Hamza Dülger
İstanbul Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi’nde doktora öğrencisidir.
Ünlü Türkolog ve müzmin muhalif Rıza Nur’un Halk Partisi’ne karşı yürüttüğü mezkûr mübayin hareketinin en mühim eserinin adı “Türkiye’nin Yeni Baştan İhyası ve Fırka Programı” idi. Türkiye, mevcut tenakuzlarının üzerine müselsel bir hâl ile yeni bir Cumhuriyet şeklini aldığında rejimin en keskin mübayinleri arasında Türk Milliyetçiliği’ni idealize etmiş Türkiyatçılar bulunuyordu. İmparatorluğun inkırazına tanıklık etmiş bir nesil için kurtuluşu, haşin ve ulu bir fikriyat olarak serdetmek entelektüel tarihimiz için münasip bir yol olarak gözükür. Zira, Türk Milliyetçiliği’nin önemli sekülarist teorisyenlerinin mihmandarlarından Akçura dahi, cesurane bir biçimde “Osmanlı Devleti’nin hakiki kuvveti şekl-i hazır-ı coğrafisini muhafaza etmek midir?” sorusunu sorarken bilcümle Osmanlıcılık fikrini akim kılıyordu.

Akçura, ortak siyasal yetkede buluşması gereken halk topluluğu manasında ortak atadan toplulukların ırk namzediyle bir araya gelerek bir birlik teşkil etmesinin önemini erken tarihlerde, henüz XX. yüzyıl başlarında kavramıştı. Bu kavrayış, Tanzimat Dönemi’nde benimsenen ve “Osmanlı milleti” biçiminde tezahür eden Fransız ulus anlayışından (“millet-i iradi”) Alman ya da Slav ulus anlayışına (“millet-i vaki”) geçişin bir nüvesini içinde barındırıyordu. Cumhuriyet idaresi, işbu şiarın üzerine inşa edilirken Akçura ve Gökalp dehrîleştirici [säkularisierte] devlet idealini tatbik eden ideologlar oldu. Türk Milliyetçiliği’nin mümeyyiz bir cüzünün resmî ideolojiye hasrettiği aynı dönemin muhalif-ırkî milliyetçilerinden Rıza Nur’un dehrî milliyetçiliğe karşı milli bir din tesis etme gayreti bir şerh olarak milliyetçiliğin karakterini belirleme kavgasında sonraki nesillerdeki milliyetçiler için muteber bir yere oturur. Fakat bu cüz saltık iç siyasal kültüre içkin değildir, bahusus politik ayrım önemli bir haricî siyasal ayrım getirir: maksimalizm-minimalizm.
Türkiye’nin mevcut hâlini okuduğumuzda, Pantürkizm’den Mavi Anadoluculuk’a süregiden tartışmaların çeperlerini anlamlandırmamız mümkün hâle gelir. Mevzu bahis milliyetçiliğin teganni ettiği zemin, tetkik edildiğinde iki zıt dış politik siyasanın bir çarpışmasıdır. Cumhuriyet tarihini bu minvalde serimlediğimizde Turanî ideolojinin, dünya sahnesinde emperyal siyasalarının çöküşüyle kökten bağı mevcut iken, Türkiye’deki anti-maksimalist ideoloji (Kemalizm) de bunun karşıt cephesini husûle getirir. Uzak Doğu diyarındaki (Japonya) “15 Mart Olayı” diğer Turanî memleketlerdeki maksimalist-minimalist mücadelesinin bir cüzü gibidir.
Dünya tarihindeki tersine dönüşler ve çevrimlerle süslü yeniden doğuşlarla kabil olan işbu süreç, günümüzde artık benzer bir süreç ile iç içe yürüyor. Temsiliyetin dayandığı temel hususların, ezcümle parlamentarizm ve yürütme erki arasında sıkıştığını akılda tutmalı. Bu yoğunlaştırılmış süreç, tarihî tekerrür ile vuku bulan bir çevrimin son halkası hüviyetinde. Tetebbu edildiğinde görüleceği üzere 1930’lar siyasası ile günümüz politik durumunun benzeşikliği aşikâr bir mümeyyizlikle önümüze seriliyor. Yukarıda bahsedilen türden bir sıkışmışlığın kitleler lehine çözümlendiği tarihsel kesitin dünya-tarihsel zamanda 1945’e tekabül eden bir biçimde pek çok tehdidi barındırdığı sabittir. Emniyet bürokrasisinin gün be gün kuvvetlenmesi 30’ların siyasasına yakınlaşmanın hakikatini irâe ediyor. Tüm bunlarla birlikte yeni bir Anschluss (Rus-Ukrayna Harbi) da mevcut ve hâl böyle iken bu tekerrürün nedenleri üzerine tekrar düşünmek icap ediyor.
Kojin Karatani’nin bahsettiği üzere, olayların tekerrürü tek başına birbirine emsal değildir, ama biçim yönünden tekrarlanmaları kaçınılmazdır. Karatani’ye göre faşizm, siyasî ve ekonomik bir kriz anında bastırılmış olan mutlakiyetçi monark figürünü çağıran temsili demokrasidir. Japonya bağlamında “Şowa Restorasyonu”, Meiji Restorasyonu’nun tekerrürü olarak bir imparatorluk restorasyonunu temsil eder. Bu tekerrürler tarihsel mirasta yer alan deliklerden neşet ederek büyür. Bu delik, temsil sisteminin hem içinde hem dışındadır. Temsilin dayandığı kütlenin, yürütme erki ve yargı ile çatışık hâlde olduğu, kriz anında büyüyen, iktisadî çelişkiler barındıran bir deliktir bu.
Marks’ın bahsettiği veçhile, devletin kendisi kapitalist iktisadi krizlerde yahut temsilî parlamentoda görülen tıkanıklıkta görünür olur; imparator, kayzer veya führer onun (devletin) şahsileşmiş hâlidir ve bastırılanın yani mutlakiyetçi egemenliğin geri dönmüş biçimidir. Bu geri dönüş süreci XVIII. yüzyıldan bu yana tekrar eden devrimsel süreçlerin bir yeniden okunuşudur. İmparatorluktan ulus-devlete geçilen düzende, hukuki, ahlâkî zeminin kayması sonucu modern ulusların ifa ettiği görevler, imparatorluktan ulus-devletlere pay edilmiştir. Bu düzen, yetkenin tek bir erkten tüm bir ulusa bölüştürülmesiyle beraber fetih düzeninin ilgası ve yeknesak bir millî hukuk düzeninin yaratım ve tatbiki ile müyesserdir. Ancak ulus-devlet söz konusu düzende kalmaya teşne değildir, yeni sermaye yaratımları ve bir kaynak ihtisası problemi göze çarpmaktadır. Amele iş gücü ihtiyacı ve sermaye ihracı, ulus-devletin büyümesine ve bir imparatorluğa öykünmesine sebebiyet verir ancak bu imkânsız bir teşebbüstür çünkü yerleşik çelişkilerle (millî hukuk, millî sermaye tahakkümü) bir emperyal imal etmek olanaksızdır. Napoleon’un millî bir imparatorluk kurma hevesi bu duvara toslamıştır. İmal edilen Fransız hukukunun Alman ananelerine uymak şöyle dursun, aksine onu tek bir millî biçime soktuğu sarahaten söylenebilir. Ezcümle dünya siyasasının mevcut istihsal hâli yeniden imparatorluklar devrine ulaşmamızı mümkün kılmamaktadır.
Ancak yine de ulus-devletin bir uzamı olan emperyalizmin dünya sahnesine yeniden çıkması bu imperyal ve emperyal suretin yeniden dönüşü olarak okunabilir. Ezcümle, Schmittyen bir perspektif ile tüm parlamenter düzenin salt bir mutlâk’a devri ile mevcut temsil krizinin aşılmağa çalışıldığı dercedilmektedir. Türkiye de bu gidişatın teşrih edilebilir aktörlerindendir. Türkiye’nin 1923’te tatbik ettiği Pantürkist ama minimalist milliyetçilik günümüzde, imperyal bir sağ kavle (diskur) işaret ederken minimalist-maksimalist geriliminin yukarıda bir özetini sunmaya çalıştığımız siyasal sıkışıklıktan gayri düşünmek yanlış olur.

Engels’in tarihsel materyalist nazariyesiyle tetebbu ettiği devlet teorisi; ilkel kolektivizm → askerî demokrasi → konfederasyonlar → devlet, plânı ile vuku bulur. Askerî demokrasinin, bir nevi kahramanlar kültüne tevdi etmesi ise kaçınılmazdır. Ancak tüm süreç, dışarıda saltık bir savaş beyleri konfedarasyonun içte bütünleşik bir devlet ve yetke (hükümdâr, kayzer, sultan) eliyle sündürülmesini beraberinde getirir. Harp beyleri, bir çeşit millî kahramanlar olarak konfedere devlet hükmünde zuhur eder. Öz bürokrasi, öz ordu ve öz harp teknikleri vardır. Fakat bürokratik rasyonalizasyonun kaçınılmaz kaderi olarak hepsi tek bir kamu[ğ]’nun emrine girerek devlet tesis etmek zorundadır ya da bu uğurda ortadan kaldırılmaları icap eder.
Günümüzde bir çeşit harp beylerinin devlet iktidarına yönelik yöntemsel ve ilkesel karşı çıkışları, aynı izleği tekrarlayacak biçimde tekrar tekrar vaki olmasını görünür kılmıştır. 90’lardan itibaren adeta örtük bir iç harbin husûle gelmesi ile Türkiye’nin mezkûr siyasallaşma ve bürokratik rasyonalizasyon serüveni, yaşanan örtük iç harbin nüvelediği çatışmaları yakın tarihte önümüze serdi. Farklı harp beylerinin ve kendilerine ait örgütlerinin, siyasal çözülmenin (erken 90’lar) hemen ardından vuruşması bize, tarihsel izleğin konfederasyonlar safhasına dönüşümüzü hatırlatır. Hemen hemen aynı zaman diliminde bürokratik olarak sil baştan tesis edilen devletin güvenlik kadrolarının yeniden savaş beylerine teslim edildiğini (İç İşleri, Millî Savunma bakanlıkları), bu kadrolar eliyle iç harbin bitirildiğini ve yeni aşamada bürokratik rasyonalizasyonun artık yeniden tezahür ettiğini vurgulamak gerekir.
İkonografik bir yeniden dirilimi mümkün kılmaya teşne olan sorunlar yumağı başlıca olarak bu iki noktada toplanıyor görünmektedir. Birinci olarak siyasal sıkışıklık hâli temsiliyetin bir kuvve olarak kalmasıyla yahut bu kuvvenin kişiler kültü eliyle fiile geçmesiyle aşılmaya çalışılır. İkinci husus, devletin iç teşkilatlanmasında yaşanan gerilim-çelişki ve hatta kaosun bir neticesi olarak bürokratik rasyonalizasyon gecikir. İmperyal-maksimalist siyasanın teşviki içte çelişkinin yitirilmesi dışta ise kuvvetin (zor’un) rasyonel ellerle tatbik edilmesini getirir. İç çelişkilerin bitirilmesi ise devletin ancak Greko-Romen “civitas”lardaki gibi ahlâkî nesnenin temerküz ettiği bir bütün olarak kavranması şeklinde meydana gelecek bir tersine sıçrayışla mümkün olabilir. Zira dünyevileşme, bu bütünü egemen lehine bozmuştur. Hegel bu bozulmaya dikkat çekerek tek hakiki din olarak “devlet”in kaldığını söylerken haklıdır. Tersine sıçrayış, dünyevî din olarak devletin şerik kabul etmez bir iç birlik sağlamasının artık tek yolu olarak gözükmektedir. Ancak buradan maksimalist bir politik evreye geçişi mümkün kılacak politik enstrümanlar henüz icat edilmemiştir. Nihayetinde devlet hâlâ ulus-millî devlettir ve siyasal uzamıyla hukuku, kendi tarihî mirasının bir sonucudur.
Kaynaklar
Georgeon, François. (2006), Osmanlı Türk Modernleşmesi (1900-1930), YKY
Georgeon, François. (2005), Türk Milliyetçiliğinin Kökenleri / Yusuf Akçura (1876-1935), Tarih Vakfı Yurt Yayınları.
Hassan, Ümit. (1972), İbni Haldun’un Metodu ve Siyaset Teorisi, Sevinç Matbaası.
Karatani, Kojin. (2013), Tarih ve Tekerrür, Metis Yayınları.
Schmitt, Carl. (2020). Siyasi İlahiyat: Egemenlik Kuramı Üzerine Dört Bölüm, Dost Yayınevi.
Schmitt, Carl. (2014). Siyasal Kavramı, Metis Yayınları.

Yorum bırakın