Olimpos’un Öğretileri

Alparslan Mimaroğlu
Boğaziçi Üniversitesi Yönetim Bilişim Sistemleri Bölümü mezunu.

Çoğumuz Yunan mitolojisiyle ilk defa ne zaman tanıştığını bilmiyor. Ben de bilmiyorum. Bilmek de mümkün değil büyük ihtimalle. Bir Yunan tragedyasından esinlenmiş film izlemek Yunan mitolojisiyle tanışmak mıdır? “Herkül gibi güçlü” cümlesini ilk kez duyduğunda mı yoksa denizlerin kralının her çizgi filmde Poseidon’un üç uçlu mızrağına sahip olduğunu fark ettiğinde mi tanışmak diyebiliriz! Hesiodos’un Theogonia’yi yazışıyla aramızda iki bin beş yüz yıl olmasına rağmen Yunan mitolojisi popüler kültürde varlığını sürdürmeye devam ediyor. Popüler kültürümüzün o kadar içine işlemiş ki gözümüzü açtığımız anda izlemeye başladığımız çizgi filmlerle başlayıp hayatımızın sonuna kadar gerek marka isimleri olarak gerekse filmlerde izlediğimiz karakterler olarak veya kendimize anlattığımız hikayeler olarak Yunan mitolojisi asla yanımızdan ayrılmıyor.

Yunan mitolojisinin bu kadar başarılı olmasını tek bir yazara veya gruba da bağlayamayız. En temel incelemede bile hikayelerinin birçoğunun birbiriyle çeliştiğini ve tek bir ses tarafından yazılmadıklarını anlayabiliriz. Binlerce yıl boyunca farklı yazarların elinden geçen bu hikayeler bazen değişti, bazen üstlerine yeni hikayeler eklendi, bazen de kırpılıp unutuldu. Bu sürecin sonunda, insanlık halini (İnsanlık hali derken İngilizcedeki “human condition” ifadesinin Türkçesi için kullanıyorum.), herhangi birimizin anlatabileceğinden daha güzel gösterebilecek yere, kendimize objektif olarak bakıp kendimizi inceleyebileceğimiz aynalara evrildiler.

Antik Yunan trajedilerini inceleyecek olursak çoğunun ana kahramanının trajik hataları olduğunu görürüz: Bir tanrıya gerekli önemi ve alakayı göstermemekle tanrının ana kahramana kızmasından dolayı meydana gelen olaylar silsilesi şeklinde özetlenebilir. Genellikle yarı tanrı veya kral olan ana kahramanın başına gelenleri gördüğümüzde bir insanın iyi bir yerden ne kadar kötü bir noktaya gidebileceğini görürüz ve kendimizi değerlendirdiğimizde bir rahatlama hissederiz. Böyle okunduğu zaman kaprisli bir tanrının küçük insanlarla saygısızlıkları sebebiyle oyun oynaması ve onlara gereksiz yere acı çektirmesi olarak da okunabilir bu hikayeler. Euripides gibi insanlar bu açıdan bakıldığında şahane trajediler yazmış ve dünya edebiyatına çok değerli eserler katmış yazarlardır. Hikayelerin neyle alakalı olduğunu anlamak için yukarıda yazılanlar mantıklı bir açıklama gibi gözükse de bu hikayelerin binlerce yıl sonra neden hala bizim duygularımızı etkilediğini, neden bu kadar popüler olduklarını veya neden popüler kültürün bu kadar önemli bir parçası olduğunu açıklamıyor ve bu yüzden bu hikayelere bakarken perspektifimizi genişletip insanlık hakkında ne anlattıklarını anlamamız gerekiyor.

Yunan mitolojisinin bu kadar etkili olmasının en büyük sebebi bence, Yunan tanrılarının kişilik özelliklerinin her insanın kendi içinde hissettiği duygu ve düşüncelerin kristalleşmiş bir özeti olmasıdır. Bu yaşadıklarımızı farklı parçalara ayırıp ayrı ayrı inceleyebilmemizi sağlıyor. Odysseia’da Odysseus’un problem yaşadığı tanrının Poseidon olması tesadüf değil. Odysseus’un isminin anlamı ‘sinirli olan’ demek. Başına gelen problemlerin başlamasının sebebi ise kibri ve sinirinden dolayı Poseidon’un oğlu Polyphemus’un gözünü çıkarmasıyla böbürlenmesi. Denizlerin kızgınlığının ve gücünün karşısında Odysseus’un kibri ve siniri hiçbir şey fakat deniz bile sakinleşmesini ve dinginleşmesini biliyor. Odysseus’un da hikâye boyunca öğrenmesi gereken bu. Kibrini yutması ve tanrılar tarafından kendisine verilen zekânın en iyi şekilde kullanabilmesi için sinirini yönetmesi gerekiyor. Hikâyenin sonunda bunları yapabildiği için başarılı oluyor. Kendi evine bir dilenci gibi giriyor ve karısı Penelope ile evlenmek için baskı yapan erkekleri soğuk bir şekilde cezalandırıyor.

İlk evliliği eşini ve ailesini öldürmesiyle sonuçlanan ve ikinci evliliğinde karısını aldatan Herakles’in (Günümüzde sık kullanılan Herkül ismi yerine her zaman Herakles’i tercih ediyorum. Kökeni Hera’nın ihtişamı olan bir isimde “Hera”nın olması daha doğru geliyor.) hayatı boyunca evliliğin tanrıçası Hera ile problem yaşaması ve ölümünün Aşk tanrıçası Afrodit sebebiyle olması da tesadüf değil. Kendi eşinin ihtiyaçlarını görmemek, aile hayatına gerekli saygıyı göstermemek, kendini kontrol edememek hiçbir gücün kuvvetin yıkamayacağı, en zorlu durumdan bile gücü ve zekâsı ile kurtulabilen, tüm dünyayı sırtlamış Herakles’in bile sonu oluyor. Koca Herakles bile tanrıları sinirlendirmenin eninde sonunda cezasını çekiyorsa bizim gibi yarı tanrı olmayan faniler tanrılara en üst saygıyı göstermekten başka ne yapabilir ki?

Kaynak: Wikimedia

Narsisizm kelimesinin kökü olan Narcissus’un, kendini çok beğenip kendisine âşık olan kimseye ve aşk konseptine saygı göstermemesi sonucu Afrodit’i kızdırdığı için tek başına bir su birikintisinde boğulmasının sebebi de bu.

Antik Yunan tanrıları hayatı nasıl yaşamamız gerektiğiyle alakalı bize yol gösteren, herhangi birisinin hayatımızdaki eksikliğinin ya da fazlalığının felaketlere yol açtığı, insanın hem en kötü hem de en iyi özelliklerinin birer özeti. Kendine yapılan haksızlıklara sinirlenmemek de her zaman sinirli olmak da felaket getiriyor. Herakles gibi kontrolsüz yaşamak da Euripides’in Bacchae eserinde kral Pentheus’un yaptığı gibi tüm eğlenceleri yasaklayıp tanrı Dionysos’u kızdırmak da felaket getiriyor. Belki anlaması en kolayı, deliler gibi âşık olmak da herkese kalbini kapatmak da insanın sonunu getiriyor. Yunan mitolojisinin hayatımızın bu kadar önemli bir parçası olması işte tam olarak bu yüzden. Tanrılarda kendi iç dünyamızı, arzularımızı, bizi güçlü kılan özelliklerimizi görüyoruz; ana kahramanlarda ise hatalarımızı, eksiklerimizi ve güçsüzlüğümüzü. Bu perspektif Yunan mitolojisini incelemek için ayrı bir kapı açarken aynı zamanda hayatımıza da farklı bir perspektiften bakmamızı sağlıyor. Antik eserleri ve hikayeleri okuyup tanrıların insanlık durumuyla ilgili neyi anlattıklarını ve bizden ne beklediklerini anladıkça kendimize “Ben on iki olimpik tanrıya ne zaman ibadet ettim?”, “Hangi tanrıya son zamanlarda ibadet etmediğim için bana kızabilir” ya da “Şu an hayatımdaki sorunları aşmak için hangi tanrıya ibadet etmem gerekiyor” gibi sorular sorabiliriz. İbadet kelimesinin günümüzdeki ağırlığını üstümüzden atabilirsek bu perspektiften bakmayı daha eğlenceli hale getiriyor. Eğer uzun bir ilişkinin içerisindeysek sevgilimizi veya eşimizi mutlu etmek için çaba göstermeyi, birlikte vakit geçirmeyi; eğer bir ilişki içerisinde değilsek insanlarla tanışmayı Afrodit’e ibadet etmek olarak görebiliriz. Müzik ve edebiyatla ilgilenip ruhumuzu doyurmak Apollo’ya ibadet etmek, para kazanmaya çalışmak ve sağlığımıza dikkat etmek Hermes’e ibadet etmek, çocuklarımızı mutlu etmek veya evlenme yolunda adımlar atmak Hera’ya ibadet etmek, arada çıkıp parti yapmak Dionysos’a ibadet etmek olarak görülebilir. Kim demiş ibadet etmek sıkıcı olmak zorunda diye! Kaderimizi değiştirmek için hayatımızı düzenlemeye çalışmak tanrıların tanrısı Zeus’a ibadet etmek olarak görülebilir.

Tanrıları kızdırmanın nasıl felaketlere yol açabileceğini gördüğümüze ve tanrılara nasıl ibadet edebileceğimizi öğrendiğimize göre tek sormak istediğim soru:

Son zamanlarda sen hangi olimpik tanrıyı kızdırıyorsun?

Sosyal Medya: Bireyin Değiştiği Yer

Musa Koçoğlu
Boğaziçi Üniversitesi Tarih Bölümü öğrencisidir.

Sosyal medya hakkında yazılan yazıları çokça görmüşsünüzdür, bu yüzden bu yazının farklı bir şeyler söylemesi ve konu hakkında iyi bir kavrayış sağlaması daha da önem kazanıyor. Bilindiği üzere sosyal medya, özellikle COVID-19 salgınından kaynaklı karantina süreciyle birlikte hayatımızın ayrılmaz bir parçası haline geldi. Bunu dünya çapında ve Türkiye dahilindeki sosyal medya kullanıcı istatistiklerine bakarak görebiliriz. Örneğin, Ekim 2021 verilerine göre dünya nüfusunun yarısı sosyal medya kullanırken[1] Türkiye’de Ocak 2020 verilerine göre 54 milyon sosyal medya kullanıcısı[2] bulunuyor. Türkiye’deki kullanıcıların çok büyük oranda Facebook, Instagram ve Twitter üçlüsünde zaman geçirdiğini de bu istatistiki bilgilere ekleyebiliriz.[3] Bu platformlarda bu denli insanın yer alıyor oluşu, bu platformların bireyler üzerinde ne kadar etkili olabildiğine dair iyi bir fikir verebilir. Sosyalleşme alanının sanal ortama taşınması, gerçekliğin sosyal medyada ne derecede temsil edilebileceği sorunsalı ve doğru bilginin edinimi gibi başlıklar altında bireyin sosyal medyayla olan etkileşimini incelemek, yazının başında bahsettiğim kavrayışı sağlamada yardımcı olacaktır.

Karantina döneminin azımsanamayacak etkisiyle birlikte bireylerin ana sosyalleşme alanı sosyal medya platformları haline geldi. Bu sosyalleşme alanının aslında bir medya alanı olduğu, fakat bireylerin etkileşimine açılmasıyla beraber şu anki durumuna evrildiği söylenebilir. Kelimenin tam anlamıyla herkesin herkesi ve her şeyi takip edebildiği, beğenebildiği ve her konuda yorum yapabildiği bu alanda sosyalleşme normlarının oluşumu da gerçek sosyal hayattan farklı şekilde oluyor, çünkü fiziksel iletişimde kullandığımız ses tonu, jest ve mimik gibi araçlardan yoksunuz. Bunun sonucunda, sosyal medyada bireyler hakkındaki yargılar genellikle görsel ve yazınsal araçların toplamına indirgenmiş vaziyette. Sosyal medyada sıkça paylaşılan ‘yorumlar’ ve ‘meme/caps’ benzeri montajlı görseller bu indirgenmenin iyi birer göstergesidir. Bu durumun avantaj sağladığını savunanlar büyük ihtimalle sosyalleşme sınırlarının daha esnek olmasıyla gerçek hayattaki hiyerarşinin aşıldığını ve etkileşimde bulunduğumuz insan sayısının arttığını söyleyecektir; ancak sosyal medyada etkileşimde bulunduğumuz profiller veya medya ürünlerinin gerçeklikle bağlantıları da gün geçtikçe zayıflamaktadır. Örnek olarak sosyal medyada çokça yer alan influencer’lar verilebilir, çünkü bu profiller gerçek hayatta karşılığı olmayan takipçi sayısı kavramı üzerinden kâr sağlamaktadır ve bu takipçilerin bazıları gerçekte var olmayan bireylerden oluşabilmektedir.[4]  Sosyalleşmeyi etkileşim sayısının fazlalığıyla ölçme girişimi, bireylerin gerçek hayatta sosyalleşme şekilleriyle tersine hiyerarşi oluşturmaktadır. Yani, birey ne kadar çok etkileşimde olursa (yazılı ve görsel anlamda), sosyal medyada o kadar ‘sosyalleşmiş’ algılanacak, bu da gerçek hayatta var olagelen, iletişimle sağlanan sosyalleşmenin tercih edilebilirliğini git gide azaltacaktır.

Sosyal medya bir sosyalleşme alanının yanında gerçekliğin temsilleriyle dolu bir alan. Bu alanda fiziksel iletişim yerine birbirleriyle sınırsız şekilde etkileşen bireyler, gerçekliğin temsillere ya da işaretlere indirgenmesinden kaynaklı da değişime uğramaktadır. Bu konudaki en yetkin kavramlaştırmayı yapmış Jean Baudrillard, medyanın bize daha güçlü ancak daha sinsi şekilde dayattığı tüketim zihniyetiyle beraber, bireylerin varoluşlarının gerçek olmayan ancak gerçek olandan daha gerçekçi duran temsiller alanında yer aldığını söylemekte ve bunu simülasyon teorisi içerisinde hyper-realism (aşırı gerçeklik) kavramıyla açıklamaktadır.[5] Buna örnek olarak sosyal medyadaki Instagram filtrelerini aşırı-gerçeklik kavramı üzerinden çözümleyebiliriz, çünkü bu filtreler gerçekte ya çok zor ya da imkansız olan görüntülerin birer temsili olarak karşımıza çıkmaktadır. Bu da bizim veya gerçekte var olan bir manzaranın artık sosyal medyadaki filtrelerden geçmiş temsillere göre bir değerlendirmeye tabi tutulmasına sebep olmaktadır. Instagram özelinde konuşmak gerekirse, filtre uygulamamak bir ihtimal bu değerlendirme şeklini değiştirebilir; ancak gerçek olana yakın olmakla saf taklidin arasındaki sınır tamamıyla keyfe keder kalacaktır. Başka bir deyişle, değerlendirmenin yönü gerçekte var olandan yapay olana doğruyken yapay olandan gerçek olana doğru tersine bir değişim gerçekleşmiş olur ki bu da Baudrillard’ın öngördüğü pure simulacrum[6], yani saf taklidin gerçek olandan kopuşuna doğru temsillerin değer değişimini göstermektedir. Bu da sosyal medyanın bireyler nezdinde ayrı bir gerçeklik algısı oluşturma kapasitesinin göstergesidir.

Gerçekliğin temsil alanı olmasının yanında belki de en can alıcı özelliklerinden biri, sosyal medyanın bir bilgi edinme ortamı da olmasıdır. Örnek olarak, ana akım medya yerine başka haber kaynaklarından yararlanmak istiyorsanız görsel-işitsel olarak Youtube’a, yazılı olarak Twitter’a başvurmak son derece doğal bir hal aldı. Bu durumun yararlarının göz ardı edilemeyecek olduğu da aşikardır. Mesela daha önce fikirlerini duymadığımız kesimlerden insanları duyabilmekte, medya patronlarının ve editörlerinin uyguladıkları ‘sansür’ politikalarının ötesinde bir bilgi akışında gündeme dair bilgi edinebilmekteyiz. Ancak bilgi akışının yoğunluğunun ve niceliğinin bireyin kaldırabileceğinden fazla olduğu ayrı bir gerçek. Sosyal medyanın bu devasa bilgi akışını bireyin anlamlandırabileceği bir şekle getirmek için kullandığı algoritmalar işe yarar bir araç olarak platformların hepsinde kullanılmakta. Bu algoritmalar, bireyin etkileşime geçtiği ya da geçebileceği içerikler üzerinden öneriler oluşturarak bizim sosyal medyadaki bilgi edinme sürecimizin doğrudan editörlüğünü yapmış oluyor ve bunu genellikle kişinin tercihlerine göre yapıyor.[7] Bu da bizi bireylerin sosyal medyada karşı karşıya kaldıkları iki kavramla baş başa bırakmakta. Bunlardan biri epistemik ya da filtre balonları (epistemic/filtre bubbles), diğeriyse yankı odaları (echo chambers). Epistemik balonlar, genel olarak bilgilerin bir bilgi akışı veya ağı içerisinde görmezden gelinerek oluşturduğu alanları ifade etmektedir. Yankı odaları, diğer bilgilerin veya yorumların aktif olarak gözden düşürüldüğü bir sosyal yapı olarak kavramlaştırılmıştır.[8]

Epistemik balonların varoluşlarının temeli aslında mantıkta bulunan bir kavrama, doğrulama önyargısına (confirmation bias) dayanmaktadır. Bu önyargı, inandıklarımızın kanıtlarına çok dikkat etmemizden kaynaklanan bir mantık hatasıdır. Bu epistemik balonlar, karşıt argümanları değerlendirmeye almayarak inandığımız herhangi bir şeyin doğrulanma ihtiyacından beslenirler. Bunun başka bir dayanağı da aslında daha önce bahsetmiş olduğum sosyal medya algoritmalarının uygunluk (relevancy) üzerinden bize içerik ya da profil önerisi oluşturmasıdır. Bu da epistemik balon içerisinde yer alan, bireylerin aşırı özgüven oluşturmalarına ve karşıt argümanları görmezden gelerek sadece inandıkları noktalarda takılı kalmalarına sebep olmaktadır. Buradan çıkmanın ya da avam tabirle bu balonu patlatmanın yolu nispeten basittir: görmezden gelinen noktalardan bahsederek inanılan bilginin karşıtının da var olduğunu akılcı bir düzlemde göstermek ve inanılan üzerine tartışma açmak.

Yankı odaları ise sosyal medyadaki bilgi ediniminde bireyin değişmesinde büyük rol oynayan diğer kavramdır. Epistemik balonlardan küçük gözükse de önemli farkı, yankı odalarında insanların karşıt argümana sahip olanların fikirlerini ve bilgi kaynaklarını kötücül görmeleridir. Bir başka deyişle, yankı odalarının üyeleri kendi gruplarının bilgisine daha yüksek bir güvenilirlik atfederken bu yapı dışındaki her şeye olağanüstü bir düşmanlıkla bakarlar. Örnek olarak, Twitter’da bulunan belli başlı hesaplarda aynı politik ideolojinin tekrarlanması, hatta propagandası üzerine buna benzer hesapları takip eden bireylerin muhalif fikirleri duysalar dahi bunların uzlaşılabilir hiçbir tarafının olmadığını düşünmeleri verilebilir. Yankı odalarının çalışma biçimi ve insanları etkileme şekilleri, tarikatların telkinleri hatta beyin yıkama şekillerine de benzediğinden yankı odaları, epistemik balonlara nazaran bireylerin doğru bilgi edinimi konusunda daha büyük tehdit oluşturur. Daha güncel ve sosyo-politik bir yankı odası örneği olarak aşı karşıtlığı hareketi (anti-vaccination movement) verilebilir. Aşılara olan güvensizliğin çoğunlukla tıp alanında uzman olmayan ‘uzmanlar’ tarafından beslenerek oluşturulduğu söylenebilir. Bu, modern dünyada bilgi edinimi konusunda birbirimize ya da uzman olarak gördüklerimize olan bağımlılığımızın bir istismarı olarak da yorumlanabilir. Bu duruma karşı etkili bir savunma biçimi oluşturmak için epistemik balonlardaki gibi karşıt görüşün ifadesini kullanmak, tam tersi etki yapıp yankı odasındaki insanların inançlarını daha da keskinleştirecektir, bu yüzden kartezyen epistemik bir yeniden başlatma (cartesian epistemic reboot)[9] daha çok işe yarayabilir. Yani, inanmakta olduğumuz her şeye şüpheyle bakıp bilgi ve edinimi konusunda sıfırdan başlayarak yankı odasının yarattığı kurgusal ve çıkarcı zihniyetten kurtulmanın mümkün olduğu da söylenebilir.

Sonuç olarak, ana akım medyanın sosyal medyaya dönüşümüyle gücünün arttığı bu dönemde; sosyalleşmenin, gerçekliğin ve bilginin nitelikleri konusunda büyük sıkıntıların baş gösterdiği bir gerçek. Sosyal medya içerisinde bireyin ‘bireyselliğinin’, algoritmaların yarattığı uygunluk filtresiyle bilgi ediniminin bekçiliğini (gatekeeping) yapması da bilgi akışına dair çok katmanlı bir sorun oluşturur. Yine de sosyalleşme açısından gerçekte iletişim kurarak, gerçekliğin temsili açısından da orijinal olanı takdir ederek, ona hak ettiği saygıyı vererek bu sorunların bir şekilde iyiye dönüştürülebileceği inancındayım. Büyük ihtimalle bireyin sosyal medyayla etkileşimi daha farklı şekillerde ve alanlarda var olmaya devam edecektir (Metaverse, NFT vb.). Ancak önemli bir gerçeği aklımızdan çıkarmamamız da gerekli. İnsanların kurduğu yapay sistemler ve kurguladıkları gerçeklikler konusunda her zaman bir uyum sağlama var olmuştur, bu da sosyal medya-birey arasındaki ilişkinin potansiyelleri konusunda içimizi bir miktar rahatlatabilir.

Kaynaklar

https://plato.stanford.edu/entries/baudrillard/

http://www.inquiriesjournal.com/articles/876/2/baudrillards-vision-of-the-postmodern-society-and-the-hope-for-human-action

https://knepublishing.com/index.php/Kne-Social/article/view/904/2334

https://www.forbes.com/sites/kianbakhtiari/2021/12/30/welcome-to-hyperreality-where-the-physical-and-virtual-worlds-converge/?sh=69f891f35028

https://aeon.co/essays/why-its-as-hard-to-escape-an-echo-chamber-as-it-is-to-flee-a-cult

https://sproutsocial.com/insights/social-media-algorithms/

Videolar

https://www.youtube.com/watch?v=YjweGnuWgrA&list=WL&index=9
https://www.youtube.com/watch?v=1Yxg2_6_YLs&list=WL&index=3
https://www.ted.com/talks/eli_pariser_beware_online_filter_bubbles

İleri Okumalar

https://www.amazon.com/Echo-Chamber-Limbaugh-Conservative-Establishment/dp/0195366824
https://www.amazon.com/gp/product/B084V7TTF8/ref=dbs_a_def_rwt_bibl_vppi_i14
https://oxford.universitypressscholarship.com/view/10.1093/acprof:oso/9780199593248.001.0001/acprof-9780199593248
https://www.amazon.com/Republic-Divided-Democracy-Social-Media/dp/0691175519
https://www.amazon.com.tr/Filter-Bubble-What-Internet-Hiding/dp/0241954525
https://www.kitapyurdu.com/kitap/simulakrlar-ve-simulasyon/52471.html


[1] https://www.smartinsights.com/social-media-marketing/social-media-strategy/new-global-social-media-research/#:~:text=More%20than%20half%20of%20the,access%20to%20a%20mobile%20phone

[2] https://datareportal.com/reports/digital-2020-turkey#:~:text=There%20were%2054.00%20million%20social,at%2064%25%20in%20January%202020

[3] https://gs.statcounter.com/social-media-stats/all/turkey

[4] https://www.ninavanvolkinburg.com/blog/2018/04/24/social-media-influencers-unreal-becomes-real

[5] https://plato.stanford.edu/entries/baudrillard/

[6] https://uh.edu/~cfreelan/courses/1361/BaudrillardQuotes.html

[7] https://sproutsocial.com/insights/social-media-algorithms/

[8] https://aeon.co/essays/why-its-as-hard-to-escape-an-echo-chamber-as-it-is-to-flee-a-cult

[9] Ibid.

Merhaba

Muratcan Zorcu
Koç Üniversitesi Tarih Bölümü doktora öğrencisidir.

Kişisel bir hikâyeye hoş geldiniz. Hikâyemiz son üç dört aydır kolektif bir bilinçle hareket ediyor. Gün geçtikçe daha kolektif hâle gelecek. Ama şimdi hikâyeyi başa saralım. Üniversite yıllarında derslerimi takip ederken veya etmeye çalışırken bir yandan ders aralarında tanıdıklarımla sohbet ediyordum, diğer yandan da lise yıllarından beri biriktirmeye çabaladığım birbirinden değerli dostlarımla yılda bir iki kez buluşuyorduk. (İstanbul’da kapılarını aşındırdığım kıymetli büyüklerimden şimdilik bahsetmeyeceğim.) Bu süreçte de Feyzi, Berk, Alparslan, Engin ve Bahadır benim en yakın dostlarım oldular. Her zaman muhabbetlerinden memnun ayrıldım. Ama özellikle Alparslan’la 2010’lu yılların sonlarında Moda Sahili’nde, Kanyon’da, Boğaziçi kampüsünde yaptığımız gezintiler diğerlerinden de başka bir özellik taşıyordu: Dünyayı değiştirmek fikri ana temamızdı. Herhangi bir film yönetmeni bir filmle toplumu çevre felâketine karşı duyarlı hâle getirebiliyorsa Türkiye’nin en önemli üniversitelerinden birinde okuyan biz, niçin böyle bir çaba içine girmiyorduk? Bu fikirsel temellerle bir defterimi ‘proje defteri’ ilan edip her konu hakkında karalamalara başladım. Bu karalamaların hepsi nedense kişisel bir blog fikrine çıkıyordu; yazacaktım ve on dokuzuncu asrın büyük insanları gibi bir şeyleri değiştirecektim. Hem heveslerin hem de amatörlüğün getirdiği çabalarla her yılın Eylül ayında Ağustos’ta zihnen pişirdiğim blog açma fikrini fiiliyata döküyordum; Ekim’de, Kasım’da da bir şekilde içerik üretebiliyordum; ama dönem sonu yaklaşıp final sınavları ve assignment’lar biriktikçe blog konusundaki hevesim kaçıyordu. Bu blog açma çabam Blogger ve WordPress üzerinden üç dört yıl kadar devam etti. Sonrasında Mart 2020’de pandemi zuhur edip evlere kapandığımızda çok güzel bir proje ilgimi çekti; Gergedan Dergi(si) internet üzerinden çok kıymetli bir ekiple sağlam içerikler hazırlıyordu ve günceldi. Eski fikirleri ısıtıp ısıtıp önümüze sunmuyordu. Bu süreçte, kıymetli dostum S. Oğul Tuna’nın davetiyle yoğunluğum müsaade ettikçe ben de yazılar yazmaya başladım. Gergedan Dergi’de yazarken de kişisel bir blog fikrine saplanıp kalma gerekçem, lise yıllarında çıkardığım “Tarih Silsilesi” dergisi sırasındaki deneyimlerimden ileri geliyordu: Dergicilikteki devamlılığın önündeki ana sorun, çoğunlukla matbaa masrafları ve içerik üretim sıklığı olmuştur. Bu deneyim bana sürekli geriye ket vuruyordu.

2021 yılı, uzun yıllardır kendimi kısıtladığım meselelerden arındığım bir yıl oldu. Yüksek lisans tezimi yazarken gündüzleri çalışıyor, geceleri de moda bir tabirle ‘boş yapıyordum’. Pandeminin bizleri eve kilitlemesi kıymetli dostlarımla görüşmeyi bilgisayar ekranlarına sıkıştırınca daha sık görüşmeye başladık. Pandeminin getirdiği sıkıntılarla sosyal medya hesaplarına -ama özellikle Twitter’a- birçok akademisyen ve akademisyen adayı katıldı. Bu hesaplar, sosyal medyayı aktif olarak kullanmaya başlayınca bu “networking” insanları yakınlaştırdı; müsait vakit yaratıldığında da buluşmaların önünü açtı. Bunlarla birlikte, 2021 pandeminin bir önceki yıla göre hafiflediği bir yıl oldu, aşılama hızlandı; pandemi döneminde tanıştığımız insanlarla oturup sohbetler ettiğimiz bir yaz geçirdik. Eylül ayına girerken de yeni okul heyecanı sarmıştı beni.

Bir gece bilgisayar başında bir epifani (seküler anlamda kullanıyorum) ânımda ise bu projenin zamanının geldiğini düşündüm. Sanki yıllardır hazırlandığım bir projenin tezahürüne şahit oldum. O günün sabahında yine yakın arkadaşlarımla bir belediye tesisinde kahvaltı yapıp sonrasında Amerika’daki bir arkadaşımla Zoom üzerinden görüşmüştük. Güzel tesadüflerin peş peşe gelmesiyle matbaa masraflarını sanal ortamı kullanarak, devamlılığı da yıllık planlarla aşmak mümkündü. En azından her yıl, yirmi altı kişiye kendi uzmanlık alanlarında yazılar yazdırmak veya konular tavsiye etmek kotarılamayacak bir iş değildi. Bu fikirlerle, uzmanlıklarına güvendiğim en yakınımdaki beş kişiye mesaj attım. Hepsi de olumlu görüş bildirince projelendirmeye başladım. Ofisimde bir hafta içerisinde yaklaşık otuz-otuz beş kişiye ulaştım. Olumlu dönütler beni ciddiyete yaklaştırıyordu, yapılması elzem şeyleri en kısa zamanda tamamlıyordum.

16 Eylül 2021 gecesi başlayan projelendirme çabaları, 25 Ekim 2021 tarihi geldiğinde çok da kolay olmayan bir tekâmül sonrasında tamamlandı. Yazarlar belirlendi, yazarlarla konular üzerinde görüşüldü. Hisarüstü’nde meseleyi daha derinden öğrenmek isteyen yazar dostlarımla beyin fırtınası yapıldı. Kişisel bir çaba hem kolektif bir çabaya dönüşüyor hem de ekip büyüyordu. İlk görüştüğümüz editör adayımız haklı sebeplerle ‘affını isteyince’ yeni bir editör aramaya koyuldum, Nazlı Esen Albayrak editörümüz olarak çalışmayı kabul etti; ilgisine teşekkür ediyorum. Aynı şekilde, rica ettiğimde beni kırmadan hemen Adobe Photoshop programının başına oturan Ece Konuk’a da logo tasarımımız için teşekkür ediyorum.

Özetle, kendilerine iddialı bir şekilde Bugünü Miras Edenler diyen bir ekibin çabalarıyla ortaya çıkacak olan sitemize hoş geldiniz. Gerekli şartları taşıyabilirsek, yarınlara kalmak için yayımlanacak, sosyal bilimlerin çeşitli alanlarında yazılacak yazılarımızı yıllık olarak çıkacak matbu dergi aracılığıyla da sizlere ulaştırmayı planlıyoruz. Konularımızın genel kategorilerini sağ alttaki listede görebilirsiniz. Her on dört günde bir Cuma sabahları saat onda sizlerle olacağız. İlk yazarımız ise Boğaziçi Üniversitesi Tarih Bölümü son sınıf öğrencisi Batuhan Aksu. İlk yazısında, IŞİD’in Ortadoğu’da yok ettiği tarihî eserleri ve bunun sebeplerini tartışıyor. Daha fazlası için sitemizi ve sosyal medya hesaplarımızı takip etmeyi unutmayın!

Adresimiz: yarininkulturu@gmail.com