Türkan Şoray: “Atıf Yılmaz’ın adını duyduğum zaman projenin ne olduğuna bakmadan hemen kabul ediyordum.”


Sinemamızda kadın temalı filmler genellikle dönemin toplumsal koşullarına dayanır. Yaşanan siyasal ve ideolojik gelişmeler, köyden kente göç, maddi yoksunluklar; kadının toplumda kendi kimliğini inşa etme çabası üzerinden işlenir. Bu etken altında Türkan Şoray sineması, çekildiği dönemin farkındalığıyla sosyolojik temelleri oluşturmayı ilke edinir. İzleyici, filmlerle gerçek yaşam arasında paralellik kurmaya çalışır. Türkan Şoray’ın sinemasında yönetmenin “stop” dediği anda iletişim sona ermez. Şoray’ı rol model olarak seçen seyirci yaşadığı özdeşleşmeyle macerayı sürdürür. Bu bakış açısı altında sizler için Türkan Şoray’la buluşarak Atıf Yılmaz ve sineması üzerine bir söyleşi gerçekleştirdik.


Burak Süme (BS): Atıf Yılmaz’la çalışmak nasıl bir duyguydu?

Türkan Şoray (TŞ): Olağanüstüydü. İlk filmimiz 1969’da çektiğimiz Kölen Olayım’dı. Kendisiyle bu filmin setinde tanışmıştık. Uzun uzun konuştuğumuzu ve beni tanımaya çalıştığını hatırlıyorum. Sette iletişimimiz çok iyiydi. Zaten sinemanın dışında da dostluğumuz sürdüğü için beni çok iyi tanıyordu. Performansımın nasıl olacağını önceden biliyordu. Olağanüstü mizansenler kuruyordu. Ustalığı oradan geliyordu. Ama sette o dostluğumuz yoktu, gayet ciddiydik. O yönetmen, ben oyuncu oluyordum. Yani Atıf Yılmaz’la zaman zaman sette münakaşa ettiğimizde oluyordu, münakaşa dediğim aslında tartışmamız çekeceğimiz bazı sahneler üzerine oluyordu. Ama sonunda ortak noktayı buluyorduk. (Gülerek) Ben onu bazen çok kızdırıyordum. Ondan sonra -canım benim- odasına çekiliyordu. Zeki Ökten o dönem asistanıydı. “Zeki benim sütümü getir!” dediği zaman bana gerçekten çok kızdığını anlıyordum ama yarım saat sonra birbirimize sarılıyorduk. Atıf Yılmaz’ın adını duyduğum zaman projenin ne olduğuna bakmadan hemen kabul ediyordum.

Fotoğraf: Burak Süme, Türkan Şoray ile röportajı gerçekleştirdi.

BS: Atıf Yılmaz’ın en önemli filmlerinden birisi  Karagözlüm’dü (1971). Sizce Balıkçı Azize’nin bu kadar sevilmesinin nedeni neydi?

TŞ: Karagözlüm, gerçekten o kadar samimi bir film ki… Ben çoğu eski filmlerimi izlemiyorum. Fakat Karagözlüm’ü içimi ferahlatmak için izliyorum. Yani o kadar iyi insanlar… Azize dünya iyisi dünya safı, önce şöhretin büyüsüne kapılıp, ondan sonra aşkının ön plana geçmesi. Yani o yaşayan balıkçılar, onu oğluna isteyen kadın, babası, Bediha ablası hele harika bir kadındı. O elektrik süpürgesini falan beğenmemesi… Yani halkın içinden gelen bir filmdi. Onun için çok seviliyor. Benim içim aslında çok coşkuludur, bana hoplama zıplama imkânı verdiği için bu tür rolleri çok severek oynadım.

BS: Filmde dramatik bir sahneniz vardı. “Her şeye birden sahip olmak isteyen elindekini de kaybediyor.” repliğiyle kaybettiğiniz aşkınızın gözlerine bakarak “Sevemedim Karagözlüm” şarkısını söylüyordunuz. Bu sahneleri çekerken neler hissetmiştiniz?

TŞ: Yaşadığı ağır darbeyi o şarkıyla ifade etmesi, dışa vurması tüyler ürperticiydi. Ben oynadığım rollerde kadının acısını hissetmeden, içim cız etmeden, duyguya geçemiyorum. Bu nedenle bayağı bir konsantrasyon dönemi geçiriyordum. Yönetmen “Evet hazırız, kamera!”  dediğinde o an kameradan bir ses çıkar, şimdi sessiz çekiliyor. Muhteşem bir sestir ve bana itici güçtür. Mesela sahne bittikten sonra bir süre kendime gelemiyordum. Yani film süresi içerisinde oynayacağım kadının dramını gerçekten üstümden atamıyordum. Yaşadığım o kadar kadının derdi, acısı hep içimde birikti. Duygularımın aşırı ön planda olması beni duygusal yaptı. Yani bundan şikâyetçi değilim ama mutluyum, hayatı tanıdığım için, hemcinslerimi tanıdığım için…

BS: Atıf Yılmaz sinemasında müziğin ön planda olduğunu görüyoruz. Şarkıları Atıf Bey mi seçerdi?

TŞ: Evet, Atıf Bey seçerdi. Bazı filmler için şarkılar özel olarak hazırlanırdı. Mesela insanları derinden etkileyen Selvi Boylum Al Yazmalım için Cahit Berkay beste yapmıştı.

BS: Atıf Yılmaz’la dördüncü filminiz Ateş Parçası‘ydı (1972)...

TŞ: Yeşilçam halkın sinemasıydı ve bu filmler çok sevilmişlerdi. Biliyorsun Karagözlüm ve Ateş Parçası birbirlerine yakın filmlerdi. Atıf Bey ağzında sigarası,  esprili ve mizah duygusu çok güçlü olan bir yönetmendi. Hatta ben onun ağzında sigarasıyla bir portresini çizmiştim. Atıf Bey’in bu kişisel özellikleri filme yansıdı ve Ateş Parçası çok sevilen bir komedi filmi haline geldi. Karagözlüm’de balıkçılık yaparak geçimini kazanan bir karakteri canlandırırken, bu filmde cambazlık yapıyordum.  Filmin bazı sahnelerini iki katlı bir köşkte çekmiştik. Aşık olduğu adamın evinde bir doğum günü partisi veriliyor, ben de palyaçoluk yapmak için çağrılıyordum. Saatler öncesi Müjdat Gezen’le buluştuk. Sahnenin tamamlanması için birçok figürasyonda gelmişti. O gün basın da davet edilmişti. Herkes merdivenlerden inecek şık bir kadını beklerken, benim üzerimde palyaço kostümleri vardı.

BS: 1972’de Cemo filminizi çekerken talihsiz bir at kazası geçirdiniz. O günü anlatabilir misiniz?

TŞ: Filmi Elazığ Harput’ta çekmiştik. Çekimler tamamlanmış sadece tek bir plan, Cemo’nun at üstünde kocasıyla yarıştığı sahne kalmıştı. Atın sahibinin dediğine göre bu bir yarış atıymış ve yanında koşan bir at görünce huysuzlanıp, onu geçmeye çalışıyormuş. At hızla hareket edince ben dizginlere hâkim olamadım ve kayaların üstüne uçtum. Kaşıma kaya parçaları saplanmıştı. Boyun omurumda kayma olmuş ve felç tehlikesi geçirmiştim. Beni apar topar İstanbul’a getirdiler. Uzun bir müddet yatağımdan kalkamadım. Ben hastanedeyken Cemo’nun kostümünü diğer kadın oyuncuya giydirip, filmin finalini tamamladılar.

BS: Cengiz Aytmatov’un bir tren yolculuğunda tanık olduğu hikâyeden senaryolaştırılan Selvi Boylum Al Yazmalım (1977) filminizin finali için neler söylemek istersiniz?

TŞ: Asya’nın yerinde ben de olsam kesinlikle Cemşit’i seçerdim. Çünkü finaldeki o sahneyi de bu duyguyla oynamıştım. Atıf Bey, “Türkan, biz seni finalde Cemşit’le birleştireceğiz.” dedi. Başta itiraz ettim. Ali Özgentürk bunu kafasına koymuş, bana kızgınlığından valizini toplamış gidiyordu. “Nereye gidiyorsun?” diye sorunca “Benim teklifim kabul olmadı.” dedi. “Peki, senaryoyu ver, okuyayım!” dedim ve inanılmaz etkilendim. Sonra filmin finali bu şekilde çekildi.

BS: Kemal Sunal’ın sinemada göründüğü ilk filmlerinden birisi Güllü Geliyor Güllü (1973) olmuştu…

TŞ: Güllü (1971) beğenilince ikincisini çektik. Ediz Hun’la müthiş bir ikili olmuştuk. Kemal Sunal’da dediğin gibi iki planlık rolüyle dikkatleri üzerine çekmişti. Filmin bir sahnesinde dama çıkıp kedi gibi miyavlamam gerekiyordu. Fakat ben oynamak istemiyordum. Atıf Bey bunu bildiği için o gün çekime gelmemiş, seti asistanı Zeki Ökten’e bırakmıştı. Ben de Zeki Ökten’in zor duruma düşmemesi için dama çıktım ve sahneyi çektik.

BS: Hayallerim Aşkım ve Sen (1987) yıldız sistemini eleştiren bir filmdi. Kadrajda iki farklı karakteri canlandırıyordunuz. Çekim sürecinden bahsedebilir misiniz?

TŞ: Bu filmde bir sinema oyuncusunu canlandırmıştım. Nedense bu karakteri benimle özdeşleştirenler oldu. Fakat ben hiçbir zaman o filmdeki gibi bir sanatçı değildim. Atıf bey bu filmin ikili sahnelerinde kaşlı çekim kullandı. Çekimleri kısa sürede tamamlayabilmemiz için hızla kıyafetimi değiştiriyor, diğer bir karakteri canlandırıyordum. Renkli çekilen bu filmde, sadece bu iki karakterin eski Yeşilçam filmleri gibi siyah beyaz olmasının filme farklı bir hava katacağını düşünmüştük. O yıllarda sinemada bilgisayar tekniği olmadığından beni siyah beyaz boyayıp, bir deneme için kamera karşısına geçirdiler. Her tarafımı griye ve siyaha boyadılar. Fakat kamera önünde konuşmaya başlayınca, dilim pembe olarak görünüyordu. Bu nedenle boyama işleminden vazgeçmiştik.

BS: Mine (1983) filminiz ve dönemin yükselen kadın hareketi için neler söylemek istersiniz?

TŞ: 1980’li yıllara kadar sinemadaki kadınlar çoğunlukla erkeğe bağımlıydı. Zaten ataerkil bir toplum olduğumuz ve erkek egemen bir sinema anlayışımız olduğu için senaryolar erkek bakış açısıyla yazılıyordu. Kadınlar  edilgendi hep… Kadın pavyona düşse bile erkek gelir namusunu kurtarırdı.       1980’lerden itibaren toplumda yeni bir akım başlamıştı, buna Feminist akım diyoruz. O güne kadar hiç kadın hakları üzerine söylemler olmamış, bu akımla birlikte değişim olmuştu. Kadın dergileri çıkmaya başlamıştı. “Haklarımızı arıyoruz!” diye kadın dernekleri kuruldu Bu toplumdaki farklılık sinemaya yansıdı. Zaten filmlerde hep dönemlerini yansıtırlar. Dolayısıyla benim de bu akıma uymam gerekiyordu. Yani bir sanatçının toplumun yeniliklerine, yaşananlara açık olması gerekiyor. Benim bu tarzda yaptığım ilk film Mine‘dir. Belki daha önce çekilseydi, kocasının baskısıyla hep yaşardı Mine, Fakat 80 yılından sonra çekildiği için zincirlerini kırabilmişti.

BS: Atıf Bey’le Oedipus Kompleksi temalı Nihavend Mucize (1998) filmini çektiniz. Neler söylemek istersiniz?

TŞ: Bu filmde oynarken biraz garipsedim ve duygulandım. Çünkü kadın ölümünden sonra televizyonda kendi cenaze törenini seyrediyordu. Senaryoyu okuduğum ve sahnelerin çekildiği zaman da biraz rahatsız oldum ama oğlu o kadar seviyor ki annesini yanına çağırıyordu. Annesi ise öldüğü yaşta canlanıp, oğlunun yanına geliyordu. Filmin finalinde ise Şükran Güngör ile göğe yükselme sahnemiz vardı. Bizi vinçle havaya kaldırdılar. Maalesef, Nihavend Mucize, Atıf Bey’le çektiğimiz son film oldu. Hayatta olsaydı, “Atıf Bey, ne zaman film çevireceğiz?” derdim.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s