Cumhuriyet’in 100. Senesinde Türkiye’yi Bekleyen Çevresel Tehlikeler

Ece Özen İldem
Boğaziçi Üniversitesi Hesaplamalı Bilimler ve Mühendislik Bölümü’nde yüksek lisans öğrencisidir.

Bu yazıya, Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri Antonio Guterres’in geçtiğimiz günlerde söyledikleriyle giriş yapmak istiyorum: “Küresel ısınma çağı bitti. Artık küresel kaynama çağındayız.” Bu sözler sizin için ne ifade ediyor, emin değilim. Ancak benim için, yazın bile ara sıra soba yaktığımız anne memleketim Eskişehir’de 16 Ağustos 2023 tarihinde kırılan sıcaklık rekoru, bu cümlenin vücut bulmuş hali. Ülkemizin ve dünyamızın içinde bulunduğu çevre felaketleri zinciri değil bugün size anlatmak istediğim. Sizinle bugün, naçizane, Türkiye Cumhuriyeti tarihinin çevre ilişkilerini ve biraz da ülkenin geleceğini konuşmak istiyorum.

Cumhuriyet tarihindeki çevre ilişkileri dendiğinde aklıma kristal gibi parlak bir Atatürk anekdotu geliyor. Eminim siz de bu yazıyı okumak için ekrana tıkladığınızda bahsi geçecek konunun bu olduğunu tahmin etmişsinizdir. Herkesin bildiğini düşünmekle beraber anlatmayı çok sevdiğim bir anı olduğu için bundan tekrar bahsetmek istiyorum. Sene 1929, bu sene geçirdiğiniz ağustostan çok daha serin bir ağustos ayı. Mustafa Kemal Atatürk, Ertuğrul Yatı ile İstanbul’dan Bursa’ya giderken sahilde ulu bir çınar görür. Çok etkilenir, gölgesinde bir müddet dinlendikten sonra çınarın yanına kendisi için küçük bir ev ister. Atatürk’ün isteği üzerine iki katlı, ahşap bir ev bir sene içinde inşa edilir. 1930’un, yine bu senenin yazından daha serin yaz aylarında Atatürk, Yalova’ya gittiğinde ulu çınarın dallarını budamaya çalışan bahçıvanla karşılaşır ve rivayet olunur ki “Sen ömründe böyle bir ağaç yetiştirdin mi de bunu kesiyorsun?” diye sorarak eğer ağaç eve zarar veriyorsa “Dal kesilmeyecek, köşk kaydırılacak” der. Bu belki de halkın aklına en çok kazınmış çevre olaylarından biridir . Yürüyen bir köşkümüz vardır bizim, ziyaret etmek isterseniz o ulu çınar da ahşap ev de hâlâ Yalova sahilinde durmaktadır.

Kaynak: http://www.yalova.gov.tr/yuruyen-kosk

Bu sene yüzüncü senesini kutladığımız Cumhuriyet’imizin çevre tarihi benim için bu anekdotla başlar.  Ancak tarih, birbirinden tamamen bağımsız birimler şeklinde incelenemez. Bu sebeple, filmi biraz daha geriye sarmak gerekir. Osmanlı’da çevre vakıfları genel olarak incelendiğinde İstanbul başta olmak üzere her şehirde pek çok çevre vakfının kurulduğu görülmektedir. Bu bağlamda vakıfların asıl görevlerini temiz su temini, bayındırlık, temizlik, yeşil alanlar ile hayvanların korunması ve bakım hizmetleri gibi çeşitli başlıklara ayırmak mümkündür.

Kaynak: https://www.eea.europa.eu/soer/2015/countries/turkey

Cumhuriyet sonrası yapılan reformlara baktığımızda ise çevre odaklı bazı değişiklikler olduğunu görürüz. Bu değişikliklere Köy Kanunu, Belediye Kanunu, Orman Kanunu ve Yeraltı Suları Kanunu örnek verilebilir. Adlarından da anlaşılacağı gibi bu kanunlar daha çok doğanın bizim için yararını temel alan, kullanım hakları ile ilgili kanunlardır. Detayına baktığımızda göreceğimiz gibi kanunların bir kısmı halk sağlığı endişesi de taşımaktadır. Gerek bu kanunların çıktığı 1920-1930 seneleri arasında doğanın insandan korunması fikrinin çok oturmamış olması, gerekse yeni kurulan bir ülkenin inşası naçizane fikrimce kanunların yarar ve gelişim odaklı olmasına yol açmıştır. Bunun yanı sıra Türkiye Cumhuriyeti’nin ilk zamanlarında yarı resmî birçok dernek kurulmuştur. Hadi gelin, bu kanunları ve dernekleri inceleyelim.

1924 senesinde çıkarılan Köy Kanunu, köye ait görev ve sorumlulukların köylüler tarafından yerine getirilmesini esas almıştır. Köydeki görevler mecburi ve isteğe bağlı olarak ikiye ayrılmıştır. Halkın doğal geçim kaynağı olan tarla, bağ, bahçe ve orman gibi alanlarla çevre halk sağlığının korunmasını esas alan görevler mecburi; köylüden mesleki yeterlilik isteyen, köyü geliştirme beklentisi olan görevlerse isteğe bağlı tutulmuştur.

1928 senesinde Kemah’ta Himaye-i Eşcar Cemiyeti adı altında Ağaçları Koruma Cemiyeti kurulmuştur. Benzer dönemlerde kurulan Himaye-i Hayvanat Cemiyeti (Hayvanları Koruma Cemiyeti), Adaları İmar Cemiyeti, Çamlıca’yı Güzelleştirme Cemiyeti gibi cemiyetler de bulunmaktadır.

Himaye-i Eşcar Cemiyeti’nin faaliyetleri Kemah’ta bir fidanlıkta kayısı fidanları yetiştirerek başlamış, 1929 senesinde merkezinin Ankara’ya taşınması ile yalnızca Kemah’ın değil tüm Türkiye’nin ağaçları koruma cemiyetine dönüşmüştür. Cemiyet faaliyetleri içinde fidan yetiştirme, aşılama gibi faaliyetler bulunmaktadır. 1930 senesinde Hakimiyet-i Milliye Gazetesi’ne verilen demeçte dernek başkanı şöyle demektedir:

“Bir aile reisi doğan her çocuğu için köyünün yanındaki dereye birkaç yüz ağaç dikse çocuğu büyüyünceye kadar ağaçlar da büyür ve çocuğu çalışacak çağa gelince kendine yapacağı iş için hazır bir sermaye bulur ve hayata atıldığı zaman sermaye bulmak müşkülatından kurtulmuş olur. Bu kadar az emekle bu kadar çok faydayı kaçırmamak lâzımdır. Tarlalarımızın etrafına, derelerimizin kenarlarına meyveli, meyvesiz ağaçlar dikelim; ağacın en kısa zamanda çok fayda veren kârlı bir iş olduğunu daima düşünelim.”

1930 senesinde çıkarılan Belediye Kanunu, belediyeleri çevrenin korunması ve kirliliğinin önlenmesi, halk sağlığı gibi konularda sorumlu birim haline getirmiştir. 1937 senesinde yayımlanan Orman Kanunu ile ilk kez orman tanımı yapılmış ve ormanların devlet kontrolüne verilmesi gündeme gelmiştir.

1950’lerle beraber devletin resmî politikası da çevre koruma ekseninde değişmeye başlar, ilk olarak hava kirliliği sorunu gündeme gelir. 1955 senesinde Türkiye Tabiatını Koruma Derneği, kırk üye ile kurulmuştur ve faaliyetlerine hâlâ devam etmektedir. Dernek hâlihazırda birçok izleme ve raporlama çalışması yapmaktadır. 1959’da Kuşcenneti millî park ilan edilir.

Çevre problemlerinin gündeme gelişi, bizi Amerikalı deniz biyoloğu Rachel Carson tarafından yazılan Sessiz Bahar isimli kitabın basım yılına, 1962 eylülüne götürür. Kitap, tarım ilaçları ekseninde çevre problemlerini canlılar, özellikle de kuşlar ekseninde inceler. Bu kitap çevre hareketlerinin başlangıç kitabıdır da diyebiliriz. Dünyayla paralel olarak 60’larda ülkemizde de çevre problemleri konuşulmaya başlanmıştır. 1960 senesinde yayımlanan Yeraltı Suları Kanunu ve Orman Kanunu ile ormanların kazandığı statü yeraltı su kaynaklarına, sorumluluğu da devlete verilmiştir.

1970 senesinde Devlet Planlama Teşkilatı’nda çevreyle ilgili bir birim kurulmuştur. 1971 senesinde çıkarılan Su Ürünleri Kanunu, suyun korunmasına ve kontrolüne odaklanır. Dünya tarihinde birbirinden farklı sosyoekonomik düzeylere sahip ülkeleri çevre başlığı altında bir araya getiren 1972 Stockholm Çevre Konferansı’na Türkiye’nin de bir temsilci gönderdiği bilinmektedir. 1974’te Çevre Sorunları Daimi Danışma Kurulu, 1978 yılında ise Başbakanlık Çevre Müsteşarlığı kurulur.

Ülkemizde doğrudan çevre politikalarının belirlenmesi ise 1980 sonrası döneme rastlamaktadır. Ülkenin çevre kirliliğini tecrübe etmesiyle bağlantılı olarak kamuoyu da bilinçlenmeye başlamıştır. 1982 Anayasası’nda çevrenin korunmasıyla ilgili özel hükümler ilk kez yer alır. 1983 senesinde Çevre Kanunu, Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kanunu, Boğaziçi Kanunu, Millî Parklar Kanunu; 1984 senesinde Kıyı Kanunu çıkarılmıştır. 1989’da Özel Çevre Koruma Kurumu Başkanlığı kurulmuştur.

Ülkemizin Beş Yıllık Kalkınma Planları göz önünde bulundurulduğunda, çevre ile ilgili planlamaların Üçüncü Kalkınma Planı olan 1974-1978 yıllarını kapsadığını görürüz. Bunda 1972’deki konferansın da etkisi olduğu açıktır. Planda büyükşehirlerdeki kirliliğin ve erozyonun engellenmesi ile halk sağlığı konularına değinilmiştir. Kalkınma planına bakıldığında anlaşılacağı gibi, çevre anlayışı sanayileşme ve kalkınma hedeflerini engellemediği sürece ön planda tutulmuştur. Çevre sorunları ise genel anlamıyla kirlilik unsurları olarak anlaşılmaktadır.

1990-1994 senelerini kapsayan dönem için hazırlanan altıncı Beş Yıllık Kalkınma Planı kapsamında dünya genelinde ortaya çıkan sürdürülebilir kalkınma amaçlarının gözetilmeye başlandığını görürüz. Bu plandaki çevre maddeleri Avrupa Topluluğu Standartları’ndan oldukça etkilenmiştir.

1992 senesinde Rio de Janeiro’da gerçekleşen Birleşmiş Milletler Çevre ve Kalkınma Konferansı’nın ardından Türkiye’nin saygın iş adamları Hayrettin Karaca ve Ali Nihat Gökyiğit tarafından erozyonla mücadeleyi ana amacı haline getirmiş olan Türkiye Erozyonla Mücadele, Ağaçlandırma ve Doğal Varlıkları Koruma Vakfı kurulur.

1996’da Doğal Hayatı Koruma Derneği’nin öncülüğünde, 2001’de ise WWF’in Türkiye ulusal kuruluşu olarak WWF-Türkiye unvanını alacak olan, WWF-Türkiye kurulmuş olur.

Sürdürülebilir Kalkınma Amaçlarının BM tarafından sunulup üye ülkeler tarafından kabul edildiği 2000’den bir sene sonrasına, 2001-2005 seneleri  arasına geldiğimizde, sekizinci Beş Yıllık Kalkınma Planı kapsamında çevre sorunlarının çözümü için Ulusal Çevre Stratejisi ve Eylem Planı’nın (UÇEP) hazırlandığını görürüz.

Yavaş yavaş 2023’e yaklaşırken sizden istediğim, son dönemde okuduğunuz çevre haberlerini aklınızdan geçirmeniz. Akbelen, orman yangınları, Kazdağları, seller, bu sene tanıştığımız sıcaklık uyarıları, İstanbul’un azalan suyu… Türkiye’de çevre hareketi kamuoyunun da bilinçlenmesi ile her geçen gün büyüyor. İklim krizi ise adım adım yaklaşmakta. İklim değişikliği, küresel ısınma olarak da adlandırıldığı için insanlar nezdinde bir ısınmayı, daha sıcak geçen günleri çağrıştırsa da aslında iklim değişikliği, yaşanan her doğa olayının daha şiddetli yaşanması anlamına geliyor. O sebeple okuduğunuz orman yangınları ne kadar iklim değişikliği ile ilgiliyse seller ya da zamansız yaşadığımız dolular da o kadar iklim değişikliği ile ilgili. İklim değişikliği sadece meteorolojik sonuçlar doğurmuyor elbette. Kavimler Göçü’nün sebeplerini hatırlayın; azalan doğal kaynaklar, elverişsiz hava koşulları… İklim krizi sosyolojik ve ekonomik birtakım sonuçlar da doğuracak. Göç, iklim mülteciliği, yaşanan afetlerin sebep olduğu maddi kayıplar şu anda aklıma gelenler.

Niyetim size gelecek hakkında karamsar bir tablo çizmek değil; ancak bazen kötü haberleri duymak gerekir, doğru kararlar verebilmek için. Bildiğiniz gibi su, tarih boyunca özellikle İstanbul için bir problem olmuş. Onca sarnıç boşuna inşa edilmemiş. İklim krizi ile ilgili bir çözüm bulamazsak su kıtlığı maalesef bizim de en büyük problemlerimizden biri olacak. Bu sene hayatınızın -şimdiye kadarki- en sıcak yazını yaşadınız, ülkemizin birçok yerinde sıcaklık rekorları kırıldı. İklim krizi bu sıcaklıkları normalimiz yapma potansiyeline sahip ne yazık ki. Sıcaklık dalgaları tüm dünyada birçok insanın -özellikle yaşlılar ve çocukların- hayatını riske atıyor. İklimin değişmesi, yıllarca sosyal bilgiler ve coğrafya derslerinde dinlediğiniz yedi iklimli ülkemizin gelir kaynağı olan çeşit çeşit meyve ve sebzenin yetiştirilmesini imkânsız hale getirecek. Örneğin 2017 senesinde Malatya’da rekolte düşüşü ve kuruma sebebiyle 2 milyon kadar kayısı ağacı kesilmek zorunda kaldı.

Geçtiğimiz paragrafta size pozitif bir çerçeve çizemediğim için çok üzgünüm ancak karşı karşıya olduğumuz bir gerçek var. Eskiden iklim değişikliğinin büyük sonuçları için 2050 işaret edilirken geri besleme mekanizmalarından ötürü  -bakınız: eriyen buzullar sebebiyle kutupların güneş ışığını yansıtamayıp daha fazla ısınması- artık iklim krizinin etkilerini yaşadığımız her dakika hissediyoruz. İklim krizinde karşımızda büyük petrol şirketleri, özel jetleri olan insanlar var. İşimiz biraz zor çünkü beynimiz uzak gelecekteki tehlikeleri hesaplamak için evrilmemiş. Ancak umut her zaman var, tarih boyunca insanoğlu birçok zorluğun üstesinden geldi. Çözümü belli olan, yapmamız gerekenin oldukça net olduğu bir krizin içindeyiz. Okumak, kendimizi geliştirmek ve değişimin kendisi olmak bizim ellerimizde. Umutsuz olmak içinse çok geç. Önümüzde yenilenebilir enerjiyle, kendi kendine yeten sistemlerle inşa edilecek bir gelecek var. Umarım sözlerim sizde bir etki yaratır ve değişimi birlikte başlatırız.

Kaynaklar

Ondokuz Mayıs Üniversitesi Türkiye’nin Çevre Politikası Ders Notları – Aslı Yönten Balban

Yürüyen Köşk, Yalova Belediyesi, Link: http://www.yalova.gov.tr/yuruyen-kosk Erişim tarihi: 29 Temmuz 2023

Yörük D. (2016) “Osmanlıdan Günümüze Türk Toplumunda Çevre Anlayışının Gelişmesinde Vakıflar ve Dernekler”, SUTAD, Güz 2016; (40): 361-372, E-ISSN: 2458-9071

Osmanlıda Şehircilik Anlayışı, Çevre ve Şehircilik Bakanlığı, https://csb.gov.tr/osmanli-da-sehircilik-anlayisi-makale . Erişim tarihi: 8 Ağusto 2023.

Dursun S. (2007) “A Call for an Environmental History of the Ottoman Empire and Turkey: Reflections on the Fourth ESEH Conference”, New perspectives on Turkey 37:211-222 DOI: 10.1017/S0896634600004799.

Kurnaz M.L, Son Buzul Erimeden, 2019.

Şeşen E., Özkan Ertürk K., ‘Türkiye’de 1990 Sonrası Çevre Politikalarının Seçim Beyannamelerine Yansımaları’, Selçuk İletişim, 2017, 10 (1): 188-215.

Çevre, İklim Değişikliği ve Suya Dair Sürdürülebilir Kalkınma Hedefleri, Dışişleri Bakanlığı, https://www.mfa.gov.tr/surdurulebilir-kalkinma.tr.mfa#:~:text=5-16%20Haziran%201972%20tarihleri,İnsan%20Çevresi%20Bildirisi%20kabul%20edilmiştir. Erişim tarihi: 23 Ağustos 2023.

Erdem, U., 2021. Cumhuriyet dönemi çevreci bir yapı: Türkiye Ağaç Koruma Cemiyeti (1928-1955). Turkish Journal of Forestry, 22(3): 295-305. DOI: 10.18182/tjf.944178.

Kanunnameler hakkında genel bilgi https://www.mevzuat.gov.tr/.

Malatya’da 2 Milyon Kayısı Ağacı Kesildi, CnnTurk, https://www.cnnturk.com/turkiye/malatyada-uretici-2-milyon-kayisi-agacini-kesti?page=1 Erişim tarihi: 18 Ağustos 2023.

TEMA vakfı, https://www.tema.org.tr.

WWF-Türkiye, https://www.wwf.org.tr/hikayemiz/#:~:text=BİZ%20KİMİZ%3F&text=WWF-Türkiye%20(Doğal%20Hayatı%20Koruma,amacı%20gütmeyen%20bağımsız%20bir%20vakıftır. Erişim tarihi: 18 Ağustos 2023.

Türkiye Tabiatını Koruma Derneği, http://www.ttkder.org.tr/index.php Sürdürülebilir Kalkınma Amaçları, https://sdgs.un.org/goals.

Yorum bırakın