Bir Mahalle Serüvenin Peşinde: Yahudi Mahallesi’nden Arap Şükrü Sokağı’na

Agâh Enes Yasa
ODTÜ Tarih Bölümü lisans öğrencisi.

Bir zamanlar Keşiş Dağı’nın kuzey yamaçlarına sere serpe serilmiş, tüm ovaya hâkim o dev kayanın üstüne konmuş bir hisar, o hisarın da sağını solunu sarmış bir kent varmış. İşte o hisarın kuzey gölgeliğinde cumbalı evlerin konduğu, içinde hali orta şeker olanın da çarşıyı avcunda evirip çevirenin de yaşadığı Kuruçeşme nam bir mahalle varmış. Genci yaşlısı Şabat sofralarında buluşur; kadınları ev oturmalarında laflarlarmış.

Kaynak: Aguste Leon, 30 Mayıs 1913, Albert Kahn Koleksiyonu (Env. 2203)

Klarnet ve darbuka seslerinin rakılara katılan su ve buz seslerine karıştığı aşağı yukarı iki yüz yıldır meyhaneleriyle Bursalı demkeşlerini ağırlayan bir sokağı gezerken düşünüyorum bunları. Karşımda kapısı sımsıkı kilitli Mayor Sinagogu’na uzun uzun bakıyorum… Masaj salonları, çay ocaklarını dolduran işsizler, Altıparmak’taki cadde üzeri dükkanların ucuza tuttukları depolar, 70’lerden kalma yorgun betonarme apartmanın islenmiş cephesi ve kapısına atılmış demode gözden düşmüş koltuk. Hepsi, yüzlerce yıllık bir serüvenin peşine düşmeye sevk ediyor beni…

Kuruçeşme Mahallesi’nin Oluşum Süreci

Bursa, Orhan Bey tarafından 1326’da fethedildikten sonra kentin merkezini oluşturan Hisar içi İslami unsurlarla harmanlandı ve Beyliğin merkezi haline geldi. Bu süreçte Hisar’dan çıkan gayrimüslimler kentin çeperinde öbek öbek mahalleler kurdular kendilerine. Tartışmalı bir konu olsa da Bizans’tan beri Bursa’nın sakini olduklarını kabul edersek Yahudiler de Hisar’ın Kuzey ve kuzeybatı eteklerine taşınmışlardı.

Sonrasında, II. Beyazid’in kabulüyle Anadolu’nun ticaretle içli dışlı olmuş hemen her noktasına yerleşmeye başlayan Sefarad Yahudileri, Bursa’yı da eklemişlerdi rotalarına. Sefaradların peyderpey gelmesiyle Kuruçeşme Bursa’nın merkezinde varlığını sürdüren genişçe bir mahallesi haline geldi. Bunu 1530’da kayıtlı 117 haneyken on altıncı yüzyılın sonlarına gelindiğinde 403 haneye çıkmasından anlıyoruz.

Eremya Çelebi hepimizin aşina olduğu İstanbul Tarihi kitabında Kasımpaşa’daki Yahudi evlerinin yanlarındaki odalardan bahseder. Denize doğru konumlandırılmış bu odalarda Yahudilerin sattığı Misket Araktan yani rakının yanında balık, turşu ve nice mezeden de detaylıca söz eder. Kuruçeşme’deki Yahudiler de Eremya Çelebi’nin anlatısından onlarca yıl evvel, aynı Kasımpaşa’daki dindaşları gibi, evlerinin bir bölümünde meyhane kurmuşlar. Bunu 1571 tarihli bir hükümde görüyoruz. Hükümdeki şikâyet Vakfı adında birisinin olup Divan’a göndermiş. Divan’da ise Bursa kadısına “Mahallat arasındaki meyhaneler kamilen kaldırılsın, kimseye meyhane açdırılmasun.” denilerek hükmedilmiş. Halbuki, devir II. Selim devriydi ve İstanbul’da meyhaneler faaliyetlerine devam ediyordu.

Tarih tekerrür müdür, bilmem ama bu denemeyi yazmak için mahalleliyle şöyle bir sözlü çalışma yaptım. Hemen hepsi Arap Şükrü’deki meyhanelerden şikayetçiydi. Hele muhtar, meyhanelerin kaldırılması için sürekli dilekçe veriyormuş. Kim bilir, defterler incelense kaç tane daha Vakfı gibi şikâyetçi hassas reayaya rastlanır. Bense, meyhane olan yerde müdavimi de olur, şikayetçisi de deyip çıkayım işin içinden müsaadenizle.

Yahudiler Gidiyor, Dönüşüm Başlıyor

Türkiye’nin diğer kentlerinde olduğu gibi Bursa’da da Yahudiler 50’lerden itibaren göçle yavaş yavaş ayrıldılar Kuruçeşme’den. Kalanlar da Bursa’nın farklı noktalarına dağıldılar zamanla. Gidenler, giderken taşınmazlarını ya kendileri satmayı tercih etti ya da Türk Musevi Vakfı’na devretti. Sattıkları taşınmazların yerlerinde kalfa işi çirkin apartmanlar sırtlarını Hisar’ın yamaçlarına yaslamış duruyorlar şimdi.

Hepimizin Kulüp dizisinin ikinci sezonuyla tekrardan yüzleştiği 6-7 Eylül Olayları’nda kentteki Rumların Valilik kararıyla bir otelde emniyete alınması dışında herhangi bir olay yaşamamış Bursa. Belki de Bursa Yahudilerinin uzun yıllar daha burayı vatan bilmelerinin arkasında göçü tetikleyecek bir nefretin oluşmaması yatıyor olabilir. Ancak, 2003’teki El-Kaide saldırılarından beri Bursa Mayor Sinagogu polislerce korunuyor. Bursa Yahudi Cemaati, Cumartesi sabahı ayinlerini yapıp topluca yiyip içtikten sonra pek ortalıkta gözükmeden ayrılıyorlar Sinagog’dan. Çeşitli güvenlik sebeplerini öne sürüp reddettiler mülâkatı. Olsun bazen insanlar aynı şeyleri konuşmaktan yorulur.

Göç – Kalım İkileminde Bir Aşk Hikayesi

Binlerce Gayrimüslim Müslim aşkından birini anlatacağım şimdi sizlere. Bursa Yahudilikte annesiyle berber yaşayan ve çevresince Şaban diye çağrılan ancak gerçek adı Sebatay ile Bursalı bir köylü kızının hikayesi bu. Sebatay, Türk ortağıyla beraber Bursa’daki hemen her fabrikaya varil satan bir tüccar ve aynı zamanda Yahudi cemaati içinde de sevilen bir şahsiyet, kız hakkındaysa bilgimiz yalnızca bu kadar. Sebatay kıza tutulmuş, buluşup görüşürlermiş. Ancak ne annesi ne de cemaat içindekiler bir Türk ile evlenmesini kabul etmemişler, hal böyle olunca kızı istemeye dahi teşebbüs edememiş. Ne Sebatay evlenmiş ne de kız. İçlerine gömdükleri sevdalarıyla ölüp gitmişler dünyadan, yüzlerce diğer son gibi.

Bursa’nın Susmayan Eğlencesi: Arap Şükrü Sokağı

Şehreküstü’nden Altıparmak Caddesi boyunca ilerleyince “Balıkçı Reşat” tabelasını göreceksiniz, işte burası bir zamanların Yahudilik Çarşısı, şimdilerinse Arap Şükrü Sokağı. Sokaktaki meyhanelerin bir kısmının mülkiyeti işletmecilerdeyken bir kısmının sahibiyse giden Yahudilerin vasi kıldığı Türk Musevi Vakfı. Bu sokaktaki meyhanelerin Türklerin eline geçmesinde öncül kişiyse, Balıkçı Reşat ve babası Fazlı. Oğlu Nejat Bey’i ayak üstü tutuyorum sohbete, Mudanya’dan yeni gelmiş sardalyaları irili ufaklı diye ayırırken:

“İlk babam açmış meyhaneyi buraya, bir iki sene olmuş olmamış, Arap Şükrü Çavuş’a satmış. Sonra adı yürümüş oradan. Mahalledeki Yahudiler çok balık severlerdi, hatırlarım; ben küçükken de babamdan alırlardı…Sazan balığı çok severlerdi. İlk Yahudiler meyhane işletirdiler ama ilk meyhane açan Türk babam… Neydi adı, Vitali’nin yeri vardı, İsrail’e gitti elli yıl evvel. Bir de Şarapçı Liya vardı, Misi Köyünden şarap getirtir satardı. Ben yıllar sonra şu lokantayı açtım, alkolsüz ama. Eskiden şu köşede küfeciler beklerdi, adamakıllı sarhoş olanı taşırdılar. Bizim bu dükkanın önünde eskiden çınar ağaçlı bir kahvehane vardı, kafayı çok çekenler ayılırdı orada. Yıkıldı, küçük bir havuz yapıldı. Şimdi o da yok.”

Aylardır araştırıp da bulamadığım bilgileri bir kerede dinleyince ne de mutlu olmuştum. İlerliyorum. Arap Şükrü Çetin’in yerine geliyorum. Orada tanıştığım mekânın işletmecisi Mustafa Bey beni misafirperverlikle ağırlıyor. Akşamki müşterilere hazırlanan bembeyaz masa örtülerini, tabakları ve çatal bıçak düzenini gözüyle kontrol ederken ben de çayımı yudumluyorum, başlıyor anlatmaya:

“Balıkçı Reşat işte bu dükkânı satıyor Arap Şükrü’ye. Şükrü, Kurtuluş Savaşı’nda çavuş. Yüzü epey esmerleşmiş cephede, o yüzden ‘Arap’ olmuş lakabı. İlk Ayvalık’ta açıyor mekanını 20’lerde. Orada tutunamıyor, Bursa’ya göçüyor. Sonrası öyle işte. Vefat edince çocuklar arasında miras meselesi oluyor, bir türlü paylaşamıyorlar dükkânı. Dükkânda epey iş yapıyor tabii o devirde. Biri karşıya işte bak, şu dükkânı açıyor (Tabelada ‘Arap Şükrü Yılmaz’ yazıyor.) Ama esas dükkân bu. Sonra buranın işlekliğini görenler de açıyorlar sokak boyunca. Çetin Değişmez’den iki kuşak sonra sonra bana intikal etti işletmeciliği. 97 senesinden beri çalışıyordum ben burada. Eskiden Yunanistan’dan Bulgaristan’dan, hatta İngiltere’den bile bir sürü müşteri gelirdi, 2015’ten beri kestiler ayaklarını, şimdi Arap turistler geliyor içmeye. Atatürk, 30’larda Merinos Fabrikalarını açmaya geldiğinde biraz demlenmiş bu dükkânda, hatırası duruyor halen.”

Arap Şükrü’nün oğlu Çetin Değişmez’in zamanında verdiği röportajdan öğreniyoruz ki, Arap Şükrü’nün meyhanesini almadan öce işlettiği Şar Kulübü kalburüstü bir mekânmış. O yüzden iş başında içmekten imtina eder, dükkânını kapatınca faytona atlar, doğru Yahudilik’in yolunu tutarmış. Arkadaşlarının ısrarı üzerine o zamanlar kömürlük olan bu dükkânı kiralamış ve bir meyhane de buraya açmış. Arap Şükrü’nün oğlu Yılmaz Değişmez, İstanbul’daki meyhanelerin yakın takipçisiymiş. İstanbul’a gider, orada gördüğü yeme içme tarzını kendi dükkanına taşırmış. 60’lardan sonra Bursa meyhanelerinde İstanbul adabı bir dönüşümden söz edebiliriz.

Tatavla’yla, Asmalımescit ile kıyaslanamaz Arap Şükrü. Çünkü o İstanbul, bu Bursa. Bursa’daki geçmişi yüzyılları aşan tek yer burası. Öyle olmasıyla özel zaten. Şehrin Doğu tarafında, yani Setbaşı’ndaki Ermeni Mahallesinde de günümüze ulaşmayan bir meyhane kültürü varmış tabii.

Kuruçeşme Mahallesi’nin aşağı yukarı beş yüz yıllık serüvenini kısıtlı ve bölük pörçük kaynakları bir araya getirip anlatmaya çalıştım. Sokaklar, evler içindekiler değişiyor, Mabel Matiz’in sevdiğim şarkısındaki gibi “Dualar değişir”, dualar değişiyor. Kubbeler, minareler, kuleler değişiyor; hem de zamanın korkunç çarklarında öğütülerek dönüşüyor. Kuruçeşme’nin şimdiki sakinleri, eski sakinlerine dair bir şey hatırlamıyor, sorduğum sorulara şaşırıyorlar bile. O yüzden hepimizin silinip gidileceği bu dünyada kendimiz için yaşamaktan başka ne çıkar yol var ki? Şimdi Arap Şükrü’de fasıl vakti, siz tadına varın müziğin lezzetine satırlarımdan…

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s