Neyzen Tevfik

Gavsi Bayraktar

Bu yaşla, bu başla geldik gidiyoruz; olmaz ya, bir ilâhî ses gelse, “Ey fakir kulum, ne işin var burada? Tek kal orada da ol dilediğini, her kim olursan kabulüm!” dese!..

Neler geçer aklımdan?

1- Gidince orada da dilimi tutamayacağımı biliyor, o yüzden başından savıyor.

2- Neyzen Tevfik olursam kabul!

Birinciye diyeceği olmaz da ikinciye tepki hazırdır herhalde: “Yok ya! Gapıp da gaçan mı? Yanında başka bir şey daha alır mısın gari?”

Düşünebiliyor musunuz dostlar, ne saadettir; herkese her dilediğini söyleyeceksin ve kimse gık diyemeyecek.

Kaynak: TDV İslam Ansiklopedisi

Neden peki? Nedeni var mı? Dediklerinin hepsi doğru olacak da ondan!..

İnsan hayâl ettiği müddetçe yaşarmış.

İşin şakası bir yana; herkesle anlaşmış, ama kimseyle uzlaşmamış bir varlık. Hayatının tamamını zirvelerde yaşamış bir deha. En “düştü” dendiği yerler bile aslında birer şâhika! Her fiilinin hakkını vermiş bir “tam” !..

İzmir’de Şair Eşref’den hiciv sanatının inceliklerini öğrenirken, Şeyhülislam Musa Kazım Efendi’den medrese eğitimi almış.

İstanbul’a ilk geldiğinde, dindar yaşamıyla ünlenmiş bir Mehmet Akif tarafından kabullenildiğini bilir miydiniz? Akif’e ney üflemeyi öğretirken, O’ndan Arapça, Farsça ve Fransızca öğrenmekteydi.

Askerliğini yaparken, Askeri Müze kurucusu Muhtar Paşa’nın emrine verilmiş, o da Neyzen’i mehterbaşı yapmış. Ama bir gün, aralarında anlaşmazlık çıkmasıyla, tepesi atan Neyzen, tası tarağı toplayıp asker ocağını terk etmiş; bir süre sonra da hatasını anlayıp geri dönmüştür. Nasıl insanlarmış onlar! Hatasını kabul edip dönen mi daha ulu; yoksa “nasıl olsa Neyzen bu! Gittiği gibi gelmesini de bilir” deyip peşine inzibat salmayan Muhtar Paşa mı?..

Dünyaca ünlü iki hekim, Mahzar Osman ve Rahmi Duman, Bakırköy’de Neyzen’e dayalı-döşeli bir oda hazır tutarlar; o da zaman zaman gider tedavi olur ve kendini hazır hissettiğinde çıkar gidermiş. Hastanede iken, Rahmi Duman kendisinden felsefe dersleri aldığını saygı ile anlatırmış yakınlarına.

Mina Urgan, Bir Dinazor’un Anıları’nda, üniversite öğrenciliği sırasında, okulu astıkları bir gün, okulun arkasındaki köhne bir çay ocağında Neyzen’e rast geldiklerini, yanındaki kız arkadaşı ile birlikte, biraz ney “çalmasını” istediklerini anlatır. Üstad, kızların neyden habersiz olduklarının farkında, (zira ney “çalınmaz” “üflenir”) sabırla ve anlayışla (ama hınzırca) iç cebinden çıkardığı “girift”ini hazırlarken, “Peki kızlar” der, “ben size bir üfleyim bari!”

Cenazesinde İstanbul ayaklanır bu şahane serserinin. Paşalar, devlet adamları, öğretim üyeleri, valilerin yanı sıra, sade vatandaşlar ve en önemlisi; hırpani üst-başlarını çekiştirerek çeki düzen vermeğe çalışan İstanbul’un bil’umum “haneberduş takımı” yani evsiz-barksızlar, yersiz yurtsuzlar, mevtanın gece arkadaşları, şişe arkadaşları saf tutar omuz omuza, beylerle, paşalarla!..

Herkesi kendi meşrebince eşdeğer tutan Neyzen’in hayat felsefesinin özeti şudur,

Aksedince gönlüme şems-i hakikat pertevi,

Meyde Bektaşî göründüm, neyde oldum Mevlevî.

Büyük Usta’nın az bilinen bir hikayesi ile kapatalım konuyu:

Atatürk’ün sofrası malûm. Sanatla bilimin yoğurulduğu bir akademi. Bir akşam, Gazi, “Neyzen’i çağırsak gelir mi acaba?” der. Etraftakiler, “Aman Atatürk, gelir bir patavatsızlık yapar, sen sen ol, yapma!” gibisinden ikaz ederlerken Gazi, “O boşa konuşmaz. Bir şey söylerse, mutlaka hak etmişizdir” Diyerek yaverlere, “İncitmeden ve saygıda kusur etmeden davetimizi iletin, gelmezse de zorlamayın sakın!” talimatını geçer.

İstanbul’a haber gider, aranır ve bulunur elbet. Taparcasına sevdiği Ata’sının davetini sevinçle karşılayan Neyzen; üstünü başını dostlar yardımıyla düzelterek Ankara’nın, Köşk’ün yolunu tutar.

Akşam, sofra meyâna gelince, gözü Atasında olan Neyzen, aldığı işaretle yanında getirdiği “şah” neyini üflemeğe başlar.

Taksim biter, peşrevler başlar. Başlar da sofrada ufak ufak sohbetler de başlar. Belli bir süre sabreden Neyzen, sonunda dayanamaz, neyi çeker dudağından; neyin susmasıyla sofra bir toparlanır; sessizlik döner gelir.

Ve Neyzen o boğuk, fakat anlaşılır sesiyle, o anda yarattığı bir dörtlüğü atıverir sofranın ortasına:

Sanma ki ciddiyetle ben sarf ederim san’atımı;

Ney elimde suyu durmuş kuru musluk gibidir.

Bezm-i meyde süfehânın saza meftun oluşu,

Nazarımda su içen eşşeğe ıslık gibidir.

Sofradaki ölüm sessizliğine, masanın başındaki çelik mavisi gözlerin sofra halkına kıs kıs gülerek bakışı eşlik etmektedir.

“Ben ne demiştim?” dercesine.

Dün Gece Mehtaba Dalıp…

Gavsi Bayraktar

50’li yılların en tanınmış mevlidhanlarından biriydi.

Rahmetli ile ilgili yaşadığım bir olayı anlatmadan önce, bunların daha iyi anlaşılabilmesi için bazı konuları önceden aydınlatmam gerek.

Babam rahmetli, kendinden çok dersler aldığım, hayatımı şekillendiren bir örnekti benim için.

Zamanına göre iyi bir eğitim almış, okumayı ve özellikle tarihi çok iyi bilen biriydi.

Dindardı, ibadetini yapar, dini derinliğine bilirdi. Ama yobaz değildi.

Benim görüp yaşadığım babam buydu.

Ama, gençliğini bilenlerin anlattıklarına göre, eğlenmeyi bilen, İstanbul’un eğlence merkezlerinde sağ baş loca sahibi bir hovarda imiş. Sağ baş loca dediğimiz, sahnedeki sanatçıya göre sahnenin sol yanındaki ilk loca oluyor.

Otuzlu yıllarda, yurt dışından getirilen assolist diyebileceğimiz sanatçılar, bizim peder gelip locasını teşrif etmeden sahneye çıkamazlarmış. Program bitince de kulise geçer, sanatçıyı alır, gidermiş.

Ben anlatanların yalancısıyım. Ama anlatanlar da, kendilerine yalan söyleme şansı tanımayan, galeri (en ucuz üst balkon) müdavimi tövbekâr İstanbul bitirimleri (efendi külhanbeyleri) idi.

Annemi okula giderken görüp beğenmiş!..

Annemin ve ailesinin tüm “Okuyor! Okul bittikten sonra gelin.” itirazlarına rağmen ne yapmış ne etmiş, almış kızı…

Bazı zamanlar annem rahmetli, “Ne güzel, kimyager olacaktım!” diye yakınırdı. Geçmiş ola!.. Ba’de harab-ül Basra!..

İşte bu hovarda, dönmüş dolaşmış, dini bütün bir mümin olmuş zaman içinde…

Riyasız, abartmasız bir dindardı.

Bu kadar açıklama yetsin, konuya dönelim…

Yıl 1958 ya da 59 olmalı…

Ben lise öğrencisiyim.

Mevsim yaz başlangıcı. Kardeşlerimin sünnet düğünü yapılıyor.

Mekân, Anadolu Hisarı, Dolay Bağı denen semtteki bahçeli evimiz.

Kaynak: Sébah & Joaillier Fotoğrafı

Kuzey rüzgârına kapalı bir sırta yaslanmış, dörtbuçuk dönüm bahçe içinde, iki katlı bir ev… Altı kâgir-üstü ahşap denen türde yapılmış bir ev. Yani alt kat taş, üst kat tahta…

Boğaziçi’nde, İstinye Koyundan Kız Kulesine kadar geniş, harika bir manzarası var evin…

Sünnet düğününün olmazsa olmaz gereklerinden biri de mevlid!..

İstanbul’un o zamanlar en iyi mevlidhanı davet edilmiş, adı bende kalsın!..

O zamanlardaki sosyal hayat içinde mevlidin önemli yeri var. Mevlidhanlar da zamanımızın ses sanatçıları gibi, her biri birer yıldız!..

Hamiyet Yüceses, Müzeyyen Senar, Zeki Müren, Abdullah Yüce gibiler gazinolarda ne ise; Bahriyeli Aziz, Çanakkaleli, Kâni Karaca ve Sebilci Hüseyin ve diğerleri de evlerde aynı…

Dindar çevrelerin starları, ama, benim tanıdıklarımın hepsi, yeri ve yordamıyla keyif ehli!..

Uzatmayalım, mevlidin okunması bitti. Şerbet ve sohbet faslı geldi. Mevlidhanımız, oturduğu yerden görünen manzaraya uzun süre baktıktan sonra, babama döndü;

“Beyefendi, buranın mehtabı kim bilir ne haşmetli olur!” gibisinden bir şey söyledi ve sohbet kapandı.

O gün bitti. Aradan belki iki hafta geçti.

Bir sabah, evde, mutfakta hummalı bir çalışma başladı.

Akşama doğru çocuklar komşuya gönderilerek evden uzaklaştırıldı, bir emektar dışında yardımcılar izine çıkartıldı. Annem ve babam dışında bir ben bırakıldım evde…

Annem mutfağa çağırdı… Hayret, tezgâhın üstü çeşit çeşit soğuk yemeklerle doldurulmuş!..

Yeni yeni yetişiyoruz ya!.. Arkadaşlarla bira kaçamakları filân!.. Hazırlananların “meze” olduğunu hayret ve dehşetle kavradım!..

Annemin talimatı yeterince açıktı: O akşam yemeğe misafirimiz vardı ve sofraya ben hizmet edecektim.

Annemi görebilecek bir yerde oturacak ve her işaretinde sıradaki grubu tezgâhtan alıp sofraya servis edecektim.

Şimdiki bilgimle söylersem, ara sıcak ve sıcakları hazırlaması için mutfaktaki emektarı harekete geçirmek de bana kalmıştı, annemden alacağım işarete göre tabii…

Uzun sözün kısası, akşam oldu, beklenen misafirler geldi: Mevlidhan ve eşi!..

Misafirimiz, orta boylu, hafif kambur -ya da öne eğik- kırpık bıyıklı esmer bir zat… Sade, mütevazı…

Eşi, sade giyimli, başı örtülü, kibar bir İstanbul hanımefendisi.

Bahçedeki çardağın altına kurulan masaya buyur edildiler.

Misafirimiz, beraberinde getirdiği körüklü çantayı, -o zaman doktorların kullandığı türden bir çanta idi bu- masada ayaklarının yanına, yere koydu.

Belli bir süre yorgunluk atma sohbetinden sonra, hava kararmaya başladı ve annemin kaş-göz işaretleriyle ben de servis hizmetlerine başladım.

Bu arada gece iyice çökmüş, Küçüksu üstünden doğan mehtab, o harika bakır tepsi, gelip Boğaz üzerinde yerini almıştı…

Sohbet havadan sudan olmalı ki, hiç dikkatimi çekmemişti.

İlk dikkatimi çeken, babamın ikazı oldu.

“Azizim,” dedi, “Bu mehtaba bu sükûnet… Size yakışıyor mu?.. Haydi artık!.. Lütfen kendinizi rahat hissediniz!”

Konuk, yarı mahçup bir bakıştan sonra, eğildi, ayaklarının yanı sıra duran çantayı açtı!..

Aman ya Rabbim!..

Portatif bir bardı çantanın içi!..

Bir şişeden rakı, bir başkasından su, bir parça buz!..

Dikkat!.. Bu işlerin tümü yerde, masanın altında yapılıyor ve masanın üzerine hiç bir şey çıkmıyor!..

Hazırlık bitti!..

Babama son bir bakış!..

Ve, babamdan destur: “Afiyetle!..”

İlk kadeh, masanın üstüne konmadan (zaten hiç konmadı o gece) sessizce bitti.

Belli belirsiz bir gerginlik başlangıçta olsa da, kısa sürede geçti!..

Annemin işaretlerine göre, ben gidip gelmekte berdevam!..

İlk kadehin sonunda, babamdan bir ikaz daha:

“Bundan ibaret mi kalacak yani sohbetimiz?”

İşte bu, son ikazı oldu babamın!.. Dahası olduysa da, ben hatırlamıyorum. Zira konuk, pes perdeden bir gazele girdi babamın son desturu ile…

Bir kısmı hatırımda kalmış:

“…aydan da, güneşden de güzeldin;

Vallahi güzel, sen o gece iki mehtaba bedeldin”        

Müzikte gazel, bilirsiniz, insan sesi ile yapılan taksimdir.

Komşu balkonlarda (en yakını 150-200 metre) böyle yaz gecelerinde mutad olan meşkler sustu!..

O gece Dolay Bağları, müziğe doydu!..

Mehtab, gitmek istemedi o gece…

Ertesi gün ve daha sonra, bu konu evde hiç açılmadı; yaşanmamışçasına!..

Ayazma ve Panayırlar

Gavsi Bayraktar

Gavsi Bey, Kuleli Askerî Lisesi ve Kara Harp Okulu mezunu. Geçmiş zaman İstanbul’una dair hatıralarını sosyal medya hesaplarında yazarken sitemizin talebini de kırmadı. Hem İstanbul kültürünün kayıt altına alınması hem de elden ele devredilen meşaleler misali Yarının Kültürü için önem arz etmesi dolayısıyla Gavsi Bey, İstanbul hatıralarını sitemizde yayımlamamızı kabul etti. Kendilerine teşekkür ederken sizi 1949 yılı İstanbul’una davet ediyoruz.


Herhalde 1949 yılıydı, rahmetli babam doktorumuzun tavsiyesiyle bizi “sayfiye”ye götürdü.

Kelime Arapça “sayf”dan türetilmiş ve tam karşılığı “yazlık” oluyor.

Anadolu yakasında, Küçüksu’nun arka tarafında çok sevimli bir muhacir köyü. Tam ortasından Göksu Deresi geçiyor.

Göksu Deresinin üzerinde bulunan (Şimdi bulamazsınız, boşuna aramayın!) ahşap köprünün üzerinde durup da yüzünüzü suyun geldiği yere dönerseniz, sağ taraf yerleşim bölgesi, sol taraf ise yeşil bir çayır, rüzgâr altında deniz gibi dalgalanırken yeşilin her çeşidini giyinip çıkaran ve arkadaki sarp tepelerin eteklerine kadar uzanan engin bir buğday tarlası görürdünüz. O güzelim buğdayları son defa hasat ettikden sonra yerine “alışveriş merkezleri” ektiler.

O ahşap köprüden inmeden önce bir de ters yöne dönün. Hemen dere kenarında bir çömlekçi atölyesi görürdünüz. Çömlekçi Hasan, hayatın bu tarafında ne kadar ayak diremiştir bilemem ama, sonraları bir yıldızı parlamış, bir marka olmuş ki demeyin gitsin. İşte onun ardı sıra, sağınızda Halat Fabrikasını, arkasındaki tepeye (Otağ Tepe) yaslanmış, ayaklarını dereye uzatmış bir sakin mezarlığı görecekdiniz.

Halat Fabrikası ve tam karşı yakasındaki Kontraplak Fabrikası ile beraber bu ikisi bu köyün istihdam kaynakları idi.

Son olarak bir de solunuza bakın. Köyün sevimli camii, sırtını tarihi baruthaneye yaslamış, sizi beklemektedir. Şimdi üzeri kapatılıp son cemaat mahalline katılmış olan eski avlusu, döneminin köy merkezi idi. Tarlaya gitmeden, ezanı beklerken, namaz sonrası ya da fabrika dönüşü buradaki derin gölgeli alana sıçramış olan karşıdaki köy kahvesinin uzantısında, basit tahta masa ve sandalyeler buluşma yeriydi.

Öğle yemeği için eve gitmek gerekmezdi. Camiin tam karşısında, yukarıdaki üç sınıflı ilkokulun yüksekteki bahçesinin altındaki birkaç dükkândan biri çorbacı idi. Sürekli ve tek yemeği, çorba derecesinde sulu pişirilip derin bakır kaselerle sunulan “kuru fasulya çorbası” idi. Tadı bugün bile damağımdadır.

Bu sevimli köy ile ilgili anlatmam gereken çok şey var ama bugün bu yazıya başlamakdan murad, “ayazma panayırı” kavramını anlatmakdı.

Kaynak: https://guldum.net/post/669413765285019648/, 31/01/2022 tarihinde erişildi.

“Ayazma”, memleketin çeşitli yerlerinde kendi başına akıp duran kimi çeşmelere Hristiyan halk tarafından verilen addır. Müslüman ahali içinde bunun adı “ziyaret” olur. Ansiklopedilerde belki başka tanımı vardır. Bakmadım. Müslümanlar arasındaki farklı mezheplerde bakış açısı nedir, onu da bilmem. Hristiyanlarda benim gördüğüm panayırlar hep Ortodoks Rumlar tarafından tertiplenirdi. Gregoryen ya da Katolik Ermenilerde, Musevilerde görmedim. Varsa da bilmiyorum. Burada bilimsel yazı değil, sadece geçmiş günlerimize dair hatırladıklarımızı yazdığımıza göre bence önemi de yok.

Gördüklerim, çoklukla bir tepe yamacına yaslanmış tek katlı basık ve penceresiz küçük bir kulübenin içinde bir veya birkaç borudan akan sudan ibaret idi. Boruların ağzında musluk hatırlamıyorum. Biteviye akan sular, hepsi bu!

Kimi içme tadında, kimi kekremsi; akar, akar, akar…

Her ayazma panayırının belirlenmiş günleri vardı, her yıl aynı zamanda ve bir hafta süren bir ritüeli vardı her birinin.

Bizim Göksu ya da Yenimahalle (tam adını hatırlayamıyorum) panayırı Ağustos veya Eylül ayında (sanırım Eylül), bir pazardan sonraki pazara kadar süren bir –adeta– şenlik idi.

O zaman şimdiki gibi araba bolluğu nerede?.. Çoğunluk Küçüksu İskelesine kadar vapurla, iskeleden buraya da paytonlarla gelirdi. Baruthane Çayırında ve Dört Kardeşler mevkiindeki kır bahçeleri masa sandalyelerini buraya getirip gündelikle kiraya verirlerdi gelenlere…

Çantalardan, zembillerden pırıl pırıl kolalı masa örtüleri çıkarılıp masa üstüne yayılırdı. Masası örtüsüze hiç rastlamadım. Mezeler, dolmalar, söğüşler çeşit çeşit masaya yayılır. Masaların baş köşeleri mutlaka “Barba”larındı. Bembeyaz saçları, özenle kesilip kıvrılmış beyaz pala bıyıklı, kimi pırasa gibi pos bıyıklı, siyah pantolon ve beyaz gömlekli dedelerdi bunlar. Eski kulağı kesikler yani!..

Her ailenin kendi masasında başladığı eğlence, gün ilerledikçe gruplaşmalarla değişir; dedeler, babalar ve palikaryalar (delikanlılar) ayrı masalarda akranlarıyla toplaşıp her masanın başında ayrı bir “laterna” nabza göre şerbet verirdi. Beyler için pek tabii olan rakı, madamlara yakışmazdı o dönemde!.. Arada bir beyinin kendi kadehinden ve eliyle ikram ettiği kaçamak yudumlar hariç; önlerinde görünen içki şarap olurdu.

Madamlar beylerine hizmet verip arada kendileri de azıcık parlattıkları için, kızlara gün doğardı. Bizlere de tabii!..

Masaların görebileceği bir mesafede gramofonlarda çalan tangolar eşliğinde dans ederdik.

Akşam yaklaşıp gölgeler uzayınca, toplanma telaşı başlar, çakır keyif olan dedelerin nâramsı sesleri paytonlara binip giderdi.

Panayır alanını son terk edenler, ikram edilen kadehlerden midir yoksa sırtlandıkları laternanın ağırlığından mı bilinmez, sallanarak giden laternacılar olurdu.

Artık ne panayır kaldı ne o pırasa bıyıklı Rum barbaları coşturan laternalar…

Merhaba

Muratcan Zorcu
Koç Üniversitesi Tarih Bölümü doktora öğrencisidir.

Kişisel bir hikâyeye hoş geldiniz. Hikâyemiz son üç dört aydır kolektif bir bilinçle hareket ediyor. Gün geçtikçe daha kolektif hâle gelecek. Ama şimdi hikâyeyi başa saralım. Üniversite yıllarında derslerimi takip ederken veya etmeye çalışırken bir yandan ders aralarında tanıdıklarımla sohbet ediyordum, diğer yandan da lise yıllarından beri biriktirmeye çabaladığım birbirinden değerli dostlarımla yılda bir iki kez buluşuyorduk. (İstanbul’da kapılarını aşındırdığım kıymetli büyüklerimden şimdilik bahsetmeyeceğim.) Bu süreçte de Feyzi, Berk, Alparslan, Engin ve Bahadır benim en yakın dostlarım oldular. Her zaman muhabbetlerinden memnun ayrıldım. Ama özellikle Alparslan’la 2010’lu yılların sonlarında Moda Sahili’nde, Kanyon’da, Boğaziçi kampüsünde yaptığımız gezintiler diğerlerinden de başka bir özellik taşıyordu: Dünyayı değiştirmek fikri ana temamızdı. Herhangi bir film yönetmeni bir filmle toplumu çevre felâketine karşı duyarlı hâle getirebiliyorsa Türkiye’nin en önemli üniversitelerinden birinde okuyan biz, niçin böyle bir çaba içine girmiyorduk? Bu fikirsel temellerle bir defterimi ‘proje defteri’ ilan edip her konu hakkında karalamalara başladım. Bu karalamaların hepsi nedense kişisel bir blog fikrine çıkıyordu; yazacaktım ve on dokuzuncu asrın büyük insanları gibi bir şeyleri değiştirecektim. Hem heveslerin hem de amatörlüğün getirdiği çabalarla her yılın Eylül ayında Ağustos’ta zihnen pişirdiğim blog açma fikrini fiiliyata döküyordum; Ekim’de, Kasım’da da bir şekilde içerik üretebiliyordum; ama dönem sonu yaklaşıp final sınavları ve assignment’lar biriktikçe blog konusundaki hevesim kaçıyordu. Bu blog açma çabam Blogger ve WordPress üzerinden üç dört yıl kadar devam etti. Sonrasında Mart 2020’de pandemi zuhur edip evlere kapandığımızda çok güzel bir proje ilgimi çekti; Gergedan Dergi(si) internet üzerinden çok kıymetli bir ekiple sağlam içerikler hazırlıyordu ve günceldi. Eski fikirleri ısıtıp ısıtıp önümüze sunmuyordu. Bu süreçte, kıymetli dostum S. Oğul Tuna’nın davetiyle yoğunluğum müsaade ettikçe ben de yazılar yazmaya başladım. Gergedan Dergi’de yazarken de kişisel bir blog fikrine saplanıp kalma gerekçem, lise yıllarında çıkardığım “Tarih Silsilesi” dergisi sırasındaki deneyimlerimden ileri geliyordu: Dergicilikteki devamlılığın önündeki ana sorun, çoğunlukla matbaa masrafları ve içerik üretim sıklığı olmuştur. Bu deneyim bana sürekli geriye ket vuruyordu.

2021 yılı, uzun yıllardır kendimi kısıtladığım meselelerden arındığım bir yıl oldu. Yüksek lisans tezimi yazarken gündüzleri çalışıyor, geceleri de moda bir tabirle ‘boş yapıyordum’. Pandeminin bizleri eve kilitlemesi kıymetli dostlarımla görüşmeyi bilgisayar ekranlarına sıkıştırınca daha sık görüşmeye başladık. Pandeminin getirdiği sıkıntılarla sosyal medya hesaplarına -ama özellikle Twitter’a- birçok akademisyen ve akademisyen adayı katıldı. Bu hesaplar, sosyal medyayı aktif olarak kullanmaya başlayınca bu “networking” insanları yakınlaştırdı; müsait vakit yaratıldığında da buluşmaların önünü açtı. Bunlarla birlikte, 2021 pandeminin bir önceki yıla göre hafiflediği bir yıl oldu, aşılama hızlandı; pandemi döneminde tanıştığımız insanlarla oturup sohbetler ettiğimiz bir yaz geçirdik. Eylül ayına girerken de yeni okul heyecanı sarmıştı beni.

Bir gece bilgisayar başında bir epifani (seküler anlamda kullanıyorum) ânımda ise bu projenin zamanının geldiğini düşündüm. Sanki yıllardır hazırlandığım bir projenin tezahürüne şahit oldum. O günün sabahında yine yakın arkadaşlarımla bir belediye tesisinde kahvaltı yapıp sonrasında Amerika’daki bir arkadaşımla Zoom üzerinden görüşmüştük. Güzel tesadüflerin peş peşe gelmesiyle matbaa masraflarını sanal ortamı kullanarak, devamlılığı da yıllık planlarla aşmak mümkündü. En azından her yıl, yirmi altı kişiye kendi uzmanlık alanlarında yazılar yazdırmak veya konular tavsiye etmek kotarılamayacak bir iş değildi. Bu fikirlerle, uzmanlıklarına güvendiğim en yakınımdaki beş kişiye mesaj attım. Hepsi de olumlu görüş bildirince projelendirmeye başladım. Ofisimde bir hafta içerisinde yaklaşık otuz-otuz beş kişiye ulaştım. Olumlu dönütler beni ciddiyete yaklaştırıyordu, yapılması elzem şeyleri en kısa zamanda tamamlıyordum.

16 Eylül 2021 gecesi başlayan projelendirme çabaları, 25 Ekim 2021 tarihi geldiğinde çok da kolay olmayan bir tekâmül sonrasında tamamlandı. Yazarlar belirlendi, yazarlarla konular üzerinde görüşüldü. Hisarüstü’nde meseleyi daha derinden öğrenmek isteyen yazar dostlarımla beyin fırtınası yapıldı. Kişisel bir çaba hem kolektif bir çabaya dönüşüyor hem de ekip büyüyordu. İlk görüştüğümüz editör adayımız haklı sebeplerle ‘affını isteyince’ yeni bir editör aramaya koyuldum, Nazlı Esen Albayrak editörümüz olarak çalışmayı kabul etti; ilgisine teşekkür ediyorum. Aynı şekilde, rica ettiğimde beni kırmadan hemen Adobe Photoshop programının başına oturan Ece Konuk’a da logo tasarımımız için teşekkür ediyorum.

Özetle, kendilerine iddialı bir şekilde Bugünü Miras Edenler diyen bir ekibin çabalarıyla ortaya çıkacak olan sitemize hoş geldiniz. Gerekli şartları taşıyabilirsek, yarınlara kalmak için yayımlanacak, sosyal bilimlerin çeşitli alanlarında yazılacak yazılarımızı yıllık olarak çıkacak matbu dergi aracılığıyla da sizlere ulaştırmayı planlıyoruz. Konularımızın genel kategorilerini sağ alttaki listede görebilirsiniz. Her on dört günde bir Cuma sabahları saat onda sizlerle olacağız. İlk yazarımız ise Boğaziçi Üniversitesi Tarih Bölümü son sınıf öğrencisi Batuhan Aksu. İlk yazısında, IŞİD’in Ortadoğu’da yok ettiği tarihî eserleri ve bunun sebeplerini tartışıyor. Daha fazlası için sitemizi ve sosyal medya hesaplarımızı takip etmeyi unutmayın!

Adresimiz: yarininkulturu@gmail.com