Kolektif hafıza, ulus inşası ve o ulusun geleceğe yönelik bir ülkü duyabilmesi adına en önemli paylaşımlardan biridir. Ortak acıların, mutluluğun ve tarihe bakış açısının insanları bir araya getirebilmesi sağlıklı toplum dinamiklerinin oluşmasına yardımcı olur. Kederde ve sevinçte birleşemeyen bir toplum, ulus olamaz; geleceğe birlikte bakamaz. Bunun düşününce bu denli basit ve elzem bir kavram olduğunda herkes şüphesiz ki hemfikir olur. Hiçbir toplumda çoğunluk, birbirini tanımadan, ortak bir paydada buluşmadan yaşamayı; yabancılar yığını arasında kaybolmayı tercih etmez. Bu, insanın sosyal doğasına aykırı olmasıyla birlikte aynı zamanda psikolojik olarak da mümkün değildir. Birbirine güven duymayan insanların sağlıklı işleyen bir toplum oluşturması imkânsıza yakındır. Bu yüzdendir ki bu kadar basit gibi görünen bu doğal süreç aynı zamanda ulusların baltalanması için ilk bozulan kavramlardan bir tanesidir. Toplumu oluşturan bireyleri ortak tarihten, kültürden, sevinçten ve kederden uzaklaştırmak; birbirine yabancılaşan, güven duymayan ve hatta birbirinden tedirgin olan insanlar yığınının şehirlere, kasabalara, köylere sıkışması demektir. Dinle, mezheple, etnik kimlikle ve ideolojik fraksiyonlarla ortak paydaların parçalanması toplum yıkımının gerçekleşmesi için basit ama etkili adımlardır.
İnsanlar toplu halde yaşadıkları mekânları belli bir ortak kültür, miras ve yaşamın devamı gayesiyle kurarlar. Bu durum, şehirlerin mimarisinden köy ve kasaba yapılanmalarına kadar görülebilir. Kimi şehirler ortak travmalar üzerine inşaa edilirken kimi yerde ortak zaferlerin izleri bulunur. Yaşananların unutulmaması, toplumda kolektif hafızanın diri tutulması isteğiyle geleceğe umutla bakmayı da sağlar. Kültür mirasları yabana atılmayacak kadar önemlidir. Büyük resimden küçük resme geçecek olursak, bir insanın çocukluğunda sakız aldığı bakkalı, fırından çıkan ekmek kokusunu anımsaması, arkadaşlarıyla sık sık buluştuğu mekânları hatırlayabilmesi, mikro ölçekte beraber yaşadığı topluma duyduğu aidiyeti güçlendiren unsurlardır. Şehirlerin durmaksızın, acımasız şekilde, yenilik adı altında rantsal dönüşümlere kurban verilmesi, mahalle kültürünün yok edilmesi, tarihî eserlerin restorasyon adı altında beyaz sıva sponsorluğuyla tahrip edilmesi; toplumun uzun vadede çürümesi, geçmişinden kopması, hatıralarını kaybetmesi ve yılların birikimi olan ilişkilerin o mekânlardan kopması anlamına gelmektedir.

Bir şehrin mimarisi, sadece beton ve çelikten ibaret değildir; o, aynı zamanda şehrin ruhunu, tarihini ve ortak anılarını barındıran canlı bir dokudur. İstanbul gibi durmaksızın değişen bir metropolde, bu dokunun sürekli olarak yeniden biçimlendirilmesi, şehir sakinlerinin kolektif hafızası üzerinde derin ve kalıcı etkiler bırakmaktadır. Kentsel dönüşüm adı altında gerçekleşen yıkımlar, sadece binaların fiziksel olarak ortadan kalkması anlamına gelmez; aynı zamanda nesiller boyu biriken anıların, sosyal ilişkilerin ve aidiyet duygusunun da silinmesidir. Bu süreç, bireysel ve toplumsal kimliği tehdit eden, psikolojik ve sosyolojik olarak ciddi sonuçlara yol açan karmaşık bir fenomendir ve ulusumuzun geleceği için de büyük bir tehlike oluşturmaktadır.
Kolektif Hafızanın Mekânsal Temelleri
Maurice Halbwachs, kolektif hafıza kavramını ilk kez ortaya attığında, hafızanın bireysel bir fenomen olmadığını, aksine sosyal gruplar içinde oluşup şekillendiğini ve korunup aktarıldığını öne sürmüştür. Halbwachs’a göre, bir grubun hafızası, o grubun sahip olduğu maddi ve manevi “çerçeveler” (cadres sociaux) aracılığıyla canlı tutulur. Bu çerçeveler, mekânı, zamanı, dili ve imgeleri içerir. Kentsel dönüşüm, bu çerçevelerin en somut olanı olan mekânsal çerçeveleri doğrudan hedef alan, adeta ortak anılar bütünlüğünün yıkılmasına sebep olan bir durumdur. Bir şehirdeki tarihî bir meydan, bir mahalle kahvesi veya bir semt çeşmesi, sadece estetik unsurlar değildir; bunlar, geçmiş olayların, toplumsal buluşmaların ve kişisel hikâyelerin depolandığı hafıza mekânlarıdır. Bu mekânlar, insanların geçmişle bağ kurmasını ve kendilerini bir topluluğun parçası olarak hissetmesini sağlar. Tarihî bir camide bayram namazı, Taksim Meydanı’nda bir protesto, Boğaz’da bir vapur seferi… lakin restorasyon adı altında beyazla sıvanmış, borular geçirilmiş, çinileri kırılmış tarihî eserler görmekteyiz. Şehir meydanları beton, asfalt ve parke taşlarıyla mangala dönüştürülmektedir. Boğaz’ın üstüne karabasan gibi çöken gökdelenler şehrin silüetine ihanet etmektedir. Bu yalnızca anıları yok eden sosyolojik bir fenomenle sınırlı kalmamakta, aynı zamanda insanların psikolojik olarak gerçeklik algılarını da zayıflatmaktadır. Bildiğiniz yerlere giderek yabancılaşmanız, zayıflayan hafızayla birlikte sizi gerçekliğinizden de giderek koparmaktadır. Belki bugün günlük hayatta dikkat edilen bir fenomen değildir, fakat gelecek yıllar içerisinde iyiden iyiye bir pandemi gibi toplumda zuhur edip asıl etkilerini gösterecektir.

Kimlik Kaybı ve Yabancılaşma
Sürekli değişen bir şehirde yaşamak, bireylerin psikolojik sağlığı üzerinde çeşitli olumsuz etkilere sahiptir. Bu etkilerin başında, yabancılaşma ve aidiyet krizi gelir. Kendi mahallesinde, kendi şehrinde yabancı hissetme durumu, kentsel dönüşümün en trajik sonuçlarından biridir.
Michel de Certeau, “gündelik hayatın” pratiklerini analiz ederken insanların şehri sadece bir harita üzerinde görmediklerini, aksine onu kendi deneyimleri, yürüdükleri yollar ve kurdukları ilişkilerle kişiselleştirdiklerini belirtir. Her bir bireyin zihninde, kişisel bir “şehir haritası” vardır. Bu harita, tanıdık köşe başlarını, çocukluk anılarının geçtiği sokakları ve özel anları barındıran sembolik mekânları içerir. Ancak, acımasızca uygulanan bir dönüşüm bu haritayı geçersiz kılar. Birey, bir zamanlar gözü kapalı yürüdüğü yolları tanıyamaz hale gelir. Eski evinin yerinde yükselen bir gökdelen veya alışveriş merkezi, onun geçmişiyle olan fiziksel bağını koparır. Bu durum, bireyin kendi şehrine olan güvenini sarsar ve mekânsal kimlik kaybına yol açar.
Bu yabancılaşma hissi, özellikle yerinden edilen eski mahalle sakinlerinde daha da belirgindir. Yıllarca yaşadıkları evlerini, komşuluk ilişkilerini ve sosyal ağlarını kaybetmek zorunda kalan bu insanlar, yeni ve yabancı bir çevreye uyum sağlamakta zorlanırlar. Bu travmatik deneyim, yerinden edilme travması (displacement trauma) olarak adlandırılabilir. Bireyler, sadece evlerini değil, aynı zamanda kimliklerinin bir parçasını, yani o mekânla kurdukları anlamı da kaybetmiş olurlar.
Kolektif Belleğin Parçalanması ve Toplumsal Kopuş
Ülkemizde mevcut olarak yürütülen kentsel dönüşüm, yeniden bir şehir inşası yarışı ve tarihî dokuyu yok eden restorasyon çalışmalarının sosyolojik etkileri, bireysel psikolojinin ötesinde, toplumsal dokunun bütününe nüfuz etmektedir. Bu süreç, kolektif belleğin parçalanmasına ve toplumsal dayanışmanın zedelenmesine yol açan, adeta bir kültürel savaş olarak nitelendirilebilecek bir durumdur.
Jan Assmann, kolektif hafızayı iki ana kategoriye ayırır: İletişimsel hafıza ve kültürel hafıza. İletişimsel hafıza, gündelik sohbetler, hikâyeler ve söylentiler yoluyla aktarılan, genellikle 80-100 yıllık bir dönemi kapsayan kısa vadeli hafızadır. Kültürel hafıza ise daha uzun solukludur ve yazılı metinler, anıtlar, binalar, müzeler gibi somut ve kurumsallaşmış araçlarla korunur. Kentsel dönüşüm, tarihî dokuya ihanet ederek yapılan yenileme çalışmaları, çılgın projelerle bezenmiş şehir kurulumları ve ruhsuz yeni yaşam alanları bu her iki hafıza türünü birden olumsuz etkiler.
Eski mahallelerin yıkılıp yerine lüks konutların yapılması, ekonomik olarak daha zayıf kesimleri yerinden ederken sosyal sınıflar arasında bir kopuş yaratır. Bir yandan gettolaşma benzeri yapılanmalar görülürken diğer yanda da artık ulaşımı neredeyse imkânsız olan mahalleler ve fanuslar kurulur. Farklı sosyal katmanların bir arada yaşamasını sağlayan ortak mekânlar yok olur ve şehir, birbirine yabancı, izole toplulukların yaşadığı bir hale gelir. Bu durum, toplumsal kutuplaşmayı derinleştirir ve ortak bir kimlik etrafında kenetlenmeyi zorlaştırır. Nihayetinde de bu kutuplaşma, birbirini anlamayan yığınların ortak bir gelecekten vazgeçtiği, ulus bütünlüğünü mikro ölçekte sarsmaya başlayan bir fenomene yol açar.
Ülke gündeminin yoğunluğu içerisinde şehirlerimizi isteksiz bir şekilde kaderlerine terk ediyoruz. Kimi zaman para uğruna, kimi zaman da zorla bu yıkıcı dönüşümün ve tarih diliminin bir parçası oluyoruz. Sabah karanlığında koşturduğumuz işlerden, geçim sıkıntısının gırtlağa yapışmasından, medyada siyasetle bombalanmaktan; hamaset, kavga ve tartışmanın eksik olmadığı konuşmalardan kaçamamaktan belki bu toplumsal yıkıma ses çıkarmayı unutuyoruz. Belki de sadece sesimizi çıkaracak nefesimiz kalmıyor. Türk ulusunun üstünde oynanan bütün oyunlardan yalnızca bir tanesi olan bu durum hiç de hafife alınmamalıdır. Kolektif hafızanın belleklerimizden silinip gitmesi, yarınlarımızı da bizden çalacak kadar kudretli bir düşmanın oyunudur.
Selçuk Erenerol
Bağımsız Türk Ortodoks Patrikhanesi Basın Sözcüsü

Yorum bırakın