Bunalım, İnanç, Mücadele: 29 Ekim’in Bir Türk Gencinde Uyandırdıkları


Yarının Kültürü ailesi olarak, 29 Ekim Cumhuriyet Bayramı’mızı yüzüncü yılına bir kala en onurlu duygularla kutlarken Koç Üniversitesi Felsefe ve Psikoloji Bölümleri’nde okuyan Gaye Naz Özyol’un yazısıyla sizleri baş başa bırakıyoruz. Söz; Cumhuriyet’imizin bekçisi, Türk gençliğinindir:


Gaye Naz Özyol
Koç Üniversitesi Felsefe ve Psikoloji Bölümleri lisans öğrencisi.

29 Ekim’e az kala yazdığım bu yazının, Cumhuriyet kazanımlarını nasıl birer birer yitirdiğimizi iliklerime kadar hissettiğim bir anda, zihnimde taslağını oluşturmam ve yine böyle bir anda yazıya dökmeye başlamam manidar oldu. Derslerden başka hiçbir işle meşgul olunmaması gereken üniversite yıllarında geçim kaygısı sebebiyle ek bir işte çalışmak, dersleri geri plana atmak, yetiştirememek ve uykusuz gecelerin ardından bir şekilde güç kuvvet bulup sabah işe gitmek… Tüm bu temponun içinde araya bir yere sıkıştırdığım bu yazım mecbur bırakıldığımız bunaltıya yönelik tepkimin bir dışavurumu olacak.

Kimsesizlerin kimsesi Cumhuriyet şimdi doksan dokuz yaşında; bu sefer kendisi de kimsesiz bir halde. Yaralanmış, harap ve bitap düşmüş şekilde bir kurtarıcı beklerken, onu kurtarma ihtimali olan tek grup, Türk gençliği, içine sıkışıp kaldığı sağ kalma derdinde… Cumhuriyet’in tek bir nefes almasını dahi sağlayamayacak kadar kendi yaşamsızlığında boğulmuş durumda. Yerilen, hakaret edilen, yok sayılan, ayaklar altına alınan ve yok edilmesi adına hiçbir eylemden sakınılmayan Cumhuriyet, var olduğu günden bu yana iftiralara maruz kalmış; yapısına, ilkelerine, getirdiği devrimlere ve kurucularına rağmen; ülkede ondan çok önce kangrenleşmiş ve onun da çözmek adına var gücüyle çaba sarf ettiği sıkıntıların müsebbibi sayılmıştır. Bu iftiraları ona atanlarsa sıkıntılara sebebiyet veren yapıların içinden çıkmış olanların, o yapıların çarkını döndürenlerin ta kendileri olmuştur. Geçmişte kusurlu ve suçlu sayılmış olan Cumhuriyet, kötürümleştirilmeye ve bastırılmaya çalışıldıkça adeta kendini kanıtlarcasına ve intikamını alırcasına, kendi halkını ona her geçen gün daha da muhtaç etmiştir. Şu an sahip olduğumuz her ne varsa, bunu 1923’ün elimizde avucumuzda kalan bir parça kırıntısından başka hiçbir şeye borçlu değiliz.

Kendisinin sebep olmadığı sorunlardan ötürü kendini derin bir cenderenin içinde bulmuş olan Türk genci, hem her sabah bu sıkıntıların yüküyle cansız bir halde uyanmakta, hem de tüm bu sorunları çözme kuvvetine sahip tek topluluk olarak bunun sorumluluğu altında kendini ezilmiş hissetmektedir. Gezmesi, eğlenmesi, hayal etmesi, keşfetmesi, âşık olması, vakit öldürmesi, mutlu olması gerektiğini bildiği yaşta hayatını devam ettirebilmek için emeğini patronlara satmaya başlamak zorunda bırakılan, eğitimi için gerekli kaynaklara erişemeyen, eğitimine elde avuçta ne varsa onlarla birlikte sımsıkı tutunan, hatta o cılız eğitime dahi erişemeyip cinsel istismara uğrayan Türk gençliğinin içinde, kendi sağ kalma derdinin dışında bir parça düşünceye sahip olma fırsatını bulabilen azdır. Bu fırsata erişebilenler de kurtuluşun yalnızca kendilerine bağlı gelişeceğini kabul etmekte ancak anlaşılabilir gerekçelerle sorumluluğu kabul etmekten kaçınmaktadır. Kimi ise her gün bu sorumluluğunun farkına vardıkça hayatını buna adayacağı gerçeğini sindirmekte zorluk çekmektedir. Böylesine büyük bir yaşam mücadelesi verip tüm gücünü eritirken aynı zamanda kendinde kurtarıcısına karşı yegâne vazifesini yerine getirmek için gerekli olan heyecanı uyandırmaya çalışan Türk genci, tükendiği noktadadır. Başka hangi milletin genç topluluğu bu derece özgün ve istisnaî bir var oluşsal görevle mükellef olduğunu hissetmektedir? Bir örneğe, benzere sahip değiliz. Ve bu durum, içinde bulunduğumuz bunalımı daha da derinleştirmektedir.

Atatürk, Afet İnan’la birlikte Haydarpaşa Tren İstasyonu’ndan çıkarken (Haziran 1930)
(Kaynak: Atilla Oral)

Tüm bu çelişkiler ve cevapsız sorular yumağı, sahip olduklarımızı yitirdiğimiz her gün daha da büyümektedir. “Ülkeyi bu hale ben getirmedim, Cumhuriyet’i bile isteye veya kötü niyetle ben ateşe atmadım, benden öncekilerin şeytanlıklarının sonuçlarını ben çekerken bir de üstüne tüm bunları yeniden düzlüğe çıkarma işini ben mi yapmalıyım?” Bu soruları, doğal olarak, kendine ve diğerlerine sorarken Türk gencinin hatırlaması gereken şey, şu an biraz olsun bunları düşünüp söyleyecek, kendi bağımsız ve bireysel hayat rotasını çizebilecek irade ve ortama sahipse, birileri kendi hayatlarını bunu mümkün kılmak uğruna feda ettiği içindir. Bugün biraz olsun nefes alabilen Türk genci, bunu geçmişte onu tanımadan, bilmeden onun için nefessiz kalmayı göze almış olanlara borçludur.

Türk genci, pekâlâ kendini böyle bir fedakarlığın içinde bulmak istemiyor olabilir. Ancak hatırlamalıdır ki Türklüğün ızdırabı zamansız, mekânsız ve kaçınılmazdır. Hedefimizi ve niyetimizi ters bir yöne kaydırdığımız her an, kendi içimizde yaşadığımız hesaplaşmalar, birbirimize verdiğimiz sözler, tam da tüm hayat koşullarımızın iyileştiğini hissettiğimiz anda peşimizden gelir. Bizi sömürmüş, haklarımızı ve umutlarımızı gasp etmiş medeni beyaz efendilerin soğuk ülkesinde yalnız ve sahipsiz vaziyetimiz, kendi bastığımız topraklarda bizim için harcanmış ömürlerinin ruhlarının huzurunda, onlara saygı ile çabalamaktan daha az çaresiz hissettirmeyecektir.

Tüm bu çözümsüzlüğün içinde dahi her ne pahasına olursa olsun kendini bu görev yoluna baş koymaya niyetlenmiş Türk gencinin bilmesi gerekir ki; birincisi, Türk genci yalnızdır, kendinden ve birbirinden başka dünyanın hiçbir yerinde onu anlayacak yoktur. Bu yalnızlığın içinde kendisine güç verecek umudu ve biricik değerlerini ancak kendinden öncekilere bakarak veya muzaffer olduğunu gördüğü bir gelecek tahayyülüne temelsizce inanarak elde etmek zorundadır. On dokuzuncu yüzyılın Danimarkalı filozofu Søren Kierkegaard’ın da savunduğu gibi, inanç irrasyoneldir ve insan kendi özüne sahip olduğu inanç vasıtasıyla ulaşır, onu rasyonel bir temele oturtmak gerekmez. Cumhuriyet’e sahip çıkabilmek için var gücümüzle mücadele etmenin neden gerekli olduğunu ispatlayan bin türlü etik tahlil yazılabilir. Ancak bunu değerlendirip de tartışmaya dâhil edene, ona karşı çıkan tüm argümanlara karşı onu galip getirene ve sonuç elde edene değin, mücadelenin zamanı geçip gitmiş olur. Eğer içimizde inanma kuvvetini buluyorsak, inanmak zorundayız; geri kalanını asla sorgulamadan, düşünmeden. İkincisi; kendi varlığını anlamlandıramadan mücadeleye atılma planları yapan Türk genci başarısızlığa mahkûmdur. Kendi var oluşunu keşfedememiş, kendi iç hesaplaşmasını tamamlayıp yol haritasını çizememiş bir insanın ülke ve dünya üzerine düşündüğü her şey ancak hayallerde kalır.

Bu bayram, belki de hâlâ “Cumhuriyet” kelimesini telaffuz edebileceğimiz son bayram. Her şey böylesine pamuk ipliğine bağlıyken ve yarın uyanacağımız sabahın güvencesi yokken, hâlâ kurtarılma şansı olan Cumhuriyet’in sahip olduğumuz son kırıntısına var gücümüzle tutunmamak, onu bataklıktan çekip çıkarmaya uğraşmamak her şeyden evvel kendi köklerimize, sonrasında ise her daim aramızda gezip dolaşan ve sessiz emir çığlıkları yükselten bir çift yorgun mavi gözün yaralanmış ve tabuta hapsedilmiş güçlü ruhuna ihanettir.

Cumhurbaşkanı Mustafa Kemal (Atatürk), Çankaya Köşkü’nün bahçesinde, 1923.
(Kaynak: Atilla Oral)

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s