Laiklik, Sekülarizm ve Devlet Dini

Chris Selçuk Erenerol
Brüksel Serbest Üniversitesi Siyaset Bilimi Bölümü Yüksek Lisans Mezunu
Türk Ortodoks Kilisesi Basın Sözcüsü Yardımcısı

Laiklik, sekülarizm ve devlet dini konuları çokça tartışılan ve pek az üstüne uzlaşılan alanlardır. Öncelikle bu kavramların özünde ne olduğunu, nasıl işlediklerini ve kullanıldıklarını anlamak şarttır.

Sadece kendi ülkemizin akademik çevrelerinde değil aynı zamanda yurtdışında, Anglofon ve Frankofon literatürde de laiklik ve sekülarizm kavramları üzerine uzlaşı bir hayli güç ve savunurlarını bölen çalışma alanlarıdır. Bu sebepten ötürü, her çalışan gibi, ben de bir yerde kendi okumalarımdan ve çalışmalarımdan yola çıkarak kabul ettiğim anlayış üzerinden, kavramları Türk literatürü çerçevesinde tanımlayıp açıklayacağım.

Laiklik, insan onurunun, her yönüyle, devlet aygıtının baskılarına karşı koruması ve her hususta adaleti sağlamasıdır. Her bir devlet belli inanç kalıpları içerisinde kurulur. Yönetim biçimleri, yasaları ve bunların uygulanması bu inanç sistemi üzerine şekillenip gelişir. Laikliğin bu hususta en önemli görevi, bir milleti oluşturan bütünün parçalarına bakmaksızın vatandaşları başta hukuk önünde eşit ve adil bir şekilde yer almalarını sağlamaktır. Sosyal adaletsizlikleri mümkün mertebe ortadan kaldırmaya yönelik girişimlerde bulunması ve kişileri başta din temelli bir ayrımdan uzak tutmasına yöneliktir.

Laik olan bir devlet sistemi bile bir inanç yapısı ve anlayışı üzerinde şekillenir. Bunu yadsımak ya da salt tarafsız ve adil bir anlayışın egemen olabileceğini düşünmek başlı başına bir hatadır. Laikliğin buradaki görevi, bu ideal düşünce yapısının oluşabilmesi adına asgari şartları oluşturma çabasıdır. İdeal bir devlet yapısı zaten ütopik ve gerçeklikten bir hayli uzaktır. İnsanın oluşturduğu ve kurduğu farazi kavramlar ne denli istismara açık olsa da belli başlı koruma mekanizmaları her zaman tarih sahnesinde yerini alır ve almaya da devam edecektir.

İşte bu bağlamda laiklik, özellikle modern devlet yapılanmasında ve modern toplumların geldiği bireysellik ve ayrımcılığa açık yapısında hayati bir önem taşımaktadır. Bu nedenle laikliği başta kavramsal olarak iyi bir şekilde özümsemek ve nasıl çalıştığını, uygulanabileceğini anlamak elzemdir.

Devletlerin laikliği seçmesi bir yandan anayasal bir tercihken öte yandan da kültüreldir. Ulaşılmak istenen mutlak adalet kavramı ve adil bir toplum yapılanması illa laikliğin kabulüyle olmak zorunda olmasa dahi, perde arkasında, hukuki ve siyasi boyutta laik bir bilincin içselleştirilmesiyle mümkündür. Laiklik, ne denli din ve devlet işlerinin ayrımının çok ötesinde ve derin bir kavram olsa da belki de siyasal sahne için en önemli katkısı dinin toplumsal mühendislik ve yönetim için kullanılmasının önünde bir engel oluşudur. En nihayetinde, insan eliyle kurulmuş kavramlar ne denli tarihsel sağlamlığa dayansa da her kavram ve kurum yapı itibariyle çürümeye ve yozlaşmaya meyillidir. Bu yüzden özellikle laiklik taviz vermeyen bir yapıda, çoğunluğun iyiliği adına, uygulanmak zorundadır. İktidar hiçbir zaman onu seçen çoğunluğun tarafı olmamalıdır. Empoze edilen ideolojiler bazı zamanlarda dinden bağımsız dahi olsa laiklik vatandaşları her türlü ayrımcılıktan ve istismardan korumakla mükelleftir.

Peki “inanç” nedir ve devletler nasıl inanç üzerine kurulurlar? Öncelikle inancı ve inanma isteğini ele alacak olursak, inanma isteği insan doğasının en temel ihtiyaçlarından biridir. İnançlı veya inançsız olmak insan özünün bilinmeyenlere karşı ortaya koyduğu bir tepkidir ve bir şekilde artık yapımıza kodlanmıştır. Her insanın inanma veya inanmamayı seçmesi inandığı değerler doğrultusunda bir etik ve ahlaki yapı bütünlüğü oluşturur. Aynı insanların inançlarını kategorize etmesi ve bir araya getirip hareketlerini ve kararlarını ona göre alacak olması gibi; bir araya gelen insan grupları da üst bir yapı, yani devlet ve alt kurumları, oluştururken bunları aktarır. Aktarılan bu inanç sistemi ve bütünü, devletin yapılanması ve tarihselliği uyarınca doğrudan ya da dolaylı şekilde tesir edebilir. Bu tesir, her yönetilen halkta vuku bulabilecek hareketler tarafından ya reddedilir ve değiştirmeye gidilir ya da olduğu gibi kabul edilir. Dayatılan inanç sisteminin burada pozitif veya negatif bir bağlamda olması esasen araştırmalar için de önemli değildir. Lakin her toplum kendi tarihselliği ve kültür gelişimi üzerinden bu değerlendirmeleri yapar. Araştıran kişi bu bağlamda kendi düşünce yapısı üzerinden farazi bir ülkenin iç dinamiklerini incelerken tek eksenli yorumlayabilir.

İnanç ve din konusuna dönecek olursak, Durkheim, Weber ve Tillich’e göre, din —ve uzantısıyla inanç— insanların cevap veremedikleri sorular karşısında çözüm arayışı, kendilerini iyi hissetmeleri ve sosyal ilişkiler kurmasını sağlayan bir kavram olarak görülebilir. Durkheim’ın yaklaşımında din aynı zamanda sosyal grupların bağını artırması ve bir yerde de millet kavramının şekillendirilmesidir. Bu da tabii ki devletlerin oluşumunu ve tarih içerisinde gelişimlerini doğrudan etkilemektedir. Bu yüzdendir ki devletler her zaman belli inanç kalıpları içerisinde doğar, gelişir ve tarihin tozlu raflarına kalkmalarına sebep olur. Dinin bireyselliğin merkezinde olması devlet nezdinde, kurumlarında ve hatta hukukunda olmayacağı anlamına gelmez. En nihayetinde bütün bu kavramlar insan eliyle oluşturulmuştur. Koyulan kaidelerin dönemin ruhuna göre evrilmeyeceği ya da bütünüyle değişmeyeceği üzerine bir kesinlik yoktur.

Laiklik ve sekülarizm olgularını anlayabilmek adına öncelikle “devletlerin dini olmaz” anlayışını bir kenara bırakmamız gerekmektedir. Ne modern devleti ne de demokrasi öncesi devlet yapılanmalarını devlet dininden bağımsız düşünmemiz mümkün değildir. Zaten ortada bir devlet dini ya da din baskısı bulunmasaydı laik ve seküler dalgalar veya devrimler oluşamazdı. Sekülerleşen dünyamızda bile hali hazırda devlet dini olgusu ve genel bir inanç sistemi bulunmaktadır. Hatta ve hatta, Berger’in teorisi olan desekülarizasyon kavramına göre de modern dünyamız aksine git gide seküler olgulardan uzaklaşmakta ve yeniden bir inanç eksenine oturmaktadır. Sosyal olguların ve ilişkilerin direkt olarak bir laboratuvar ortamında incelenememesinden ötürü aslında kurulmuş ve kabul görmüş teorilerin de değişebilmeleri olgusunu kabullenmemiz ve ona göre incelememiz elzemdir.

Kısaca laiklik ve sekülarizm olgularını, çıkış noktalarını ve esasen tam olarak birbirlerinden nasıl ayrıldıkları konusunu inceleyelim. Laiklik Yunanca kökenden gelip, ruhban sınıfı dışında kalan halkı temsil ederken, sekülarizmin kökü Latinceden gelip döneme ait olan demektir. Yani bir tarafta direkt olarak ruhban sınıfının etkisini kırmak isteyen bir halk yapısı varken diğer tarafta çağın gerekliliklerini savunan bir anlayışla karşılaşıyoruz. Buradan yola çıkarsak ve üstüne biraz kafa yorarsak zaten iki kavram arasındaki öz farkı anlayabiliyoruz. Frankofon ve Anglofon literatür arasındaki bu çatışma bahsettiğimiz kavramların kullanımını bizim dilimize de yansıtmıştır. Halbuki bu iki olgu birbirini karşılayan kavramlar değildir.

Üniversitede siyaset veya sosyoloji derslerinde belki sizin de karşılaşmış olduğunuz bir cümle olabilir: Türkiye laik ama seküler değil. Çalışmalarıma daha başlamamış olduğum zamanlarda bile bu cümleyi anlamlandıramaz ve neden böyle kullanmayı tercih ettiklerini sorgulardım. Sonrasında da gerçekten bir anlam ifade etmediğine kanaat getirdim. Bu bağlamda tabii ki de sekülarizmi nasıl tanımladığınız ya da hangi değerler üzerine sekülarizmi inşa ettiğiniz önemlidir lakin buna rağmen anlam bütünlüğü olarak hangi kapıya çıkmak istediklerini hala oturtabilmiş değilim…

Laiklik yapı itibariyle farklı şekillerde uygulansa dahi esas görevi devlet-kamu nezdinde inanca dayalı olabilecek her türlü adaletsizliğe mutlak müdahale ederek eşitsizliklerin ortadan kalkmasını sağlamaktır. Bu hiçbir şekilde laikliğin dinsizliği savunduğu ya da topluma dinsizlik dayatmak istediği anlamına gelmez. Aksine dini çoğunlukların azınlıklara karşı üstünlük kurmasını engeller. Sosyal yaşamı mantık çerçevesinde inşa eder ve inanç olgusunun insanlar üzerinde baskı kurmasını önler. Ne denli siyasal dinciler laikliği bir “ateist toplum inşası” olarak göstermeye çalışsalar ve başka bir argüman kurmaktan yoksun olsalar da artık bunlara inanmanın modası da geçmektedir. Laik devlet anlayışı ancak ve ancak toplum üzerinde kendi inanç sistemini empoze etmek ya da inançları manipüle ederek siyasal erki ellerinde tutmak isteyenler tarafından kötülenmek istenebilir.

Seküler devletlere baktığımızda ise (ki bu tanımın sınırlarını belirlemek zordur) din hayatın merkezinde rasyonel gelişmelerden ötürü organik şekilde görülmese dahi devlet-kamu ilişkileri arasındaki yeri bulanıktır. Bu şu demektir, sekülarizm yalnızca tek bir baskıcı unsura karşı kendini ortaya koymaz. Halk, ekonomik ya da siyasi sebeplerden dolayı dini kullanan ruhban sınıfına karşı tavır alabilir. Bunlardan belki de en güzel örnek Amerika Birleşik Devletleri olabilir. Siyasal olarak tarihselliği din ile iç içe geçmiş olan ABD şu an seküler ülkelerin başında gelmekte, hatta ve hatta laiklik kavramının kullanıldığı bazı makalelerde Fransa’dan dahi önce “laik” olduğu kabul edilen bir ülkeyken; ekonomik olarak bambaşka bir ahlaki yapıyı oturtmuşlardır. Burada kurmaya çalıştığım hipotez ise, esasen ABD’nin siyasal spektrumda seküler bir devlet olmadığıdır. Yargı erkine baktığımızda ne denli güçlü ve bağımsız bir sistemi olsa dahi siyasal yaşamı tamamen tarihselliğinden gelen dini motiflerle süslenmiştir. Bu bağlamda ABD’yi laik olarak addetmek bir yanda seküler olarak spektruma oturtmak bile imkansız sayılabilir. ABD’nin laik olduğunu iddia eden makalelerin ne akademik ne de reelpolitik yönünden hiçbir geçerliliği ya da ciddiyeti yoktur…

Seküler devlet olgusunu ele aldığımızda, bu yüzden, en çok dikkat etmemiz gereken konulardan biri bu dalgaların öncelikle farklı alanlarda oluşabileceği ve esasında, laikliğe kıyasla, direkt olarak yasaklardan ya da kısıtlamalardan bahsetmemesi olabilir. Seküler devlet genel bağlamda din ve devlet işlerinin bir ortaklık üzerine ve karşılıklı anlaşmaya dayalı şekilde ilerlemesini göz önünde bulundurmayı tercih eder. Laiklik ise farklı inançlardan oluşabilecek eşitsizliği direkt olarak müsemma göstermeksizin kamu nezdinden kaldırmayı hedefler.

Bu karşılaştırmalar üzerine tekrar etmemiz gerekirse, “Türkiye laik ama seküler değil” sözü belki şimdi gerçekten anlam ifade etmeyen bir akademik terimler salatasına dönüşmüş olabilir…

Bitirmeden önce kısaca Türkiye Cumhuriyeti’ne değinecek olursak, sanılanın aksine, Cumhuriyetimiz laiklik anlayışını Fransa’dan almamıştır. Bir kere bu maddeten olanaksızdır. Çünkü Fransız tipi laikliğin alınması için öncelikle benzeri ruhban sınıflarının olması gerekir. Farklı ruhban sınıflarına aynı çözümü dayatmak yanlıştır. Hristiyan anlayışında bir ruhban sınıfı mevcutken Müslümanlıkta aynı şekilde var olan bir ruhban sınıfından bahsetmek imkansızdır. Tarikatlaşmayı ve cemaatleşmeyi kesinlikle burada ruhban sınıfı kavramı ile karşılaştırmamak gerekir. Çünkü tarikat ve cemaatler direkt olarak kendi müritlerine bir sistemi empoze edebilme gücüne sahipken; ruhban sınıfı aynı inanca ait geniş kitleleri kontrol altında tutmaktadır. Zaten laiklik kavramı da başta dediğimiz gibi bu ruhban sınıfı dışında kalan halkı kapsayan bir kavram olarak doğmuştur. Bu bağlamda, Cumhuriyet’in kuruluşuyla beraber atılan iftiralara da bir bakmamız gerekir. Yasalarımızın Batı menşeli olması ya da laiklik kavramının günümüz teriminde Fransızca laicité’den alınmış olması, Türk devriminin özünü ve ruhunu Fransız yapmaz, yapamaz. Bu ayrımı yaparken, yazdığım Fransızca makalelerde özellikle laicité à la française ile  laicité à la turque kavramlarını kullanmayı çok severim. Çünkü terimin aynı olduğu Fransız ve Türk laiklik anlayışlarının aynı olduğu anlamına gelmez. Ruhban sınıfının farkıyla özellikle İslam geleneği ile gelen Şeyhülislam ve ulema sınıfının farkına baktığımızda zaten yapısal farklılıklarını ve uyguladığımız laikliğin farkını görmüş olacağız. O yüzden gelen terimi direkt olarak Fransız devrimiyle aldığımızı düşünmek hatalıdır. Keza, Cengiz Özakıncı’ya baktığımızda zaten laiklik kavramının Selçuklu ile Türk medeniyetinde oturtulduğunu görürüz. Bunun yanında erken Türk devletlerinde de din ve devlet işlerinin ayrı tutulması, sosyal yaşamda dinin yerinin kontrol edilmesi ve siyasete karıştırılmaması; yönetme erkinin halkın refahına odaklı olması laikliğe tarihsel olarak ne denli yatkın olduğumuzu  yapısal olarak ortaya koymaktadır.

Bu yüzden, kuruluş itibarıyla Türk laikliği akılcı, ilerici, devrimci, eşitlikçi ve korumacıdır; özü de tamamen halkçılığı dayanır. Tedavüle giren kanunlar kademeli olarak sosyal strataları ortadan kaldırmaya yönelik devrimci ve ilerici adımlar atmış; vatandaşlar arasında eşitlik sağlamaya çalışmıştır. Bu yönüyle Türk aydınlanması eşi benzeri görülmemiş devrimlere imza atmış ve laikliği de her zaman devrimlerinin merkezinde tutmuştur. Laiklik temelde ne denli zaten bu bahsettiğimiz kavramların etrafında şekillenmiş olsa dahi sınıfsal yapıların farkını ve uygulama şeklini unutmamak gerekir. Modern devlet kavramının ortaya çıktığı dönemde bu benzerliklerin farklı ulusların yönetiminde olması bir nevi zorunluluktu. Buna uymamış ama modern devlet hususunda bağımsız bir yargıyı oturtabilmiş ülkeler direkt olarak dini kavramlardan etkilenmemiş olsa dahi geçen zamanla o güçlü yargıların denetlediği siyasetçilerin dini görüşlerini empoze ettiklerini ya da daha Machievellist bir bağlamda inandırmak istedikleri inancı nasıl çıkarları doğrultusunda kullandıklarını açtıkları savaşlarda gördük. Bu yüzdendir ki hükümeti denetleyecek bir üst erkin, yani yargının, salt şekilde laik olması her zaman toplumun üstün çıkarı adına zaruridir.

Seküler değerler üzerine kurulmuş çok uluslu yapıdaki bir devlet belki uzlaşıya ütopik bir evrende ulaşabilecekken; modern üniter yapıdaki devletlerin (ve hatta gerçekçi olmak adına çok uluslu devletlerin de) adaleti ve eşitliği sağlaması için laikliği içselleştirmesi elzemdir. Bağımsız bir yargının varlığı ne yazık ki siyasal arenaya her zaman en doğru şekilde etki etmemektedir. Siyasilerin dini manipülasyonlardan uzak tutulması adına kontrol mekanizmalarının genişletilmesi şarttır. Günü geldiğinde her insan laikliği salt olarak din ve devlet işlerinin ayrılması olarak değil yaşamlarının teminatı olarak görecektir. Mümkünse öncesinde farkına varalım.

Unutanlar, Unutamayanlar ve Unutmaması Gerekenler İçin: Doğu Ege Adalarının Yunanistan Tarafından Silahlandırılması

Selin Topkaya
Milano Üniversitesi Hukuk Yüksek Lisansı

Türkiye, uluslararası arenada birçok kronik problemle boğuşmaktadır. Coğrafyanın bir dayatması olarak bu kronik problemleri en çok komşu olduğu ülkelerle yaşamaktadır. Yine de kamuoyunca bilinen bazı problemler, oluşturduğu tehlikenin büyüklüğünden ötürü diğerlerinden daha çok bilinmekte ve önemsenmektedir. Bahsi geçen problemlerin başında Yunanistan’ın; 1914 Altı Devlet Kararı, 1923 Lozan Antlaşması ve 1947 Paris Barış Antlaşması’na aykırı olarak bu antlaşmalarda belirlenen adaları silahlandırması ve üslendirmesi gelmektedir. Doğu Ege adalarının Türkiye’ye coğrafi yakınlıkları sebebiyle oluşabilecek herhangi bir çatışma durumunda üs olarak kullanılması ve bu adaların sahip olduğu stratejik ve askeri önem, bahsi geçen sorunu Türkiye’nin Yunanistan’la yaşadığı diğer sorunların üstüne çıkarmaktadır. Türkiye’ye bu denli yakın adaların silahlandırılmasının yarattığı milli güvenlik sorunu dışında, Doğu Ege adalarının gerek karasuları gerekse kıta sahanlığı ve münhasır ekonomik bölge gibi kıyı devletlerinin birtakım egemen haklara sahip olduğu deniz alanlarının sınırlandırılmasında etkisinin daha az olması ayrı bir önem taşımaktadır.[1]

Adaların uluslararası antlaşmalarla belirlenen statülerini incelemeden önce, bulundukları coğrafi konumun Türkiye’ye yakınlığı sebebiyle bu adaların Yunanistan’a verilmemesi yönünde oldukça çaba sarf eden İsmet İnönü’yü de anmak gerekmektedir. 25 Kasım 1922 Lozan Konferansı sırasında İsmet İnönü; Midilli, Leros, Sakız, Sisam ve Nikarya adaları için şunları söylemiştir: “Türk karasuları içerisinde bulunan küçük adalar ön Asya’nın emniyet ve asayişini çok yakından tehdit edebilirler. Anadolu bu adalarla tek bir vücut teşkil ettiğinden Türk hakimiyeti altında kalmaları muhakkak zarurettir… Bir küçük Yunanistan’ın bile Anadolu üzerinde emperyalist gelişme siyaseti bize yukarıdaki adaların Türkiye’nin emniyeti için ne kadar büyük bir tehlike teşkil ettiğini göstermektedir.”[2]

Kolaylık sağlaması açısından Doğu Ege adaları olarak anılan adalar, aslında hukuksal statülerini düzenleyen antlaşmalara göre üçe ayrılmaktadır:

i) Lozan Barış Antlaşması ile düzenlenen kuzeydoğu adaları (Midilli, Sakız, Sisam…);

ii) Lozan Barış Antlaşması ve Lozan Boğazlar Sözleşmesi ile düzenlenen Boğazönü adaları (Limni, Semadirek…);

iii) Lozan Barış Antlaşması ve sonradan 1947 Paris Barış Antlaşması ile düzenlenen Oniki Adalar veya güneydoğu Ege adaları (Rodos, Meis, Kasos…).

Doğu Ege adalarının silahsızlandırılmasıyla ilgili görüş bildiren ilk metin, I. Balkan Savaşı sonrası Altı Büyük Avrupa Devleti’nin aldığı kararda bulunmaktadır. 13 Şubat 1914 tarihinde açıklanan bu karara göre o günlerde Yunanistan’ın işgali altında olan Gökçeada, Bozcaada ve Meis Adaları, Osmanlı Devleti’ne geri verilecek, diğer bütün adaları kesin elinde bulundurma hakkı da Yunanistan’ın olacaktır. Osmanlı Devleti’nin güvenlik endişelerini gidermek için de Yunanistan’ın “adaları silahlandıramayacağı, kara ve deniz üsleri kuramayacağı ve askeri araçlarla kullanamayacağı” şart koyulmuştur.[3]

Kuzeydoğu Ege Adaları

Kuzeydoğu Ege adalarının hukuksal statüsünü düzenleyen Lozan Barış Antlaşması’nın 12. ve 13. maddeleri oldukça açıktır. 12. madde Altı Büyük Devlet kararına göndermede bulunmakla beraber, Asya kıyısına 3 milden az bir uzaklıkta bulunan adaların, Türk egemenliği altında kalacağını da belirtmiştir. 13. madde ise adaların sadece silahsızlandırılacağını değil, bu silahsızlandırmanın ve üst kurmamanın detaylarını da belirtmiştir. Buna göre:

Barışın korunmasını sağlamak amacı ile, Yunan Hükümeti, Midilli, Sakız, Sisam ve Nikarya Adalarında aşağıdaki önlemlere saygı göstermeği yükümlenirler:

  1. Bu adalarda hiçbir deniz üssü kurulmayacak, hiçbir istihkâm yapılmayacaktır.
  2. Yunan askeri uçaklarının Anadolu kıyısı toprakları üstünde uçmaları yasaklanacaktır. Buna karşılık, Türk Hükümeti de askeri uçaklarının sözü geçen adalar üzerinde uçmasını yasaklayacaktır.
  3. Söz konusu adalarda Yunan askerî kuvvetleri, askerlik hizmetine çağrılmış ve bulundukları yerde eğitilebilecek normal asker sayısından çok olmayacağı gibi, jandarma ve polis kuvvetleri de bütün Yunan ülkesindeki jandarma ve polis kuvvetlerine orantılı bir sayıda kalacaktır.

13. maddenin ilk paragrafı, açıkça bahsetmese de hava üssünün kurulmamasını da kapsamaktadır. Lord Curzon, antlaşma taslağının sunulduğu 31 Ocak 1923 tarihinde, bahsi geçen adaların, Türk heyetinin isteği üzerine, Türkiye’ye yöneltilecek saldırılarda, nasıl olursa olsun, kara, deniz ve hava üssü olarak kullanılmayacağının da antlaşmaya kesin hükümlerle konulduğunu belirtmiştir.[4]

Söz konusu maddenin ad vererek saydığı adalar, silahsızlandırılması gereken tek adalar grubunu oluşturmamaktadır. Zira bahsi geçen antlaşmanın 12. maddesinde atıf yapılan Altı Büyük Devlet kararına göre, Balkan Savaşı sırasında Yunanistan’ca işgal edilen ve bu kararla Yunanistan’a bırakılan bütün adaların, herhangi bir ayrım gözetilmeksizin, askerden arındırılması öngörülmektedir.[5]

Boğazönü Adaları

Boğazönü adalarının statüsünü de içeren ilk antlaşma yine Lozan Barış Antlaşması’nın 12. maddesidir. Aynı dönemde imzalanan Lozan Boğazlar Sözleşmesi’nin 4. maddesi ise şöyle buyurmaktadır:

Aşağıda gösterilen bölgeler ve adalar askerlikten arındırılacaktır. (…)

  • Ege Denizi’nde, Semadirek, Limni, İmroz, Bozcaada ve Tavşan adaları.

Yine aynı antlaşmanın 6. maddesi tıpkı Lozan Barış Antlaşması’nın 13. maddesinde olduğu gibi, askerden arındırmanın kapsamını belirlemiştir.

Oniki Adalar

Güneydoğu Ege adaları veya daha yaygın tabirle Oniki Adalar, toplamda 14 ada ve onlara bitişik adacıklardan oluşmaktadır. Türkiye, Lozan Barış Antlaşması’nın 15. maddesiyle bu adaları İtalya egemenliğine bırakmış, İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra 10 Şubat 1947’de İtalya’yla imzalanan Paris Barış Antlaşması’yla da İtalya, bu adaları Yunanistan’a bırakmıştır.

Paris Barış Antlaşması’nın 14. maddesi, adaların egemenliğini İtalya’dan Yunanistan’a bırakmak dışında, bahsi geçen adaların aynı zamanda askerden arındırılmış bir statüye konulacaklarını da belirtmiştir.

  1. İtalya aşağıda sayılan Oniki Adaları Yunanistan’ın tam egemenliğine bırakmaktadır.
  2. Bu adalar askerden arındırılmış olacaklar ve böyle kalacaklardır.

Antlaşmanın XIII. ekinin D maddesinde ise askerden arındırılmaktan kastın ne olduğu belirtilmiştir. “Askerden arındırılmış” terimiyle ülke üzerindeki ve ilgili karasularındaki bütün deniz, kara ya da hava tesisleri ve istihkâmları ile kara, deniz ya da hava yapay engellerinin, silahlarının, kara, deniz ya da hava birliklerince üslerin kullanılmasının ya da bu birliklerce sürekli ya da geçici olarak kalınmasının, her türlü askeri eğitimin ve savaş malzemesi üretiminin yasaklanması gerektiği anlaşılmalıdır. Kısaca bahsi geçen adalar silahsızlandırılacak derken tam bir askerden ve silahtan arındırılma görülmüş, buralarda her türlü tesis, istihkâm ve üs kurulması ile askerî eğitim ve silah üretimi yasaklanmıştır. Bu adalarda yalnızca sınırlı sayıda güvenlik kuvvetlerinin bulunmasına ve eğitilmesine izin verilmektedir.[6]

Yunan Tezleri

İlgili antlaşmaların gerekli maddeleri incelendikten sonra, tartışmaya kapalı gözükebilecek kadar açık bir konuyla ilgili Yunanistan’ın ortaya sunduğu tezleri incelemek gerekmektedir. Yunanistan’ın ilk tezi, Montrö Boğazlar Sözleşmesi’nin imzalanmasıyla, Lozan Boğazlar Antlaşması’nın düzenlediği Limni ve Semadirek’in askerden arındırılmış statüsünün değiştiğidir. Ancak hem Lozan hem de Montrö’de yer alan, adaların silahsızlandırılma statüsü Türkiye’nin güvenlik endişelerini gidermek için koyulmuştur. Montrö Konferansı’nın toplanmasında ise yalnızca Türkiye’nin güvenlik gerekçeleri rol oynamıştır. Yani Lozan’dan sonra yapılacak herhangi bir antlaşmadan, açıkça yazılmadığı takdirde, Türkiye’nin güvenlik endişelerine zarar verecek bir biçimde adaların silahlandırılabileceği imasının çıkması mantıken mümkün değildir. Çünkü bu şekildeki bir yorum, antlaşmaları anlamak için kullanılan, antlaşmaların ruhuna ve mantığına inme ilkelerine aykırıdır. Aynı zamanda uluslararası antlaşmaların yorumlanma kurallarına göre, birbiri ardına gelen iki antlaşmanın konusu ve tarafları aynıysa ve ikinci antlaşmada birincinin hükümlerinin geçersiz kılınacağı açıkça belirtilmiyorsa ve iki antlaşma birbiriyle çatışmıyorsa, birinci antlaşmanın ikinciye aykırı düşmeyen hükümleri yürürlükte kalacaktır.[7]

Yunanistan’ın öne sürdüğü ikinci tezin temelindeyse Lozan Antlaşması’ndan sonra hem Türkiye’nin hem de Yunanistan’ın NATO’ya ve Birleşmiş Milletlere üye olması yatmaktadır. Buna göre bahsi geçen birliklere üye olmuş olmak, adaların silahsızlandırılmış statüsünü geçersiz kılmıştır çünkü bu adalar Lozan’da ‘barışın sürekli olmasını sağlamak’ için silahsızlandırılmıştı. Ülkeler arasında barış sağlandıktan ve iki ülke de belirli uluslararası örgütler aracılığıyla sürekli bir genel güvenlik sistemi kurmayı kararlaştırdıktan sonra, adaların silahsızlandırılmış statüsü otomatik olarak ortadan kalkmıştır. Yunanistan, bu teziyle rebus sic stantibus ilkesini vurgulamaktadır; bir antlaşma imzalandığı vakitten sonra, imzalandığı dönemin şartları köklü bir değişime uğradıysa, bu değişim sebep gösterilerek antlaşmalardan çıkılabilir veya antlaşmalar geçerliliklerini yitirebilir. Bahsi geçen ilkenin bu durumda uygulanamayacak olmasının iki sebebi vardır. İlk sebep bu ilkenin sınır antlaşmalarını kapsamamasıdır.[8][9] İkinci sebep ise köklü değişiklikten zarar gören tarafın, en azından antlaşmanın geçersiz kılınmasını istediğini öteki tarafa bildirmesi gerekmesidir. Ancak Yunanistan’ın hiçbir zaman böyle bir bildirisi veya talebi olmamıştır.

Yunanistan’a göre, Limni Adası’nın silahlandırılmasının nedeni, söz konusu adanın savaş vakti NATO tarafından savunulacak olması, barış vaktiyse NATO’nun planlarına ve tatbikatlarına dahil edilmesi gerekliliğidir.[10] NATO’nun askeri makamlarının adaların silahlandırılması lehine pozisyon almasından sonra Milli Savunma ve Dışişleri eski bakanı Hasan Esat Işık konuyu şu şekilde eleştirmiştir:

[NATO, adaların silahlandırılmasıyla ilgili] ‘Türkiye ile Yunanistan arasında halledilecek bir meseledir’ demiştir. Böyle bir şey yok. Bu meseleye Türkiye ‘hayır’ demeden, doğrudan doğruya NATO’nun, ‘böyle bir şey olamaz; bugüne kadarki uygulama budur’ demesi lâzımdır […] hiç kimse iddia edemez ki, Türkiye’nin NATO’ya girmesinin bedeli, Ege’deki bazı haklarının Yunanistan’a devrolacağıdır.

En çok öne sürülen son tez ise Türkiye’nin, Paris Barış Antlaşması’na taraf olmamasından mütevellit, Rodos ve Menteşe Adaları’nın silahsızlandırılmış statüsü kabul edilmiş olsa dahi bu konuda Yunanistan’ın muhatabı olamayacağıdır. Akademik bir temele dayanmayan ve kamuoyuna yapılacak propaganda için kullanılan bu tez şu sebeple geçerli değildir: Türkiye, Lozan Barış Antlaşması’nın tarafıdır ve bu antlaşmanın 16. maddesi de adaların akıbetini Altı Büyük Devlet’in ileride yapacakları antlaşmalarla kararlaştıracağını belirtmiştir. Yani Lozan Antlaşması, Paris Barış Antlaşması’na bir yol gösterici pozisyondadır ve bu antlaşmada Lozan’a gönderme yapıldığı için Türkiye’nin, Paris Antlaşması’ndaki maddelerin uygulanmasını isteme hakkı vardır.[11]

Sonuç

Milli Savunma Bakanı Hulusi Akar tarafından konuyla ilgili yapılan en son açıklamalara göre, “18 ada Yunanlı komşularımız tarafından antlaşmalara aykırı bir şekilde silahlandırılmış, [buralara] asker konuşlandırılmış[tır]”.[12] Ancak Doğu Akdeniz Politik isimli internet sayfası, açık kaynaklardan yararlanarak bulduğu görüntülere göre, 23 adanın tamamının uluslararası antlaşmalara aykırı olarak silahlandırıldığını ve/veya üslendirildiğini iddia etmektedir.[13] Her halükarda Türkiye’den kayıkla gidilebilecek kadar yakın mesafedeki adaların bu denli silahlandırılması ciddi bir güvenlik zafiyeti yaratmaktadır. Türkiye, bir an önce haklı tezlerini uluslararası arenaya taşımalı, kamuoyunda sıklıkla bu haklılığını vurgulamalı ve bu güvenlik zafiyetinin yaratabileceği sorunları en aza indirmek için gerekli önlemleri almalıdır.

Kaynaklar

Apatay, Çetinkaya, Ege’de Olup Bitenler. İstanbul: Deniz Basımevi Müd., 2006.

Cumhuriyet, “Hulusi Akar: “Adaların silahlandırılmasını kışkırtıcılık olarak görüyoruz””, https://www.cumhuriyet.com.tr/haber/hulusi-akar-adalarin-silahlandirilmasini-kiskirticilik-olarak-goruyoruz-1765699.  Erişim 01/03/2022.

Doğu Akdeniz Politik, “Gayri Askeri Statüde Bulunan Adalardaki Askeri Unsurlar ve Kara, Hava ve Deniz Üsleri”. https://doguakdenizpolitik.com/gayri-askeri-statude-bulunan-adalardaki-askeri-unsurlar-ve-kara-hava-ve-deniz-usleri/. Erişim 01/03/2022.

Pazarcı, Hüseyin, Ege’de Deniz Sorunları Semineri, Ankara, Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi Yayınları, 1986.

Pazarcı, Hüseyin. Doğu Ege Adalarının Askerden Arındırılmış Statüsü. 2. bs., Ankara: Turhan Kitabevi Yayınları, 1992

Saka, Mehmet. Ege Denizinde Türk Hakları. 2. bs., İstanbul: Hareket Yayınları, 1974.


[1] Hüseyin Pazarcı, Doğu Ege Adalarının Askerden Arındırılmış Statüsü, 2. Baskı (Ankara: Turhan Kitabevi Yayınları, 1992), s. VI.

[2] Mehmet Saka, Ege Denizinde Türk Hakları, 2. Baskı (İstanbul: Hareket Yayınları, 1974), s. 92-93.

[3] Emekli Amiral Çetinkaya Apatay, Ege’de Olup Bitenler (İstanbul: Deniz Basımevi Müd., 2006), s. 392.

[4] Pazarcı, Doğu Ege Adalarının Askerden Arındırılmış Statüsü, s. 14.

[5] Pazarcı, a.g.e., s. 9.

[6] Pazarcı, a.g.e., s. 24.

[7] 1969 Viyana Antlaşmalar Hukuku Sözleşmesi, m. 30/3 ve 59/1.

[8] Lozan Barış Antlaşması’nın 12. Maddesi ile Türkiye ile Yunanistan arasındaki ülke sınırları ve adaların ülkesel statüleri belirlenmiştir.

[9] 1969 Viyana Antlaşmalar Hukuku Sözleşmesi, m. 62/2a:

2. Şartlarda meydana gelen esaslı bir değişikliğe bir antlaşmayı sona erdirmek veya ondan çekilmek için bir gerekçe olarak şu hallerde başvurulamaz.

a – antlaşma bir sınırı tesis ediyorsa…

[10] Emekli Amiral Çetinkaya Apatay, Ege’de Olup Bitenler (İstanbul: Deniz Basımevi Müd., 2006), s. 395.

[11] Çetinkaya, a.g.e., s. 397. 

[12] Cumhuriyet,  “Hulusi Akar: “Adaların silahlandırılmasını kışkırtıcılık olarak görüyoruz””, https://www.cumhuriyet.com.tr/haber/hulusi-akar-adalarin-silahlandirilmasini-kiskirticilik-olarak-goruyoruz-1765699. Erişim 01/03/2022.

[13] Doğu Akdeniz Politik, “Gayri Askeri Statüde Bulunan Adalardaki Askeri Unsurlar ve Kara, Hava ve Deniz Üsleri“. https://doguakdenizpolitik.com/gayri-askeri-statude-bulunan-adalardaki-askeri-unsurlar-ve-kara-hava-ve-deniz-usleri/. Erişim 01/03/2022.

Doğu Türkistan Meselesi ve Çin’in Katliamlarının Meşruiyet Dayanakları

aq alwasti qara alwasti

goya zülmet qara tün basti

anıler yene sözdın adaşti

atılar yene sözdın adaşti

qeni kök-böre, kök-böre”

Hatice Nur İçen
Yıldız Teknik Üniversitesi Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler yüksek lisans öğrencisidir.

Bundan yaklaşık yetmiş üç yıl önce Çin’in kuzeybatısında yer alan Doğu Türkistan bölgesi, Çin Komünist Partisi’nin kuruluşuyla birlikte işgal edildi. Yani, Çin İç Savaşı’nda komünistlerin milliyetçilere karşı kazandığı zaferin tarihi, aynı zamanda Çin Komünist Partisi’nin kuruluş yıldönümü ve Uluslararası Doğu Türkistan STK’lar Birliği’ne göre işgalin başlangıç tarihi 1 Ekim 1949[1].

Max Weber’e göre, iktidarın meşruiyetini sağlamak ve devam ettirmek için maddi kaynaklardan ziyade inanç gibi manevi ve sürdürülebilir kaynaklara ihtiyacı vardır[2]. İktidarı elinde bulunduran Çin Komünist Partisi, Çin İç Savaşı’ndan sonra etnik, dinî ve siyasi olarak bütünleşik bir Çin yaratma amacıyla siyasi güç kaynaklarından olan para, zaman ve bilgi gibi araçları bu gücün tatbiki amacıyla kullanmıştır. İktidarın meşruiyetini oluşturma ve sürdürme amacıyla bu kaynakları Max Weber’in işaret ettiği inancı inşa etmek için kullanması, Doğu Türkistan’ın özerk ve/ya bağımsız bir bölge olmasıyla çelişmektedir. Nitekim, bu çelişkiyi Doğu Türkistan’ın işgaliyle Doğu Türkistanlı Türklerin eğitim ve medenileştirme adı altında asimilasyon ve soykırıma uğratılması yöntemleriyle gidermeye çalışan bir iktidar partisinden bahsetmek durumundayız. Çin Komünist Partisi, tek parti rejimiyle beraber yasama ve yürütme organlarının tek bir çatı altında toplanmasının ardından Mao Zedong’un reformlarına dayanan politikalarını tekmil etmek amacıyla “Tek Çin” siyasetini gütmeye başladı. Buna göre, uluslararası ilişkiler disiplininin de temeli olan mütekabiliyet esasına dayanarak Çin Halk Cumhuriyeti’nin muhatap ülke tarafından yegane meşru muhatap olarak tanınmasının gerekliliğini iddia etti. Böylelikle, egemenlik hakkını elinde bulunduran aktör olarak Çin Halk Cumhuriyeti, ülke sınırlarının içinde kabul ettiği Doğu Türkistan, Tibet ve İç Moğol gibi coğrafi bölgelerden kendini mesul tutup burada bulunan toplumların Tek Çin’in aykırı birer unsuru olması hasebiyle terbiye edilmesi gerektiğini iddia edebilirdi.

1949’daki Komünist Devrim sonrası Halk Özgürlük Ordusu’nun Doğu Türkistan’ı işgal etme girişimi, 1955’te Doğu Türkistanlı halkın mağlubiyetini ilan etmesinin ardından askeri anlamda son bulunca bölge adı Xingjiang (Sincan/Yeni Bölge) Uygur Özerk Bölgesi olarak değiştirildi[3]. Bölge, 1955 yılında on üç grubun müşterek hakimiyetiyle yönetilen özerk bir bölge ilan edildiği halde, Doğu Türkistan Türklerinin ve diğer etnik grupların kendilerini yönetme ve temsil yetkilerinin bulunmadığı, ayrıca önemli bütün pozisyonların Han Çinli kimselere tahsis edildiği vakidir[4]. Bütün bu ‘siyasi yetkiler bazında işlevsiz kılmanın’ yanı sıra, Doğu Türkistanlı Türklerin etnisite, din, dil, kültür, eğitim gibi alanlarda da “kültürel eğitim” adı altında baskı ve işkenceye maruz kaldıkları ifade edilmelidir.

Çin’in bu eylemlerindeki meşruiyet dayanaklarının en önemlisi, Kültür Devrimi’yle beraber gelen kültür farklılıklarına karşı aşırı tahammülsüzlük politikası neticesinde farklı kültürel arka plana sahip toplulukların Kızıl Muhafızlar tarafından “mürtecilik” mertebesinden “asrî” mertebeye yükseltilmesi gerektiğidir. Kültür Devrimi’ndeki bu kültürel farklılığın, farklılık veya zenginlikten ziyade kapitalizmin insan üzerindeki tahribatının bir sonucu, dolayısıyla modern “eğitim”le giderilmesi gereken bir durum olarak algılandığını söyleyebiliriz.  Mao Zedong’un 1957’de partide yaptığı konuşmada ifade ettiği gibi, halk arasındaki çelişkiler ikna ve eğitim yoluyla çözülmelidir[5]. Mao’nun halktan kastettiğiyse entelektüelleri, eskiden burjuva olanları, köylüleri ve sosyalist rejim inşasını destekleyen herkesi kapsamaktadır. Sosyalist rejim inşası, Mao’ya ve Çin Komünist Partisi’ne göre diyalektik materyalizmin gerektirdiği en makul erektir. Bu ereğe ulaşılması için de bütün halkın -Mao Zedong da dahil- sürekli olarak öğrenmesi, kendini eğitmesi (indoctrination değil self-education), Marksist ideolojiyi özümsemesi gerekir. Halkın ideolojiyi benimsemede yetersiz kaldığı noktalarda ise Marksizm’in Leninist yorumunda olduğu gibi proletaryanın öncüsü olarak Çin Komünist Partisi devreye girer[6].

Doğu Türkistanlı Türklerin hâlâ Çin Komünist Partisi’nin istediği “eğitilmişlik” seviyesinde olmayışının iki temel sebebi, millet olma bilincini canlı tutan dil ve inanç unsurlarıdır. Yürüttükleri sözüm ona eğitim programında, Mandarin dilinin aslî Türkçenin hakir olduğu propagandasıyla Doğu Türkistanlı Türkleri Mandarin dilini öğrenmeye mecbur bırakma politikası toplama kamplarında da devam etmektedir[7]. Doğu Türkistanlı Türklerin, Türk dünyasıyla bağını canlı tutan, tarihini ve kültürünü yok olmaktan koruyan dillerinin ellerinden alınması ve kullandıkları Arap alfabesinin yasaklanması inanç özgürlüklerine de yapılan bir saldırıdır. Bugün Doğu Türkistan’da camilerin tavuk kümeslerine çevrilmesi, selamlama pratiklerine dahi müdahale edilmesi, ibadetlerin yasaklanması ve dinî herhangi bir sembolün taşınmasının engellenmesi sadece İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi’ndeki, kişinin inanç özgürlüğüyle değil, aynı zamanda Çin Anayasası’yla da çelişmektedir[8]. Çin Komünist Partisi’nin, ibadetlerin ifası gibi dinî pratiklerin icra edilmesini yasaklamasındaki en temel savı, 11 Eylül saldırılarından sonra kullanışlı hale gelen radikal İslamcı silahlı örgütlerle Doğu Türkistanlı Türklerin bağı olabileceği ve bu durumun ülke bütünlüğünü tehdit etme ihtimali olmuştur. Doğu Türkistan’daki Türklerin bireysel ibadetlerinde dahi “kamu güvenliğini tehdit eden suçlara ilişkin kanuna” atıfta bulunulması, terör, yasal/yasadışı dinî faaliyet gibi ucu açık ifadelerle bu kişilerin terörist olarak tanımlanıp cezaya çarptırılması ve bu kanunsuzluğun ülkenin iç meselesi olarak kabul edilip hesap verilmesi gerekmeyen bir uygulama olduğunun ifade edilmesi, Tek Çin oluşturma yönündeki gayretlerinin önündeki herhangi bir engeli bütün uluslararası anlaşmalara rağmen bertaraf edeceklerini gösterir.[9]

Doğu Türkistan’da bir köyde duvara yazılan “Kılsan da namazı beş vakit, Allah vermez sana etli ekmek” sloganı[10]

Bir rapora göre, aile planlaması adı altında doğum kontrol cihazının yerleştirilmesi, kısırlaştırma için iğne ve ilaçların kullanılması, kadınların hapishanede tecavüze uğraması, Türk kadınların Çinli erkeklerle zorla evlendirilmesi[11], doğum oranında keskin düşüşün gözlemlenmesi Birleşmiş Milletler’in fiziki soykırım kriterini karşılamaktadır ve sistematik bir etnik temizlik faaliyeti olarak değerlendirilmelidir[12].

Doğu Türkistan, Çin için sadece Tek Çin olma yolundaki engel değil, aynı zamanda Çin’in Batı ülkeleriyle karayolu ticaretindeki sınır bölgesidir. Yirmi birinci yüzyılın ilk çeyreğinde yükselen Çin’in özellikle 2013’te ilan ettiği Kuşak-Yol İnisiyatifi’nden sonra[13], birçok Batı ülkesinin Doğu Türkistan politikasını eleştirmeye başlamasının altında yatan sebep ise artık bir egemenlik tehdidi haline gelen projenin bu ülkeler üzerindeki siyasi ve iktisadi anlamda menfi tesirleridir. 2013’ten bu yana Doğu Türkistan’da yapılan soykırıma verilen tepkilerin üst düzey yetkililer tarafından dile getirilmesine rağmen yaptırım gücünün fazla olmamasının sebebi ise, bu tepkilerin, Çin’le hakimiyet savaşını iktisadi alanda sürdüren ülkelerin güncel meselelerle beraber, değişmesi muhtemel dış politikalarının istikrarlı olmamasıdır.

            Yukarıda da bahsedildiği üzere, Çin, Doğu Türkistan’daki politikalarını, “eğitim” yoluyla Tek Çin idealine ulaşma yönünde ülkenin iç meselesi gibi yansıtırken, uluslararası anlaşmalar gereğince bu uygulamaların bir ideoloji tatbiki değil bir topluluğun ırk, din gibi aidiyetleri dolayısıyla sistematik bir kırımından başka bir şey olmadığını görmekteyiz. Doğu Türkistan’da yapılan soykırımın şiddeti Çin’in artan ticaret potansiyeliyle denizaşırı ülkelerdeki söz sahibi pozisyonundan bağımsız olarak da ele alınıp Çin’e yönelik yaptırımların artması için soykırımın “soykırım” olarak tanınması gereklidir. Bu durum, uygulanacak ambargonun kapsamının genişliği ve niteliğine bağlı olarak da azalan siyasi ve iktisadi etkisiyle beraber Çin’in, Doğu Türkistan’daki soykırıma bir son vermesi üzerinde yapılacak müzakere ihtimalini artıracaktır.

Uygur Özerk Bölgesi’ndeki kampların uydudan tespit edilen haritası[14].

[1] Çin işgalinin 72.yılında Doğu Türkistanlar protesto etti, https://udtsb.org/tr_tr/cin-isgalinin-72-yilinda-dogu-turkistanlar-protesto-etti/, erişim tarihi: 21.11.2021.

[2] Max Weber, Toplumsal ve Ekonomik Örgütlenme Kuramı, İmge Kitabevi Yayınları, 1995, s. 312.

[3] Abdugheni Sabit, “Doğu Türkistan tarihinin özeti ve Çin işgali”, https://www.mepanews.com/dogu-turkistan-tarihinin-ozeti-ve-cin-isgali-8917h.htm, erişim tarihi 22.11.2021.

[4] Gardner Bovingdon, Heteronomy and Its Discontents: “Minzu Regional Autonomy” in Xinjiang. içinde Morris Rossabi (Ed.), Governing China’s Multiethnic Frontiers (pp. 117–154), University of Washington Press, 2004, s. 117.

[5] On The Correct Handling Of Contradictions Among The People, Selected Works of Mao Tse-tung, 1957, https://www.marxists.org/reference/archive/mao/selected-works/volume-5/mswv5_58.htm, erişim tarihi: 22.11.2021

[6] Lenin, Parti’yi proletaryanın öncüsü olarak konumlandırdı. Öncü Partiyi (vanguard party) sosyalist mantaliteyi edinirken ve sınıf çıkarlarının nerede yattığını anlamaya çalışırken proletaryaya liderlik ve akıl hocalığı edecek bir merkezi parti olarak tasarladı. Maoculukta da ÇKP, tek parti rejiminin yegane temsilcisi olarak Kültür Devrimi’ni tamamlamak üzere tasarlanmıştı. Tanım ve ayrıntılı bilgi için bkz. https://www.britannica.com/topic/vanguard-of-the-proletariat ve The Leninist Concept of the Revolutionary Vanguard Party, https://www.marxists.org/history/etol/newspape/socialistvoice/partyPR46.html, erişim tarihi: 22.11.2021.

[7] China: “Like We Were Enemies in a War”: China’s Mass Internment, Torture, and Persecution of Muslims in Xinjiang, Amnesty International, 2021, erişim tarihi: 22.11.2021 https://www.amnesty.org/en/documents/asa17/4137/2021/en/, s. 80.

[8] China: “Like We Were Enemies in a War”: China’s Mass Internment, Torture, and Persecution of Muslims in Xinjiang, Amnesty International, 2021, erişim tarihi: 22.11.2021 https://www.amnesty.org/en/documents/asa17/4137/2021/en/, s. 26.

[9] Michael Clarke, Widening the Net: China’s anti-terror laws and human rights in the Xinjiang Uyghur Autonomous Region, International Journal of Human Rights, 14(4), 2010, s. 542-558, s. 548.

[10] Doğu Türkistan Raporu Kültürel Asimilasyon ve Etnik Soykırım, Uygur Akademisi, s. 36, https://www.akademiye.org/ug/wp-content/uploads/2020/10/Dogu-Turkistan-Raporu-Uygur-Akademisi.pdf, erişim tarihi 23.11.2021.

[11] Çin’in Doğu Türkistan’da Kadınlara Yönelik Uyguladığı İnsan Hakları İhlalleri, Doğu Türkistan İnsan Hakları İzleme Derneği, 2021, s. 13.

[12] Adrian Zenz, Sterilizations, IUDs, and Mandatory Birth Control: The CCP’s Campaign to Suppress Uyghur Birthrates in Xinjiang, The Jamestown Foundation, 2020, s. 24.

[13] Konuralp Ercilasun, Korona Salgını Öncesinde ve Sonrasında Pekin Diyor ki, 21. Yüzyıl Türkiye Enstitüsü, 2020, s. 19.

[14] The Xinjiang Data Project, ASPI’s International Cyber Policy Centre, erişim tarihi 22.11.2021: https://xjdp.aspi.org.au/map/.

Japonya Anayasası’nı Değiştirmek

Yalın Akçevin
Boğaziçi Üniversitesi Asya Araştırmaları Merkezi yüksek lisans öğrencisi.

Günümüzde Japonya dendiğinde, bilenlerin rahatlıkla belirteceği, bilmeyenlerinse şaşkınlıkla karşılayacağı bir nokta vardır: Egemen bir devlet Japonya’nın Bakanlar Kurulu’nda da bir Savunma Bakanı görev yapmasına rağmen, resmi olarak tanınan ordusunun olmamasıdır. Bugün Japonya’nın hudutlarının ve egemenliğinin güvenliğinden sorumlu olan kurum, Japonya Öz Savunma Kuvvetleri’dir (JSDF), başında da bir Genelkurmay Başkanı ile envanterinde ortalama bir ordunun ekipman, kuvvet ve hazırlığına sahiptir. Ancak sadece savunma çerçevesinde hareket edebilmektedir. Anayasa’nın getirdiği kısıtlamalar ve bu kısıtlamaların seneler içinde esnetilmesiyle ancak bu noktaya gelinebilmiştir ve gelinen noktanın ötesine geçmek için Japonya’daki bir grup muhafazakâr siyasetçinin en büyük hayalini gerçekleştirerek, Anayasa’yı değiştirmek gerekmektedir. Anayasa değişikliği ise sadece siyasi bir proje değil, aynı zamanda yirmi birinci yüzyılda Japonya’nın hem bölgesel hem de küresel düzlemde ne şekilde ve ne kadar etkili bir aktör olacağını belirleyebilecek kadar kilit bir noktadır.

Tarihte Japonya Anayasası ve Değişim Hareketi

İmparator Hirohito, 3 Kasım 1946’da yeni anayasayı imzalarken.
Kaynak: https://ww2db.com/image.php?image_id=8942, 21/10/2021 tarihinde erişildi.

Bugün yürürlükte olan Japonya Anayasası 1946 senesinde, Japonya’daki işgal yönetiminin başındaki General Douglas MacArthur’un emriyle Hükümet Şube’sindeki Amerikalılar tarafından bir hafta içinde yazılmıştı. Bu süreçte çeşitli güncel ve tarihi anayasalar incelenmiş, Meiji Anayasası da gözden geçirilmiş ve İkinci Dünya Savaşı’ndan sonraki dönemde Müttefiklerin Japonya’da demokratik ve barışçıl bir devlet yaratma kararı da göz önünde bulundurulmuştu. Bu sebepledir ki, 1947’den beri değiştirilmeden yürürlükte olan Anayasa’ya yönelik muhalefet özellikle dokuzuncu maddeden başlayarak anayasayı değiştirmeyi hedeflemekte ve taleplerinde ısrarlı bir değişim hareketini teşkil etmektedir. İki paragraf içerisinde üç cümleden oluşan dokuzuncu madde ise Japonya’nın egemenlik hakkı olarak savaştan ve uluslararası sorunların çözümünde tehdit ve güç kullanmaktan feragat ettiğini ve bu doğrultuda bir harp kuvveti bulundurulmayıp, devletin hakkının tanınmayacağını bildirmektedir. Anlaşılacağı üzere bu madde sebebiyle Japonya, Dünya üzerinde başka hiçbir devletin yapmadığı bir şeyi yaparak dışa dönük askeri güçten feragat etmekte ve Anayasa’nın yorumlanmasıyla oluşan alan sayesinde sadece bir savunma kuvveti bulundurabilmektedir.

Dokuzuncu maddenin çevresinde gelişen tartışmaların tarihinde, özellikle iktidardaki Liberal Demokrat Parti (LDP) içinde, iki taraf gözlemlemek mümkündür: Yoşida Okulu ve Revizyonistler. Yoşida Okulu, ismini Başbakan Şigeru Yoşida’dan (iktidarda: 1946-47; 1948-55) alan ve özellikle 1952’de Japonya’nın bağımsızlığının iadesi ve ABD’yle imzalanan savunma anlaşmasıyla oluşan statükoyu koruma yönüne giden ve asgari düzeyde silahlanmaya göz yuman bir yaklaşımdır. Kendisinden sonra gelen başbakanların ise ezici bir çoğunluğu bu “okulun” mensupları olmuşlar ve askeri konuları gündemden uzak tutarak, enerji ve kaynaklarını daha ziyade ekonomik ve sosyal politikalara aktarmayı tercih etmiştirler. Revizyonistler ise Anayasa’nın Japonya’yı güçsüzleştirdiği, egemenliğinin bütünlüğünü bozduğu ve Japonya’yı “anormal” bir ülke yaptığı gibi gerekçelerle değişiklik savunmaktadırlar. Başbakanlar Nobusuke Kişi (ikt. 1957-60), Takeo Fukuda (ikt. 1976-78), Yasuhiro Nakasone (ikt. 1982-87), Juniçiro Koizumi (ikt. 2001-06) ve Şinzo Abe (ikt. 2006-07; 2012-20) bu akımın bir parçası olmuşlar ve güttükleri siyasette de bunu göstermiştirler.

Revizyonist Başbakanlar altında anayasa değişikliği her zaman bir hedef olmuşsa da başarılamamış ve Japonya’nın savunma siyaset ve politikasındaki değişiklikler Anayasa’nın yorumlanmasındaki ya da diplomatik değişikliklerle gerçekleştirilmiştir. Japonya’nın savunma politikasındaki ilk değişiklik Başbakan Kişi’nin aslı 1951’de imzalanmış olan ABD-Japonya Güvenlik Antlaşması’nın 1960 senesinde yenilenmesinde iki ülke arasındaki savunma ilişkisinin eşitlik çizgisine çekilmesiyle olmuştur. Anlaşma çerçevesinde Japonya’nın güvenliği yine ABD’ye bağlı kalmakla beraber, revizyon sayesinde gelecekte Japonya’nın daha aktif bir savunma rolü üstlenebilmesinin de önü açılmıştır. 1980lere gelindiğinde ikinci bir önemli değişiklik Başbakan Nakasone’nin – geleneksel bir bariyer olan – savunma bütçesinin gayrisafi milli hasılanın yüzde birini aşması ve yine kendi döneminde bütçe tavanları uygulandığı halde savunmanın muaf tutulmasıyla başlamıştır. Bu noktadan itibaren Japonya’nın askeri harcamalarının önü açılmış ve 2021’e gelindiğinde NATO’yla eşdeğer olarak gayrisafi yurtiçi hasılanın yüzde ikisinin harcanması konuşulmaktadır. 1990larda, Japonya’nın Körfez Savaşına olan katkısının eleştirmesinin üzerine 1992’de askeri olmayan Birleşmiş Milletler Barış Gücü’ne destek verilmesine izin veren bir yasa geçirilmiş ve JSDF’nin Japonya haricinde ve müttefik ülkelerle birlikte hareket etmesinin önü açılmıştır. Burada açılan yolu takip eden Başbakan Abe ise 2015’te Japonya’nın müttefikleriyle kolektif savunmaya katılmasının önünü açmış, JSDF’nin çatışma harici görev alanını genişletmiş, savunma mekanizmasında reform ile işlevsellik ve müttefiklerle etkileşimi arttırmış ve Japonya’nın askeri ihracat yasağını kaldırmıştır. Başbakan Abe, Japonya’nın güvenlik mekanizması ve sanayisi daha küresel bir nitelik kazandırmış ve Japonya’nın daha aktif bir güvenlik aktörü olmasının önünü açmıştır. Özellikle kolektif savunmanın kabul edilmesi yeni bir yasadan ziyade, Anayasa’nın yorumlamasındaki bir değişiklik ile yapılmış ve anayasal düzenin pratikte yeniden yapılanmasıyla sonuçlanmıştır. Görüleceği üzere, 1951’den günümüze Japonya’nın güttüğü savunma siyaseti sürekli değişim ve gelişim göstermiş; pasifizmden aktivizme doğru hareket etmiştir. Ancak yapılan tüm yasal ve idari değişiklikler meşruiyetlerini mevcut anayasal düzenden almışlar ve uzmanlarca dokuzuncu maddenin uygulanmasının yeni boyutları olarak gösterilmiştir.

Japonya Anayasası’nın Değiştirilmesinde Güncel Durum

Güncel durum ele alındığında, Haziran 2021’de Japonya Ulusal Meclisi’nden geçen referandum yapılması için gereken yasa göze çarpmaktadır. Bu yasanın geçmesiyle anayasa değişikliği için iktidardaki LDP içindeki revizyonistlerin önlerindeki yol kolaylaşmış ve geriye muhalefet ile anlaşıp vatandaşı ikna etmek kalmıştır. Japon basınının son yirmi sene içinde yapmış olduğu çalışmalara bakıldığında, Japon kamuoyunun anayasa değişikliğine bıçak sırtı bir farkla karşı oldukları görülmektedir. Japon ulusal yayın kuruluşu NHK’in 2017’ye ait verilerine bakıldığında ise anayasa değişikliğinin merkezine oturtulmuş olan dokuzuncu maddenin değiştirilmesinin ezici bir çoğunluk tarafından istenmediği ve benzer şekilde ezici bir çoğunluğun anayasa değişikliği için koşulların doğru olmadığını belirttiği görülmektedir. Anlaşılacağı üzere anayasa değişikliğinin vatandaş nezdinde önemli bir konu olmaması ve revizyonistlerin en çok dert edindiği madde ise kamuoyunun desteğini sağlamış olması değişim hareketini zora sokmaktadır. Ekonomik sorunlar ve pandeminin olumsuz etkilerinin tedavi edilmesi gibi konular vatandaş için daha önemli olması ve anayasa değişikliği gibi değeri düşük bir konunun öne atlamasının yaratacağı infial de değişiklik yönünde atılacak adımların yavaşlatılmasına sebep olmaktadır.

Ancak, güncel durumun kamuoyu muhalefeti sebebiyle anayasa değişikliğini bir akım ve süreç olarak zora sokması değişikliğin imkânsız olduğu gibi anlaşılmamalıdır. Anayasa değişikliği gelecekte yapılabileceği gibi, anayasal düzen halihazırda değişmiş ve değişmektedir. 1947’de Anayasa’nın yürürlüğe girmesiyle oluşmuş olan anayasal düzen 1954’te JSDF’nin kurulmasıyla başlayan ve Başbakan Abe’nin Japonya’yı kolektif savunmaya katılabilir hale getiren yorum değişikliği ile devam eden bir süreç içinde sürekli değişime uğramıştır. Gelecekte de revizyonist siyasetçiler anayasa değişikliğini gerçekleştiremeseler bile anayasal düzeni değiştirerek istediklerini pratikte elde etmeye devam edecekler ve anayasa değişikliği önemli bir siyasi çarpışma noktası olmaya devam edecektir. Pasifik okyanusu üzerinde, ABD ve Çin arasında yükselen gerilim, Kuzey Kore sorunu ve Japonya’nın küresel güvenlik rejimi içerisinde aldığı ve alacağı yer gibi konular önem kazandıkça anayasal rejimin yasal olarak da değişmesi önem kazanacaktır.

Kaynaklar

“48% Back Revision of Japan’s Constitution, 12 Points up from Last Year: Mainichi Poll.” Mainichi Daily News, 3 May 2021, mainichi.jp/english/articles/20210503/p2a/00m/0na/002000c.

 “Constitutional Change in Japan.” Council on Foreign Relations, http://www.cfr.org/japan-constitution/.

“Diet Enacts Revision to Japan’s Law on Referendums for Constitutional Reform.” The Japan Times, 11 June 2021, http://www.japantimes.co.jp/news/2021/06/11/national/politics-diplomacy/diet-referendum-law-revision-enacted/.

“Frequently Asked Questions (FAQ) – Secretariat of the International Peace Cooperation Headquarters.” Secretariat of the International Peace Cooperation Headquarters, Cabinet Office, Sept. 2015, http://www.pko.go.jp/pko_e/faq/faq.html.

“Japan Ruling Party Renews Its Push to Revise Pacifist Constitution | the Asahi Shimbun: Breaking News, Japan News and Analysis.” The Asahi Shimbun, 12 May 2021, http://www.asahi.com/ajw/articles/14346719.

“Outline of Japan’s International Peace Cooperation.” Ministry of Foreign Affairs of Japan, 14 May 2015, http://www.mofa.go.jp/fp/ipc/page22e_000683.html.

“Security Legislation Takes Effect.” The Japan Times, 29 Mar. 2016, http://www.japantimes.co.jp/opinion/2016/03/29/editorials/security-legislation-takes-effect/.

“The Constitution of Japan.” Kantei.go.jp, The Prime Minister’s Office, 2019, japan.kantei.go.jp/constitution_and_government_of_japan/constitution_e.html.

Akif Erginay, çevirmen. “Japonya Anayasası / Dünya Anayasaları / Hukuk Ansiklopedisi.” Hukuk Ansiklopedisi, 12 Dec. 2018, hukukbook.com/1japonya-anayasasi/.

Ejima, Akiko. “What Is the True Value of the Constitution of Japan? Japanese People’s Perception of the Constitution.” IACL-IADC Blog, 26 Jan. 2021, blog-iacl-aidc.org/2021-posts/2021/1/21/what-is-the-true-value-of-the-constitution-of-japan-japanese-peoples-perception-of-the-constitution-kzfcf-l8sh2.

Hornung, Jeffrey W., and Kenneth M. McElwain. “Abe’s Victory and Constitutional Revision.” Www.rand.org, 31 Oct. 2017, http://www.rand.org/blog/2017/10/abes-victory-and-constitutional-revision.html.

Liff, Adam P. “Japan’s Security Policy in the “Abe Era”: Radical Transformation or Evolutionary Shift? (May 2018).” Texas National Security Review (2018).

Sieg, Linda. “Former Japanese PM Nakasone Turns 100, Urges Constitutional Revision.” Reuters, 27 May 2018, http://www.reuters.com/article/us-japan-nakasone-idUSKCN1IS03Q.

Merhaba

Muratcan Zorcu
Koç Üniversitesi Tarih Bölümü doktora öğrencisidir.

Kişisel bir hikâyeye hoş geldiniz. Hikâyemiz son üç dört aydır kolektif bir bilinçle hareket ediyor. Gün geçtikçe daha kolektif hâle gelecek. Ama şimdi hikâyeyi başa saralım. Üniversite yıllarında derslerimi takip ederken veya etmeye çalışırken bir yandan ders aralarında tanıdıklarımla sohbet ediyordum, diğer yandan da lise yıllarından beri biriktirmeye çabaladığım birbirinden değerli dostlarımla yılda bir iki kez buluşuyorduk. (İstanbul’da kapılarını aşındırdığım kıymetli büyüklerimden şimdilik bahsetmeyeceğim.) Bu süreçte de Feyzi, Berk, Alparslan, Engin ve Bahadır benim en yakın dostlarım oldular. Her zaman muhabbetlerinden memnun ayrıldım. Ama özellikle Alparslan’la 2010’lu yılların sonlarında Moda Sahili’nde, Kanyon’da, Boğaziçi kampüsünde yaptığımız gezintiler diğerlerinden de başka bir özellik taşıyordu: Dünyayı değiştirmek fikri ana temamızdı. Herhangi bir film yönetmeni bir filmle toplumu çevre felâketine karşı duyarlı hâle getirebiliyorsa Türkiye’nin en önemli üniversitelerinden birinde okuyan biz, niçin böyle bir çaba içine girmiyorduk? Bu fikirsel temellerle bir defterimi ‘proje defteri’ ilan edip her konu hakkında karalamalara başladım. Bu karalamaların hepsi nedense kişisel bir blog fikrine çıkıyordu; yazacaktım ve on dokuzuncu asrın büyük insanları gibi bir şeyleri değiştirecektim. Hem heveslerin hem de amatörlüğün getirdiği çabalarla her yılın Eylül ayında Ağustos’ta zihnen pişirdiğim blog açma fikrini fiiliyata döküyordum; Ekim’de, Kasım’da da bir şekilde içerik üretebiliyordum; ama dönem sonu yaklaşıp final sınavları ve assignment’lar biriktikçe blog konusundaki hevesim kaçıyordu. Bu blog açma çabam Blogger ve WordPress üzerinden üç dört yıl kadar devam etti. Sonrasında Mart 2020’de pandemi zuhur edip evlere kapandığımızda çok güzel bir proje ilgimi çekti; Gergedan Dergi(si) internet üzerinden çok kıymetli bir ekiple sağlam içerikler hazırlıyordu ve günceldi. Eski fikirleri ısıtıp ısıtıp önümüze sunmuyordu. Bu süreçte, kıymetli dostum S. Oğul Tuna’nın davetiyle yoğunluğum müsaade ettikçe ben de yazılar yazmaya başladım. Gergedan Dergi’de yazarken de kişisel bir blog fikrine saplanıp kalma gerekçem, lise yıllarında çıkardığım “Tarih Silsilesi” dergisi sırasındaki deneyimlerimden ileri geliyordu: Dergicilikteki devamlılığın önündeki ana sorun, çoğunlukla matbaa masrafları ve içerik üretim sıklığı olmuştur. Bu deneyim bana sürekli geriye ket vuruyordu.

2021 yılı, uzun yıllardır kendimi kısıtladığım meselelerden arındığım bir yıl oldu. Yüksek lisans tezimi yazarken gündüzleri çalışıyor, geceleri de moda bir tabirle ‘boş yapıyordum’. Pandeminin bizleri eve kilitlemesi kıymetli dostlarımla görüşmeyi bilgisayar ekranlarına sıkıştırınca daha sık görüşmeye başladık. Pandeminin getirdiği sıkıntılarla sosyal medya hesaplarına -ama özellikle Twitter’a- birçok akademisyen ve akademisyen adayı katıldı. Bu hesaplar, sosyal medyayı aktif olarak kullanmaya başlayınca bu “networking” insanları yakınlaştırdı; müsait vakit yaratıldığında da buluşmaların önünü açtı. Bunlarla birlikte, 2021 pandeminin bir önceki yıla göre hafiflediği bir yıl oldu, aşılama hızlandı; pandemi döneminde tanıştığımız insanlarla oturup sohbetler ettiğimiz bir yaz geçirdik. Eylül ayına girerken de yeni okul heyecanı sarmıştı beni.

Bir gece bilgisayar başında bir epifani (seküler anlamda kullanıyorum) ânımda ise bu projenin zamanının geldiğini düşündüm. Sanki yıllardır hazırlandığım bir projenin tezahürüne şahit oldum. O günün sabahında yine yakın arkadaşlarımla bir belediye tesisinde kahvaltı yapıp sonrasında Amerika’daki bir arkadaşımla Zoom üzerinden görüşmüştük. Güzel tesadüflerin peş peşe gelmesiyle matbaa masraflarını sanal ortamı kullanarak, devamlılığı da yıllık planlarla aşmak mümkündü. En azından her yıl, yirmi altı kişiye kendi uzmanlık alanlarında yazılar yazdırmak veya konular tavsiye etmek kotarılamayacak bir iş değildi. Bu fikirlerle, uzmanlıklarına güvendiğim en yakınımdaki beş kişiye mesaj attım. Hepsi de olumlu görüş bildirince projelendirmeye başladım. Ofisimde bir hafta içerisinde yaklaşık otuz-otuz beş kişiye ulaştım. Olumlu dönütler beni ciddiyete yaklaştırıyordu, yapılması elzem şeyleri en kısa zamanda tamamlıyordum.

16 Eylül 2021 gecesi başlayan projelendirme çabaları, 25 Ekim 2021 tarihi geldiğinde çok da kolay olmayan bir tekâmül sonrasında tamamlandı. Yazarlar belirlendi, yazarlarla konular üzerinde görüşüldü. Hisarüstü’nde meseleyi daha derinden öğrenmek isteyen yazar dostlarımla beyin fırtınası yapıldı. Kişisel bir çaba hem kolektif bir çabaya dönüşüyor hem de ekip büyüyordu. İlk görüştüğümüz editör adayımız haklı sebeplerle ‘affını isteyince’ yeni bir editör aramaya koyuldum, Nazlı Esen Albayrak editörümüz olarak çalışmayı kabul etti; ilgisine teşekkür ediyorum. Aynı şekilde, rica ettiğimde beni kırmadan hemen Adobe Photoshop programının başına oturan Ece Konuk’a da logo tasarımımız için teşekkür ediyorum.

Özetle, kendilerine iddialı bir şekilde Bugünü Miras Edenler diyen bir ekibin çabalarıyla ortaya çıkacak olan sitemize hoş geldiniz. Gerekli şartları taşıyabilirsek, yarınlara kalmak için yayımlanacak, sosyal bilimlerin çeşitli alanlarında yazılacak yazılarımızı yıllık olarak çıkacak matbu dergi aracılığıyla da sizlere ulaştırmayı planlıyoruz. Konularımızın genel kategorilerini sağ alttaki listede görebilirsiniz. Her on dört günde bir Cuma sabahları saat onda sizlerle olacağız. İlk yazarımız ise Boğaziçi Üniversitesi Tarih Bölümü son sınıf öğrencisi Batuhan Aksu. İlk yazısında, IŞİD’in Ortadoğu’da yok ettiği tarihî eserleri ve bunun sebeplerini tartışıyor. Daha fazlası için sitemizi ve sosyal medya hesaplarımızı takip etmeyi unutmayın!

Adresimiz: yarininkulturu@gmail.com