Türk Sineması (1895-1939) (İstanbul: Dergâh Yayınları, 2018) kitabına müracaat edilebilir.

[11] Bunun yanı sıra, 1925 yılındaki yayınlara baktığımızda, Sebilürreşad isimli İslamcı bir derginin sinemanın zararlarını tartıştığı görülür. Refik Halid Karay da sinemadan bahsederken “Batı’nın kirli çamaşırları” ve “bataklık” gibi sıfatlar kullanır. Bkz. Nezih Erdoğan, Sinemanın İstanbul’da İlk Yılları: Modernlik ve Seyir Maceraları, (İstanbul: İletişim Yayınları, 2017), 77.

[12] BOA, HR. İM. 48/56.1, 3 Şubat 1926.

[13] BOA, HR. İM. 175/21.1, 3 Şubat 1926.

[14] BOA, HR. İM. 175/21.2, 4 Şubat 1926.

[15] “Dün Akşamki Cinayet”, Cumhuriyet, no. 1176, 18 Ağustos 1927, 1-2.

[16] Rıfat N. Bali, Bir Türkleştirme Serüveni 1923-1945: Cumhuriyet Yıllarında Türkiye Yahudileri, (İstanbul: İletişim Yayınları, 2020), 109-110.

[17] “Nankör ve küstah Musevilerin muhakemesine başlandı”, Cumhuriyet, no. 1180, 22 Ağustos, 1927, 1.

[18] Trajedinin izlerine en çok değinen isimlerden biri Avner Levi’ydi. Levi, 1927’den önce yahudilere karşı bazı kampanyaların yürütüldüğünü iddia etmektedir. Bu iddiası, Toplumsal Tarih’in 25. Sayısında (Ocak 1996) yayımlanmış olan “Elza Niyego Olayı ve Türk-Yahudi İlişkilerine Yeni Bir Bakış” adlı makalesinde (s. 26) yer almaktadır.

[19] Öyle ki, yalnız sinema sansürü değil, film çalışmalarında kaynak olarak kabul edebileceğimiz materyalin geniş ve dağınık olması ve üniversitelerin sinema-televizyon bölümlerindeki akademisyenlerimizin eski harfleri okuyamamaları gibi bazı nedenlerden ötürü bu dönemin sinema tarihine dair bildiklerimiz eksik, hatta hatalı kalıyor. Bu durum bir belge arkeolojisini zaruri kılıyor.

KAYNAKLAR

ARŞİV BELGELERİ (Kullanılan arşiv belgelerinin çevrimyazıları matbu sayıda yer alacaktır.)

T.C. Devlet Cumhuriyet Arşivi (BCA)

BAŞBAKANLIK 30. 10. 0. 0. 86. 556. 3, 30. 10. 0. 0. 86. 556. 3.

DİYANET İŞLERİ BAŞKANLIĞI 51. 0. 0. 0. 5. 43. 2.

T.C. Devlet Osmanlı Arşivi (BOA)

Hariciye Nezareti İstanbul Murahhaslığı (HR. İM..) 48/56.1, 48/56.2, 175/21.1, 175/21.2.

Zabtiye (ZB.) BOA, ZB. 328/6.

DÖNEMİN SÜRELİ YAYINLARI

Cumhuriyet, 1176 (18 Ağustos 1927); 1180 (22 Ağustos 1927).

İKİNCİL KAYNAKLAR

Bali, Rıfat N. Bir Türkleştirme Serüveni 1923-1945: Cumhuriyet Yıllarında Türkiye Yahudileri.   İstanbul: İletişim Yayınları, 2020.

Erdoğan, Nezih. Sinemanın İstanbul’da İlk Yılları: Modernlik ve Seyir Maceraları. İstanbul: İletişim Yayınları, 2017.

Levi, Avner. “Elza Niyego Olayı ve Türk-Yahudi İlişkilerine Yeni Bir Bakış.” Toplumsal Tarih 25 (Ocak 1996): 23-27.

Özuyar, Ali. Türk Sinema Tarihinden Fragmanlar (1896-1945). Ankara: Phoenix Yayınevi, 2013.

Bir Türk Gözünden İsviçre

Ceren Turna Fide
Dijital Analitik Danışmanı

Yarının Kültürü dergisinin yazı işleri müdürü olan arkadaşımın bu projesinden haberdar olduğumda Zürih’te yaşadığım kültürel farklılıkları, bazı detayları ve Zürih’in bana kattıklarını paylaşmaya karar verdim. Bu dergiyi çok seveceğiz gibi duruyor, şimdiden yolu açık olsun!

Zürih’e yaklaşık iki sene önce taşındım. Taşınma nedenim, daha önceki ziyaretimde İsviçre’ye olan hayranlığımın pekişmesi ve eşimin buradan iş teklifi almasıydı. Biz de bu fırsatı değerlendirip arabamızla uzun bir yolculuğa çıktık. Birçok Avrupa şehri üzerinden geçerek son durağımız Zürih’e vardık. Bu ülke diğer ülkelerden farklıydı. Diğer ülkelerde elbette yaşama şansımız olmamıştı ama Zürih gezip gördüğümüz kadarıyla bile farklılığını ortaya koyuyordu.

Öncelikle, göze ilk çarpan detayı zenginliğiydi. Bu bir hurafe değil; Chanel mağazası önünde oluşan uzun kuyruklardan anlaşılabilecek kadar aleniydi. Daha önce, bulunduğum en lüks caddenin Paris’teki Champs-Élysées olduğunu zannetmiştim; ancak dünyanın en lüks caddesi, Zürih’teki restoran ve mağazaların olduğu İstasyon Caddesi’ymiş (Bahnof Strasse) meğer!

Zenginin malının bizim çenemizi bu kadar yorması yeterli. Asıl bahsetmek istediğim zenginlik, kültürel miraslarına, doğaya, insana, insan ve hayvan haklarına, mimarilerine ve demokrasiye ne denli sahip çıktıklarıyla ilgili. Heidi ile yetişen birkaç nesil olarak, bana kalırsa İsviçre’de doğayla yaşamın ne denli iç içe olduğunu hayal edebiliyoruz. Öyle anlar geliyor ki inek kokularından balkona çıkılamadığı oluyor, yürüyüşlerinize mükemmel manzaralar eşlik ediyor. Üstelik de güvenli! Bunu İstanbul’da defalarca tacize uğramış bir kadın olarak söylüyorum, spor kıyafetlerinizle taciz edilme ihtimaliniz bulunmadan, ormanın içinde, bir göl etrafında veya daha ıssız yerlerde yürüyüş yapmak hâlâ alışamadığım ve üzerinde çalışmam gereken bir konu. Diğer yandan, doğanın size sunduğu imkanlar saymakla bitmez ama önceliği yiyeceklere veriyorum. Burada yediğimiz her meyve ve sebze çok lezzetli, market fiyatlarıysa diğer Avrupa ülkelerine kıyasla neredeyse iki kat pahalı. Bu politikanın çiftçiyi destekleme üzerine olduğunu düşünüyorum. Yoksa bu kadar çiftlik nasıl ayakta durabilsin, genç nesiller ailelerinin kırsaldaki mesleklerini nasıl seve seve yapabilsin?

Kaynak: Ceren Turna Fide Arşivi

Bir diğer göze çarpan konu, bizim çok aşina olduğumuz kaygı. Her geçen gün besleyip büyüttüğümüz, nereye gidersek gidelim yanımızda taşıdığımız ve hatta genlerimizle aktardığımız bu kaygımız, bizi diğer ülke vatandaşlarından çok çabuk ayırıyor. Bizde neredeyse eğitimsiz genç yokken, burada üniversite bitirmek lüks denecek bir durum. Bu, üniversitelerin pahalı olmasından kaynaklanmıyor; bu farkın ortaya çıkmasının nedeni, ilköğretim ve lise meslek derslerinin son derece yeterli olması. Dileyen üniversite eğitimine devam ediyor, dileyen iş bulma kaygısı yaşamadan hayata atılıyor. Üstelik işlerinde gayet iyi pozisyonlara yükselebiliyor. Bir örnek vermek gerekirse; iş yerimdeki süpervizörüm oldukça donanımlı bir lise mezunu.

Kendimi bildim bileli sınav kaygısı yaşıyorum. Eminim bu kaygı hepinize tanıdık gelmiştir. İyi bir lise için önce iki defa SBS’ye, iyi bir üniversite için de iki defa üniversite yerleştirme sınavlarına girdim. Bu zamanlar, hepinizin tahmin edebileceği gibi hayatımızın en güzel yılları olabilecekken gerek toplum ve okul gerek aile baskısıyla gençliğimizin bizden alındığı, yerine omuzlarımıza koca bir sorumluluğun bırakıldığı yıllar oldu. Bir de bu denli emeğin ve eğitimin üstüne Türkiye’de iş arama kaygısı ekleniyor. Çok mu iç karartıcı oldu? Bana kalırsa üzerinde bu kadar baskı ve sorumluluk olan bir Avrupa genci yoktur.

Maalesef kimse bu çabamızdan bahsetmiyor. Türkiye’nin gündem olduğu konular başarılarımız değil de daha çok siyasilerin çıkarlarına hizmet edecek olaylar olduğundan, birkaç duyumla Türklerin tembel olduğu iddiası üzerine konuşmuşluğum olmuştu. Bizler elbette tembel değiliz, ancak bizim için önceden belirlenmiş yoldaki önceliklerimiz farklı. Önceliklerimiz hayatta kalmak, güvende olmak, konforlu güzel bir gelecek inşa etmek… Okullarımıza yapılan siyasi saldırılar bile eğitime olanak vermezken, ödenekler bu denli azken dünyada başarılarımızla nasıl parlayalım? Maalesef çalışkanlığımızın üzerine gölge düşüren o denli konu var ki, burada saymak yetersiz ve yersiz kalacaktır.

Gelelim İsviçre’de demokrasiye. Burada oturum ve çalışma vizesine sahip olduğumuzdan henüz oy verme hakkımız yok. Ancak sürekli duyuyoruz ki neredeyse her ay bir referandum oluyor. İlginçtir ki, siyasiler meselelere sadece kendileri karar vermiyor, bir de halk oylamasına sunuyorlar. Örneğin, bundan yaklaşık üç yıl önce çalışan/çalışmayan herkese 2000 İsviçre Frangı maaş ödenmesi için referanduma gidilmiş ve sonuçta hayır oyu çoğunlukta çıkmış. Sanıyorum bu sonuç, İsviçreliler çok zengin olduğundan değil ama bu kararın enflasyonu uzun vadede etkileme ihtimalinden ötürü ortaya çıkmış. Son zamanlarda Covid aşısı sertifikası göstererek restoran ve kafelerde oturabiliyorsunuz. Bu günlerde İsviçre’nin gündemi bu kararın insan ayrımcılığına girdiği yönünde. Önümüzdeki günlerde bir referandum da bu argüman için gelebilir sanıyorum.

Yazımın sonuna yaklaşırken güzel şeylerden bahsetmek istiyorum. Türkiye’nin bilim, tıp veya insan yetiştirme konusunda zayıf olduğunu düşünmüyorum. Bu açılardan her zaman dünyaya katkı sağlayacağımızı tahmin ediyorum. Ancak günü kurtaran kararlar almak yerine kendi ülkemize yatırım yaptığımızda çok daha donanımlı hale geleceğimize inanıyorum. Fabrikalarımız, iş olanaklarımız arttığında ve gençlerin gelecek kaygısının yerini güzel umutlar aldığında kalite için aranan adresin bizim ülkemiz olabileceğini umuyorum. Nihayetinde meşhur Swiss Kalitesi diye dünyaya mal edilen markaların arkasında yine Türkler var, ülkemizin iyi okullarında sağlanan eğitimler var.

İsviçre’den bu kadar bahsetmişken çikolatayı es geçmek çok ayıp olurdu. Nihayetinde çikolatanın başkenti! Sahiden yediğim en güzel çikolataları burada tattım. Charlie’nin Çikolata Fabrikası’nı izleyenler bilir; çikolata ve şeker düşkünlüğüyle bilinen Willy Wonka’nın çikolata tüketmesi bir diş hekimi olan babası tarafından yasaklanır. O da hırsla ileride çikolatanın başkentinde yaşayacağını söyler. Bildiğiniz üzere, kocaman bir çikolata fabrikası açar. Çikolata sen nelere kadirsin! Duyduğum kadarıyla Türk çikolatalarının yapımında süt tozu, İsviçre çikolatalarında ise gerçek süt ve kakao kullanılıyormuş. Lezzet farkı İsviçre Alplerinin ineklerinin sütünden de kaynaklanıyor olabilir. Belki inekleri de bizdekilerden daha kaygısızdır, kim bilir!

Dünyayı kolayca gezebildiğimiz, en fazla diğer Avrupa ülkeleri vatandaşları kadar kaygı duyacağımız güzel ve aydınlık günlerin çok uzakta olmaması dileğiyle.

Ayazma ve Panayırlar

Gavsi Bayraktar

Gavsi Bey, Kuleli Askerî Lisesi ve Kara Harp Okulu mezunu. Geçmiş zaman İstanbul’una dair hatıralarını sosyal medya hesaplarında yazarken sitemizin talebini de kırmadı. Hem İstanbul kültürünün kayıt altına alınması hem de elden ele devredilen meşaleler misali Yarının Kültürü için önem arz etmesi dolayısıyla Gavsi Bey, İstanbul hatıralarını sitemizde yayımlamamızı kabul etti. Kendilerine teşekkür ederken sizi 1949 yılı İstanbul’una davet ediyoruz.


Herhalde 1949 yılıydı, rahmetli babam doktorumuzun tavsiyesiyle bizi “sayfiye”ye götürdü.

Kelime Arapça “sayf”dan türetilmiş ve tam karşılığı “yazlık” oluyor.

Anadolu yakasında, Küçüksu’nun arka tarafında çok sevimli bir muhacir köyü. Tam ortasından Göksu Deresi geçiyor.

Göksu Deresinin üzerinde bulunan (Şimdi bulamazsınız, boşuna aramayın!) ahşap köprünün üzerinde durup da yüzünüzü suyun geldiği yere dönerseniz, sağ taraf yerleşim bölgesi, sol taraf ise yeşil bir çayır, rüzgâr altında deniz gibi dalgalanırken yeşilin her çeşidini giyinip çıkaran ve arkadaki sarp tepelerin eteklerine kadar uzanan engin bir buğday tarlası görürdünüz. O güzelim buğdayları son defa hasat ettikden sonra yerine “alışveriş merkezleri” ektiler.

O ahşap köprüden inmeden önce bir de ters yöne dönün. Hemen dere kenarında bir çömlekçi atölyesi görürdünüz. Çömlekçi Hasan, hayatın bu tarafında ne kadar ayak diremiştir bilemem ama, sonraları bir yıldızı parlamış, bir marka olmuş ki demeyin gitsin. İşte onun ardı sıra, sağınızda Halat Fabrikasını, arkasındaki tepeye (Otağ Tepe) yaslanmış, ayaklarını dereye uzatmış bir sakin mezarlığı görecekdiniz.

Halat Fabrikası ve tam karşı yakasındaki Kontraplak Fabrikası ile beraber bu ikisi bu köyün istihdam kaynakları idi.

Son olarak bir de solunuza bakın. Köyün sevimli camii, sırtını tarihi baruthaneye yaslamış, sizi beklemektedir. Şimdi üzeri kapatılıp son cemaat mahalline katılmış olan eski avlusu, döneminin köy merkezi idi. Tarlaya gitmeden, ezanı beklerken, namaz sonrası ya da fabrika dönüşü buradaki derin gölgeli alana sıçramış olan karşıdaki köy kahvesinin uzantısında, basit tahta masa ve sandalyeler buluşma yeriydi.

Öğle yemeği için eve gitmek gerekmezdi. Camiin tam karşısında, yukarıdaki üç sınıflı ilkokulun yüksekteki bahçesinin altındaki birkaç dükkândan biri çorbacı idi. Sürekli ve tek yemeği, çorba derecesinde sulu pişirilip derin bakır kaselerle sunulan “kuru fasulya çorbası” idi. Tadı bugün bile damağımdadır.

Bu sevimli köy ile ilgili anlatmam gereken çok şey var ama bugün bu yazıya başlamakdan murad, “ayazma panayırı” kavramını anlatmakdı.

Kaynak: https://guldum.net/post/669413765285019648/, 31/01/2022 tarihinde erişildi.

“Ayazma”, memleketin çeşitli yerlerinde kendi başına akıp duran kimi çeşmelere Hristiyan halk tarafından verilen addır. Müslüman ahali içinde bunun adı “ziyaret” olur. Ansiklopedilerde belki başka tanımı vardır. Bakmadım. Müslümanlar arasındaki farklı mezheplerde bakış açısı nedir, onu da bilmem. Hristiyanlarda benim gördüğüm panayırlar hep Ortodoks Rumlar tarafından tertiplenirdi. Gregoryen ya da Katolik Ermenilerde, Musevilerde görmedim. Varsa da bilmiyorum. Burada bilimsel yazı değil, sadece geçmiş günlerimize dair hatırladıklarımızı yazdığımıza göre bence önemi de yok.

Gördüklerim, çoklukla bir tepe yamacına yaslanmış tek katlı basık ve penceresiz küçük bir kulübenin içinde bir veya birkaç borudan akan sudan ibaret idi. Boruların ağzında musluk hatırlamıyorum. Biteviye akan sular, hepsi bu!

Kimi içme tadında, kimi kekremsi; akar, akar, akar…

Her ayazma panayırının belirlenmiş günleri vardı, her yıl aynı zamanda ve bir hafta süren bir ritüeli vardı her birinin.

Bizim Göksu ya da Yenimahalle (tam adını hatırlayamıyorum) panayırı Ağustos veya Eylül ayında (sanırım Eylül), bir pazardan sonraki pazara kadar süren bir –adeta– şenlik idi.

O zaman şimdiki gibi araba bolluğu nerede?.. Çoğunluk Küçüksu İskelesine kadar vapurla, iskeleden buraya da paytonlarla gelirdi. Baruthane Çayırında ve Dört Kardeşler mevkiindeki kır bahçeleri masa sandalyelerini buraya getirip gündelikle kiraya verirlerdi gelenlere…

Çantalardan, zembillerden pırıl pırıl kolalı masa örtüleri çıkarılıp masa üstüne yayılırdı. Masası örtüsüze hiç rastlamadım. Mezeler, dolmalar, söğüşler çeşit çeşit masaya yayılır. Masaların baş köşeleri mutlaka “Barba”larındı. Bembeyaz saçları, özenle kesilip kıvrılmış beyaz pala bıyıklı, kimi pırasa gibi pos bıyıklı, siyah pantolon ve beyaz gömlekli dedelerdi bunlar. Eski kulağı kesikler yani!..

Her ailenin kendi masasında başladığı eğlence, gün ilerledikçe gruplaşmalarla değişir; dedeler, babalar ve palikaryalar (delikanlılar) ayrı masalarda akranlarıyla toplaşıp her masanın başında ayrı bir “laterna” nabza göre şerbet verirdi. Beyler için pek tabii olan rakı, madamlara yakışmazdı o dönemde!.. Arada bir beyinin kendi kadehinden ve eliyle ikram ettiği kaçamak yudumlar hariç; önlerinde görünen içki şarap olurdu.

Madamlar beylerine hizmet verip arada kendileri de azıcık parlattıkları için, kızlara gün doğardı. Bizlere de tabii!..

Masaların görebileceği bir mesafede gramofonlarda çalan tangolar eşliğinde dans ederdik.

Akşam yaklaşıp gölgeler uzayınca, toplanma telaşı başlar, çakır keyif olan dedelerin nâramsı sesleri paytonlara binip giderdi.

Panayır alanını son terk edenler, ikram edilen kadehlerden midir yoksa sırtlandıkları laternanın ağırlığından mı bilinmez, sallanarak giden laternacılar olurdu.

Artık ne panayır kaldı ne o pırasa bıyıklı Rum barbaları coşturan laternalar…

Japonya Anayasası’nı Değiştirmek

Yalın Akçevin
Boğaziçi Üniversitesi Asya Araştırmaları Merkezi yüksek lisans öğrencisi.

Günümüzde Japonya dendiğinde, bilenlerin rahatlıkla belirteceği, bilmeyenlerinse şaşkınlıkla karşılayacağı bir nokta vardır: Egemen bir devlet Japonya’nın Bakanlar Kurulu’nda da bir Savunma Bakanı görev yapmasına rağmen, resmi olarak tanınan ordusunun olmamasıdır. Bugün Japonya’nın hudutlarının ve egemenliğinin güvenliğinden sorumlu olan kurum, Japonya Öz Savunma Kuvvetleri’dir (JSDF), başında da bir Genelkurmay Başkanı ile envanterinde ortalama bir ordunun ekipman, kuvvet ve hazırlığına sahiptir. Ancak sadece savunma çerçevesinde hareket edebilmektedir. Anayasa’nın getirdiği kısıtlamalar ve bu kısıtlamaların seneler içinde esnetilmesiyle ancak bu noktaya gelinebilmiştir ve gelinen noktanın ötesine geçmek için Japonya’daki bir grup muhafazakâr siyasetçinin en büyük hayalini gerçekleştirerek, Anayasa’yı değiştirmek gerekmektedir. Anayasa değişikliği ise sadece siyasi bir proje değil, aynı zamanda yirmi birinci yüzyılda Japonya’nın hem bölgesel hem de küresel düzlemde ne şekilde ve ne kadar etkili bir aktör olacağını belirleyebilecek kadar kilit bir noktadır.

Tarihte Japonya Anayasası ve Değişim Hareketi

İmparator Hirohito, 3 Kasım 1946’da yeni anayasayı imzalarken.
Kaynak: https://ww2db.com/image.php?image_id=8942, 21/10/2021 tarihinde erişildi.

Bugün yürürlükte olan Japonya Anayasası 1946 senesinde, Japonya’daki işgal yönetiminin başındaki General Douglas MacArthur’un emriyle Hükümet Şube’sindeki Amerikalılar tarafından bir hafta içinde yazılmıştı. Bu süreçte çeşitli güncel ve tarihi anayasalar incelenmiş, Meiji Anayasası da gözden geçirilmiş ve İkinci Dünya Savaşı’ndan sonraki dönemde Müttefiklerin Japonya’da demokratik ve barışçıl bir devlet yaratma kararı da göz önünde bulundurulmuştu. Bu sebepledir ki, 1947’den beri değiştirilmeden yürürlükte olan Anayasa’ya yönelik muhalefet özellikle dokuzuncu maddeden başlayarak anayasayı değiştirmeyi hedeflemekte ve taleplerinde ısrarlı bir değişim hareketini teşkil etmektedir. İki paragraf içerisinde üç cümleden oluşan dokuzuncu madde ise Japonya’nın egemenlik hakkı olarak savaştan ve uluslararası sorunların çözümünde tehdit ve güç kullanmaktan feragat ettiğini ve bu doğrultuda bir harp kuvveti bulundurulmayıp, devletin hakkının tanınmayacağını bildirmektedir. Anlaşılacağı üzere bu madde sebebiyle Japonya, Dünya üzerinde başka hiçbir devletin yapmadığı bir şeyi yaparak dışa dönük askeri güçten feragat etmekte ve Anayasa’nın yorumlanmasıyla oluşan alan sayesinde sadece bir savunma kuvveti bulundurabilmektedir.

Dokuzuncu maddenin çevresinde gelişen tartışmaların tarihinde, özellikle iktidardaki Liberal Demokrat Parti (LDP) içinde, iki taraf gözlemlemek mümkündür: Yoşida Okulu ve Revizyonistler. Yoşida Okulu, ismini Başbakan Şigeru Yoşida’dan (iktidarda: 1946-47; 1948-55) alan ve özellikle 1952’de Japonya’nın bağımsızlığının iadesi ve ABD’yle imzalanan savunma anlaşmasıyla oluşan statükoyu koruma yönüne giden ve asgari düzeyde silahlanmaya göz yuman bir yaklaşımdır. Kendisinden sonra gelen başbakanların ise ezici bir çoğunluğu bu “okulun” mensupları olmuşlar ve askeri konuları gündemden uzak tutarak, enerji ve kaynaklarını daha ziyade ekonomik ve sosyal politikalara aktarmayı tercih etmiştirler. Revizyonistler ise Anayasa’nın Japonya’yı güçsüzleştirdiği, egemenliğinin bütünlüğünü bozduğu ve Japonya’yı “anormal” bir ülke yaptığı gibi gerekçelerle değişiklik savunmaktadırlar. Başbakanlar Nobusuke Kişi (ikt. 1957-60), Takeo Fukuda (ikt. 1976-78), Yasuhiro Nakasone (ikt. 1982-87), Juniçiro Koizumi (ikt. 2001-06) ve Şinzo Abe (ikt. 2006-07; 2012-20) bu akımın bir parçası olmuşlar ve güttükleri siyasette de bunu göstermiştirler.

Revizyonist Başbakanlar altında anayasa değişikliği her zaman bir hedef olmuşsa da başarılamamış ve Japonya’nın savunma siyaset ve politikasındaki değişiklikler Anayasa’nın yorumlanmasındaki ya da diplomatik değişikliklerle gerçekleştirilmiştir. Japonya’nın savunma politikasındaki ilk değişiklik Başbakan Kişi’nin aslı 1951’de imzalanmış olan ABD-Japonya Güvenlik Antlaşması’nın 1960 senesinde yenilenmesinde iki ülke arasındaki savunma ilişkisinin eşitlik çizgisine çekilmesiyle olmuştur. Anlaşma çerçevesinde Japonya’nın güvenliği yine ABD’ye bağlı kalmakla beraber, revizyon sayesinde gelecekte Japonya’nın daha aktif bir savunma rolü üstlenebilmesinin de önü açılmıştır. 1980lere gelindiğinde ikinci bir önemli değişiklik Başbakan Nakasone’nin – geleneksel bir bariyer olan – savunma bütçesinin gayrisafi milli hasılanın yüzde birini aşması ve yine kendi döneminde bütçe tavanları uygulandığı halde savunmanın muaf tutulmasıyla başlamıştır. Bu noktadan itibaren Japonya’nın askeri harcamalarının önü açılmış ve 2021’e gelindiğinde NATO’yla eşdeğer olarak gayrisafi yurtiçi hasılanın yüzde ikisinin harcanması konuşulmaktadır. 1990larda, Japonya’nın Körfez Savaşına olan katkısının eleştirmesinin üzerine 1992’de askeri olmayan Birleşmiş Milletler Barış Gücü’ne destek verilmesine izin veren bir yasa geçirilmiş ve JSDF’nin Japonya haricinde ve müttefik ülkelerle birlikte hareket etmesinin önü açılmıştır. Burada açılan yolu takip eden Başbakan Abe ise 2015’te Japonya’nın müttefikleriyle kolektif savunmaya katılmasının önünü açmış, JSDF’nin çatışma harici görev alanını genişletmiş, savunma mekanizmasında reform ile işlevsellik ve müttefiklerle etkileşimi arttırmış ve Japonya’nın askeri ihracat yasağını kaldırmıştır. Başbakan Abe, Japonya’nın güvenlik mekanizması ve sanayisi daha küresel bir nitelik kazandırmış ve Japonya’nın daha aktif bir güvenlik aktörü olmasının önünü açmıştır. Özellikle kolektif savunmanın kabul edilmesi yeni bir yasadan ziyade, Anayasa’nın yorumlamasındaki bir değişiklik ile yapılmış ve anayasal düzenin pratikte yeniden yapılanmasıyla sonuçlanmıştır. Görüleceği üzere, 1951’den günümüze Japonya’nın güttüğü savunma siyaseti sürekli değişim ve gelişim göstermiş; pasifizmden aktivizme doğru hareket etmiştir. Ancak yapılan tüm yasal ve idari değişiklikler meşruiyetlerini mevcut anayasal düzenden almışlar ve uzmanlarca dokuzuncu maddenin uygulanmasının yeni boyutları olarak gösterilmiştir.

Japonya Anayasası’nın Değiştirilmesinde Güncel Durum

Güncel durum ele alındığında, Haziran 2021’de Japonya Ulusal Meclisi’nden geçen referandum yapılması için gereken yasa göze çarpmaktadır. Bu yasanın geçmesiyle anayasa değişikliği için iktidardaki LDP içindeki revizyonistlerin önlerindeki yol kolaylaşmış ve geriye muhalefet ile anlaşıp vatandaşı ikna etmek kalmıştır. Japon basınının son yirmi sene içinde yapmış olduğu çalışmalara bakıldığında, Japon kamuoyunun anayasa değişikliğine bıçak sırtı bir farkla karşı oldukları görülmektedir. Japon ulusal yayın kuruluşu NHK’in 2017’ye ait verilerine bakıldığında ise anayasa değişikliğinin merkezine oturtulmuş olan dokuzuncu maddenin değiştirilmesinin ezici bir çoğunluk tarafından istenmediği ve benzer şekilde ezici bir çoğunluğun anayasa değişikliği için koşulların doğru olmadığını belirttiği görülmektedir. Anlaşılacağı üzere anayasa değişikliğinin vatandaş nezdinde önemli bir konu olmaması ve revizyonistlerin en çok dert edindiği madde ise kamuoyunun desteğini sağlamış olması değişim hareketini zora sokmaktadır. Ekonomik sorunlar ve pandeminin olumsuz etkilerinin tedavi edilmesi gibi konular vatandaş için daha önemli olması ve anayasa değişikliği gibi değeri düşük bir konunun öne atlamasının yaratacağı infial de değişiklik yönünde atılacak adımların yavaşlatılmasına sebep olmaktadır.

Ancak, güncel durumun kamuoyu muhalefeti sebebiyle anayasa değişikliğini bir akım ve süreç olarak zora sokması değişikliğin imkânsız olduğu gibi anlaşılmamalıdır. Anayasa değişikliği gelecekte yapılabileceği gibi, anayasal düzen halihazırda değişmiş ve değişmektedir. 1947’de Anayasa’nın yürürlüğe girmesiyle oluşmuş olan anayasal düzen 1954’te JSDF’nin kurulmasıyla başlayan ve Başbakan Abe’nin Japonya’yı kolektif savunmaya katılabilir hale getiren yorum değişikliği ile devam eden bir süreç içinde sürekli değişime uğramıştır. Gelecekte de revizyonist siyasetçiler anayasa değişikliğini gerçekleştiremeseler bile anayasal düzeni değiştirerek istediklerini pratikte elde etmeye devam edecekler ve anayasa değişikliği önemli bir siyasi çarpışma noktası olmaya devam edecektir. Pasifik okyanusu üzerinde, ABD ve Çin arasında yükselen gerilim, Kuzey Kore sorunu ve Japonya’nın küresel güvenlik rejimi içerisinde aldığı ve alacağı yer gibi konular önem kazandıkça anayasal rejimin yasal olarak da değişmesi önem kazanacaktır.

Kaynaklar

“48% Back Revision of Japan’s Constitution, 12 Points up from Last Year: Mainichi Poll.” Mainichi Daily News, 3 May 2021, mainichi.jp/english/articles/20210503/p2a/00m/0na/002000c.

 “Constitutional Change in Japan.” Council on Foreign Relations, http://www.cfr.org/japan-constitution/.

“Diet Enacts Revision to Japan’s Law on Referendums for Constitutional Reform.” The Japan Times, 11 June 2021, http://www.japantimes.co.jp/news/2021/06/11/national/politics-diplomacy/diet-referendum-law-revision-enacted/.

“Frequently Asked Questions (FAQ) – Secretariat of the International Peace Cooperation Headquarters.” Secretariat of the International Peace Cooperation Headquarters, Cabinet Office, Sept. 2015, http://www.pko.go.jp/pko_e/faq/faq.html.

“Japan Ruling Party Renews Its Push to Revise Pacifist Constitution | the Asahi Shimbun: Breaking News, Japan News and Analysis.” The Asahi Shimbun, 12 May 2021, http://www.asahi.com/ajw/articles/14346719.

“Outline of Japan’s International Peace Cooperation.” Ministry of Foreign Affairs of Japan, 14 May 2015, http://www.mofa.go.jp/fp/ipc/page22e_000683.html.

“Security Legislation Takes Effect.” The Japan Times, 29 Mar. 2016, http://www.japantimes.co.jp/opinion/2016/03/29/editorials/security-legislation-takes-effect/.

“The Constitution of Japan.” Kantei.go.jp, The Prime Minister’s Office, 2019, japan.kantei.go.jp/constitution_and_government_of_japan/constitution_e.html.

Akif Erginay, çevirmen. “Japonya Anayasası / Dünya Anayasaları / Hukuk Ansiklopedisi.” Hukuk Ansiklopedisi, 12 Dec. 2018, hukukbook.com/1japonya-anayasasi/.

Ejima, Akiko. “What Is the True Value of the Constitution of Japan? Japanese People’s Perception of the Constitution.” IACL-IADC Blog, 26 Jan. 2021, blog-iacl-aidc.org/2021-posts/2021/1/21/what-is-the-true-value-of-the-constitution-of-japan-japanese-peoples-perception-of-the-constitution-kzfcf-l8sh2.

Hornung, Jeffrey W., and Kenneth M. McElwain. “Abe’s Victory and Constitutional Revision.” Www.rand.org, 31 Oct. 2017, http://www.rand.org/blog/2017/10/abes-victory-and-constitutional-revision.html.

Liff, Adam P. “Japan’s Security Policy in the “Abe Era”: Radical Transformation or Evolutionary Shift? (May 2018).” Texas National Security Review (2018).

Sieg, Linda. “Former Japanese PM Nakasone Turns 100, Urges Constitutional Revision.” Reuters, 27 May 2018, http://www.reuters.com/article/us-japan-nakasone-idUSKCN1IS03Q.

IŞİD’in Ortadoğu’nun Kültürel Mirasına Karşı Savaşı

Batuhan Aksu
Boğaziçi Üniversitesi Tarih Bölümü lisans öğrencisidir.

2010’lu yıllara yakından şahit olduğumuz için biliyoruz ki IŞİD’in (DEAŞ) yaydığı terör rüzgârı sadece Mezopotamya’nın politik dünyasında değil, yaşadığımız Dünya’nın kolektif hafızasında da tamir edilemeyecek tahriplere yol açtı. Kısa ömrüne rağmen Ortadoğu’yu sarsan bu yıkıcı fırtına sosyolojik ve ekonomik açılardan Türkiye’de sıkça incelense de bu fırtınanın kültürel miras boyutuna yeterince ışık tutulmadı. Halbuki IŞİD’in bilhassa 2013-2015 yılları arasında, Smithsonian Magazine’den James Harkin’in tabiriyle, kadim dünya medeniyetlerinin mirasına tatbik ettiği “kültürel soykırımı” analiz etmek, mezkûr terör teşkilatının zihni ve iktisadi emellerini anlamak için oldukça kıymetli bir adımdır. Ben de bu kısa teşebbüsümde IŞİD’in gözyaşı ve kanla buladığı Ortadoğu’nun benzersiz hazinelerine neden göz diktiğini ve bu hazineleri nasıl yağmaladığını açıklamaya çalışacağım.

Bir IŞİD militanı, UNESCO Dünya Mirası listesindeki Hatra’da büyük bir heykeli yok ediyor (AFP)

IŞİD militanlarının 2015’te patlayıcılar ve buldozerlerle Suriye’deki Palmira Antik Şehri’ni tahribi ve kazma küreklerle Musul Müzesi’nde Mezopotamya Medeniyetlerinden kalma heykelleri imhası, önce sosyal medyanın sonra da global basının gündemine balyoz gibi indi. Teröristlerin gözünde bu eylem kendilerini göstermek ve güçlendirmek için çok boyutlu bir fırsatın temsiliydi. Kendilerini tanıtmadan başlayalım. Columbia’dan Cristopher Jones’a göre, IŞİD kendi katı yorumlarına bağlı olmayan her inanç ve kültürü şirk ile suçluyordu. Bu yüzden müşriklere ait olan her yer dinen yok edilmeliydi. Halbuki, Ortadoğu’da “milli kimlik” inşasında Eski Mezopotamya tarihini kullanmak oldukça yaygındı. Bu mirastan kendi rejimini meşrulaştırmak için istifade eden Saddam gibi liderlerin aksine IŞİD, Ortadoğu’da son yüzyılda oluşan bu yeni kimlikleri kazıyarak kendi ideolojisi etrafında yeni bir kimlik inşası hedefliyordu. Bunu yaparken de bir teröristin ifadesiyle “ne zaman bir parça toprak alsak, orada politeizmin sembollerini kaldırırız” diyerek dini bir argümanla hareketlerini meşrulaştırıyordu.

Kendi rejimiyle Babil İmparatorluğu arasında bir bağlantı kurmaya çalışan Saddam Hüseyin, birçok duvar resminde kendisini Antik Mezopotamya hükümdarları gibi tasvir ettirmişti (Getty Image)

Ayrıca, Boston Üniversitesi’nden Michael Danti’nin IŞİD’in şirk tanımına tuttuğu mercek de dikkat çekici. “Onların ilk hedefleri, yakın düşman olarak adlandırdıkları, kendi dini yorumlarına inananlardan başka herkes. Sonra, İslam öncesi mirasa sıra geliyor.” Böylece şirk tanımı sadece İslam öncesi politeist inançlarla sınırlı kalmıyor, monoteist dinler ve İslami mezhepleri de içine alıyordu. Mesela IŞİD tarafından yıkılana kadar faal olan Mar Behnam ve Elian Manastırı, terör teşkilatının tek hedefinin Ninova’daki Asur surları olmadığını izah edebilir. Dahası, teröristlerin Musul’da Hz. Yunus Camisini ve Samarra’da İmam Dur’un mezarını yıkması İslami devir eserlerine olan zararını gösterebilir. Hatta National Geographic’ten Kristin Romey’e göre “modern tarihte İslami eserlerin en büyük ve sistematik imhasını” IŞİD gerçekleştirdi. Öyle ki püriten bir IŞİD mensubuna göre Kâbe yıkılmalıydı zira “insanlar Kâbe’ye Allah için değil taşlara dokunmak için gidiyor.”

IŞİD’in kendini tanıtmasının uzun vadedeki ayağı kimlik inşasıysa kısa vadedeki ayağı da propaganda kanallarıydı. Terör örgütünün İngilizce resmi dergisi Dabık’ı analiz eden Harkin’e göre, militanlar Suriye’nin kültürel mirasını yıkmayı “Yıkılmış Bir Milletin Mirasını Temizlemek” başlığıyla dünyaya sunuyorlardı. Aynı zamanda Musul’da yıktıkları heykel ve müzelerin görüntülerini sosyal medyada hızla paylaşmayı ihmal etmiyorlardı. Bu stratejinin altında mahalli nüfusu korkuyla kontrol etme, dini düşmanlıkları körükleme ve dünyaya silahlı gücünü gösterme emelleri yatmaktaydı. Bunun için dramatik yıkım videolarını veya patlama resimlerini zafer müzikleri eşliğinde sundular. Suskun ve itaatkâr Babil heykellerine inen küreklerin nefesi her an insanların ensesinde olabilirdi. Asur İmparatorluğu’nun ilk başkenti Nemrut’ta kullanılan buldozerlerin müstakbel istikameti yaşayan şehirlerdi. Nihayet, propaganda vasıtası olarak Musul’da bazı kütüphanelerde çok da eski olmayan kitaplar yakılıyor, böylece terör teşkilatı dünyaya gözdağı veriyordu.

Terörün kendi güç gösterisini dünyaya temaşa ettirmesine dikkat ederken ekonomik saikleri incelememek bu kültürel soykırımı eksik anlamak olacaktır. Çünkü propaganda ve kimlik inşasıyla kendini gösteren IŞİD, iktisadi kanallarla kendini güçlendirme gayesindeydi. Antik şehirlerde define arayan teröristler, kıymetli eserler bulunca bunları kaçak yollarla satarak yeni bir gelir kaynağı elde etmişlerdi. Andrew Curry’nin tabiriyle, bu “para kazanma teşebbüsü” militanların kültürel mirasa yönelmesinde belirleyici bir tesire sahipti. Bu da silahlı operasyonların masrafını karşılayacak yeni bir memba demekti. Mesela, antik ticaret şehri Apamea’daki Roma mozaiklerini söken teröristler, bunları kaçak şekilde satarak milyonlarca dolar kazanmıştı. Musul’da binlerce el yazması esere el koyan militanlar, fahiş fiyatlarla bu kitapları yabancılara satmıştı. Palmira Müzesi’ni basmalarının altında yatan sebeplerden birisi, müzede 2000 kilo altının gizlendiğine dair şayialar duyulmasıydı. Johns Hopkins’ten Glenn Schwartz’a göre, bu tip kaçakçılığın yaygınlaşmasıyla sömürgecilik devrinden beri Batı Dünyası’nın Antikitenin mirasına eğilmesi arasında yaygın bir münasebet var. “Beş yüz yıl önce, insanlar tarihi eserler için endişelenmezdi. Onlar için basitçe bir market yoktu. Lakin 1800’den önce kimsenin yapmadığı bir şekilde Batı’da yaşayan bizler bu tip şeylere değer vermeye başladık.”

Nihayetinde, tarihi merkezler iktisadi kaynakların sadece bulunduğu değil, aynı zamanda biriktiği yerlerdi. Irak’ta UNESCO tarafından Dünya Kültür Mirası Listesi’ne alınan Hatra Antik Şehri bunun örneklerinden birisiydi. 2014’te şehri ele geçiren IŞİD kuvvetleri, bu tarihi şehri hem mühimmat deposu hem talimhane hem de ticari depo olarak kullandı. Bunu sağlayabilmek için de şehirdeki birçok tarihi eseri yok etti. IŞİD, faaliyetlerinin zayıfladığı 2018’e kadar kültürel mirasa karşı kavgasını devam ettirdi.

Bütün bunları hesaba katacak olursak, IŞİD’in Antik Mezopotamya’daki kültürel mirasa olan taarruzunun, kaybı telafi edilemeyecek neticelere sebep olduğunu söyleyebilirim. Yazının ve tarımın doğduğu bu bereketli topraklarda binlerce yıldan süzülerek gelen sayısız eser geçtiğimiz yıllarda IŞİD tarafından imha edildi, zarar gördü veya kaçırıldı. Bu tahrip faaliyetlerinin altında çok boyutlu ekonomik, politik ve sosyokültürel kaygılar vardı. Yine de tarihteki benzerlerinin aksine, bu kültürel yıkımı bütün boyutlarıyla inceleyebilir ve buna dair daha geniş eserler kaleme alabiliriz. Ve bu örnekten hareketle, 2010’lu yıllara damgasını vurmuş bir terör hareketini dar bir politik çerçevede ele almanın manasızlığını ortaya koyabiliriz.

Kaynaklar

Curry, Andrew. “Here Are the Ancient Sites ISIS Has Damaged and Destroyed”, içinde National Geographic. Eylül 2015. https://www.nationalgeographic.com/history/article/150901-isis-destruction-looting-ancient-sites-iraq-syria-archaeology

Harkin, James. “The Race to Save Syria’s Archaeological Treasures”, içinde Smithsonian Magazine. Mart 2016. https://www.smithsonianmag.com/history/race-save-syrias-archaeological-treasures-180958097/

Romey, Kristen. “Why ISIS Hates Archaeology and Blew Up Ancient Iraqi Palace”, içinde National Geographic. Nisan 2015. https://www.nationalgeographic.com/history/article/150414-why-islamic-state-destroyed-assyrian-palace-nimrud-iraq-video-isis-isil-archaeology

Romey, Kristen. “ISIS Destruction of Ancient Sites Hits Mostly Muslim Targets” içinde National Geographic. Temmuz 2015. https://www.nationalgeographic.com/culture/article/150702-ISIS-Palmyra-destruction-salafism-sunni-shiite-sufi-Islamic-State

Almukhtar, Sarah. “The Strategy Behind the Islamic State’s Destruction of Ancient Sites” içinde The New York Times. 28 Mart 2016. https://www.nytimes.com/interactive/2015/06/29/world/middleeast/isis-historic-sites-control.html

Videolar

“How Much History Has ISIS Destroyed?”, Now This World, 3 Eylül 2016. https://www.youtube.com/watch?v=mvOofC7zxjY

Ward, Clarissa and Rose, Charlie. “ISIS Destroys Ancient Artifacts in Mosul” CBS Mornings, 2016.https://www.youtube.com/watch?v=i1pGJPMp9fY

“Inside Story – Why Is ISIL Targeting Cultural Heritage?”,  Al Jazeera English, 26 Ağustos 2015. https://www.youtube.com/watch?v=SDT0-xoy9NA

Merhaba

Muratcan Zorcu
Koç Üniversitesi Tarih Bölümü doktora öğrencisidir.

Kişisel bir hikâyeye hoş geldiniz. Hikâyemiz son üç dört aydır kolektif bir bilinçle hareket ediyor. Gün geçtikçe daha kolektif hâle gelecek. Ama şimdi hikâyeyi başa saralım. Üniversite yıllarında derslerimi takip ederken veya etmeye çalışırken bir yandan ders aralarında tanıdıklarımla sohbet ediyordum, diğer yandan da lise yıllarından beri biriktirmeye çabaladığım birbirinden değerli dostlarımla yılda bir iki kez buluşuyorduk. (İstanbul’da kapılarını aşındırdığım kıymetli büyüklerimden şimdilik bahsetmeyeceğim.) Bu süreçte de Feyzi, Berk, Alparslan, Engin ve Bahadır benim en yakın dostlarım oldular. Her zaman muhabbetlerinden memnun ayrıldım. Ama özellikle Alparslan’la 2010’lu yılların sonlarında Moda Sahili’nde, Kanyon’da, Boğaziçi kampüsünde yaptığımız gezintiler diğerlerinden de başka bir özellik taşıyordu: Dünyayı değiştirmek fikri ana temamızdı. Herhangi bir film yönetmeni bir filmle toplumu çevre felâketine karşı duyarlı hâle getirebiliyorsa Türkiye’nin en önemli üniversitelerinden birinde okuyan biz, niçin böyle bir çaba içine girmiyorduk? Bu fikirsel temellerle bir defterimi ‘proje defteri’ ilan edip her konu hakkında karalamalara başladım. Bu karalamaların hepsi nedense kişisel bir blog fikrine çıkıyordu; yazacaktım ve on dokuzuncu asrın büyük insanları gibi bir şeyleri değiştirecektim. Hem heveslerin hem de amatörlüğün getirdiği çabalarla her yılın Eylül ayında Ağustos’ta zihnen pişirdiğim blog açma fikrini fiiliyata döküyordum; Ekim’de, Kasım’da da bir şekilde içerik üretebiliyordum; ama dönem sonu yaklaşıp final sınavları ve assignment’lar biriktikçe blog konusundaki hevesim kaçıyordu. Bu blog açma çabam Blogger ve WordPress üzerinden üç dört yıl kadar devam etti. Sonrasında Mart 2020’de pandemi zuhur edip evlere kapandığımızda çok güzel bir proje ilgimi çekti; Gergedan Dergi(si) internet üzerinden çok kıymetli bir ekiple sağlam içerikler hazırlıyordu ve günceldi. Eski fikirleri ısıtıp ısıtıp önümüze sunmuyordu. Bu süreçte, kıymetli dostum S. Oğul Tuna’nın davetiyle yoğunluğum müsaade ettikçe ben de yazılar yazmaya başladım. Gergedan Dergi’de yazarken de kişisel bir blog fikrine saplanıp kalma gerekçem, lise yıllarında çıkardığım “Tarih Silsilesi” dergisi sırasındaki deneyimlerimden ileri geliyordu: Dergicilikteki devamlılığın önündeki ana sorun, çoğunlukla matbaa masrafları ve içerik üretim sıklığı olmuştur. Bu deneyim bana sürekli geriye ket vuruyordu.

2021 yılı, uzun yıllardır kendimi kısıtladığım meselelerden arındığım bir yıl oldu. Yüksek lisans tezimi yazarken gündüzleri çalışıyor, geceleri de moda bir tabirle ‘boş yapıyordum’. Pandeminin bizleri eve kilitlemesi kıymetli dostlarımla görüşmeyi bilgisayar ekranlarına sıkıştırınca daha sık görüşmeye başladık. Pandeminin getirdiği sıkıntılarla sosyal medya hesaplarına -ama özellikle Twitter’a- birçok akademisyen ve akademisyen adayı katıldı. Bu hesaplar, sosyal medyayı aktif olarak kullanmaya başlayınca bu “networking” insanları yakınlaştırdı; müsait vakit yaratıldığında da buluşmaların önünü açtı. Bunlarla birlikte, 2021 pandeminin bir önceki yıla göre hafiflediği bir yıl oldu, aşılama hızlandı; pandemi döneminde tanıştığımız insanlarla oturup sohbetler ettiğimiz bir yaz geçirdik. Eylül ayına girerken de yeni okul heyecanı sarmıştı beni.

Bir gece bilgisayar başında bir epifani (seküler anlamda kullanıyorum) ânımda ise bu projenin zamanının geldiğini düşündüm. Sanki yıllardır hazırlandığım bir projenin tezahürüne şahit oldum. O günün sabahında yine yakın arkadaşlarımla bir belediye tesisinde kahvaltı yapıp sonrasında Amerika’daki bir arkadaşımla Zoom üzerinden görüşmüştük. Güzel tesadüflerin peş peşe gelmesiyle matbaa masraflarını sanal ortamı kullanarak, devamlılığı da yıllık planlarla aşmak mümkündü. En azından her yıl, yirmi altı kişiye kendi uzmanlık alanlarında yazılar yazdırmak veya konular tavsiye etmek kotarılamayacak bir iş değildi. Bu fikirlerle, uzmanlıklarına güvendiğim en yakınımdaki beş kişiye mesaj attım. Hepsi de olumlu görüş bildirince projelendirmeye başladım. Ofisimde bir hafta içerisinde yaklaşık otuz-otuz beş kişiye ulaştım. Olumlu dönütler beni ciddiyete yaklaştırıyordu, yapılması elzem şeyleri en kısa zamanda tamamlıyordum.

16 Eylül 2021 gecesi başlayan projelendirme çabaları, 25 Ekim 2021 tarihi geldiğinde çok da kolay olmayan bir tekâmül sonrasında tamamlandı. Yazarlar belirlendi, yazarlarla konular üzerinde görüşüldü. Hisarüstü’nde meseleyi daha derinden öğrenmek isteyen yazar dostlarımla beyin fırtınası yapıldı. Kişisel bir çaba hem kolektif bir çabaya dönüşüyor hem de ekip büyüyordu. İlk görüştüğümüz editör adayımız haklı sebeplerle ‘affını isteyince’ yeni bir editör aramaya koyuldum, Nazlı Esen Albayrak editörümüz olarak çalışmayı kabul etti; ilgisine teşekkür ediyorum. Aynı şekilde, rica ettiğimde beni kırmadan hemen Adobe Photoshop programının başına oturan Ece Konuk’a da logo tasarımımız için teşekkür ediyorum.

Özetle, kendilerine iddialı bir şekilde Bugünü Miras Edenler diyen bir ekibin çabalarıyla ortaya çıkacak olan sitemize hoş geldiniz. Gerekli şartları taşıyabilirsek, yarınlara kalmak için yayımlanacak, sosyal bilimlerin çeşitli alanlarında yazılacak yazılarımızı yıllık olarak çıkacak matbu dergi aracılığıyla da sizlere ulaştırmayı planlıyoruz. Konularımızın genel kategorilerini sağ alttaki listede görebilirsiniz. Her on dört günde bir Cuma sabahları saat onda sizlerle olacağız. İlk yazarımız ise Boğaziçi Üniversitesi Tarih Bölümü son sınıf öğrencisi Batuhan Aksu. İlk yazısında, IŞİD’in Ortadoğu’da yok ettiği tarihî eserleri ve bunun sebeplerini tartışıyor. Daha fazlası için sitemizi ve sosyal medya hesaplarımızı takip etmeyi unutmayın!

Adresimiz: yarininkulturu@gmail.com