Hakan Altıner: “Bu Kitap Hem Hayal Bilgisi Hem Hayat Bilgisi Olsun İstedim”

Hakan Altıner ile röportaj sırasında. (Fotoğraf: Burak Süme)

Bu ay sizler için aktör, oyuncu, yazar, eğitmen, Tiyatro Kedi’nin kurucusu ve genel sanat yönetmeni Hakan Altıner’le konuştuk. Hakan Altıner, öncelikle Hayal Bilgisi adını verdiği nehir söyleşisi kitabından ve bu kitaptan yola çıkarak hazırlanan Bu Işıltılı HAYALi Ben Seçtim adlı tiyatro oyunundan bahsetti. Pınar Çekirge tarafından kaleme alınan kitap ve piyes, daha okur/izleyici karşısına çıkmadan sanatseverlerin ilgi odağı olmuş bile. Bu demek oluyor ki, dopdolu bir tiyatro sezonu bizleri bekliyor.

Burak Süme (BS): Oyunculuk, rejisörlük ve eğitmenlik kimliğinizle tiyatro sanatının her aşamasında var olan bir sanatçısınız. Hayal Bilgisi adını verdiğiniz kitap projesi nasıl doğdu? 

Hakan Altıner (HA): Yıllar geçtikçe, acı tatlı anılar üst üste birikti. Başta eşim Füsun olmak üzere anılarımı yazmam konusunda üzerimde baskı oluştu. Her seferinde “Bir dakika!” diyerek erteledim. Bunun nedeni ise, ben hayatım boyunca birinci tekil şahıs olarak konuşmaktan hiç hoşlanmadım. Tiyatro Kedi için hep “Benim tiyatrom değil; bizim tiyatromuz” dedim. Bir gün Pınar Çekirge ve Yavuz Pak benimle bir söyleşi yaptılar. Söyleşinin sonunda Pınar bana aynı talebi yöneltti. Ben de “Eğer sen yazarsan ve birlikte nehir söyleşi yaparsak, olur bu iş” dedim. Eksik olmasın, kabul etti ve böylece Hayal Bilgisi adını verdiğimiz kitap projemiz hayata geçti. 

BS: Kitapta vermek istediğiniz mesaj neydi? 

HA: Kitapta tiyatro sanatını ve meslektaşlarımla olan anılarımı anlatmak istiyordum.. Benimle aynı sahneyi, aynı kulisi, aynı turneyi ve eğitimi paylaşmış çok önemli kişiler girdi hayatıma. Onlarla olan anılarımı da anlatıyorum, ama asıl derdim bir anı kitabı yapmak değildi. Satır aralarına, genç oyunculara mümkün olduğu kadar yol gösterebilecek bilgiler serpiştirmek istiyordum. Bunlar benim edindiğim bilgiler değil, öğrendiğim ve aktarmak istediğim bilgilerdi.

Otuz beş senedir ders verdiğim Dialog Anlatım İletişim Eğitim Kurumu’nda Can Gürzap’ın Konuşma Sanatı ve Nedret Güvenç’in Dinle Beni adlı kitaplarından yararlanıyorum. Bu kitap hem bir hayal bilgisi olsun, hem de işin içerisine bilgi, deneyim aktarımı girsin istedim. Hem de bu işin devamında, kimi komik, bazıları hüzünlü, okurun ilk defa karşılaşacağı anılar olsun. Benim kitapta anlattığım her şey Pınar Çekirge’nin yazarlık kabiliyetiyle bezendi. Ben sadece anlattım, o yazdı.

Hakan Altıner ile röportaj sırasında Burak Süme ve Pınar Çekirge.

BS: Bizde genelde biyografi ve otobiyografiler çok yazılmıyor; oysa hepsi bir dönemin belgesi. Siz anılarınızı aktarırken neler hissettiniz? 

HA: Bu soruyu en iyi Pınar Çekirge yanıtlayabilir. Kimi zaman hüzünlendim, kimi zaman güldüm, kimi zaman hatırladıkça şaşırdım. Hele ki biriktirdiğim arşiv değerindeki belgeleri tekrar gözden geçirmek, bir tür duygu yüklü yolculuk oldu benim için. Örneğin Yıldız Kenter’le Gencay Gürün’ün bir oyun hakkında birbirlerine yazmış oldukları inanılmaz nezaket dolu mektupları buldum. Muhsin Ertuğrul’un notları da var bende. Tabii ben Muhsin Hoca ile hiç beraber olmadım ama o belgeleri sahaflardan toplama gayreti içerisindeydim. O notlarda Muhsin Ertuğrul’un oyuncularına direktifleri vardır. Bunun yanı sıra bir yığın fotoğraf da mevcut arşivimde.

BS: Kenter Tiyatrosu, İBBŞT ve Tiyatro Kedi için önemli bir tanıksınız. Bu dönemlerin hepsi kitapta var mı?

HA: Olmaz mı! Bana sıkça sorulan bir soru vardır, “Efendim, nasıl bir tiyatro hayal etmiştiniz Tiyatro Kedi’yi kurarken?” şeklinde. Biz Pınar’la kitabı yazarken bu soruya yanıt bulduk. Ben Tiyatro Kedi’yi kurarken, Kenter Tiyatrosu’nun devamını oluşturmayı hayal ettim. Kenter Tiyatrosu’nun oyuncu kadrosunu, elbette bir kenara ayırıyorum. Öylesine ilginç bir repertuar anlayışları vardı ki, Türk ve dünya klasiklerinden önemli oyunları sahneye taşıyorlardı. Düşünün, Anna Karenina gibi bir romanı sahneye uyarladılar. Her türden, genç, kıdemli demeden, herkesin ilgisini çekecek oyunları seçmeye özen gösterdiler. Ben de Tiyatro Kedi’de, Kenter Tiyatrosu’ndan aldığım repertuar bilgisiyle samimiyetle devam ettim.

Burak Süme, Hakan Altıner ile bir tiyatro oyununun sonrasında. (Fotoğraf: Pınar Çekirge)

BS: Nehir söyleşileri sanki bir tür psikoterapi seansı gibi oluyor. Anıların istilası, çağrışımlar, yaşanmışlıkların resmigeçiti gibi diyelim. Zorlandığınız, zaman zaman frene bastığınız oldu mu?

HA: Kendimi yorgun hissetmem çok mümkün olmadı, çünkü Pınar Çekirge gibi bir dinamo vardı yanımda. Mutlu hissettiğim ve heyecanlandığım anlar çok fazla oldu. Adeta Pınar’la beraber geçmişin derinliğinde bir yolculuğa çıktık. “Bak bu da varmış, şunu da buldum” diyerek anıları tazeledik. Benim için hakikaten çok keyifli bir iş oldu. Dinleyen için de anlatan için de bir psikoterapi gibi oldu. Tiyatro bilen bir insanla söyleşi yaptığımı hissettim. Bunu bir oyuncu veya bir yazarla yapamazdım. Oyuncu kendi repertuarını, yazar kendi yazdıklarını bilir. Pınar’ın inanılmaz bir tiyatro repertuarı var. Alıntılar seçiyorum paragraf başlarına, ben söylemeden “Aa bu replik, şu oyundan” diyor. Bu nedenle Pınar benim için çok doğru bir yol arkadaşı oldu. 

BS: Bir yönetmen için hayal gücü ve doğru rol dağılımı çok önemli. Peki kitap süreciniz boyunca sizce doğru bir ekiple mi çalıştınız? Ve en önemlisi, bu kitaba başladığınızda elbette bir hayaliniz vardı, kitap bittiğinde bu hayalin yüzde kaçına eriştiniz?

HA: Son derece doğru bir ekiple çalıştım. İşte o ekibin iki elemanı karşımda oturuyor şu an. Adlarını da verelim, Pınar Çekirge ve Başak İlhan olmasaydı bu kitap olmazdı. Diğer soruna gelecek olursam, kitabı baskıdan çıktıktan sonra elime aldığımda bu soruna daha net bir cevap verebilirim. Pınar Çekirge anlattıklarımı benim istediğim sınırların çok ötesine taşıdı. İnşallah bir aksilik olmaz, kapağıyla, içeriğiyle, her şeyiyle severim diye umuyorum.

BS: Kitabın amacını sorarken de konuşmuştuk ama yeniden tekrarlamak isterim, kitabınızın ismi niçin Hayal Bilgisi

HA: Bunu anlatırken, ben, anılarım, geçmişim, tiyatro yolculuğum, kulis arkası ve perde gibi birçok başlık bu amaca tam olarak hizmet etmeyecekti. Genç oyunculara kılavuz diye yazarsam o da çok statik, soğuk ve anlamsız kalacaktı. Ve aklıma Hayal Bilgisi geldi. Ben Dialog’daki derslerimde de söylüyorum, “Biz aslında size tiyatroyu öğretmekle kalmıyoruz, hayat bilgisi veriyoruz” diye. Özgüven nedir? İletişim kurmanın doğru yolları nelerdir? Etkileyici ve düzgün konuşmanın anlamı nedir? Bunları öğretiyor, bu sorulara yanıt arıyoruz. Dolayısıyla hayal bilgisiyle hayat bilgisi bana tiyatroda kardeş gibi geldi, onun için de bu ismi seçtim.

BS: Kitabınızdan yola çıkılarak hazırlanmış olan Bu Işıltılı HAYALi Ben Seçtim adlı oyununuz 25 Haziran’da izleyiciyle buluşacak. Bu konuda neler söylemek istersiniz? 

HA: Başta Pınar olmak üzere anılarımı dinleyen herkes, beni keyifle dinlediklerini söylediler. “Belli dramatik olayları, dramatize ederken adeta oynuyorsunuz” dediler. Ben de daha büyük bir kitleye ulaşsın diye bunları sahnelemeye karar verdim. Kitap okuyucusuyla tiyatro seyircisi pek çok yerde karşılaşıyorlar ama birbirlerinden farklılar. Pınar’a “Biz sahne insanıyız, çıkalım sahnede derdimizi anlatalım” dedim. Sahnede ruhsuz bir anı anlatma seansı olmasın diye Pınar kitabı oyun haline getirdi. Hayatımdaki olayları, belirli rolleri oynayacak bir kadın (Gonca Birol Bahar) ve bir erkek (Murat Canaz) oyuncumuz daha var. Örneğin Yıldız Hoca ile olan bir sahnede Gonca, Yıldız Kenter’i oynayacak, erkek oyuncumuz ise genç Hakan’ı, yani beni canlandıracak. Gonca, hem oyuncu hem de soprano. Bu yüzden oyuna müzik de koyalım dedik. Mesela Levent Kırca ile olan anıları  anlatırken Olacak O Kadar’ın açılış müziğini koymadan olmazdı. Çok iyi bir müzik direktörü buldum, Semih Erdoğan. Onunla birlikte aranjmanları yaparak toplam yirmi dört şarkı çıkarttık.

 BS: Benim jenerasyonum sizi Hayat Bilgisi (2003-2006) ve Selena (2006-2009) dizilerindeki rolünüzle tanıdı. Özellikle Hayat Bilgisi  benim orta okul yıllarıma denk geliyordu. Teklif nasıl gelmişti, Perran Kutman’la çalışmak nasıl bir duyguydu? Biraz Hayat Bilgisi  hakkında konuşabilir miyiz?

HA: Tabii, Hayat Bilgisi’nin hikâyesi matraktır, onu kitaba koymadık aslında. Süreç Film adında çok ciddi bir yapım ekibinin kuruluş projesiydi. Süreç Film’in kurucuları, bir karı koca olan Ali Gündoğdu ve İnci Kırhan’dı. İnci, Ziya Öztan’ın çektiği, Rutkay Aziz’in de Atatürk’ü canlandırdığı Cumhuriyet ve Kurtuluş dizilerinden beni tanıyordu. O dizilerde zaten Türkiye’nin neredeyse tüm aktörleri oynadı diyebiliriz. Ben de o dönemin Sağlık Bakanı Recep Peker’i oynamıştım. İnci, o günlerden beni gözüne kestirmişti. Daha önce onunla bir dizi denemesi daha yaptık ama tutmadı. Bir gün bana telefon açtı ve projeyi anlattı. Okuma provasına gidip o muhteşem kadroyu görünce “Şayet beni çağırmasaydın çok bozulurdum” diye İnci’ye biraz sitemde bulunmuştum. The Marmara Taksim Oteli’nin arkasındaki sokakta küçücük bir büro tutmuşlardı kendilerine. İlk okuma provasına oturduğumuz zaman, yandaki kahveden çay getirildi, eksik sandalyeler diğer katlardan toplandı. Hayat Bilgisi’ne biz öyle samimi bir ortamda başladık. Dizi Gani Müjde imzasını taşıyordu. İlk yirmi altı bölümden sonra başka bir kanaldan transfer teklifi gelmişti. Gani, “Ben bu dizinin bu kadar süreceğini tahmin etmediğim için lise son sınıf öğrencilerini yazdım. Ne yapacağım şimdi ben?” dedi. Düşünüldü ve tüm sınıfa disiplin cezası verilerek öğrenciler sınıfta kaldılar. 

Hayat Bilgisi’ndeki arkadaşlarımı da rolümü de çok sevdim. Başta Perran ve Gani, sözleşme gereği bir kez tekrarına müsaade vermişlerdi. Bu arada hemen belirteyim,  Selena’da tekrar sınırlandırması yoktu. Perran, çok eski dostumdur. Birbirimizin gözünden, dilinden anladığımız için, rol gereği, yüz otuz yedi bölüm boyunca, Afet Güçverir ile ellerimiz birbirine değmeden platonik aşk yaşadım. Onu dozunda tutmak çok önemliydi. Seyirci bir süre sonra bu adam vazgeçebilir diyebilirdi. Ben ikinci sezonda uçuk kaçık bir kadınla evlenmiştim, Ürperi. Ona rağmen o aşk bitmedi. Perran’a alternatif olsun diye, kadroya Rutkay Aziz’i aldılar, benim kardeşim rolündeydi, olmadı. Sonra Altan Gördüm geldi, aşk yaşayamadılar. Dizinin hikâyesinin naif tarafı var ya, bence o çok güzel yakalandı. Seyirci Perran’ın hem okul hayatını, hem de özel hayatını beğenerek izledi. Okulda gençlerle, müdürle, hademe Mennan’la olan komedi bölümleri, o dönemin espirileri, çatışmaları, sevdaları, ayrılmaları günümüz anlayışına uygundu. Afet Öğretmen’in evdeki hayatı, yani kardeşiyle, karşı daire komşusu olduğu benimle, benim asabi karımla olan ilişkinin hikâyesi tam bir aile hikâyesiydi.  

Perran’la bir çekim gününde karşı dairelerde çalışıyoruz. Son sahne çekilecek. O sahnenin hikâyesi de şu: Ben kapıdan çıkıyorum. Afet’in kapısı kapalı. Özlemle kapıya bir bakış atıyorum ve merdivenlerden aşağı iniyorum. Bu kadar basit. Herkesin işi bittiği için paydos denmiş. Dairenin kapısı açılıyor çekim için, çünkü kamera orada. Ben kapıya bakacağım falan. “Kamera motor!” dendi, o anda içeriden Perran’ın sesi geldi. “Bir dakika, bir dakika” dedi. “Kestik”, dediler. “Ben yokum!” dedi. Yönetmen Tarkan (Karlıdağ) “Ablacığım, zaten sen bu sahnede yoksun!” dedi. Perran da “Pardon, Hakan nereye bakacak?” dedi. Geldi, kameranın yanında durdu, ben onun gözünün içine baktım ve öyle oynadım. Oyunculuk işte bu. Çoktan toplanıp gitmiş olması gerekirken çekimin sonuna kadar durdu.

BS:  Bu güzel röportaj  için çok teşekkür ederim. Eklemek istedikleriniz varsa…

HA: Eklemek istediğim şu, kitap da, oyun da daha şimdiden, Pınar’ın da gayretleriyle ses getirmeye başladı. Dilerim bu böyle dalga dalga yayılsın da seninle böylece kitabın yeni baskıları için de konuşalım.

Yorum bırakın