“Her yer karanlık pür nûr o mevki
Mağrib mi yoksa makber mi ya Rab”
Abdülhak Hamid’in Beyrut’ta veremden vefat eden eşi Fatma Hanım’a ithafen 1886 yılında kaleme aldığı Makber adlı mersiyeyi bilirsiniz. Hamid, eşinin kaybıyla öylesine derinden sarsılmıştır ki zaman ve mekân mefhumunu yitirir; kendini Mağripte, Kuzey Afrika’nın batısında değil, mezarın dibinde hisseder. Oysa kuvvetli bir aşkı kaybetmenin yürekte bıraktığı sızıyla efkâra gark olan yalnız Hamid değildir. Öteki Hamid’e duyduğu aşk kadar kuvvetli bir nefret de Mağripte makbere düşen Ethem Nuri’dir. Onu musikinin kollarında derman aramaya iten elim hadise, Abdülhamid’e ayak dirediği için düştüğü Batı Trablus zindanlarında başından geçenlerdir. Yolculuğu doğduğu topraklardan sürülmekle başlar. Padişahın hafiyesi Dişlek Hasan’la didişmesi hasebiyle hücreye atılır. On üç ay boyunca ayağında prangalarla, zeminden on sekiz ayak aşağıda kaldığı bu çilehane ona iki hediye bırakır: Birincisi Makber’i bestelemek; ikincisiyse her dara düştüğünde duvara yaslanıp hâlet-i hüzünnâk içinde Makber’i terennüm etmek.
Ömrünün büyük kısmını zindan ve sürgünde geçiren Ethem Ruhi’nin sözünü ettiği Makber’in bestesi Mehmet Baha Pars’a, terennümleri Hamiyet Yüceses’e ait o aşina melodi midir, bilinmez. Fakat Altan Deliorman’ın Kırık Kanatlı Jön Türk’ü Ethem Ruhi’nin musikiye düşkünlüğü, tıpkı tutuşturduğu İttihatçı ölmez kini gibi, bir türlü bitip tükenmez.
Önce komitacılığı çekilmiştir Ruhi’nin ruhundan, sonra gazeteciliği. Bulgaristan’da üstüne giydiği siyasetçi gömleği de kısa sürede dar gelir. Müşir Recep Paşa’nın nasihati üzerine yöneldiği “kanun adamlığı” dahi ruhunu doyurmaz. Nazlı demokrasi çiçeğini bir kez daha koklama hevesiyle 1946’da kurduğu partiyle yeniden siyasete soyunur; ama siyasetçilik yine eğreti durur üstünde. Kanatları kırılsa da Ethem Ruhi bir devrin adamıdır. Ne yalnız musikiye olan tutkusuyla sınırlanabilecek bir isim ne de “Yıldız’daki baykuşu” öldürme arzusuyla çırpınan Jön Türklük tahayyülünden mülhemdir. Benim için Ethem Ruhi’yi Ethem Ruhi yapan, ona “Balkan” soyadını kazandıran iştirakleridir.Fakat bu yazı size bir Ethem Ruhi Balkan biyografisi vadetmiyor. Zaten böyle bir teşebbüse girişmenin imkânsızlığının farkındayım. Ethem Ruhi’nin hayatını, Bourdieu’nün dediği gibi, “bir yolculuk” ya da bir halkın “hikâyesini” başlatan o lider olarak ele alıp bu yalanın parçası olmayacağım. Malum, hayat kaotik, kopuk ve tesadüflerle doludur. Tarihçinin üstüne sinmiş kalmış bir kişinin hayatını yazarken olaylar arasında gerçekte olmayan bir “tutarlılık” ve “neden–sonuç ilişkisi” kurma kaygısından uzağım. Ya da Malcolm’un işaret ettiği gibi, ölmüş bir adamın evine girip eşyalarını karıştırıp kafamdaki hikâyeye uyanları seçip gerisini bırakmayacağım. Bulgaristan üzerine uzun yıllardır çalışmamın Ethem Ruhi’ye heybemde birçok ön kabulle gelmeme yol açtığının bilincindeyim. Fakat psikanalitik bir yerden yaklaşan Dominick LaCapra gibi düşünürlere kulak verecek, kendi travmalarımı ve arzularımı bu beyaz kâğıtta yer verdiğim tarihsel figüre yansıtmamaya gayret edeceğim. Elbette bunları yapmaya çalışırken hepsini yapamamaktan azade olmayacağım.
Sinem Arslan
Boğaziçi Üniversitesi Atatürk Enstitüsü’nde doktora adayıdır.
Sinem Arslan tarafından hazırlanan raporun tamamına aşağıdan ulaşabilirsiniz.


Yorum bırakın