Osmanlı’da Edebiyatçı Büyükelçi: Yusuf Vezirli’nin İstanbul Hayatı

Dilgam Ahmad
Araştırmacı-Yazar

28 Mayıs 1918’de Azerbaycan Millî Şurası, Azerbaycan Cumhuriyeti’nin bağımsızlığını ilan etmiştir. Altı maddeden oluşan Bağımsızlık Bildirgesi’nde yeni ilan edilen Azerbaycan Cumhuriyeti’nin takip edeceği iç ve dış politikanın öncelikleri ve ilkeleri ifade edilmiştir. Azerbaycan hükümeti kısa zamanda öncelikle komşu devletlerle diplomatik ilişkiler kurulması, temsilciler gönderilmesi için çalışmıştır. Bu devletler arasında öncelik Osmanlı Devleti’ydi.  

4 Haziran 1918 senesinde imzalanan Batum Antlaşması’ndan sonra Osmanlı ile Azerbaycan arasındaki ilişkiler Kafkas İslam Ordusu tarafından Bakü’nün işgalden kurtarılması ile sonuçlanmıştır. Bu dönemde Osmanlı’da bulunan Mehmet Emin Resulzade’nin başkanlığındaki Azerbaycan Murahhas Heyeti iki devlet arasındaki ilişkilerin kuvvetlenmesi için çalışmıştır.

1918 yılının Ekim ayında Azerbaycan Cumhuriyeti’nin Osmanlı ve Avrupa devletleri ile ilişkilerinin ilerlemesi için Rusya müslümanları arasında tanınan bir şahsiyet olan hukukçu Alimerdan Topçubaşı’nı olağanüstü yetkileri kapsayan bakan ve temsilci kısmında İstanbul’a göndermiştir. 

Alimerdan Bey’in İstanbul’da bulunduğu vakitlerde Osmanlı Devleti I. Cihan Savaşı’nda mağlup olduğu için en zor dönemlerini yaşamaktaydı. Yenilgiye uğrayan Osmanlı İmparatorluğu Ahmet İzzet Paşa hükümeti kurulunca İtilaf Devletleri’yle barış antlaşmasının imzalanmasına karar vermiştir. Limni adasının Mondros Limanı’ndaki Agamemnon zırhlısında yapılan görüşmeler sonucunda Osmanlı Devleti ile İngiltere arasında Mondros Mütarekesi imzalanmıştır. 25 Madde’den ibaret Antlaşma’da Güney Kafkasya ile ilgili de kararlar alınmış ve bu kararlar kısa sürede uygulanmıştır. Güney Kafkasya ile ilgili alınan bu karar Azerbaycan Cumhuriyeti hükümetinin itirazına neden olmuş, sonuçta Bakü’de Osmanlı kuvvetlerinin yerini 1919 senesinin Eylül ayına kadar İngiliz kuvvetleri almıştır.

İngilizlerin Azerbaycan’ı terk etmesi arifesinde 2 Ağustos 1919 senesinde daha önce Kırım’da elçilik yapmış Yusuf Vezirli temsilci olarak tayin edilmiştir.

  1. Yusuf Vezirli Kimdir?[1]
Yusuf Vezirli

Yusuf Vezirli 1887’de Azerbaycan’ın Şuşa şehrinde doğmuş, ilk eğitimini de orada almıştır. Bakü Real Mektebi’nde eğitimini sürdüren Yusuf Vezirli, yüksek eğitimini 1910-1915 senelerinde Kiev İmparator Üniversitesi’nin hukuk fakültesinde almıştır. Öğrencilik yıllarından itibaren aktif şekilde çalışan Vezirli Azerbaycan’da Resulzade’nin başkanlığında kurulmuş Müsavat Partisi’nin Kiev şubesinin başkanı tayin edilmiştir. Başarılı faaliyetinden dolayı Azerbaycan Devleti onu Ukrayna temsilcisi olarak atamıştır. Fakat Bolşevikler’in Ukrayna’daki galibiyetinden sonra Yusuf Vezirli, Kafkasya’ya dönmüş, 1919 senesinde İstanbul’a gönderilmiştir. Azerbaycan Cumhuriyeti’nin işgalinden sonra Fransa’ya giden Yusuf Vezirli daha sonra bolşevik arkadaşlarının desteği ile 1926’da memleketine dönmüşse de, 1940 senesinde anti-Sovyet faaliyetine, İngiltere, Fransa, Türkiye ve Almanya’nın çeşitli teşkilatlarına casusluk ettiği gerekçesi ile 8 yıl hapse mahkum edilmiş, Gorki vilayetinin Suhabezvodnaya köyündeki hapishaneye gönderilmiştir. 3 Ocak 1943 tarihinde ise orada vefat etmiştir.[2]

Yusuf Vezirli, Azerbaycan’ın önemli roman yazarıdır, “Studentler”, “Kızlar Bulağı”, “Kan İçinde” gibi Azerbaycan’ın eski ve yakın tarihi ile ilgili eserleri kaleme almıştır.

  • Yusuf Vezirli’nin Osmanlı Hakkındaki Görüşleri

Yusuf Vezirli makalelerinde Osmanlı’nın payitahtı İstanbul şehrinin öneminden bahsetmiştir. O, Azerbaycan’ın İstanbul’da elçi bulundurmasının önemini şu şekilde belirtmiştir: “Bugün bizim elçilerimiz Rusyadan ayrılan devletlerin dışında diğer yerlerde yoktur. Halbuki bizim istiklal meselesi Batı’da muzakere olunacaktır ve Batı’da da elçiler bulundurulmalıdır. Elçi tayin olunacak payitahtlardan bugün ehemiyeti ile birinciliği kazanan İstanbul’dur. İstanbul bugün İtilaf kuvvetlerinin toplandığı bir noktadır. Buradan bütün Yer yüzünün matbuat mümessilleri mevcuttur… Demek, alem İstanbulda’dır: siyasi işlerin uçu, efkar-i umumiyenin gözü… hepsi burada.”[3]

İstanbul Konsoloshanesi

Yusuf Vezirli, İstanbul’un Azerbaycan için önemli olduğunu çok iyi anladığından burada yapılan faaliyetlerin Paris’e daha çabuk ulaşacağını ve Azerbaycan’ın kaderine etki edeceğini savunmaktaydı.

İstanbul’a gitmek için Batum’dan geçen Yusuf Vezirli, burada İngilizler tarafından çeşitli bahanelerle oyalanmıştır. Azerbaycan’ın Dışişleri Bakanı olan Memmed Yusuf Caferov, Türkiye’de diplomatik temsilcilik açılması ile ilgili İngiltere hükümetine üç defa (1919’un 27 Haziran’ında, 21 Ağustos’unda ve 25 Eylül’ünde) müracaat etmiştir.[4]

Nihayet Yusuf Vezirli, Batum’da iki ay kaldıktan sonra bir tüccar sıfatı ile aldığı vizeyle, 18 Haziran 1918’de küçük bir gemi ile İstanbul’a ulaşmış, birkaç gün sonra ise Türkiye’nin Dışişleri Bakanı ile görüşmüş ve kendisini takdim etmiştir.[5]

  • Yusuf Vezirli’nin Osmanlı Basınına Verdiği Mülakatlar
“Azerbaycanın Yavru Sancağını Taziz”, Vakit, sayı 802, 31 Kanunisani 1336

Kafkasya’da kurulan yeni devletin temsilcisi olarak Yusuf Vezirli, Osmanlı basınında ilgi çekmiş, birkaç defa mülakat vermiştir. Yeni Gün gazetesine mülakatında Yusuf Vezirli, birkaç konuya değinmiştir.[6] Yusuf Vezirli, Azerbaycan’daki genel durumu şu şekilde değerlendirmiştir: “Yeni yeni icraat meyanında Bakü’de açılan darülfünun ile Bakü-Culfa şimendiferini zikir edebilirim. Millî cereyan kuvvetleştiği gibi eski Rus mektepleri de millileştirilmektedir.” Azerbaycan ordusunun durumu ile ilgili şu bilgileri vermiştir: “… Malum olduğu üzere Rus idaresi zamanında Azerbaycan Türkleri hıdmet-i askeriye ile mükellef değildi. Bununla beraber Azerbaycan teşkil ettiği gönüllü kıtaatını Galiçya cephesine göndermişti… İlk teşkilat-ı askeriyemiz 1918 Mayıs’ında başlayarak Samed Bey Mihmandarlı’nın himmeti sayesinde muvaffakiyetle tetevüc etmiştir”. Azınlıklarla ilgili soruyu şu şekilde cevaplamıştır: “Azerbaycan’da ekalliyetler Türklerin müsavi hukuk ve müsaadatı dahilinde yaşamaktadır. Aralarında hiçbir münazaa ve münakaşa mevcut değildir. Kanun nazannda aynı hukuka malik ve parlamentoda ekseriyetleri nispetinde azayı haiz bulunduklanndan komşu hükümetlerin iğvaatı tesirsiz kalmaktadır… Azerbaycan’da hakiki manasıyla istiklal-i milli ve siyasi mevcuttur.”

Komşu hükümetlerle olan ilişkilerin vaziyetine dair şu bilgileri vermiştir: “Biz komşumuz olan hükümetlerle dostane yaşıyoruz… Hepimiz Ermenistan’ın temin-i istiklal etmesini isteriz. Bu milletin kendi ırki hudutları dahilinde hür ve mesut yaşamasını temenni ederiz.”

“Azerbaycan Mümessiliyle Mülakat: Dersaadet Mümessili Yusuf Bey Vezirov’un Beyanatı”. Yeni Gün, sayı 226, 2 Teşrinisani 1335

15 Kasım 1919 tarihinde Tasvir-i Efkar gazetesine mülakatında[7] Çarlık Rusyası generallerinden Denikin’le ve Ermenistan’la ilişkilere dair soruları cevaplamıştır. Yusuf Vezirli, Hazar Denizi’nde bağımsız Azerbaycan filosunun milli bayrakla yüzmesinin ülkesinin en doğal hakkı olduğunu vurgulamıştır: “Bahr-ı Hazar’da Azerbaycan’a ait bir filomuz vardır. Bu filo bittabi mustakil olduğumuz için kendi milli bayrağımız tahtında seyrüsefer etmektedir. 27 Eylül’de Gönüllü Ordu Kumandanlığı hükümetimize bir nota göndererek Bahr-ı Hazar’daki vapurların Azerbaycan bayrağıyla seyrüsefer etmelerinin men olunmasını talep eylemiştir… Esasen biz de Bahr-ı Hazar sahilinde bir hükümet olduğumuz için bu denizde hakkımız olması kabil-i itiraz değildir.” Ermenistan’la ilişkilere dair soruya şu şekilde yanıt vermiştir: “Teşekkür olunur ki artık Ermenilerle de anlaşmaya başladık. Ermenistan Hariciye Nazırı hükümetimize müracaatla bir Ermenistan-Azerbaycan Konferansı içtimasını teklif etmiş ve hükümetimizce bu teklif kemal-ı memnuniyetle karşılanarak konferansın mümkün olduğu kadar süratle Bakü’de toplanması dermiyan edilmiştir… Bizim bütün arzumuz komşu Ermenistan ile sulhperver bir şekilde yaşamak ve iki milletin saadetine hıdmet eylemektir.”

10 Kasım 1920 tarihinde verdiği diğer bir mülakatta Yusuf Vezirli bağımsızlığının ikinci yılına doğru giden Azerbaycan’daki olaylardan bahsetmiştir: “… Bakü’de bir de darülfünun tesis edilmiştir… Bakır madenleri, Bakü petrol kuyuları hep Azerbaycanlıların sermayesiyle milli şirketler tarafından işletilmektedir… Rusya ile Azerbaycan arasında İngiliz hükümeti tarafından tayin edilen muvakkat bir hudud vardır. İngiltere hükümetinin kefaleti sayesinde Ruslar bu hududa tecavüz etmiyorlar.”[8]

  • Azerbaycan’ın İtilaf Devletleri Tarafından Tanınması ve Elçilik Ziyaretleri

I. Dünya Savaşı bittikten sonra 1918 yılının sonlarında savaşın sonuçlarının müzakerelerine başlanmış, Paris’te Barış Konferansı düzenlenmiştir. ABD, İngiltere, Fransa, İtalya ve Japonya’nın başlıca organizatörleri olduğu konferansın temel amacı, galip İtilaf devletleri ile mağlup Almanya-Osmanlı bloğu arasında anlaşma yapmak; ayrıca parçalanmış Rusya İmparatorluğu’nun geleceği ile ilgili karar vermekti. Bu nedenle toplantıda Azerbaycan’ı temsil etmek için daha önce İstanbul’da temsilci olan Alimerdan Topçubaşı başkanlığında bir heyet Fransa’ya gitmiştir. Heyetin başarılı faaliyeti ve Rusya’dan gelen Bolşevik tehlikesinin yayılmasının önüne geçmek zarureti, İtilaf Devletlerinin Azerbaycan Cumhuriyeti’ni fiilen tanımak kararına sebep olmuştur. Böylece, Azerbaycan’ın bağımsızlığı 10 Ocak 1920 yılında Paris Barış Konferansı’nda fiilen tanınmıştır.

Bu tanınma işgal altında olan İstanbul’da büyük sevinç yaratmış, Azerbaycan’ın İstanbul sefareti ziyaretçi akınına uğramıştır. Yeni Gün gazetesi ziyaretlerle ilgili yazmaktadır: “… Dün İstanbul’da bulunan Azerbaycanlılar, tüccar, talebe sefarethaneye giderek Azerbaycan hükümetinin şehrimizdeki mümessili Yusuf Bey Vezirli’ye beyan-ı tebrikat eylemişler, bu büyük ve tarihi günü tesit etmişler…”[9]

Gazetelerdeki haberlerde Darülfünunun Edebiyat ve Hukuk bölümünün ve Ziraat Mektebi’nin talebeleri[10], Cemiyet-i Sufiye[11], Galatasaray Mektebi ve Türk Ocağı[12] heyetleri, Posta ve Telgrafçılar Teavün Cemiyeti[13] ve birçok kişi ve kurumların sefarethaneyi ziyaret ederek Yusuf Vezirli’yi tebrik ettiklerine dair bilgiler mevcuttur.

30 Ocak 1920 tarihindeyse Türk Ocağı tarafından Darülfünunun Konferans Salonunda Azerbaycan Cumhuriyeti’nin bağımsızlığının tanınması ile ilgili Halide Edip’in başkanlığında toplantı yapılmıştır. Halide Edip, konuşmasında Azerbaycan’ın kurtuluşunda Osmanlı Devleti’nin rolünden bahsetmiştir: “Bugün Türk ailesine yeni doğan bir küçük Türk hükümetinin veladetini kutlamak üzere biz Osmanlı Türkleri burada toplanıyoruz… Son büyük muharebe Osmanlı Türkünün felaketi pahasına oldu. Fakat milyonlarca Türk’ün akan kanı şarkta Rus emperyalizminin zincirleri altında bağlı duran müslüman Türk kardeşlerimizin hürriyet müjdesini satın aldı. Onun için bu gün hakikaten bizim günümüz, sevinç günümüzdür… Sevgili bayrağımızın yanında duran şu yavru bayrağı selamlayalım.”[14]

Toplantıda Yusuf Akçura, Hamdullah Suphi, Ruşen Eşref ve diğer önemli kişiler konuşmalar yapmışlar.

  • Azerbaycan’ın İşgali ve Sefaretin Kapatılması

27 Nisan 1920 tarihinde Rusların Bakü şehrini ele geçirmeleri sonucunda Azerbaycan Cumhuriyeti işgal edildi. Kısa müddet yarı bağımsız bir cumhuriyet olarak faaliyet gösteren Azerbaycan Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti Türkiye’deki yeni Ankara Hükümeti’ne temsilci olarak İbrahim Ebilov’u göndermiştir. Ebilov, Mustafa Kemal Paşa tarafından büyük sevgi ve ilgiyle karşılanmıştır. 18 Kasım 1921 yılında Anakara’da Azerbaycan Sefareti’nde bayrak çekme töreninde Mustafa Kemal Paşa Türkiye ile Azerbaycan arasındaki ilişkileri şu şekilde değerlendirmiştir: “Azerbaycan ile Türkiye arasında mevcut kardaşlığın, samimiyetin doğurduğu bağdan başka, Azerbaycan’ın diğer dostlarımıza temas noktasında bulunması da kıymetli ve ehemmiyetlidir. Coğrafi vaziyeti göz önüne getirilirse, hakikaten Azerbaycan’ın Asya’daki kardaş hükümet ve milletler için bir temas ve birleşme noktası olduğu görülür, Azerbaycan’ın bu özel mevkii, vazifesini pek mühim kılmaktadır.”[15]

İbrahim Ebilov, İzmir İktisat Kongresi arifesinde aniden rahatsızlanmış, 23 Şubat 1923’te vefat etmiştir. SSCB’nin oluşumundan sonra Birlik ülkelerinin temsilcilikleri lağvedilmiştir.

  • Sonuç

Azerbaycan Cumhuriyeti kurulduktan sonra onu ilk destekleyen devlet Osmanlı olmuştur. Osmanlı İmparatorluğu I. Dünya Savaşı’nda zor koşullar altında varlığını sürdürdüğü bir zamanda Azerbaycan’la Batum Antlaşması’nı imzalayarak yeni cumhuriyetin başkentini işgalden kurtarmıştır. Bu dönemde Azerbaycan resmi şekilde Avrupa devletleri tarafından tanınmadığı için Azerbaycan temsilcileri olan Mehmet Emin Resulzade, Alimerdan Topçubaşı İstanbul’da bulunan dünya devletlerinin elçilikleriyle temas kurmuş, Osmanlı üzerinden çıkış elde etmeye çalışmışlardır. Resulzade’nin ve Topçubaşı’nın başarılı faaliyeti sonucunda kısa zamanda iki devlet arasındaki ilişkiler kuvvetlense de, Osmanlı’nın I. Dünya Savaşı’nda yenilgiye uğraması Bakü’ye İngiliz kuvvetlerinin gelmesine neden olmuştur. İngilizlerin Kafkasya’dan çekilmesinden sonra Azerbaycan hükümeti ilişkilerin daha da ilerlemesi için Yusuf Vezirli’yi elçi olarak göndermiştir. Yusuf Vezirli’nin elçiliği dönemi İstanbul’un işgali yıllarına tesadüf ettiği için Türk toplumunda bağımsız bir devletin sefaretinin açılması olumlu bir hava yaratmış, özellikle Türk Ocağı gibi milliyetçi teşkilatların ve kişilerin sevincine neden olmuştur. Fakat Yusuf Vezirli, Azerbaycan’ın Osmanlı’daki elçisi olduğu için Anadolu’daki Kurtuluş hareketinin önemini anlayamamış, Mustafa Kemal Paşa’nın önderliğindeki savaşın zaferle sonuçlanacağına inanmamıştır. Ahmet Ağaoğlu’nun eşinin akrabası olduğu için Samet Ağaoğlu’nun hatıralarında Yusuf Vezirli hakkında şu şekilde yazması da bununla ilgilidir: “Yusuf Vezirof iyi salon adamı, acemi, beceriksiz politikacıydı. Anadoluda başlamış milli mücadeleye karşı soğuk davranıyor, hatta onu küçümseyen sözleri gazetelere geçiyordu. Annemin birkaç defa yaptığı uyarılara aldırış etmedi. Fakat dostları da yavaş yavaş azaldı sonunda, Azerbaycan’a komünist idare gelince işsiz, ancak sığınmış adam olarak İstanbul’da kaldığı zaman sefaretin salonları çoktan boşalmıştı. Sefarette oturan, heyecanlı, el kol hareketleri bol bir başkâtiple genç güzel karısından başka kimseyle görüşmüyordu. Zaferden sonra Ankara’nın İstanbul’dan uzaklaşması için ilk işaret verdiği adamlardan biri de Yusuf Bey oldu. Bir daha ne yüzünü gördüm, ne ismini işittim.”[16]

Yusuf Vezirli Azerbaycan Cumhuriyeti’nin Türkiye’deki ilk elçisi görevinde bulunmakla iki devlet arasındaki ilişkiler açısından ve elçisi olduğu devletin çıkarlarının sağlanması ve desteklenmesi açısından tarihi bir rol üstlenmiş, Azerbaycan diplomasisinin ilk temsilcilerinden olmuştur.

Kaynakça:

Ağaoğlu Samet, Hayat Bir Macera, İstanbul, 2013

Çemenzeminli Yusuf Vezir, Seçilmiş Eserleri, Bakü, 2005.

Çemenzeminli Y.V, Müstegilliyimizi İsteyirikse. Bakü, 1994.

Abutalıbov Ramiz, “Y.V.Çemenzeminlinin Diplomatik Faaliyeti Hakkında”, Odlar Yurdu gazetesi, sayı 438, 1989

Sadıgov Ramin, Azerbaycan Cumhuriyetinin İlk İstanbul Sefiri Yusuf Vezir Çemenzeminli’nin Fransa’daki Muhaceret Yılları. Tarih Araştırmaları Dergisi Archive Volume 33, Issue 56

Şimşir Bilal, Ankara’da Açılan İlk Azerbaycan Temsilciliği.

https://irs-az.com/new/pdf/201312/1386944848824816094.pdf (Erişim: 18.02.2021)

“Azerbaycan Mümessiliyle Mülakat: Dersaadet Mümessili Yusuf Bey Vezirov’un Beyanatı”. Yeni Gün, sayı 226, 2 Teşrinisani 1335

 “Azerbaycan Mümessiliyle Mülakat”, Tasvir-i Efkar, sayı, 2902, 15 Teşrinisani 1335

  “Yusuf Bey Vezirli ile Bir Hasbihal”, Tasvir-i Efkar, sayı 2954, 10 Kanunisani 1336

  “Kardeş Azerbaycan’ın İstiklali”, Yeni Gün, sayı 304, 19 Kanunisani 1336

  “Darülfünunluların Tebrikatı”, Yeni Gün, sayı 306, 21 Kanunisani 1336

  “Azerbaycan Mümessilini Tebrik”, Yeni Gün, sayı 308, 23 Kanunisani 1336

  “Azerbaycan Mümessilliği’nde Tebrik Ziyaretleri”, Tasvir-i Efkar, sayı 2968, 24 Kanunisani 1336

  “Azerbaycan Cumhuriyeti’ni Tebrik”, Yeni Gün, sayı 313, 28 Kanunisani 1336

  “Azerbaycanın Yavru Sancağını Taziz”, Vakit, sayı 802, 31 Kanunisani 1336


[1] Osmanlı gazetelerinde Vezirli ve Vezirov olarak geçmektedir. Ünlü Azerbaycan yazarlarından olan Yusuf Vezirli, “Çemenzeminli” mahlasını kullanmıştır.

[2] Çemenzeminli Yusuf Vezir. Seçilmiş Eserleri, Bakü, 2005, ss.4-10.

[3] Çemenzeminli, Y.V. Müstegilliyimizi İsteyirikse. Bakı, 1994, s.49

[4] Abutalıbov Ramiz, “Y.V.Çemenzeminlinin Diplomatik Faaliyeti Hakkında”, Odlar Yurdu gazetesi, sayı 438, 1989, s.3

[5] Sadıgov Ramin, Azerbaycan Cumhuriyetinin ilk İstanbul Sefiri Yusuf Vezir Çemenzeminlinin Fransadaki Muhaceret Yılları. Tarih Araştırmaları Dergisi Archive Volume 33, Issue 56, s.393

[6] “Azerbaycan Mümessiliyle Mülakat: Dersaadet Mümessili Yusuf Bey Vezirov’un Beyanatı”. Yeni Gün, sayı 226, 2 Teşrinisani 1335, s.1

[7] “Azerbaycan Mümessiliyle Mülakat”, Tasvir-i Efkar, sayı, 2902, 15 Teşrinisani 1335, s.1

[8] “Yusuf Bey Vezirli ile Bir Hasbihal”, Tasvir-i Efkar, sayı 2954, 10 Kanunisani 1336, s.1

[9] “Kardeş Azerbaycanın İstiklali”, Yeni Gün, sayı 304, 19 Kanunisani 1336, s.1

[10] “Darülfünunluların Tebrikatı”, Yeni Gün, sayı 306, 21 Kanunisani 1336, s.1

[11] “Azerbaycan Mümessilini Tebrik”, Yeni Gün, sayı 308, 23 Kanunisani 1336, s.3

[12] “Azerbaycan Mümessilliğinde Tebrik Ziyaretleri”, Tasvir-i Efkar, sayı 2968, 24 Kanunisani 1336, s.3

[13] “Azerbaycan Cumhuriyetini Tebrik”, Yeni Gün, sayı 313, 28 Kanunisani 1336, s.2

[14] “Azerbaycanın Yavru Sancağını Taziz”, Vakit, sayı 802, 31 Kanunisani 1336, ss.1-2

[15] Şimşir Bilal, Ankara’da Açılan İlk Azerbaycan Temsilciliği.

https://irs-az.com/new/pdf/201312/1386944848824816094.pdf (Erişim: 05.05.2022)

[16] Ağaoğlu S. Hayat bir macera. İstanbul: Yapı Kredi Yayınları, 2013, s:96

Osmanlı’da Siyasetnameler

Kasım Bolat
Çankırı Karatekin Üniversitesi Tarih Bölümü Doktora Adayı

Günümüzde en çok duyduğumuz kelime olmakla birlikte siyaset Arapça anlamı ile “bir nesneyi dikkatlice gözetlemek” manasına gelmektedir. Bu kelimeye halkı dikkatlice gözetlemek ve korumak manası da eklenince zaman içerisinde diplomasi ve politika anlamı kazanmıştır. Siyasetname ise devlet yönetimi ile ilgili eser demektir.

Siyasetnamelerin ilk çıkış noktaları Hz. Peygamber olmuştur. Buna göre ilk İslam Devleti sınırları genişledikçe ve fethedilen beldelere valiler atandıkça Hz. Peygamber bu valilere gittikleri bölgelerde halka nasıl davranılması gerektiğini öğütler halinde anlatır. Buna göre değişmeyen tavsiyelerin başında adaletli olunması ve örnek davranışlarda bulunulması gelmektedir. Bu şekilde ümmet çağında birçok siyasetname telif edilmiştir. Türk İslam devletleri dâhilinde Siyasetname türünden en çok bilinen eser ise Selçuklu Veziri Nizamülmülk’ün Siyasetnamesidir. Bu eserde vezir, padişahlara ve ümeraya nasıl davranılması gerektiğinden bahisle devlet yönetimine dair birçok değişik başlıklar altında tavsiyelerde bulunur. Bu tavsiyelerin başında ise savaş ve barış zamanlarında halka nasıl davranılması gerektiği gelir. Casus kullanımının öneminden bahseder ve casusu başka bir casus ile takip ettirip işini doğru yapıp yapmadığını bilme konusunda ciddi tavsiyelerde bulunur.

Osmanlı Devleti’nde ise Siyasetnamelerin ayrı bir önemi vardır. 16. yüzyıl sonlarından itibaren devlet yönetiminde ciddi aksaklıklar başlar. Bu nizam ve kanun bozukluğu birçok âlimin ve tarihçinin dikkatini çeker. Konuyu hassasiyet ile yaklaşan âlimler devlet yönetimine dair eserler kaleme alırlar. Daha çok sorun ve çözüm odaklı kaleme alınan bu eserler gerçekten de Osmanlı Devletindeki bozulmaların asli sebeplerini bütün açıklığı ile okuyucuya sunarlar. Bu Siyasetname türünden eserler yazıldıkları anlayış çerçevesinde ümeranın dikkatini çekmek ve sorunu halletmek üzere kaleme alınmışlardır. Bu açıdan bakıldığında 17.yy’da Koçi Bey’in Sultan IV. Murad ve daha sonra da Sultan İbrahim’e sunduğu risaleler Osmanlı Siyasetname kültürü açısından çok kıymetlidir. Hasan Kafi El- Akhisari’nin, Gelibolulu Mustafa Âli’nin ve Katip Çelebi’nin de Siyasetname türünden devlet yönetimindeki bozukluklara dikkat çektikleri bir çok eseri vardır ve bu eserler ciddi manada sorunu temel almışlardır. Sadece kalemiyeden gelerek problemin içinde bulunmuş ve buna çözüm üretmiş kimseler değil, devlet idaresinde bulunmuş ve veziriazam olmuş ümeradan da siyasetname  yazanlar olmuştur. Bunlardan en bilineni de aynı zamanda Kanuni Sultan Süleyman’ın kız kardeşi ile evli olan Lütfi Paşa’dır. Lütfi Paşa, azledildikten sonra kaleme aldığı hem kadim bilgileri derlediği hem de kendi tecrübelerini aktardığı Asafname isimli eserinde, son derece önemli tespitlerde ve tavsiyelerde bulunmaktadır.

Gerek devlet görevinde bulunmuş kimseler ve gerekse padişahların telkin ve tavsiyeleri neticesinde ortaya çıkmış siyasetnameler, Osmanlı’da zengin bir literatür haline geldi. Böylece nasihatnameler de ve bir bakıma siyasetname türünden eser şeklinde yazılmaya başlandı. Erken dönemlerde tercümelerden ve sözlü anlatımlardan istifade edilse de Osmanlı İlmiyesi ve kalemiyesi geliştikçe bu türden yazılan telif eser sayısı da artış gösterdi. Buna en iyi örnek hiç şüphesiz II. Murad zamanında Mercimek Ahmed’in Türkçe’ye tercüme ettiği Keykavus’un, oğlu Giylanşah’a 1082 tarihinde yazdığı Kabusname’dir. Mercimek Ahmed, tercümesinin giriş kısmında bu eseri tercüme hikayesini de yazmaktadır. Buna göre bir gün Filibe yolunda iken Osmanlı Padişahı II. Murad ile karşılaşır ve huzurunda bulunur. Padişahın elinde bir kitap görür ve dikkatini çeker. Onun hangi kitap olduğu sualinde bulunur. II. Murad da “Kanbusname’dir, hoş kitaptır ve içinde çok faideli ve nasihatler vardır. Ama Farsî dilincedir. Bir kişi Türkîye tercüme etmiş veli Ruşen değil, açık söylememiş. Eyle olsa hikayetinden halavet bulmazız. Ve lakin bir kimse olsa ki bu kitabı açık tercüme etse, ta ki mefhumundan gönüller haz alsa” der ve böylece eser Türkçe’ye son derece anlaşılır yalın hali ile kazandırılır.

19. yüzyılda da Siyasetname türünden eserler devam etmiş ancak isim değiştirmişlerdir. III. Selim, ıslahatlarına başlamadan önce devlet adamlarından devletin durumu hakkında rapor talep etmiştir. Bu raporlar layiha olarak Sultan III. Selim’e sunulmuştur. Cevdet Paşa, meşhur eseri Tarih-i Cevdet’de bu layihalardan, yazarlarından ve içeriklerinden uzun uzun bahsetmektedir. III. Selim bu raporları ciddi bir şekilde okumuş ve devletin içinde bulunduğu ve yapılması gerekenleri daha iyi kavrayarak adımını ona göre atmıştır. Bu gelenek II. Mahmud ve II. Abdülhamid döneminde de devam etmiştir. II. Abdülhamid dahi devlet adamlarından ve güvendiği Paşalardan layihalar istemiş ve özellikle askeri ve mali açıdan ne gibi sorunların olduğunu bilmek istemiş ve çözüm önerilerini talep etmiştir. II. Abdülhamid’e sunulan bu layihalar da doktora tezi olarak çalışılmış ve ilim âlemine sunulmuştur.

Yazılan siyasetnameler birkaç başlık altında tasnif edilebilir. Bunlar, padişahlar için yazılan nasihatnemeler, başta veziriazam ve doğan olarak vüzera için yazılan siyasetnameler ve bir de genel  diyebileceğimiz siyasetnamelerdir. Her ne olursa olsun, erken dönem Osmanlı Devleti’nde kaleme alınan siyasetnamelerin, birbirinden bağımsız olmakla beraber ortak bir noktada buluştukları söylenebilir. O da erken ve ilk dönemlerde, bozulmanın kendini hissettirdiği dönemlerde kaleme alınan eserler, yenilik ve değişim arayışından çok, eski kanunların sıkı bir şekilde uygulanması yönündedir. Dahası, gelişme ve nizam, Kanun- ı Kadim’de aranmış, dönemin padişahlarına bu yönde tavsiyelerde ve hatırlatmalarda bulunulmuştur. Esasen düzenin bozulmasının sebebi, eski kanunların uygulanmamış olmasının nedenlerinde aranmaktadır. Zira ecdat, her şeyi doğru ve kuralına uygun bir şekilde yaptığı için gücü elde etmiş fakat sonrasında bu durum önemsenmediğinden ve daha başka sebeplerle devlet zayıflamaya yüz tutmuştur.

Hükümdarın devleti yönetmesindeki hassasiyeti İslam telakkisi içerisinde çok daha farklı bir yere sahiptir. Buna göre halk, Allah’ın hükümdara bir emanetidir ve bu açıdan hükümdar halkından sorumlu olarak onları en iyi şekilde yönetmek zorundadır.

Editörün Notu: Yazarımız Kasım Bolat Bey’in işbu yazısının detaylarını da içeren Osmanlıda Paşalar ve Padişahlar 1421-1520: Sultanların Gölgesinde İktidar Mücadelesi isimli kitabına Ötüken Neşriyat aracılığıyla ulaşabilirsiniz.

Gülhane Parkı’ndan Bir Sahne: Bahar ve Çiçek Bayramı

Ece Konuk
Boğaziçi Üniversitesi Atatürk Enstitüsü doktora adayı.

İstanbul’un ilk ve en büyük parklarından biri olan Gülhane’nin toplumsal hafızada çok katmanlı ve oldukça önemli bir yer ettiği savunulabilir. Gülhane Parkı asır-dide ağaçları, Tarihi Yarımada’yı taçlandıran pitoresk ve mistik silüetiyle Sarayburnu’ndan denize kavuşur. Ancak Gülhane bu doğal imgelerinin yanı sıra, parkın sahne olduğu çeşitli kutlama pratikleriyle de hatırlanır. Topkapı Sarayı’nın arka bahçesi olan bu mekanda yüzyıllar boyunca sultanın imparatorluk sembolizmini yücelten gösterişli törenler yapıldı. Osmanlı Devleti’nin son yıllarında halkın kullanımına açılan park, bir yandan çeşitli modernite kurumlarına ev sahipliği yaparken bir yandan da Birinci Dünya Savaşı propagandalarının düzenlendiği yeni bir kamusal sahneye dönüştü. Erken Cumhuriyet boyunca park, yeni rejimin sembollerini hafızalara kazıyan bayram kutlamaları gibi etkinlikleri ağırladı. Demokrat Parti döneminde içeriği ve ölçeğiyle bütün diğer kutlama pratiklerinden belirgin biçimde ayrışan, halkın “akın ettiği, bedensel ve ruhsal sağlığına kavuştuğu, ucuza eğlendiği” bir festival alanına dönüştü. Bahar ve Çiçek Bayramı isimli bu etkinlik İstanbul’un eğlence hayatına dair önemli bir kesit sunar. Bu kısa yazı İstanbul’un kadim kent parkı Gülhane’de 1950’li yıllarda düzenlenen bayramın kısa bir hikayesini anlatacaktır.

Bahar ve Çiçek Bayramı (Ece Konuk tarafından hazırlanan kartpostal)

1950 yılının Mayıs ayında devlet eliyle ilk kez düzenlenen bayram, iki gün sürmesi planlanan ve vatandaşın baharın gelişini kutlamasını hedefleyen bir etkinlikti. Dönemin İstanbul valisi ve belediye başkanı Fahrettin Kerim Gökay, Cannes ve Nice’de gördüğü çiçek bayramlarından etkilenerek bir benzerini İstanbul’da yapmak istediğini belirtmişti (Milliyet Gazetesi, 04.05.1950, s: 2). Bu ilhamla düzenlenen bayramın bir gün için dahi olsa sönmüş bir muhite taze bir ruh getirmesi umuluyordu (Milliyet Gazetesi, 19.05.1951, s: 2).

Ancak bayram, zamanla halkın büyük bir coşkuyla ziyaret ettiği bir kutlama pratiğine dönüştü. Gazete haberlerinden edinilen bilgiye göre, 1950’li yılların ortasından itibaren bayram yaklaşık iki milyon vatandaş tarafından ziyaret ediliyordu. Dönemin İstanbul nüfusu göz önünde bulundurulduğunda bu katılım oranının son derece yüksek olduğu savunulabilir. Halkın yoğun ilgisi doğrultusunda her yıl Mayıs ayında birkaç gün sürmesi planlanan etkinlikler, bütün yaz aylarını kapsayacak şekilde uzatıldı. Etkinliğin ölçeği genişledikçe parkta bulunan eğlence tesisleri de çeşitlendi. Bayram, zamanla bahar ve doğayla ilgili bağlamından tamamen uzaklaşarak halkın coşkuyla eğlendiği bir kent festivaline dönüştü. Demokrat Parti döneminde İstanbul’un geçirdiği demografik ve sosyolojik dönüşümler göz önüne alındığında, bayramın iş gücünün yeniden üretilmesi ve sosyal çatışmaların önlenmesi gibi çeşitli toplumsal amaçlar doğrultusunda işlevselleştiği savunulabilir.

“Ampulden Bahar Kıyafetleriyle Gülhane: Renk Diyarı” (Hayat Dergisi, sayı: 35, 07.06.1957, s: 22).

Parka 25 kuruşluk bir duhuliye ücretiyle girilirdi. Bu ücretten elde edilen gelirle hem parktaki tesisler geliştirilir hem de asayişten sorumlu bir işçi ordusu istihdam edilirdi. Sergi mekanları, eğlence donatıları, çadır tiyatroları, gazinolar ve hatta posta ofisi gibi çeşitli tesisler sayesinde park bir ziyaretçinin hiç dışarı çıkmadan bütün ihtiyaçlarını karşılayabileceği, adeta otonom bir yapıya sahipti. Bayrama ilişkin haberlerin basıldığı Bahar ve Çiçek Bayramı Gazetesi’nde yer alan reklamlar, parkın yeni ve cazibeli imgesine dair ipuçları sunar. Park sadece “ucuz, güzel, sıhhi ve zevkli” eğlencelerle dolu olmakla kalmamış, aynı zamanda “İstanbul’un en serin, nezih, güzel, yakın ve eğlenceli yeri”ne dönüşmüştü (06.08.1955, sayı: 18, s: 4). Bayramın imgesi bayrama özgü üretilmiş bilumum objelerde cisimleşiyordu. Lale ve çiçekler etrafında şekillenerek festivali kurumsallaştıran pullar, zarflar, sigara paketi gibi çeşitli ürünler de günümüzde pek çok sahafın elinde bulunuyor. Bu nesnelerin yanı sıra parkın yoğun bir şekilde aydınlatılması hem parkın geceleri de aktif olarak kullanılmasını sağlıyor, hem de parkın cazibeli imgesini pekiştiriyordu. Bayrama özgü aydınlatma elemanları, etkinliğin kendine has bir görsel hafıza oluşturuyordu. Parkın “geceleri ışık bolluğu içinde, gündüzünden bile daha gündüz haliyse halkın arzuyla koştuğu bir cennete” dönüşmüştü (Hayat Dergisi, sayı: 35, 07.06.1957, s: 22). Bayramın cazibeli temsilleri, çeşitli dönemlerde parka adeta musallat olmuş tekinsizlik söylemlerinin de bertaraf edilmesini sağlıyordu.

Bayram etkinliklerinden bir kesit: Soğuk Savaş döneminde Amerika propagandası yapması için işlevselleşen “Türkiye’de Kalkınma” sergisi. (Hayat Dergisi, sayı: 49, 13.07.1957, s: 17)

Bayram halkın eğlenmesi kadar, nüfusun bedenlerine ilişkin çeşitli iktidar söylemlerinin yayılmasını da sağlardı. Gazetelerde bayrama ilişkin çok sayıda habere yer verilirdi. Bu haberler Gülhane’de sağlanan imkanları överek yeni hükümeti yücelten, popülist bir söylemin parçasına dönüşürdü. Aynı zamanda dönemin toplumsal normlarına uygun düşen bedenleri bu haberler sayesinde görünürlük kazanırdı. Bedene ilişkin idealize edilen nitelikler belirgin bir süreklilik gösterdiği halde, bu niteliklerin her dönemin koşullarında yeniden şekillendiğinin ve kendine özgü bir temsil biçimi kazandığının altını çizmekte fayda var. Örneğin 1950’li yılların İstanbul’unda beden ve ruh sağlığını olumsuz etkileyen hızlı kentleşme, verem salgınları ve yoğun çalışma koşulları gibi durumların Gülhane ziyaretleriyle bertaraf edilebileceği vurgulanırdı. Hatta bayram, sıklıkla gazetelerde halkın gitmesi için açıkça önerilir ve işaretlenirdi. Vali Gökay, bir ruh hekimi olarak halkın parkta sunulan imkanlardan faydalanırken ruh sağlığını da kazanabileceğini vurgulamıştı (Milliyet Gazetesi, 04.05.1950, s: 2). Hatta park sıcak yaz günlerinde halkın rahat rahat eğlendiği, serinlediği ve sıhhatini kazandığını bir “ruh prevantoryumu” haline gelmişti (Bahar ve Çiçek Bayramı Gazetesi, Sayı:4, s: 1). Yani parkı düzenli ziyaret eden bir vatandaşın tıpkı bedeni gibi, ruhu da hasta olmazdı!

Parkın bedene ilişkin vurguladığı bir diğer söylemse, normatif cinsiyet tanımlarına uygun düşecek çeşitli etkinliklerin varlığıydı. Ailelerin parka çocuklarıyla gelebileceği sürekli vurgulanırdı. Gerçekleşen etkinlikler de özellikle çocuklu ailelerin ihtiyaçlarını karşılayacak şekilde düzenlenmişti. Parkın çocuklar için zengin tesislerle donatılmış, güvenli ve steril olduğunun altı sürekli çizilirdi. Bu söylemlerin bir uzantısı olarak da toplumsal cinsiyet rejimleri aile üzerinden tanımlanır, bilhassa kadınların anneliklerine ilişkin toplumsal rolleri sıklıkla vurgulanırdı. Erken cumhuriyet yıllarında evinin sorumluluğunu üstlenirken ülkenin kalkınmasını sağlayacak mesleklerde yoğun olarak yer verilmesi gerektiği sıklıkla dile getirilen kadınlar, 1950’li yıllarda daha çok aileleri ve evleri üzerinden temsiliyet kazanırdı. Örneğin Akşam Gazetesi’ndeki bir haberde kadınların “hiç şüphesiz çocuklarını eğlendirmek için” elektrikli otomobillere bindiği ifade edilmişti (Akşam Gazetesi, 04.06.1955, s: 3). Bu yaygın söylemler aracılığıyla parkın evin bir uzantısına dönüşmesi sağlanırken kadınlar ve erkekler de belli aile rolleriyle imlenirdi. Bu boyutlarıyla bayram, 1950’lerin İstanbul’una dair önemli bir kesit sunuyor. Bayram boyunca Gülhane, İstanbul için merkezi bir karşılaşma mekanıydı. Etkinliğin gördüğü rağbet sebebiyle İstanbul’un Vatan Caddesi, Yenikapı Lunapark Sahası, Spor ve Sergi Sarayı, Şemsipaşa Parkı gibi çeşitli kesimlerinde de “Bahar ve Çiçek Bayramı” ismini taşıyan, ancak bağlamı Gülhane’den oldukça farklı olan çeşitli etkinlikler düzenlendi. 1960 yılına dek kutlanan bayram, darbe ile kesintiye uğrayarak zamanla sönümlendi. Ancak bayramın ilerleyen yıllarda, hatta günümüzde dahi parkta gerçekleşmeye devam eden çeşitli ölçeklerde ve bağlamlarda kutlama pratiklerine ilham olduğu savunulabilir.

Merhaba

Muratcan Zorcu
Koç Üniversitesi Tarih Bölümü doktora öğrencisidir.

Kişisel bir hikâyeye hoş geldiniz. Hikâyemiz son üç dört aydır kolektif bir bilinçle hareket ediyor. Gün geçtikçe daha kolektif hâle gelecek. Ama şimdi hikâyeyi başa saralım. Üniversite yıllarında derslerimi takip ederken veya etmeye çalışırken bir yandan ders aralarında tanıdıklarımla sohbet ediyordum, diğer yandan da lise yıllarından beri biriktirmeye çabaladığım birbirinden değerli dostlarımla yılda bir iki kez buluşuyorduk. (İstanbul’da kapılarını aşındırdığım kıymetli büyüklerimden şimdilik bahsetmeyeceğim.) Bu süreçte de Feyzi, Berk, Alparslan, Engin ve Bahadır benim en yakın dostlarım oldular. Her zaman muhabbetlerinden memnun ayrıldım. Ama özellikle Alparslan’la 2010’lu yılların sonlarında Moda Sahili’nde, Kanyon’da, Boğaziçi kampüsünde yaptığımız gezintiler diğerlerinden de başka bir özellik taşıyordu: Dünyayı değiştirmek fikri ana temamızdı. Herhangi bir film yönetmeni bir filmle toplumu çevre felâketine karşı duyarlı hâle getirebiliyorsa Türkiye’nin en önemli üniversitelerinden birinde okuyan biz, niçin böyle bir çaba içine girmiyorduk? Bu fikirsel temellerle bir defterimi ‘proje defteri’ ilan edip her konu hakkında karalamalara başladım. Bu karalamaların hepsi nedense kişisel bir blog fikrine çıkıyordu; yazacaktım ve on dokuzuncu asrın büyük insanları gibi bir şeyleri değiştirecektim. Hem heveslerin hem de amatörlüğün getirdiği çabalarla her yılın Eylül ayında Ağustos’ta zihnen pişirdiğim blog açma fikrini fiiliyata döküyordum; Ekim’de, Kasım’da da bir şekilde içerik üretebiliyordum; ama dönem sonu yaklaşıp final sınavları ve assignment’lar biriktikçe blog konusundaki hevesim kaçıyordu. Bu blog açma çabam Blogger ve WordPress üzerinden üç dört yıl kadar devam etti. Sonrasında Mart 2020’de pandemi zuhur edip evlere kapandığımızda çok güzel bir proje ilgimi çekti; Gergedan Dergi(si) internet üzerinden çok kıymetli bir ekiple sağlam içerikler hazırlıyordu ve günceldi. Eski fikirleri ısıtıp ısıtıp önümüze sunmuyordu. Bu süreçte, kıymetli dostum S. Oğul Tuna’nın davetiyle yoğunluğum müsaade ettikçe ben de yazılar yazmaya başladım. Gergedan Dergi’de yazarken de kişisel bir blog fikrine saplanıp kalma gerekçem, lise yıllarında çıkardığım “Tarih Silsilesi” dergisi sırasındaki deneyimlerimden ileri geliyordu: Dergicilikteki devamlılığın önündeki ana sorun, çoğunlukla matbaa masrafları ve içerik üretim sıklığı olmuştur. Bu deneyim bana sürekli geriye ket vuruyordu.

2021 yılı, uzun yıllardır kendimi kısıtladığım meselelerden arındığım bir yıl oldu. Yüksek lisans tezimi yazarken gündüzleri çalışıyor, geceleri de moda bir tabirle ‘boş yapıyordum’. Pandeminin bizleri eve kilitlemesi kıymetli dostlarımla görüşmeyi bilgisayar ekranlarına sıkıştırınca daha sık görüşmeye başladık. Pandeminin getirdiği sıkıntılarla sosyal medya hesaplarına -ama özellikle Twitter’a- birçok akademisyen ve akademisyen adayı katıldı. Bu hesaplar, sosyal medyayı aktif olarak kullanmaya başlayınca bu “networking” insanları yakınlaştırdı; müsait vakit yaratıldığında da buluşmaların önünü açtı. Bunlarla birlikte, 2021 pandeminin bir önceki yıla göre hafiflediği bir yıl oldu, aşılama hızlandı; pandemi döneminde tanıştığımız insanlarla oturup sohbetler ettiğimiz bir yaz geçirdik. Eylül ayına girerken de yeni okul heyecanı sarmıştı beni.

Bir gece bilgisayar başında bir epifani (seküler anlamda kullanıyorum) ânımda ise bu projenin zamanının geldiğini düşündüm. Sanki yıllardır hazırlandığım bir projenin tezahürüne şahit oldum. O günün sabahında yine yakın arkadaşlarımla bir belediye tesisinde kahvaltı yapıp sonrasında Amerika’daki bir arkadaşımla Zoom üzerinden görüşmüştük. Güzel tesadüflerin peş peşe gelmesiyle matbaa masraflarını sanal ortamı kullanarak, devamlılığı da yıllık planlarla aşmak mümkündü. En azından her yıl, yirmi altı kişiye kendi uzmanlık alanlarında yazılar yazdırmak veya konular tavsiye etmek kotarılamayacak bir iş değildi. Bu fikirlerle, uzmanlıklarına güvendiğim en yakınımdaki beş kişiye mesaj attım. Hepsi de olumlu görüş bildirince projelendirmeye başladım. Ofisimde bir hafta içerisinde yaklaşık otuz-otuz beş kişiye ulaştım. Olumlu dönütler beni ciddiyete yaklaştırıyordu, yapılması elzem şeyleri en kısa zamanda tamamlıyordum.

16 Eylül 2021 gecesi başlayan projelendirme çabaları, 25 Ekim 2021 tarihi geldiğinde çok da kolay olmayan bir tekâmül sonrasında tamamlandı. Yazarlar belirlendi, yazarlarla konular üzerinde görüşüldü. Hisarüstü’nde meseleyi daha derinden öğrenmek isteyen yazar dostlarımla beyin fırtınası yapıldı. Kişisel bir çaba hem kolektif bir çabaya dönüşüyor hem de ekip büyüyordu. İlk görüştüğümüz editör adayımız haklı sebeplerle ‘affını isteyince’ yeni bir editör aramaya koyuldum, Nazlı Esen Albayrak editörümüz olarak çalışmayı kabul etti; ilgisine teşekkür ediyorum. Aynı şekilde, rica ettiğimde beni kırmadan hemen Adobe Photoshop programının başına oturan Ece Konuk’a da logo tasarımımız için teşekkür ediyorum.

Özetle, kendilerine iddialı bir şekilde Bugünü Miras Edenler diyen bir ekibin çabalarıyla ortaya çıkacak olan sitemize hoş geldiniz. Gerekli şartları taşıyabilirsek, yarınlara kalmak için yayımlanacak, sosyal bilimlerin çeşitli alanlarında yazılacak yazılarımızı yıllık olarak çıkacak matbu dergi aracılığıyla da sizlere ulaştırmayı planlıyoruz. Konularımızın genel kategorilerini sağ alttaki listede görebilirsiniz. Her on dört günde bir Cuma sabahları saat onda sizlerle olacağız. İlk yazarımız ise Boğaziçi Üniversitesi Tarih Bölümü son sınıf öğrencisi Batuhan Aksu. İlk yazısında, IŞİD’in Ortadoğu’da yok ettiği tarihî eserleri ve bunun sebeplerini tartışıyor. Daha fazlası için sitemizi ve sosyal medya hesaplarımızı takip etmeyi unutmayın!

Adresimiz: yarininkulturu@gmail.com