Mozart’ın, müzik tarihinde sarsılmaz ve kendine özgü bir yeri olduğunu kabul etmek gerekiyor. Ölümünün üzerinden iki yüz seneyi aşkın zaman geçtiği halde onun en az bir bestesini duymadan dünyadan geçip gitmek henüz mümkün görünmüyor. İnsanlığın ortak kültürel mirasında Mozart’a benzer figürler hep vardır; kimsenin yarışmayı düşünmediği, biricikleşmiş figürler. Neden bu kadar meşhur veya kutsal olduğunu sorgulamaya çekindiğimiz; Michelangelo veya Da Vinci gibi figürler. Bugün bir sembol olarak Mozart’ı düşünelim istiyorum. Kendisine dair saptadığım iki tezat var. Bu iki tezat üzerinden “Mozart’ı özel kılan neydi?” sorusunu cevaplamaya çalışacağım.
Ulvi Bir Kimlik
Bahsi geçen tezatlardan ilki olarak, Mozart’ın çok erken yaşlarda ulvi bir kimlik edindiğini, İsa ile eşleştirildiği söyleyebilirim. Yaşadığı dönemde kendisini dinleme şansı bulan soylular, onun bir ışık hüzmesi olduğunu; konserlerinin ardından günler süren körlükler yaşadıklarını aktarmışlar. Bu, doğru olabilir. Bizler de geçen iki yüz yılın ardından okul zillerimiz veya reklam müziklerimiz için henüz daha iyi bir alternatif bulabilmiş değiliz. Tanrısal bir vahiy kabul edilen bu müzik nasıl oldu da dünyayı sokak sokak gezerek insanlığın ortak sesi haline geldi? Bir eserin aynı anda hem tanrıdan yeryüzüne düşen ışık hem de bir çalar saat melodisi olabilmesi nasıl mümkün?
Tezatlardan ikincisine geçecek olursak, herkesin zihninde çalan bu melodilerin, kimsenin kalbinde özel bir yer edinmeyi başaramadığı söylenebilir.. Şimdiye dek, Mozart’ı en sevdiği besteci olarak anan birine rastlamadım. Anlaşılıyor ki, hepimize işleyen, hepimizi sarıp sarmalayan ama neticede derin bağlar kuramadığımız eserlerden söz ediyoruz.
Her iki tezat da mükemmel bir biçimde birbirine bağlanıp Mozart mitini meydana getirecek. Mozart’ın masalsı, diğer bir taraftan skandallarla dolu kısa yaşam öyküsünden yola çıkacağız. İşaret ettiğim iki tezatın ana resmi tamamlayan parçalar haline geleceğini ve yola çıkmamıza sebep olan soruların kendi kendilerini cevaplandıracaklarını hissediyorum.
Leopold’un Rüyası
Hikaye; Salzburg, Avusturya’da başlıyor. Almanya’nın da sınırında yer alan bu bölge, dünyaca ünlü bir besteci olmak için fena bir konum değil. Müzisyen istihdam eden bir bölge olmasının yanında Viyana, Paris gibi dönemin ünlü müzik başkentlerine buradan bir köprü kurmak mümkün. İlerleyen satırlarda da görüleceği üzere aslında Mozart, tüm avantaj ve dezavantajlarının ötesinde daha önce denenmemiş yeni bir yol seçerek tarihin ilk freelancer’ı olacak. Kendisini, çağının ötesinde bir özgürlük ve bireyselleşme mücadelesine iten sebeplerin başında muhtemelen babası Leopold geliyor. Mozart’ın tüm yaşamı babası sayesinde ve babasına rağmen yapıp ettiklerinden ibarettir.
Mozart’ın hayatının yüzde seksenlik bölümü babasının rüyası, kalan yüzde yirmisi ise babasına karşı mücadelesinden oluşur. Yaşamını, kimliğini; Leopold’dan ayrı anlamak veya yorumlamak mümkün değil. Hem despot bir baba hem de menajer olarak Leopold, oğlunu bir kuklaya çevirirken farkında olmadan dünyaya müziği hediye edecekti.
Mozart, henüz beş yaşındayken kendi bestelerini yapabilir durumdaydı.[1] Oğlunun; piyanoya arkasını dönerek, baş aşağı, tuşların üstünü örterek doğaçlama besteler çalabilmesi ve porselenden yapılmış gibi sevimli görünüyor olması baba Leopold’un gözlerini parlattı. Mozart kısa süre içinde bir proje haline geldi. Münih Sarayı’na, Maxmillian’ın huzuruna gidildi, Mozart ilk kez burada kamuoyuna arz edilmiş oluyordu. Evden bu ilk çıkışlarıyla beraber şan şöhret hayatlarına bir yıldırım gibi düştü. Beklediklerinden de büyük takdir görmelerinin ardından bunu derhal bir iş modeli haline getirdiler. Böylece oğlunun Bavyera Sarayı’nda gördüğü ilgi ve alkış kısa sürede Leopold için bir hayat amacı haline geldi. Maxmillian’ın alkışından güç alarak atlı arabalarıyla tam seksen sekiz şehir gezdiler.
1700’lerde orta halli bir baba-oğulun aniden bir Avrupa turnesine çıkmaya karar vermesi nereden bakılırsa bakılsın unutulmaz bir vizyondur. Böylesine bir vizyonun da kırılma yaratamayacağı bir kader sanıyorum yoktur. Bu yıllarda Mozart Bach’ın dizine oturup piyano çaldı, Maria Antionette tarafından başı okşandı; 1830 yılında Goethe hâlâ 1763’te Mozart’ı canlı dinlediği o günü unutamadığını anlatıyordu. Bu yıllarda Maria Antionette tarafından okşandı[2], Mozart Bach’ın dizine oturup piyano çaldı; sene 1830’da Goethe hala 1763’de Mozart’ı canlı dinlediği o günü unutamadığını anlatıyordu. Kısa sürede Mozart’ı dinleyebilmek sosyete içerisinde sarsılmaz bir itibar kaynağı haline gelmişti. Bütüncül bir Avrupa fikrinden söz edemeyeceğimiz bu yıllarda Mozart, anakronik bir biçimde dünya yıldızına dönüştü. Ünü günden güne artarken baba Leopold’un hırsları yerini kaygıya bırakır oldu. Yolculuklarının ana motivasyonu, Mozart’ın İtalya gibi bir yerde iyi ve kalıcı bir iş bulmasıydı. Leopold’un rüyası, oğlunun sırtını devlete yaslayıp tüm aileyi de yanına alması, ne yazık ki hiçbir zaman gerçekleşmedi.
Parasızlık Yılları
Aslına bakılırsa, Ferdinand[3] bir dönem Mozart’a iş vermeyi düşündü. Mozart’ın ailesinin yazdığı ışıltılı mektupları bir kenara bırakıp Maria Theresa’nın[4] Ferdinand’a verdiği yanıta bakarsak dönemi daha berrak bir bakışla okuma şansımız olur. Maria Theresa, mektubunda “Dilenci gibi elini açıp Avrupa’da kapı kapı gezen, sirk hayvanı gibi kendini sergileyen bu insanları çevrende barındırmayı düşünmüyorsun umarım” diye yazmıştı. Hakikaten Leopold, alkışlandıkları her yerde kendisinin de iyi bir müzisyen olduğunu belirtmeyi, tabir yerindeyse kartını bırakmayı ihmal etmemişti. Bu dönemde hatırı sayılır kazançlar elde ettiklerini biliyoruz, diğer bir taraftan belli bir ücret tarifeleri yoktu. Bir şehre geldiklerinde afişlerini asıyorlar ve çağrılmayı umut ederek bekliyorlardı. Bazen altı-yedi ay bekledikleri, neticede başlarının okşanıp gönderildikleri sık oluyordu. Karınlarının doyup doymayacağı, denk gelebildikleri soyluların ne kadar bonkör olduğuna bağlıydı. Ünlerinden sebep başını dik tutmaya çalışan aile, bulundukları şehirlerin pahalı konaklama, yemek, giyim kuşam masrafları altında gün geçtikçe ezildi. İtibarlarıyla beraber paraları da suyunu çekerken mucize çocuk da zamana yenildi. Kuşkusuz yetenekli ama doğrusu pek çirkin bir ergen oğlana dönüştüğünde yaşamı da yokuş aşağı yuvarlanmaktaydı. Dünya yıldızı, hikâyenin sonunda küçük Salzburg’a geri döndü. Yaşamının son on yılına kadar buradan hiç çıkmayacaktı.
Freelancer Dönemi
Mozart’ın eserleri 19. yüzyılda Ludwig von Köchel tarafından kronolojik bir katalog halinde toparlandı. Örneğin, kendi cenaze marşını, Requiem’ini dinlemek isterseniz KV626 olarak aradığınızda karşınıza çıkacaktır. Buradaki “KV” Köchel Verzeichnis (Köchel Dizini) anlamına gelir. Ancak yıllar içinde yeni belgeler ve araştırmalar doğrultusunda dizin güncellendi ve kronolojide ufak kaymalar oldu. Yine de Mozart külliyatını genel itibarıyla Köchel Dizini üzerinden okuruz. Beş yaşında yazdığı ilk bestesi KV1 “Minuet in G Major” ile yirmi beş yaşında bağımsızlığını ilan ederek Viyana’ya taşındığında yazdığı KV 330, 331, 332 Viyana Sonatları arasında yaklaşık 300 eser vardır. O halde eserlerinin en az yarısını yaşamının son on yılında verdiğini söyleyebiliriz. Bu yıllarda tam anlamıyla bir freelancer olarak yaşadı. Eserlerini sattı, özel dersler verdi, soylular tarafından himaye edildi. Aslında Mozart, hayatının son on yılında baba Leopold ne istediyse tam tersini yaptı. Devlet memuru olamadı, zengin sayılmazdı, arkadaşlar edindi, hatta evlendi. Bu keskin yol ayrımından sebep eserlerini de Salzburg İsyanı öncesi ve sonrası olarak iki dönemde incelemek gerekir.
Mozart’ın üretimlerinde en dikkat çekici olan sahip olduğu tanrısal ilhamdı. El yazmalarında pek bir düzeltme ya da müdahaleye rastlanmaz. Her sanatçının veya yazarın etkileneceği bir durumdan söz ettiğimi düşünüyorum. Beethoven’ın eserlerini neticelendirmekte oldukça zorlandığı bilinir. Her üretim süreci şüphesiz dev bir sancıdır; bu durum onun için farklıydı. Mozart yalnızca kesintisiz bir biçimde kendisine akan ilhamı kâğıda dökmüş gibi görünüyor. İlham perisiyle hiç köşe kapmaca oynamamış; sürecinde sancı izi bulmak güç. Bu durum Mozart’ın müziği ile kuramadığımız o derin bağı ve buna rağmen onu hayatlarımızdan çıkaramayışımızı sanıyorum açıklıyor. Mozart’ın müziğini konuşurken Mozart’ın müziğini değil, müziği konuşuyoruz. Duyduğumuz saf müziktir. Mozart’ın eserlerinde “insan” çoğunlukla eksik kalır. Peki inat etmek, bir müzisyen olarak Johannes Chrysostomus Wolfgangus Theophilus Mozart’ı bulmak mümkün mü? İzini nasıl sürebileceğimize bakalım.
Durmadan Üretmeye Kurulmuş Bir Müzik Kutusu
Yaşamının ilk yirmi yılında Mozart’ın eserleri tam anlamıyla bir adanmışlığın ürünüdür. Bu noktada bir çocuktan ve ilerleyen yıllarda bir bireyden söz etmek güç. Mozart’ın, yaşıtlarının kurduğu türden arkadaşlıkları hiç olmadı. Babası, insanların, çevresinde yalnızca ondan faydalanmak için bulunacağını sıkça kendisine telkin ederdi. Leopold tarafından durmadan üretmeye kurulmuş bir müzik kutusu olarak yaşarken yirmi beş yaşına geldiğinde aniden müziğin başkenti Viyana’ya taşındı. Bu, şüphesiz hayatının en zor kararıydı. Leopold hayatta olduğu müddetçe mektuplarıyla oğlunu sıkıştırmayı sürdürdü. Kimi zaman ağlayarak kendini acındırdı, kimi zaman saldırganlaşarak onu annesinin ölümüne sebep olmakla suçladı. Beş yaşından beri ailesinin tüm maddi yükünü sırtlayan Mozart yirmi beş yaşından sonra dev bir borca girdi. Oğlunu geri döndüremeyeceğini anlayan baba Leopold, çocukluğundan beri Mozart’a harcadığını iddia ettiği büyük bir meblağ paranın faturasını çıkarmış, ondan geri ödemesini talep ediyordu. Mozart, bu mektupları her zaman yatıştırmaya çalıştı, borcunu da taksitlendirerek büyük oranda ödedi. Bugün bizim aramakta olduğumuzu, kendi sesini; Mozart da tüm ailesel krizlerine rağmen Viyana-Prag-Paris yıllarında her yerde aradı. Farklı ekollere, fikirlere eğildi. Gerek entelektüel yanı her zaman eksik olduğundan, gerekse de çok az yaşadığından kendisini ne kadar duyabildiği veya bulabildiği tartışmaya açıktır. Ancak bazı kalıcı adımlar attığını söyleyebilirim. Öncelikle, ölümünün ardından cenazesinin de arkasında durmuş olan Mason kardeşliğini anmak gerekiyor. Mozart’ın kuşkusuz insana dair olduğunu düşündüğüm ve entelektüel bulduğum tek çalışması olan Sihirli Flüt Operası, içinde kısa dönem bulunduğu Mason birliğinin bir ürünüdür. Anmamız gerekenler belki senfonileri ve neticede mutlaka Requiem’idir. Özellikle, insana dair Requiem’i entelektüel açıdan uzunca tartışılmayı hak etse de ne yazık ki bu yazıda dinlemeniz için hatırlatmakla yetinmeliyim.
Kimsesizler Mezarlığı
Mozart’a baktığımda yalnızca bir çocuk olarak var olabildiğini, neticede de bir çocuk olarak ölmüş olduğunu görüyorum. Otuz beş yaşında milier hummadan yaşamını yitirdiğinde Mozart hâlâ çocuktu. Para kazanmakta bir sorun yaşamadığı halde yaşamı boyunca ekonomik olgunluğa erişemedi. Hesapsızca verdiği borçlar ve yaptığı yardımlardan beli bir türlü doğrulamadı. Kişisel mektuplarında durmadan seviyesiz şakalar yapan, küfürlerden oluşan şiirler icat eden, hiçbir yerde nasıl hareket etmesi gerektiğini bilemeyen bir hali vardı. Eşi Constanze’yi olmayacak kadınlarla aldatmasının ardından dünya yıldızı Mozart’ın hayatı kimsesizler mezarlığında son buldu. Ünlü başlayıp ünlü tamamladığı yaşamından geriye bir mezar taşı bile kalmadı. Bunları anlatıyorum çünkü ona dair fark edilmesini istediğim temel bir nokta var. Mozart’ın yaratıcı ilhamı ve eserleri arasında bir “kişi” barikatı yoktu. İlhamın saf, insan katkısı içermeyen hali onun müziğinde açığa çıkar. Mozart, ilhamın doğrudan dünyaya akmasını sağlayan bir kanaldı, bu şeffaflığa erişmişti, çünkü çocuktu. Mozart’tan sonra bir daha o veya onun gibi olmak gerekmedi çünkü yaşamı, misyonunu tamamlamıştı. Dünyaya müziği hediye etti ve kısa süre içinde aramızdan ayrıldı. “Nasıl Mozart olunur?” sorusu anlamını yitirmiş gibi görünürken bana kalırsa çok daha derin bir anlama kavuşuyor. Yaşamından ve yaratım süreçlerinden yola çıkarak kendisini taşıdığım konum, bir var olma biçimi olarak çocukluk, şimdilik her alanda düşünülmeye muhtaç görünüyor.
Beril Şen
[1] Bu, doğruluğunu ispat edemeyeceğimiz bir bilgidir. Leopold’un katkısı ne ölçüdeydi, bilemiyoruz. Nitekim el yazıları Mozart’ın el yazısı ile uyuşuyor.
[2] Maria Antionette büyüyünce onunla evleneceğine dair söz bile vermişti. Mozart biraz olsun büyüdüğünde yanında hiçbir soyluyu bulamadı, evlilik değilse bile sarayda bir müzisyenlik işine muhtaç yaşadığı çok zaman oldu.
[3] Arşidük Ferdinand Karl (1754-1806): Maria Theresa’nın oğludur. Avusturya ve Milano düküydü.
[4] Maria Theresa (1717-1780): Bahsi geçen yıllarda Viyana sarayının en önemli kişisiydi. Habsburg Hanedanı’nın Avusturya Arşidüşesi, Macaristan ve Bohemya Kraliçesi, Kutsal Roma İmparatoriçesi’dir. Halihazırda muhafazakar, sert mizacıyla bilinir.


Yorum bırakın