Sinema Oyuncusu Esin Eden’le Röportaj: “Ailem yemek kültürlerini her gittikleri ülkeye taşımıştı!”

Röportaj: Burak Süme
Sinema Araştırmacısı

Yarının Kültürü, Eylül ayı boyunca sinema dosyasıyla birbirinden değerli birçok yazarı bir araya getirerek uzun zamandır hayata geçirmek istediği sinemayı tartıştı. İlginize teşekkür ediyoruz. Sinema Araştırmacısı Burak Süme’nin Türk tiyatro ve sinema oyuncusu, çevirmen ve yemek kitabı yazarı Esin Eden’in ailesi hakkında kendisiyle gerçekleştirdiği röportajı sizlerle paylaşıyoruz. Keyifli okumalar.


Çoğumuz Esin Eden’i Deliha filminden, Evdeki Yabancı dizisinden tanıyoruz. Ancak kendisi Münih’ten Brüksel’e, Selânik’ten İstanbul’a uzanan bir yaşama sahip, ulu bir çınar. Yaşayan kültür hazinesi deyiminin tam karşılığı… Öyle esprili bir sohbeti var ki, bu röportajı çok gülerek yaptığımızı itiraf etmeliyim. Esin Hanım röportajımıza, “Sahneye ilk kez sekiz dokuz yaşlarımda çıktım ve yalnızca seyretmeye mahkûm olduğum yıllar dışında, Erol Keskin’in deyimiyle sahne tozunu yutmak mutluluğuna eriştim. Gerek yurtiçi gerek yurtdışı gezilerimde olabildiğince müze ve sergi gezdim, tiyatro izledim, konser dinledim. Palermo Operası’nda bizim değerini bilemediğimiz Leyla Gencer’in kocaman portresinin önünde gururla resim çektirdim.” sözleriyle başladı…

Fotoğraf: Burak Süme, Esin Eden’le birlikte.

Burak Süme (BS): Esin Hanım, Türkiye, Brüksel, Selânik gibi birçok kültürü beraber yaşayan köklü bir aileniz var. Yemek ve sofra kültürünüzle ilgili neler söylemek istersiniz?

Esin Eden (EE): 7 Ağustos 1935 yılında bir Çarşamba günü 03.50’de Brüksel’de dünyaya gelmişim. Annem hep, anneannem Emine Hanım’ın doğumdan bir gün önce saat akşamın dokuzunda vefat ettiğinden bahsederdi. İki tane de abim olmasına rağmen, anneannem “Nuriye, bir de kızın olsa!”diye iç geçirirmiş. Bana babaannemin Fatma ile Kamer yengemin Moda Palas’ta tanışıp, sevdiği Esin Talu’nun adını vermişler.

Yemek ve sofra kültürü ile ilgili ilk anım pembe badem ezmesinden yapılan domuzcuklardı. Brüksel denince aklıma hep o yemekler geliyor. Dört yaşımda ayrılışımdan sonra ilk kez 1958’de gittiğim bu şehirde bu domuzcukları bulana kadar çok uğraştım. Expo’58 Cep Tiyatrosu’na temsilen gitmiştim. Kısıtlı bir bütçem vardı ve parama kıyıp aldım. Ama özlediğim tadı nedense bulamamıştım. Belki de Türkiye’de badem ezmesinin en alasını yediğimden, belki de çoğunlukla, insanın çocukluk anıları kendisini yanılttığından olacak. Yalnız itiraf etmeliyim ki onların “pommes-frites”, bizimse “kızarmış patates” dediğimiz bu çifte kavrulmuş yiyeceğe zaafımın da çocukluğumda sokaklarda külah içinde gezici arabalarda sıcak satılmasının payı olsa gerek.

Fotoğraf: Esin Eden’in babası Ali Rıza Hüsnü Efendi. (Selânik, 1910’lar.)

BS: Büyük dedeniz dönemin tütün kralı Hasan Âkif’ti. Mesleğinin öncüsü çok sevilen ve saygı duyulan bir isimdi. Dedenizin tüccarlık ve tütün işlerine ilgisi nasıl başlıyor?

EE: Annem Nuriye Hanım’ı 1985 yılında kaybetmiştim. 1900 yılında Selânik’te, Fuat Efendi ile Emine Akif Hanım’ın üç çocuğunun sonuncusu ve tek kızı olarak dünyaya gelmiş. Üç yaşlarındayken babasını kaybetmiş ve annesi ile ağabeyleri Abdi ve Âkif’le birlikte annesinin tütün tüccarı olan babası Duhanî Hasan Âkif’in evine yerleşmişler. Hasan Âkif İzmir’de doğmuş, annesi ölünce babası onu Selânik’e göndermiş, o da orada çalışmış ve tütüncü olmuş, sonraları da uluslararası bir tütün krallığı kurmuş. Viyana, Münih, Brüksel ve İstanbul’da şubeler açmış. 1912 yılında büyük kızı Fatma Âkif’ten olan ilk torunu babam Ali Rıza’yı Münih’teki Grathwohl Zigarettenfabrik’e müdür olarak göndermiş, 1917 yılında vefat etmiş.

Fotoğraf: Solda Kazım Emin Turmak, sağda Hasan Âkif, arkada Alman iş arkadaşları ve ailesi. (1904, Münih)

BS: “Annemin Yemek Defteri Selanik” kitabınızda annenizin sanatınızda yol gösterici olduğundan bahsediyorsunuz. Biraz o günlere uzanalım mı?

Fotoğraf 2: Şemsi Efendi ve öğrencilerinden Esin Eden’in annesi Nuriye Fuat Akev. (Selânik)

EE: Annem, Selânik’te yaşamaya devam etseydi, belki de annesi gibi o da öğretmen olurdu. Terakki Mektebi’ni birincilikle bitirmiş, Atatürk’ün de öğretmeni olan Şemsi Efendi’nin elinden icazet almıştı. Lise eğitimini de Alliance Française’de tamamlamış, Fransızca öğrenmişti. Dadısı Eleni’den öğrendiği Rumca ile Almanya’da öğrendiği Almancaya, 45 yaşından sonra benim Amerikan Kız Koleji’ne başlamam üzerine bir de İngilizce eklenmişti. Annem, edebiyat meraklısıydı. Hastalandığımda bana masal yerine Tevfik Fikret, Namık Kemal, Ziya Paşa, Abdülhak Hamit ve Yahya Kemal’in şiirlerinden okurdu.

BS: Zor günleriniz elbette olmuştur…

EE: Savaş yıllarıydı, ekmeği nüfus cüzdanı denilen kimliklerimizdeki karnelerle alırdık, yeni kimlik cüzdanı almak için, üzerinde ilkokul numaram 145 yazan gri kaplı cüzdanı, devlete iade ettim ama hep gözümün önündedir. Tereyağı zor bulunduğu ve pahalı olduğu için hep azar azar kullanırdık, belki de bu yüzden şimdi bile tereyağsız yapamıyorum. Ama ilk çocukluk anılarım arasında Harbiye’deki leblebici dükkânı vardır. Harbiye-Fatih tramvaylarının kalktığı durağın karşısında leblebi satan ufak bir dükkân vardı. Leblebi tozunun üstüne şeker ektiğiniz zaman tadı damağınızda kalan bir lezzet harikası ortaya çıkardı. Keten helvası desem hatırlayanınız olur mu? Akşam saati oldu mu Amerikan Hastanesi’nin karşısında oturduğumuz Çamlıbel Apartmanı’nın sesini duyardım. Halen o keten helvacısının sesi aklımdadır, kolunda camlı kutusuyla “Beyaz kurdeleli sarışın kız” diye mâni düzerdi.

Fotoğraf: Esin Eden’in anne ve babasının düğün fototğrafı.

BS: Anılarınızı okuyunca seyahate olan düşkünlüğünüzü görebiliyoruz…

EE: Yurtdışına ilk kez 1950 yılında çıktım, babamın böbrek rahatsızlığı dolayısıyla Montecatini Terme’de küre gittik. Uçaklar aktarmalı olduğu için önce Atina’ya uğradık. Bir akşam Âkif Dayı’mla buluşup, Kifisia’da bir bahçe restoranında kızarmış minik ahtapotlar yedik. İlk kez yiyordum bunları ama aradan yarım asır geçtiği hâlde,  hem gözümün önünde hem de tatları damağımdadır. Dönüşte Milano’ya uğradık. Duomao Katedrali beni ne kadar etkilediyse hayvanat bahçesi de o kadar etkiledi, bir de kapısında satılan taze Hindistan cevizleri. Roma’ya gittiğimizde beni iki sürpriz bekliyordu. Babam antik Caracalla Hamamları’nda sergilenen Aida operasına bilet almıştı. Bir de Abdi Dayım’ın Excelcior Oteli’nde olduğunun ve bizi yemeğe çağırdığının haberini aldık. Lobide bir de ne göreyim, Linda Darnell, diğer tarafta Orson Welles ahbaplarıyla konuşmuyorlar mı? Keşke yanlarına gidip konuşacak cesaretim olsaydı.

BS: 1997 yılında Girit’te Nicholas Stravroulakis’le birlikte Salonika A Family Cookbook adını verdiğiniz İnglizce bir yemek kitabı kaleme alıyorsunuz…

EE: Girit’e olan ilgim Nicholas’ı Hanya’daki evinde ziyaret ettikten sonra başlamıştı. Girit’te beni en çok şaşırtan zeytinyağlıların yeşil renkte olmasıydı.  Bir de orada horta diye bir ot yedim. Ruves adında bir otları daha var, o da horta gibi haşlanıp yeniliyor, biz de yumurtalı ıspanağı yapar gibi ruvesi de haşlayıp, zeytinyağında çeviriyorsunuz, aralarına yumurta kırıp yiyorsunuz. Girit’te rezene de çok tüketiliyor. Girit’te Niko’nun evi, Hanya’nın aynı bizim Tarabya koyumuzu anımsatan koyunda, ailesine ait bir Türk konağıydı. Niko, evini Venedik tarzında değil de Türk kökenine uygun bir biçimde restore etmişti. İçini de Türk bakır ve kilimleriyle döşemişti. Evinin bir katını bana ayırdı ve bir de bana bisiklet verdi. Her sabah denize bisikletle gittim, aynı Büyükada’da yaptığım gibi. Benim birçok Giritli arkadaşım var. Ayla Algan, Tilbe Saran, Tanju Tuncel ve Bennu Yıldırımlar gibi…

BS: Yıllardır Adalısınız, birazda Büyükada’daki yaşantınızdan bahsetmek istiyorum. Geçmişle bugün arasında sizce değişen ne oldu?

EE: İlk kez 1940’lı yılların ortasında Büyükada’ya gelmeye başladık. Şimdiki evimi 1956 yılında Yunanistan’a göç eden bir Rum ailesinden satın almıştık. Eskiden adada amber ağaçları vardı. Şimdi yalnızca Hacı Bekir’in yalısının bahçesinde rastladım bir amber ağacına. Artık afyonlu olduğu söylenen şakayık gülleri de yok. Melisa ve mimozaları da gelen geçen hoyratça yoluyor. Ada sahillerinde karides ve yengeç bulurduk. O kadar boldu ki karidesleri ellerimizle avlar çiğ çiğ yerdik. Şimdi bulmak ne mümkün!

Büyükada deyince aklıma Âkif dayımla Nuriye yengemin yazlarını geçirdikleri, 1978 yılında yanışını vapurdan acıyla seyrettiğimiz Akasya Oteli geliyor. Restore edilse de ruhunu kaybetti artık. Kömür ateşinde pişmiş ızgara köftesi, özel bir sosla sunulan pilavı ve hünkarbeğendisi de halen aklımda.

BS: 2000’li yılların başında Annemin Yemek Defteri Selânik (2001) ve Neler Yedim Neler, Maydanozlu Köfteler (2005) adını taşıyan iki ayrı yemek kitabı çıkartmıştınız…

EE: Kendimi çok mu seviyorum, yoksa yaşamaktan çok mu zevk alıyorum, bilmiyorum ama yıllar önce doğum günümü çok şenlikli bir biçimde kutlamaya başladım. Hazırlığım bir hafta sürüyor, ince ince planlayıp, hangi yiyeceğin, hangi tabağa konulacağını kroki olarak çiziyorum. Buzdolabım antika küçük bir Westinghouse olduğu için yeterince buz bulunduramıyorum, buzu da bir arkadaşım getiriyor. Yemek yapmaya düşkünlüğümü annemden aldıysam, yeme zevkimi de babamdan almış olmalıyım. Ailem uzun süre yaşamını değişik ülkelerde sürdürmekle birlikte geleneksel değerlerine bağlı kalmış, yemek kültürlerini her gittikleri ülkeye taşımış kişilerden oluşuyordu. Belki de birbirimize duyduğumuz sevgi ve bağlılığın kökeninde bu saygı yatıyor. Ne de olsa yemek, insanın en çok ihtiyaç duyduğu değerlerden biri değil mi? Kitaba yemek resimleri koymaktansa ailemizin, özellikle güzel yemek yapan kadınlarının ve de yemeği şölen hâline getiren bazı erkeklerinin resimlerini koymak istedim. Bu kitapların sadece yalnızca bir yemek tarifi olmayıp, aynı zamanda kaybolmuş bir kültürün bir yönünün belgesi olmasını da istedim.

BS: Bu keyifli sohbet için teşekkür ederiz Esin Hanım.

EE: Asıl ben teşekkür ederim.

Yorum bırakın