Alp A. Kınıklı[1]
İSTANBUL ÜNİVERSİTESİ TARİH BÖLÜMÜ LİSANS ÖĞRENCİSİDİR.
Kısa Bir Giriş
“Geçmiş ise geleceğe, suyun suya benzediğinden daha çok benziyor.” (İbn-i Haldûn)[2]
İbn-i Haldûn’dan yaptığım alıntı muhtemelen nazar-ı dikkatinizi hemen celbetmiş ve aklınıza tarihin tekerrürden ibaret olduğunu iddia eden meşhur vecizeyi getirmiştir. Lakin bu yazıda tartışacağım ve okuyucuya sunacağım şey tarihin tekerrürden ibaret oluşu değil, günümüzde hararetle tartışılan ‘şey’lerin geçmişte de bire bir aynı mikyasta tartışıldığını, hatta kimi zaman bir sonuca bağlandığını göstermek. Bu yazıdaki “tekerrür” tarihin bizatihi kendisi değil, tartışmalardır. Tıpkı ülkemizde gündelik siyasi tartışmaların kendini tekrar etmesi gibi tarihî bazı tartışmalara da devamlı olarak ‘rücû’ ediyoruz. Hem de bunların daha evvel tartışıldığını bilmeden. Bazı konular var ki siyasette o kadar çok tartışılmış, gündelik tartışmalara o kadar çok konu olmuştur ki referansını tarihten alan siyasiler ve ‘tartışmacılar’ bile bu tartışmaların tarihte de yapıldığını atlamış ve/veya görmezden gelmişlerdir. Son zamanlarda da sosyal medyada bir tartışma çok gündemde: Türkiyelilik mi Türk mü? Bu yazıda ‘Türkiyeli’ kavramını son sözü söylediğimi iddia etmeden tartışacağım, sözde, yeni nesil bir ‘uydurma’[3] olduğu iddia edilen bu mefhumun tarihteki kullanım alanlarına değineceğim. Yazıyı okurken bilhassa Erken Cumhuriyet Dönemi’ne odaklandığım gözlerden kaçmayacaktır. “Türkiyeli” kavramına karşı çıkanların ekseriyetinin havsalasında “Altın Çağ” olarak yer etmiş olan Atatürk dönemi, siyasi ve tarihî tartışmalarda “muhayyel bir geçmiş olarak imdâda”[4] çağırılıyor. Ben de bu döneme odaklanmanın “Türk” ve “Türkiyeli” tartışmasının başladığı zamana tekabül etmesinden dolayı yerinde olacağını düşündüm. Bir kelimenin, kavramın tarihini yazmak belki okurlara ilginç gelebilir ve “Ne fark eder?”, “Ne anlatır?” biçiminde soru kıvılcımları zihinlerde parlıyor olabilir, ancak bu metot her şeyden evvel kelime seçimlerinin politik tercih ya da saikler ile paralel ilerlediği varsayımıma dayanıyor. Yalnızca bir kavrama odaklanıyor gibi gözükse de kelime tercihlerinin sebep ve sonuçları ekseninde kaleme alınmış bu yazı, kabaca alternatif bir tarih yazımı denemesidir.
Modernlik, Türk, Türkiyeli

Bilindiği üzere 19. yüzyıl ve 20. yüzyılın başı çok uluslu imparatorlukların tasfiye, ulus-devletlerin (aynı zamanda ulusların) ise tevellüt çağıdır. Etno-kültürel çeşitliliğe sahip imparatorluklar çözülürken giderek merkezîleşen bir devlet yapısı ile milliyetçilik bütünleşmiş ve milliyetçilik “ulusun ezeli bir geçmişten kaynaklandığına” dair bir tahayyülden beslenerek toplumsal bir çimento işlevi görmüştür[5]. Bu çağda eriyip giden imparatorluklardan biri de Osmanlı Devleti’dir. Her ne kadar redd-i mirasa girişse de onun meşru mirasçısı konumundaki ulus-devlet ise Türkiye Cumhuriyeti’dir. Ulus-devletler modern bir pratiktir ve isminden de anlaşılacağı üzere ‘ulus’a dayandırılmalıdır. Habermas’a göre modernleşme, merkezî bir siyasi örgütün kurulmasını ve ulusal kimliğin yaratılmasını gerektirir[6]. Milliyetçiliği işlevsel hale getiren de modern devletin ta kendisidir. Milliyetçilik, modern devletin idari gerekliliklerine cevap verir[7]. Keza Osmanlı modernleşmesindeki proto-milliyetçiliğinin devamı sayılabilecek ve o yıllarda dolaşımda olan Türk milliyetçisi (veya Türkçü) anlayış da milliyetçiliği modernleşmenin bir zarureti olarak görmekteydi. Nitekim Türk milliyetçiliğinin önemli isimlerinden Yusuf Akçura da ‘modern’ bir kavram olarak niteleyebileceğimiz ‘halk egemenliği’ (hâkimiyet-i milliye) ile milliyetçilik arasındaki ilişkinin farkındadır. Modern hakları ve modern devleti milliyetçiliğe hamleder[8]. Kemalist elite hasredilen alarmizmin doğal sonucu olarak modernleşme/Batılılaşmanın tatbik edilebilmesi için derhal eyleme geçilmeliydi. Reinhart Koselleck de vatanseverlik için “yeniçağımızın ilk hareket kavramıdır”[9] der. Nitekim -ki vatanseverliğin/yurtseverliğin modern ideolojilerin her neviyle yan yana gelmesi de bu sebepledir, vatanseverliğin (modernleştirici) milliyetçiliğe içkin olduğunu söylemeye hacet yoktur. 19. yüzyılda ve 20. yüzyılın başlarında modernite ile milliyetçilik arasında simbiyotik bir ilişki söz konusudur. İşte Türkiye Cumhuriyeti de Hobsbawm’ın “milliyetçiliğin zirvesi” olarak ilan edip 1918-1950 tarihleriyle sınırlandırdığı dönem arasında[10] kurulmuş ve olgunlaşmıştır. Hobsbawm’ın tasavvurunda milletler, devlet ve milliyetçilikleri yaratmaz. Milliyetçilikler ve devlet; milleti, önceden var olan birtakım kültürleri yeniden üreterek yaratır[11]. Devlet, “zor” ile kurulabilir, ancak sürdürülebilir olması için toplumsal bir oydaşma zaruridir. İşte milliyetçilik, devletin toplum ile kurduğu bu “rıza” akdinin yakıtını oluşturur. Milliyetçilik, modern milletleri yıllanmış etnik kültürlerin gölgesi altında şekillendirir. Geçmişten gelen mitler, semboller, töreler, bugünün milliyetçiliklerinin içeriğini belirler, söylemlerinin ana dolgu maddesini oluşturur[12]. Bu yönden milliyetçilik bir yüzüyle geçmişe, öteki yüzüyle geleceğe bakar[13]. Yukarıda değindiğimiz üzere, bu mitler ve semboller yeniden üretilerek veya zaman zaman uydurularak milliyetçiliğin söylemine dönüşürken ‘milliyetçilik’ ise bu yolla muhayyel “millet”i de modernize ve mobilize etmeyi amaçlar. En azından Türkiye için, modern bir ulus yaratılması bâbında, etno-sembolist bu yorumu doğru kabul edebiliriz. Bu yüzden doğal olarak Tarih (büyük harfle!), bu mutasavver milletin şekillenmesinde araçsallaştırılmıştır. Modern devletin “meşru şiddet tekeli” olduğu kadar, resmî tarihçilik yoluyla “tarih tekeli” olduğu da unutulmamalıdır.[14] ‘Türk’, pek tabii Türkiye’den önce de vardır, ancak ‘Türk milleti’ millî bir devletin oluşumundan sonra teşekkül etmiştir. (Fakat burada bir şerh düşmek lazım; Türköne, milliyetçiliğin bir icat olduğunun, ancak “bir cemaate bağlı olmak” talebine karşılık düştüğünün altını çizer. Milliyetçilik bu toplumsal talebi biçimlendirir ve kanalize eder[15]. Nitekim Kemalist Türkiye’de Kemalizm’in ‘seküler bir din’ olarak şekillenmesinin bir sebebi de budur: Dinî olanın kamusal alandan tasfiyesinin ardından doğan ‘cemaate bağlanma ihtiyacının’ ikamesi.) Yusuf Akçura da bu durumu “vicdan-ı millî” mefhumuyla açıklamak istemiştir[16]. Yalnızca “vicdan-ı millî”nin olduğu durumlarda modern bir milliyetçilikten, millî devletten söz edilebileceğini savunur. Eski Sardunya başbakanlarından Massimo d’Azeglio’nun İtalya’nın birleşmesi sonucu “İtalya’yı yarattık, şimdi İtalyanları yaratmalıyız” demesi de[17] boşa değildir zannederim. Kemalist elitin de evvela Türkiye’yi, daha sonra ‘Türk’ü yaratmış olduğunu iddia edebiliriz. Keza Gülalp de Türk ulusunun savaştan sonra yaratıldığına dikkat çeker[18], lakin benzer bir zaruret modernleşme yolundaki Osmanlı Devleti için de söz konusu idi[19] ve Osmanlıcılık akımı bu ihtiyaçtan doğmuştu. Bu bakımdan Türk ulus-devletinde her anlamıyla Osmanlılıktan Türklüğe bir devamlılık ve “geçiş”i yansıtır bu durum. Örneğin Baskın Oran, evvela Osmanlılıktan Türkiyeliliğe, daha sonra Türkiyelilikten Türk’e bir geçiş iddia eder[20] ve bu zaviyeden Türkiyelilik, Osmanlılık ile Türklük arasındaki bir ara formdur. Gavin D. Brockett da bu tarihlerde “Türk” yerine “Türkiye” kullanımının (sözgelimi “Türk” değil, “Türkiye” Büyük Millet Meclisi) bilinçli bir tercih olduğunu söyler[21]. Haldun Gülalp ise 1876 Anayasası, ya da Kanun-u Esasi ile 1924 Anayasası’nın arasında bir paralellik olduğunu savunur[22]. Nitekim Kemalist milliyetçiliğin bir nevi Osmanlıcılığın güncellenmiş hali olduğunu da ekleyecektir[23]. Ayrıca Türkçülük düşüncesinin Osmanlıcılık ile paralel geliştiği atlanmamalıdır[24].
Cumhuriyet’in kurucu eliti, özellikle mübadele sonrasında neredeyse tamamı Müslümanlardan oluşan bir ülke üzerinde[25], millet-i hâkime anlayışının seküler bir versiyonuna dayalı ve siyasi meşruiyetini dinden değil daha seküler bir zeminden alan bir devlet yapılandırmıştı[26]. Dünyevi iktidarı ilahiyattan sıyırma bağlamında laiklik, modernleş(tir)me tatbikinin en önemli sacayaklarından biridir[27]. Bu zaviyeden milliyetçilik, Kemalist elitin muhayyilesinde ‘Türk’ mitosu, dinden doğan boşluğu ikame etmektedir[28]. Erken Cumhuriyet Dönemi’ndeki Atatürk ikonografisi de bu boşluğu ikame ediciliğin yanında rejimin halka karşı[29] rıza-üretim kaynaklarından birini oluşturur[30].
*
Bu zaviyeden hareketle kısaca diyebiliriz ki modernleşme-batılılaşma aslında ulus-devlet ile mümkün görünüyordu, halihazır dünyada modern dönemin hegemonik kimlik siyaseti idi[31]. Modern devletler ulus-devletti, modernleşme yolundakiler de ulus-devlet oluyorlardı. Milliyetçilik, batılılaşma/modernleşme sevdasının aks-i sedasıydı. Nitekim modern çağı bütünüyle tanımlayan asıl unsur, ulus-devletti[32]. Bu bakımdan milliyetçilik, modernleşmenin kaynağı olmasının yanında, bir bakıma onun sonucudur da.
Bu anlayışla hem modern ‘Türk’ kimliğini hem de modern Türkiye’yi oluşturmaktaki en önemli idollerden birisi mitsel Japonya modernleşmesidir. Tanıl Bora’dan naklen, modernleşmecilerdeki bu algı, “millî-manevi kimliği titizlikle koruyup kollayan, seçmeci ama aynı zamanda verimli bir modernleşme ümidini okşayan muhafazakâr bir mitostur.”[33] Bu miti belki de en net şekilde görebileceğimiz eserlerin başında Samizade Süreyya (Erdoğan) Bey’in Büyük Japonya isimli eseri geliyor. Samizade Süreyya Bey’e göre Japonlar vatanperverdir, öyle doğarlar ve öyle büyürler (‘büyüme’ kısmı önemlidir, zira cumhuriyet dönemindeki milliyetçi endoktrinasyonu hatırlatır). Japonlar gururludur, vatanlarının daima geliştiğini görmek isterler. Japonlar boş durmazlar, kanaatkârdırlar, iktisada dikkat ederler, hayatları sadedir. “izim bildiğimiz gibi kıymetdâr oda takımları’’ yoktur onlarda[34]. Süreyya Bey’in bu anlatımı aslında kendi milletinde, devletinde görmek istediği manzarayı yansıtır, bir nevi hasret ve gıpta ile anlatır bunları, tıpkı devrinde yaşayan diğer aydınlar gibi. Yıllar geçip 1936’ya gelindiğinde ise Kemalistler tarafından tabir-i caizse ‘hor’ görülecektir Japonya. Zira Japonya Türk Dili mütehassısı olarak mülakat yapılan Profesör Okubo’nun anlatışıyla Japonya’da toplumsal cinsiyet rolleri olduğu gibi kalmışken[35] Kemalist Türkiye’de kadın, ‘faik’ bir vaziyete erişmiştir[36].
*
Millet faslını atladığımıza göre gelelim “Türkiyeli” mefhumuna. Esasında bu kavram yakın tarihimize pek yabancı bir kullanım sayılmaz. İlk kullanımları, Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nden dahi eskidir üstelik. Her ne kadar Baskın Oran bu ifadenin ilk kullanımını, aşağıda değineceğimiz, Mekâtib-i Husûsiyye Ta’lîmâtnâmesi’nde tespit ettiğini söylese de[37] ben çok daha erken bir belge tespit ettim. Bazı Ermeni muhacirlerin Rus tabiyetini kabul ettiğine ilişkin 1902 tarihli bu belgede “Türkiyalı Ermeni muhâcirler”den bahsedilmektedir[38]. 1922 yılındaki bir belgede ise Erivan’da açılan meclise “hiçbir Türkiyalı Ermeni’nin iştirâk etmemiş” olduğu yazmaktadır[39]. Yine aynı tasnifte yer alan 1923 tarihli başka bir belgede ise “aslen Türkiyeli olmayan Rum ve Ermenilerin” İstanbul’a girişine müsaade edilip edilmeyeceği sorulmaktadır[40]. Mustafa Suphi, “Yeni Dünya” ismiyle neşrettiği dergisinin bir makalesinde “Türkiyeli” işçilerden söz etmektedir[41]. 1915 yılında yayımlanan Mekâtib-i Husûsiyye Ta’lîmâtnâmesi’nde de bu kavram kullanılmıştır, üstelik aynı talimatname Cumhuriyet’in kurulduğu yıl olan 1923 yılında devlet tarafından tekrar basılmıştır: “Madde 1- Mekâtib-i Husûsiyye masârifi efrâd tarafından ve hükûmetçe tanınmış Türkiyeli cemâ’at ve cem’iyyet ve şirketler cânibinden te’mîn olunarak açılan mekteblerdir. (…)’’. İlk madde dışında 3. ve 8. maddede de ‘Türkiyeli’ ifadesine rastlamak mümkündür[42]. Baskın Oran bu kullanımın “ilk” olduğunu iddia etse de yukarıda gösterdiğimiz gibi yanılmıştır. Ayrıca 1932 yılında “Hususi Mektepler” hakkında bilgi veren bir gazete makalesinde de bu talimatnameye Türkiyeli ifadesi korunarak atıf yapılmıştır[43]. 1922’de ise Maarif Vekili Safa (Özler) Bey’in, Hâkimiyet-i Milliye gazetesine azınlık okulları hususunda verdiği demeçte zikrettiği ‘Türkiyeli çocuklar’ ifadesi de gözden kaçırılmamalıdır[44]. Görüldüğü üzere, tarihte örneğine rastlanmayan “uydurma” bir kavram olmaması bir yana, resmî ağızlardan işitilip resmî evraklara dahi girmiştir Türkiyeli mefhumu. Resmî kullanımdaki örnekleri bununla da sınırlı kalmaz, 3 Nisan 1924 tarihinde kabul edilen 460 sayılı Muhamat Kanunu’nun ikinci maddesinde karşımıza çıkar. Bu maddeye göre avukat olmak için “Türkiyeli olmak” lazımdır[45]. Bu maddenin ne zaman değiştiğini tam olarak tespit edemedim, ancak 14 Temmuz 1938 tarihli Resmî Gazete’de bu madde “Türk olmak” biçiminde değiştirilmiş gözüküyor. Şu an yürürlükte bulunan kanunda ise bu şart “Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olmak” şeklinde.
*
1957’de ise Türkiye’nin İsrail Maslahatgüzarı Nejat Uçtum, İsrail’e yerleşen “Türkiyeli” yüksek tahsilli gençlerin bir cemiyet kurma isteğinde olduğunu Hariciye Vekaleti’ne bildirmektedir[46]. Belgede hususen belirtilmiyor ancak anlaşılan o ki bu “Türkiyeli” gençler, Musevi cemaatindendir. Musevilere “Türkiyeli” denmesinin tek örneği bu değildir elbette. Misal Akşam Gazetesi Hollywood’daki Columbia şirketinin Türkiyeli Musevi müdürü B. Levi’den gururla bahsetmektedir. Haberin başında “İzmirli bir Türk Musevisi” olarak tanıtılan Bay Levi’nin, devamında Türkiyeli kimliği ön plana çıkartılacaktır. “Siz nece konuşuyorsunuz?” diye sorulan soruya “Türkçe, Türkçe… Benim kendi dilim…” şeklinde cevap vermektedir Bay Levi. Bu haberde tam 5 kere onun Türkiyeli oluşu zikredilir[47]. Bir başka haber ise Hollywood’un en büyük çiçekçisinin Türkiyeli olmasını “Türkiyeli olduğunu söylesem şaşırırsınız değil mi?” diyerek duyurur[48]. 22 Eylül 1938 tarihli haber gazetesi, sinagoglarda okunmak üzere hazırlanan bir beyannamenin haberini verirken üst başlığı şu şekilde atacaktır: “Türkiyeli Yahudileri Türkçe konuşmaları için vazifeye davet”[49]. Elbette “Vatandaş Türkçe Konuş!” kampanyasının bir tezahürüdür bu davet. Nitekim 1935 yılında Kurun Gazetesi’ndeki bir haberde ise “Türkiyeli olup Türkçe bilmemek” bağışlanamaz bir suç olarak nitelenmiştir[50]. Aka Gündüz ise bu kampanyaya dair “yarenliğe girişmek” istediği eleştirel bir yazıda bu yarenliğe girmedeki tek şartın “Türkiyeli olmak” olduğunu söyleyecektir[51].
Bu tanımı kullananlar arasında çok daha tanıdık simalar görmek mümkün. Bunlardan birisi de Türkiye Cumhuriyeti’nin banisi Mustafa Kemal’dir. TBMM Reisi unvanıyla Mustafa Kemal Paşa, Don Louis de Bourbon’a 24 Ocak 1922 tarihinde gönderdiği mektupta, Monroe Doktrini ve ‘Amerika Amerikalılarındır’ anlayışına atfen, “Türkiye, Türkiyelilerindir’’ demiştir[52]. Keza yine Mustafa Kemal, Sovyet Ukrayna Olağanüstü Yetkili Temsilcisi Mihail Frunze’nin[53] nutkuna cevap verdiği konuşmasında “Emperyalizmin en şiddetli taarruzlarına hedef olan Türkiye ve Türkiyeliler’’ demiştir[54]. Ayrıca, Mustafa Kemal, bu ifadeyi kendi el yazısı ile düzenlediği anayasa taslağında dört kez kullanmaktadır. Sözgelimi bu taslakta 12. Madde şöyledir: “Türkiye’de ahval-i fevkalade müstesna olmak üzere, Türkiyeliler için seyr ü sefer serbesttir.” [55]
Baskın Oran, 1924’ten sonra resmî kullanımdan kalktığını iddia etse de[56] yine Mustafa Kemal’in imzasını taşıyan 1928 tarihli bir belgede “Türkiyeli mülteci Ermeniler”den söz edilmektedir[57]. Keza örneklerini gördüğümüz biçimde gazeteler, gayriresmî olarak bu terimi kullanmayı sürdürmüştür.
Mustafa Kemal’in yakın arkadaşlarından Ali Fuat Cebesoy da siyasi hatıralarında, 7 Ağustos 1923 günü Halk Fırkası nizamnamesi tartışılırken hâkim nizamname görüşünde şunların olduğunu yazmıştır: “Kanun nazarında herkes müsavidir. Türk kültürünü kabul etmiş Türkiyeli her fert, Fırka’ya girebilir.”[58] “Türk kültürünü kabul etmiş” şerhi önemlidir, buraya daha sonra geleceğiz. Nitekim o günlerde “Encümen Tarafından Kabul Edilen Maddeler” başlığı ile gazetelerde yayımlanan fırka nizamnamesi esasları da onu doğrular. Bu nizamnameye göre, Halk Fırkası’nın üyesi olabilmek “Türkiyeli olmak” ile mukayyettir[59]. Keza yine aynı yıllardaki muhalefetin -İkinci Grup- güdümündeki Tan Gazetesi’nde “Yolumuz” başlığı ile yayımlanmış ‘İkinci Grup’un temel görüşleri’nde de ‘Türkiyelilik’ yer etmiştir. “Her Türkiyeli, hürdür. (…)”, Tan gazetesinin (dolaylı olarak İkinci Grup’un) “yol”una göre[60].
*
‘Türkiyeli’ kavramına gelen eleştirilerin bu kavramın yapaylığına, suniliğine geldiği sanılmasın. Örneğin “Türkiye halkı” gibi duyulduğunda kulağı tırmalamayan bir kullanım da eleştirilir, zira bu kavram ve/veya kullanım anayasadaki Türklük tanımını ikame etmektedir. Nitekim bu karşı çıkışın da bir temeli var; Türkçülük düşüncesinin en önemli düşünürlerinden H. Nihal Atsız’ın kardeşi Nejdet Sançar, CKMP-MHP güdümlü Millî Hareket Dergisi’nde yayımlanan bir makalesinde[61] buna değinir. Yazıdaki ırkçı sayılabilecek tüm motiflere rağmen sıra Türklük tanımına geldiğinde (sanki Kemalist milliyetçiliğin kendini Türkiye ile sınırlayan damarına nazire yaparmışçasına) alanını Türkiye coğrafyasıyla tahdit eden Sançar[62], “Türkiye halkı” tanımının kaynağını/suçlusunu ise komünizm olarak ilan eder[63]. Fakat Sançar’ın itirazı aynı zamanda millet-halk ayrımına dayanmaktadır. “Millet” şuurlu bir topluluk iken “halk”ın özelliği şuursuz, bilinçsiz olmasıdır. Komünistler Türkleri daha kolay ‘yutmak’ için “halk” demeyi onlara reva görür. Türkler “millet” olma rüştünü ispatlamıştır Sançar’a göre. “Bir kelime veya deyim gibi ve o kadar küçük veya ehemmiyetsiz gözüken” bu fark, “bir davanın esasına dayanmaktadır”[64]. Nejdet Sançar’ın buradaki endişeleri, günümüzde “Türkiyeli” kavramına getirilen eleştirilere çok benzer, günümüzdeki eleştiriler Sançar’ın yansımasıdır bir bakıma. Bu eleştiri, Türkiye’de her daim görülen “Türkiye üzerine oynanan oyunlar” anlayışını besler ve ondan beslenir. Nitekim Türkiye’deki her nevi milliyetçiliği yan yana getiren engin tahayyül de budur[65].
“Türk Itlak Olunur” mu?:
Bilindiği üzere, Birinci Meclis’in kabul ettiği 1921 Anayasası ile bu Anayasa’ya aykırı olmayan 1876 Osmanlı Kanunu Esasisi hükümlerinin birlikte uygulandığı “İki Anayasalı Dönem”, 1924 Teşkilatı-ı Esasiye Kanunu (bundan sonra 1924 Anayasası) ile son bulmuştur[66].
*
1924 Anayasası’nda vatandaşlık tanımı; din ve ırk fark etmeksizin Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarının, vatandaşlık itibariyle, ‘Türk ıtlak olunacağı’ şeklindeydi. Oysa bu durum 1961 ve 1982 Anayasaları’nda değişti. Artık “Türk Devletine vatandaşlık bağı ile bağlı olan herkes Türk’tü(r)”. Alper H. Yağcı’ya göre burada bariz bir uslup farkı var. Doğrudan alıntı yapmak gerekirse;
“Yani 1961 sonrası ve öncesi olmak üzere iki anayasal hüküm ve bunlar arasında üç önemli fark var. Birinci fark şu ki, 1961 öncesinde bir ülke olarak Türkiye’den bahsedilirken, 1961’den itibaren Türk Devleti’nden bahsedilmektedir. Coğrafi bir alan olan ülkenin yerine “devlet” aygıtı öne çıkmış, ayrıca “Türk” etnisitesinin baskınlığı şeklinde yorumlanabilecek bir vurgu eklenmiştir, diyebiliriz. İkinci olarak 1961 öncesinde din ve ırk farkları açıkça anılırken, sonrasında bunlar kayıttan düşmüştür. Üçüncü fark biraz daha ince, ancak bence oldukça önemli. 1961 öncesindeki anayasal ifade, ortadaki meselenin idari bir işlem (ıtlak) olduğunun farkında.
Kök anlamı azat etmek ve salıvermekle ilişkili olan “ıtlak”, İslam literatüründe sınırlayıcı kayıt koymanın (“mukayyed” etmenin) zıddı olarak bilinir, demek ki burada bir hakkı genele yaymaya yönelik bir işlem söz konusu. Yeni bir devlete ve sınırlara kavuşmuş olan ülkedeki tüm “ahaliye”, aralarındaki “din ve ırk farklarından” bağımsız olarak Türk vatandaşlığı veriyoruz, denmiş oluyor. 1961 sonrasındaki hükümse, bir hukuki kategori yaratma değil de adeta bilimsel, antropolojik bir tespit yapma iddiasında: Bu devletin tüm vatandaşları aslında (dil ve etnisite bakımından da) Türk’tür, burada başka türlü vatandaşlar bulunmamaktadır, der gibi.”[67]
24 Anayasası’nda bulunan “din ve ırk fark etmeksizin vatandaşlık itibariyle (Türk) ıtlak olunur” beyanı, en azından ilkesel olarak, teritoryal bir kimlik tanımını ifade etmektedir –ki imparatorluk bakiyesinin bir devlette teritoryal temele dayandırılması zorunluluktur[68]. 61 ve 82 Anayasaları ise etnisite ile vatandaşlık kimliklerini tamamen birleştirmiştir. Bu beyanlar arasındaki farklılığı, 24 Anayasası hazırlanırken yaşanan bir tartışmanın sonucu olarak görüyorum. Bu tartışma da günümüze değin uzanmıştır: Türk mü, Türkiyeli mi?[69]
20 Nisan 1924 tarihli Meclis oturumunda Anayasa maddeleri tartışılırken sıra 88. Madde’ye gelir. Bu maddeye dair ilk teklif şu şekildedir: “Türkiye ahalisine din ve ırk farkı olmaksızın (Türk) ıtlak olunur. Türkiye’de veya hariçte bir Türk babanın sulbünden doğan veyahut Türkiye’de mütemekkin bir ecnebi babanın sulbünden Türkiye’de doğup da memleket dahilinde ikamet ve sinni rüşte vüsulünde resmen Türklüğü ihtiyar eden veyahut Vatandaşlık Kanunu mucibince Türklüğe kabul olunan herkes Türktür. Türklük sıfatı kanunen muayyen olan ahvalde izâa edilir.” Bu maddeye ilk itiraz Eskişehir mebusu Abdullah Azmi Efendi’den gelmektedir. Maddenin tabiiyet mi yoksa milliyet mi ifade ettiğini sorgulayan Abdullah Azmi, Anayasa Komisyonu Başkanı Celal Nuri Bey’den “Tabiiyettir” cevabını alır[70]. Burdan anlaşılıyor ki, iddia edildiği üzere, “Türklük” sıfatı gerçekten bir üst-kimlik olarak kurgulanmıştır. Aslında “Türk” kimliğinin, en azından birtakım elitler bazında ve teorik olarak üst-kimlik belirttiğine ve alt-kimlikleri kapsadığına nüfus sayımları da örnek verilebilir. Cumhuriyet’in kuruluşundan 1965’e kadar nüfus sayımlarında insanlara “Ana diliniz nedir?” sorusu sorulmuş ve bunların kayıtları tutulmuştur. Bu, devletin “Kürt” kimliğini tanıdığına, ancak üst-kimlik mertebesine yükseltmediğine delil sayılabilir. Örneğin 1927 sayımlarına göre nüfusun %8,69’unun ana dili Kürtçedir[71]. Nitekim Metin Heper de devletin etnik kimliği inkâr değil göz ardı ettiği görüşündedir[72]. Öğün’e göre, Mustafa Kemal’in arzusu, 19. yüzyıl burjuva-liberal anlayışı ile kamusal-politik bir toplum inşa etmektir. İşte bu nazardan Türk kimliği, kurulan Cumhuriyet’in birleştirici kimliğidir[73]. Tartışmaya dönecek olursak, Abdullah Azmi Efendi; devamında maddeye “tabiiyet” kelimesinin eklenmesini ister. Yozgat mebusu Ahmet Hamdi Bey ise şu maddeyi kısaltarak şu takriri Meclis’e sunar: “Türkiye ahalisinden olup Türk harsini kabul edenlere Türk ıtlak olunur.” “Türk harsi” yani Türk kültürünü kabul etme bahsi burada dikkat çekiyor, bu ifade asimilasyonist bir tutumu gösteriyor. Bu takrir ise Celal Nuri Bey tarafından “Etnografya itibariyle milliyet tespit etmiyoruz” şeklinde itiraz görür. Celal Nuri, “hars” kelimesine karşı çıkar. Ona göre, Gayrimüslim ekaliyetlere mensup Türk tebaası, Müslümanların istifade ettiği haklardan istifade etmelidir. Bu yüzden “hars gibi bir kelimeyi buraya koymaya imkân yoktur.” Bu sırada tartışmaya dahil olan Hamdullah Suphi, farklı bir perspektif getirir. “Türkiye’de yaşayan herkese Türk demek bir emel olabilir, ancak iş yerlerindeki Rum ve Ermenileri çıkartmak istediklerinde ‘Kanuna göre onlar Türk’tür’ denilirse ne yapacağız?” diyerek Türk sıfatının kayıtsız koşulsuz herkese verilmesini sorgular Hamdullah Suphi. Hamdullah Suphi’nin bu çıkışının hayli ırkçı izler taşıdığı fark edilebilir, ancak, Suphi sonradan ‘Türk’ olunabileceğini de ekler bu konuşmasında. Ona göre Türk olmak için memleket lisanını öğrenmek ve Türk mektebini kendi mektebi addetmek bu şartlardandır mesela. “Türk harsı”nı kabul edenleri Türk sayar Hamdullah Suphi, Türklüğü ise bir ‘ihsan’ olarak görmektedir. Türklüğün millete ‘bahşedilmesi’ bağlamında bu durum, Tanzimat ve sonrası dönemde, Osmanlı kimliğinin yukarıdan aşağıya sızdırılması ya da bütün bir tebanın devşirilmek istenmesi[74] ile benzerlik taşır. Fakat Suphi; maddede “Türk” geçmesi halinde, kendileri aleyhinde kullanılacağını söyler[75]. Bu maddeye en sert itirazların milliyetçilerden gelmesi nazar-ı itibara alınırsa Türkiye’nin yüz yılda bu denli bir dönüşüm yaşaması daha da ilginç gelir gözümüze. Devamında Celal Nuri Bey, “Osmanlı” kimliğini kaldırdıklarını ve yerine Türk Cumhuriyeti’nin kaim olduğunu söyler. “Fakat topraklarımızda hâlâ Rumlar, Ermeniler, Yahudiler yaşamaktadır, bunlara ne diyeceğiz?” sorusunu sorduğunda Meclisten şu sesler gelir: “Türkiyeli”. Celal Nuri Bey ise, kısmen sivil milliyetçi bir anlayışla, siyasi-hukuki bir Türk tanımını savunur, Türk-Türkiyeli ayrımını gereksiz ve yapay bulur[76]. Zira ona göre ikisi de aynı şeyi ifade etmektedir. Tanıl Bora, bu tanımda dahi ‘öz vatandaş’tan bahsedildiğinin altını çizer[77]. Fakat Bora’nın atladığı bir nokta vardır, Celal Nuri Bey kendi vatandaşlık tanımını ‘öz vatandaş’ bahsine hiç temas etmeden kendi kitabında da savunmuştur. Celal Nuri’ye göre ‘millet’, din ve ırk farkı gözetilmeksizin yalnızca devlete tabilik ile olur. Celal Nuri bu savını şöyle destekler: “Köken olarak Anglo-Sakson olmayan ve daha dün İngilizliğe tâbiyetine kabul olunan bir siyahi, bir Çinli ya da bir Lapon[78] resmen İngiliz’dir.’’ Celal Nuri, anayasamızın da bu anlayışta olduğunu söylemekten geri durmaz[79]. Yine Akşam Gazetesi’nde çıkan bir yazıya göre de anayasamız bu niteliktedir. Türk milliyetçiliği, diğer rejimlerin (Almanya ve İtalya) kana yaptığı atfı abes bulur. Bu yazıya göre Kemalizm’in milliyetçilik prensibi, insanların dedelerinin kanıyla tasnif edildiği ırkçılık ile çelişir[80]. Mustafa Kemal de Türk kimliğini meta-historik ve meta-kültürel bir düzeyde tutmaya özen göstermiştir. Politize edilmiş Türklük, Tanzimatçıların Osmanlı kimliğinden murat ettiklerinin aynısıdır[81]. Fakat unutulmamalıdır ki sivil milliyetçilik, kültürel milliyetçilik ve etnik milliyetçilik birbiriyle çelişen ayrı tip milliyetçilikler gibi görünse de pratikteki milliyetçilik çoğu zaman bunların alaşımından meydana gelir. Örneğin sivil milliyetçiliğin babası Ernest Renan bile “Millet Nedir?” isimli ünlü konferansında ”atalar”a atıf yapmayı ihmal etmez[82]. Tüm sivil milliyetçi söylemlerine rağmen Celal Nuri de, Bora’nın da eleştirdiği üzere, “öz vatandaş” vurgusu yapmıştır.
Bu tartışmanın sonunda Meclis’e 88. Madde’ye dair üç adet takrir sunulur. Dersim mebusu Feridun Fikri, maddeye “tabiiyet nokta-i nazarından” eklenilmesini teklif eder. Konya mebusu Naim Hâzım’ın teklifi ise daha ilginçtir, maddedeki Türk ifadesi yerine Türkiyeli yazılmasını, diğer maddelerin de buna göre düzenlenmesini teklif etmiştir[83]. Hamdullah Suphi maddenin şöyle düzenlenmesini ister: “Türkiye ahalisine din ve ırk farkı olmaksızın vatandaşlık itibariyle (Türk) ıtlak olunur.” Netice itibariyle, Hamdullah Suphi’nin teklifi kabul görür[84]. “Türkiyeli” mana itibariyle heterojendir, çeşitli kültürlerin beraber yaşayışını çağrıştırır. “Türk” ise homojenize olmuş bir topluluğu ifade eder. Yeni kurulan Türkiye’nin de ihtiyacı tam olarak budur. Çünkü Gellner’e göre toplumların endüstrileşmesi, bizim millet diye bildiğimiz, devasa topluluğun yeniden-örgütlenmesini gerektirir. Bu durum ise topluluğu kültürel homojenizasyona iter[85]. Modernleşme de homojenleştirici bir süreçtir[86]. “Türkiyeli” yerine “Türk” ifadesinin tercihi bu nazardan yorumlanmaya oldukça müsaittir. Mesut Yeğen, bu anayasayı “asimilasyonist” olarak tanımlamaktadır[87].
*
Yukarıda örneklerini gördüğümüz ve mecliste de tartışıldığı üzere Erken Cumhuriyet Dönemi’nde “Türkiyeli” kavramı gayrimüslimleri ve/veya etnik açıdan Türk olmayanları tanımlamak için kullanılagelmiştir. Peki, bu bir rastlantı mıdır? Bana sorarsanız hayır. Bu durum, Türk kimliğinin gelişme aşamasındaki asimilasyonist-disimilasyonist salınım sebebiyledir. Gayrimüslimler (ve diğer etnik ‘azınlıklar’) bir yanıyla -vatandaşlık itibariyle- Türk’tür, fakat öte yandan ‘öz’ Türk’ten de ayrıdırlar. Nitekim 1935 yılında Atatürk’e karşı başarısız bir suikast girişiminden sonra Ermeni Kilisesi; düzenlediği bir mitingle vatanlarına, Türk milletine ve Ulu Önder Atatürk’e bağlılıklarını arz ederken, gazetelere bu durum Atatürk’ün şahsına öz Türkler kadar bağlı oldukları şeklinde yansıyacaktır[88]. Yapılan bu sadakat gösterisine rağmen Ermeniler, ‘öz’ Türklere ancak yaklaşabilmiş, o millet ile hemhal olamamıştı. Bora’nın işaret ettiği “öz vatandaş” bu noktada anlamlı bir eleştiridir. İşte günümüzde dahi Türk ve Türkiyeli kavramları arasındaki gerilimi oluşturan bundan başkası değildir. Fakat Erken Cumhuriyet Dönemi’nde “Türkiyeli” yalnız gayrimüslimlere müstamel değildir. Benim tasnif edebileceğim iki kullanımı daha vardır. İlki Türkiye vatandaşı olmayan Türkler ile Türkiye vatandaşı olan Türkleri ayırmak ve karışıklık çıkmaması için kullanılan “Türkiyeli Türk”, “Türkiyeliler” kullanımı; ikincisi ise Türkleri ve tüm Türkiye vatandaşlarını kapsayacak şekilde kullanılan “Türkiyeli”. İlki özellikle Kıbrıs ve Hatay meseleleri peyda olduğunda gazeteler ve gazeteciler için ‘sıradan’ bir kullanım haline geliyor. Örneğin Nizamettin Nazif, Hatay için toplanılan Milletler Cemiyeti Komisyonu’nun azalarını sayarken “Belçikalı, Türkiyeli, İngiltereli, Fransalı ve İsveçli azadan mürekkeptir” diyecektir[89]. Yine Nizamettin Nazif, Gagavuzların Türk olduğuna dair yazdığı bir yazıda “Türkiyeli Türk nesil”den bahsedecektir[90]. Dönemin Hatay valisi Şükrü Sökmensüer’e göre, “Bütün Türkiyeli vatandaşlar için hürriyet, hak olarak tanınmıştır”[91]. 1937’de ise Hataylı gençler, düzenledikleri bir toplantıya “Türkiyeli kardeşler”i de davet edecektir[92]. Son Posta Gazetesi’nde ise Ulus Gazetesi’nin baş makalesi övülürken şu başlık dikkat çeker: “Hataylı ve Türkiyeli Vatandaş: Hükûmete tam itimadla bağlan!”[93] Yine aynı gazetede İş Bankası’nın yıllık toplantısına dair bir haberde “Eski Türkiyeliler” Türklerin bankacılıkta başarısız olduğuna inandığından, eskiden Türklerin paralarını kendilerine emanet etmediği, ancak İş Bankası’nın bunu tersine çevirdiği söylenir[94]. Romanya’daki Türkler hakkında bilgi veren bir gazete makalesinde ise Romanya’daki “yerli” veya “Türkiyeli” Türkler arasında bir ayrıma gidilir[95]. Türk[96] ve İstanbul Rum’u bir güreşçinin, Amerika Birleşik Devletleri’nde el sıkışmasının fotoğrafını yayımlayan Yarım Ay Dergisi, bu iki güreşçinin ortak paydası Türkiye olduğundan, onları “Türkiyeli iki meşhur güreşçi: Miço Sarandos ve Ali Baba” diyerek tanıtıyor[97]. Ayrıca kimi gazeteler, İstanbul’dan Amerika’ya göç eden Türkiyeli Sarandos’un İstanbullu oluşunu vurguluyorlar[98]. Amerika’ya göç eden tek “Türkiyeli” de Miço Sarandos değildir elbette. Misal Hikmet Feridun Es, Akşam Gazetesi’nde “Amerika’daki Türkiyeliler” başlıklı bir seri yayımlamıştır. Türkiyeli Rumlar, Ermeniler ve Türklerin hep beraber yaşadıklarından ve dayanışmalarından söz eder[99]. Yunanistan’ın Aris takımı ile karşılaşmak üzere Midilli’ye giden Karşıyaka takımından “Türkiyeli misafirler” şeklinde bahseder Vakit Gazetesi’ndeki bir haber. “Yunanlı gençler, Türkiyeli misafirleri şerefine fevkalâde tezahürat yapmışlar ve ‘Zito Türkiye!..’ diye bağırmışlardır”[100]. Akdağ maden bölgesi öğretmenlerinin bir toplantısında ise İsptekter[101] Osman Turgut Erkekli, “Türkiyeli” devrimlerden bahseder[102]. Akşam Gazetesi’nde yer alan bir karikatürde, Avrupa’ya gitmek isteyen bir “Türkiyeli” hüviyet cüzdanını unutur. Belki “Türkiyeli olduğumu ispat lazım gelir” diyerek ertesi günkü trene kalır. Olayı anlattığı “Bay Amca” ise, ona “nevale sepetini” sorar, icap ederse tereyağları, reçeller ve nefis yiyecekler onun Türkiyeliliğini ispatlar, bahusus hüviyet cüzdanına gerek yoktur[103].
*
Baskın Oran, Kürt meselesinin çözümünü de “Türkiyelilik”te görmektedir[104]. Kürt meselesine atf-ı dikkat olunursa Oran’ın bu görüşünde haklılık payı görülebilir, lakin ben Oran’ın yine benzer bir pencereden “Türk bir milletin adı falan değil, etnik grubun adı”[105] demesine katılmıyorum. Türk, bir etnik grubun adı olduğu kadar, Oran kabul etsin veya etmesin, bir milletin de adı ve “Türkiyeli” mefhumu bu milleti ihtiva ettiği kadar, onun haricini de ihtiva etmesi bakımından işlevsel. Oran’ın bu çıkışını da oldukça saldırgan bulduğumu belirtmeliyim. Bir Türk’ün, kendini Türkiyeli olarak tanıtması beklenmemelidir. Ancak Türkiye’nin Kürt, Arap, Zaza, Rum, Ermeni vs. vatandaşlarının da kendine “Türk” demesi beklenmemelidir. Türkiyeli sözcüğü, “Türk” ifadesini ikame edebilecek bir kavram değildir, bu zaviyeden her “Türk” görüldüğü yere “Türkiyeli” iliştirilmesi hatalıdır. Ancak Türkiyeli sözcüğü de yerine göre işlevseldir. Sözgelimi “Kürtçe edebiyatın önemli bir parçası da Türkiyeli Kürt yazarlarca üretilmiştir” veya “Kıbrıs Türkleri ile adadaki Türkiyeliler” ifadelerindeki gibi[106]. İkinci örneğe Erken Cumhuriyet Dönemi’nde de pekâlâ rastlıyoruz. Türkiyeli ifadesi; ‘Türk’ü ikame edemese de bu bağlamda Türk ifadesinden çok daha kapsayıcı. Bu ifadeye gelen tepkiler ise daha çok milliyetçi kanattan, ‘Türklüğe saldırı’ zaviyesinden geliyor. Erken Cumhuriyet Dönemi’nde bile hiçbir itirazla karşılaşılmadan kullanılan bu kavrama gelen ilk tepkilerin kaynağı muhtemelen Kürt siyasi hareketinin ve Türk sağının ‘şeytan’ imgesi ‘sol’ partilerin bu mefhumu sıkı şekilde kullanması. Bu kavram, Türkiye İşçi Partisi tarafından 1960’lı yıllarda sıklıkla kullanmış, Türkiye Kürdistan Demokrat Partisi davasında “Türkiyelileşmek” olarak dile getirilmiş (Ne tesadüftür ki sivil Kürt siyasetinin son temsilcisi HDP’nin de kuruluş sebebi “Türkiyelileşmek” idi) ve Abdullah Öcalan tarafından da kullanım sahası bulmuştur[107]. İşte bu kavrama gelen tepkiler Türkiye’nin, haklı olarak, tecezzi kabul etmez politikası (Sançar’da gördüğümüz üzere “millet” yerine “halk” demek bile bir tehlikedir) ve Soğuk Savaş döneminin anti-komünist havası sebebiyledir. “Türkiyeli” kavramının “sol” ve “bölücüler” tarafından kullanılması, onun berhava edilmesi sonucunu doğurmuştur. Lakin kullanım “sol” ile sınırlı kalmaz. Bu kavram İslami dergiler tarafından da kullanılmıştır. Benim tespit edebildiğim ilk kullanım 1963’te, Mücahit Dergisi’nin “Türkiyeli” bestecilerin Azerbaycan’da olduğuna ilişkin bir yazısında karşımıza çıkıyor[108]. Fakat bu kavramın kullanımındaki artış 90’lardan sonra yaşanıyor. Örneğin Abdurrahman Şuayp, “Türkiyeli Müslüman mı, Türk Müslüman mı?” isimli yazısında, Aydınlar Ocağı Genel Sekreteri Mustafa Erkal’i eleştirirken Türklük ile İslam’ı etle tırnak gibi görenleri “şirk” ile suçlar[109]. Fazla uzatmadan, “Türkiyeli” mefhumunun kullanıldığı yazıların birkaçının künyesini vermekle yetineceğim:
Mehmet Doğan, “Bir Göç Anatomisi ve Almanya’da Müslümanlar”, Haksöz, Temmuz 1995, (52)
Abdurrahman Muradoğlu, “Daha Türkiyeli Olmak”, Yeni Yeryüzü, Temmuz 1995, (19)
Abdulkerim Fırat, “Türkiyeli Müslümanların Sorunları Üzerine”, İslami Düşünce, Nisan 1992, (1)
Mustafa Çelen, “Sağ Partilerin İdeoloğu Sayılan Hayek, Türkiyeli Okurlarla Buluşuyor” Matbuat, Kasım 1995, (17)
Süleyman Karakulluk, “Türkiyeli Söyler, Herkes Bakar, Amerikalı Söyler, Çiller Yapar”, Yörünge, Eylül 1995, (245)
Celal Sancar, “İslam ve Türkiyeli Müslümanlar”, Genç Birikim, Mayıs 2008, (108).
Sonuca gelirsek, işlevsel olduğu halde bu kullanımı kesinkes reddedenler kavramın kullanımına Türk’ü ikame ettiğini düşündükleri ve ‘düşman’ları kullandığı için karşı çıkmaktadır. Evvelen, bu kavramın her daim Türk’ün yerine kullanıl(a)mayacağına değinmiştik fakat ‘düşman’lar tarafından kullanılması neden bu kavramı kullanmaya engel olsun? Benim sorum şudur: Bu kabulleniş, bir nevi ‘düşmana’ ‘yenilgi’ (!) değil midir? Yoksa makl olan, “Türk” ifadesi saklı kalmak üzere, Türkiyeli ifadesini işlevsel olduğu alanlarda kullananlara tepki göstermeyi bırakmak mıdır? Şahsi görüşüm, “Türkiyeli edebiyatı” gibi manasız ve gereksiz kullanımların bu tepkileri harladığı ve karşı-tepki oluşturduğu. Oysa iki kavram birlikte yaşamayı sürdürebilir, tıpkı Erken Cumhuriyet Dönemi’nde “bile” olduğu gibi…
[1] Daha önce Siyasallı Dergi‘de yayımlanmış olup yazarın izni ve Yarının Kültürü ekibinin düzeltisiyle siteye alınmıştır. Alp A. Kınıklı, “Bir Kavramın ve Tartışmanın Tarihçesi: Türkiyelilik Üzerine” Siyasallı Dergi 4 (Kasım-Aralık 2023): 35-46.
[2] Mukaddime, çev. Halil Kendir, Ensar Neşriyat, İstanbul 2022, s. 32.
[3] TDK, sitesinde yaptığı güncelleme ile Türkiyeli kavramına “Türkiye’de yaşayan halk ve bu halkın soyundan olan kimse” tanımını yapmıştı. Ancak sosyal medya üzerinde büyük bir tepki ile karşılaşınca bu tanımı siteden kaldırmış ve inceleme başlatıldığını açıklamıştı. Linç eden sosyal medya kullanıcıları, bu kavramı kullananları ‘hain’ olmakla suçlamış, kavramın da ‘uydurma’ olduğunu iddia etmişti.
[4] Wendy Brown, Tarihten Çıkan Siyaset, çev. Emine Ayhan, Metis Yayınları, İstanbul 2010, s. 17.
[5] Murat Arpacı, Öykü Gürpınar, “Başlarken: Bir Yüzyılın Hikâyesine Etnisite, Nüfus, İskân Politikaları Üzerinden Bakmak”, Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi Sosyal Bilimler Dergisi, 2015 Güz, sayı: 12, s. 11
[6] akt. Cemil Oktay, Siyaset Bilimi İncelemeleri, Alfa Yayınları, İstanbul 2010, s. 238
[7] İnci Özkan Kerestecioğlu, ““Milliyetçilik: “Uyuyan Güzeli Uyandıran Prens”ten Frankeştayn’ın Canavarına”, 19. Yüzyıldan 20. Yüzyıla Modern Siyasal İdeolojiler, H. Birsen Hekimoğlu (Örs) (der.), İstanbul Bilgi Üniversitesi Yayınları, İstanbul 2021, s. 314
[8] Yusuf Akçura, “Milliyet Fikri ve Millet Muharebeleri-I”, Türk Yurdu, 21 Şubat 1328 (Rumi), cilt: 3, sayı: 9, s 260-264 ve “Milliyet Fikri ve Millet Muharebeleri-II”, Türk Yurdu, 8 Şubat 1328 (Rumi), cilt: 3, sayı: 10, s. 304-308
[9] Kavramlar Tarihi: Politik ve Sosyal Dilin Semantiği ve Pragmatiği Üzerine Araştırmalar, çev. Atilla Dirim, İletişim Yayınları, İstanbul 2020, s. 229.
[10] Milletler ve Milliyetçilik: Program, Mit, Gerçeklik, çev. Osman Akınhay, Ayrıntı Yayınları, İstanbul 2020, s. 168-206
[11] a.g.e s. 25.
[12] Umut Özkırımlı, Milliyetçilik Kuramları: Eleştirel Bir Bakış, Doğu Batı Yayınları, İstanbul 2009, s. 210.
[13] Bu sebeple milliyetçilik, Roma tanrılarından Janus heykeline benzetilir (bkz. Kerestecioğlu, a.g.e. s. 318). Janus heykeli için bkz. en.wikipedia.org/wiki/Janus#/media/File:Double_herm_Chiaramonti_Inv1395.jpg
[14] Süleyman Seyfi Öğün “Türk Politik Kültürünün Şekillenmesinde Tarihin Konumu’’, Sosyal Bilimler Yeniden Düşünmek, Sempozyum Bildirileri, Tanıl Bora, (vd.) (haz.), Metis Yayınları, İstanbul 2020, s. 196 ve Büşra Ersanlı, İktidar ve Tarih: Türkiye’de ”Resmî Tarih” Tezinin Oluşumu (1929-1937), İletişim Yayınları, İstanbul 2021.
[15] “Milli Devlet-Laiklik-Demokrasi”, Türkiye’de Politik Değişim ve Modernleşme, Ersin Kalaycıoğlu ve Ali Yaşar Sarıbay (der.), Alfa Yayınları, İstanbul 2000, s. 329.
[16] Akçura, Milliyet Fikri ve Millet Muharebeleri-I.
[17] akt. Hobsbawm, a.g.e. s. 66.
[18] Laiklik, Vatandaşlık, Demokrasi: Türkiye’nin Siyasal Kültürü Üzerine Çalışmalar, Metis Yayınları İstanbul 2018, s. 45.
[19] Türköne, a.g.m, s. 321.
[20] Baskın Oran, “’Türk’ Teriminin Öyküsü”, 21. Yüzyılda Milliyetçilik: Teori ve Siyaset içerisinde Elçin Aktoprak, A. Celil Kaya (der), İletişim Yayınları, İstanbul 2016, s. 255-257
[21] Gavin D. Brockett, Ne Mutlu Türküm! Diyene: Türk-Müslüman Kimliğinin Müzakeresi, Fol Kitap, Ankara 2022, s. 83.
[22] a.g.e, s. 188.
[23] a.g.e, s. 191.
[24] Metin Heper, Devlet ve Kürtler, çev. Kadriye Göksel, Doğan Kitap, İstanbul 2010, s. 127.
[25] Bilindiği üzere Kurtuluş Savaşı döneminde Misak-i Millî topraklarını en iyi ifade edebilecek kavram olarak ‘İslam’ kimliği öne çıkartılmıştı. Bu bakımdan Türkler haricindeki etnik kimlikler ‘İslam’ paydaşında birleştirilmiş, hilafet makamını ve İslam topraklarını işgal eden düşmana karşı Millî ‘Mücahede’ tatbik edilmişti. Ayrıca Kürtleri bu mücahedeye dahil edebilmek için bir neden daha vardı: Ermeni tehlikesi. (Baskın Oran, Atatürk Milliyetçiliği: Resmî İdeoloji Dışı Bir İnceleme, Bilgi Yayınevi, İstanbul 1990 s. 123 ve Hamit Bozarslan, “Türkiye’de Kürt Milliyetçiliği: Zimnî Sözleşmeden Ayaklanmaya 1919-1925″, İmparatorluktan Cumhuriyete Türkiye’de Etnik Çatışma, Eric J. Zürcher (der.), İletişim Yayınları, İstanbul 2017, s. 98)
[26] Ahmet Yıldız, “Kemalist Milliyetçilik”, Modern Türkiye’de Siyasî Düşünce cilt 2: Kemalizm, Ahmet İnsel (cilt ed.), İletişim Yayınları, İstanbul 2009, s. 210
[27] Brockett; laiklik ilkesi nedeniyle milliyetçiliğin halka temas edemediğini, Mustafa Kemal’in ‘Türk ulusu’ yaratmada başarısız olduğunu iddia eder (Ne Mutlu Türküm! Diyene, s. 66), bkz. 29. Dipnot.
[28] Onur Atalay, Türk’e Tapmak: Seküler Din ve İki Savaş Arası Kemalizm, İletişim Yayınları, İstanbul 2022
[29] Son zamanlarda Kemalist elitin bu ideallerini taşraya ulaştırmak hususundaki yetersizliğini ve bu girişimlerin merkezle sınırlı kaldığını gösteren çalışmalar yapılıyor, bkz. İlbey C. N. Özdemirci Fötr Şapkalı Şıh: Cumhuriyet Sekülerleşmesi ve Taşra, İletişim Yayınları, İstanbul 2022, Murat Metinsoy “Kemalizmin taşrası: Erken Cumhuriyet taşrasında parti, devlet ve toplum” Toplum ve Bilim, sayı: 118, s. 124-165 ve Gavin D. Brockett, Ne Mutlu Türküm! Diyene: Türk-Müslüman Kimliğinin Müzakeresi, Fol Kitap, Ankara 2022. Özellikle Brockett’in çalışması yaratılan Türk’ün millî bir kimlik olarak halk tarafından kabul görmediğini iddia etmesi bakımından önemlidir.
[30] Tanıl Bora, Cereyanlar: Türkiye’de Siyasi İdeolojiler, İletişim Yayınları, İstanbul 2023, s. 122
[31] Haldun Gülalp, a.g.e, 179
[32] Türköne, a.g.m, 319
[33] Bora, a.g.e, s. 75
[34] Samizade Süreyya Erdoğan, Büyük Japonya, Ali Ergun Çınar (haz.), Kitabevi Yayınları, İstanbul 2001, s. 52-53
[35] Profesör Okubo, bu mülakatta Garp’ın tekniğini aldıklarını söylerken kadın hakkındaki telakkilerin hayatın içine işlemediğinden bahseder, nitekim hemen sonra erkeğin ‘üstün cins’ olduğunu da ekleyecektir.
[36] Tan, “Japonlar Diyorlar Ki: Biz Erkek Bir Milletiz”, 23 Ekim 1936, s. 5
[37] Baskın Oran, ’Türk’ Teriminin Öyküsü”, 21. Yüzyılda Milliyetçilik: Teori ve Siyaset içerisinde Elçin Aktoprak, A. Celil Kaya (der), İletişim Yayınları, İstanbul 2016, s. 254
[38] (BOA) Başbakanlık Osmanlı Arşivi, HR.SFR.04 448-137
[39] (DBTDA) Dışişleri Bakanlığı Türk Diplomatik Arşivi, 571, 34788-136243-4
[40] DBTDA, 571, 35932-141638-523
[41] akt. Mete Tunçay, “Bakû Yeni Dünya’sının Beş Sayısı ve M. Suphi’nin Bir Makalesi” Solun Tarihine Düşülen Notlar, İletişim Yayınları, İstanbul 2022, s. 137
[42] Mekâtib-i Husûsiyye Ta’lîmâtnâmesi, İstanbul 1923, Matbaa-i Amire, s. 1-2
[43] Vakit, “Hususi Mektepler”, 18 Aralık 1932, s. 2
[44] akt. Ahmet Vurgun& Akif Pamuk, “Cumhuriyet’in İlk Yıllarında Azınlık ve Yabancı Okullarında Tarih ve Coğrafya Dersinin Yeri”, International Journal of Geography and Geography Education (IGGE), 43, s. 67
[45] Aşağıda bir benzerini göreceğimiz “Türkiyeli” tartışmasının minik bir versiyonu bu kanun üzerine yapılan görüşmelerde de vuku bulmuş, “Türkiye Cumhuriyeti tebaası” yerine Türkiyeli ifadesi koyulmuştur. Hatta TBMM Reisi Fethi Bey, sehven “Türkiyalı” demiş, bunun üzerine Tunalı Hilmi “Türkiyalı değil, Türkiyeli” diyerek onu düzeltmiştir. (TBMM Zabıt Ceridesi Devre: II, Cilt: 8, İçtima: 28, 3 Nisan 1924, s. 292-293).
[46] DBTDA, 538, 2673-21664-2.
[47] Akşam, “Hollivudda Sinema Kralları Arasında Türkiyeli Museviler Var”, 7 Haziran 1938, s. 9-10.
[48] Kurun, “Holivud’un En Büyük Çiçekçisi Türkiyeli”, 10 Şubat 1938, s. 5.
[49] Haber, “Türkiyeli Yahudileri Türkçe konuşmaları için Vazifeye davet”, 22 Eylül 1938, s. 4 .
[50] “Türkçe Öğrenelim”, 12 Temmuz 1935, s. 2
[51] Tan, “Vatandaş! Türkçe… Konuş Demeden Önce Azıcık Realist Olamaz mıyız?” yaz. Aka Gündüz, 7 Ocak 1938, s. 5
[52] Dışişleri Bakanlığı Arşivi’nden akt. Bilal N. Şimşir Atatürk ile Yazışmalar I (1920-1923), Kültür Bakanlığı Yayınları, Ankara 1981, s. 172
[53] Frunze hakkında bilgi için bkz. ataturkansiklopedisi.gov.tr/bilgi/mihail-vasilyevic-frunze-1885-1925/
[54] Atatürk’ün Bütün Eserleri, Cilt 12, Kaynak Yayınları, İstanbul 2005, s. 153
[55] akt. Baskın Oran, Türkiye’de Azınlıklar: Kavramlar, Teori, Lozan, İç Mevzuat, İçtihat, Uygulama, İletişim Yayınları, İstanbul 2010, s. 159 ve a. y. ’Türk’ Teriminin Öyküsü, s. 255
[56] Oran, “’Türk’ Teriminin Öyküsü”, s. 256.
[57] Başbakanlık Cumhuriyet Arşivi, 30-18-1-1, 27-77-4.
[58] Ali Fuat Cebesoy, Siyasî Hatıralar: Lozan’dan Cumhuriyete, cilt II, haz. Osman Selim Kocahanoğlu, Temel Yayınları, İstanbul 2002, s. 8
[59] akt. Faruk Alpkaya, Türkiye Cumhuriyeti’nin Kuruluşu (1923-1924), İletişim Yayınları İstanbul 2021, s. 43
[60] Ahmet Demirel, Birinci Meclis’te Muhalefet: İkinci Grup, İletişim Yayınları İstanbul 2003, s. 405
[61] Sançar’ın bu makalesi ilk olarak Önasya Dergisi’nin Mart-Şubat 1967 tarihli 18-19. sayısında yayımlanmıştır.
[62] “Türkiye’de yaşayan ve bu toprakların sahibi bulunan insanların meydana getirdikleri içtimai topluluğun insani mikyaslara göre adı Türk milletidir.” Bu toprakların sahibi nasıl olunur? Sançar, “Türkiye’de yaşayan” ifadesinden sonra “ve” bağlacı yardımıyla neden böyle bir şerh düşme gereği duymuştur, orası muamma tabii. Takdiri okuyucuya bırakıyorum.
[63] Oysa, Atatürk’ün son başbakanı, Türkiye Cumhuriyeti’nin üçüncü Cumhurbaşkanı ve anti-komünistliğiyle nam salmış Celal Bayar dahi tüm Türkiye halkını “istisnasız” Atatürk’ün manevi huzuruna davet edecektir. Yeni Asır, “Cumhuriyet Halk Partisi Umumî Reisi Reisicumhur Atatürk’ün huzuru maneviyelerine”, 16 Ekim 1938, s. 3
[64] Nejdet Sançar, “Türk Milleti mi, Türkiye Halkı mı?”, Millî Hareket, Nisan 1967, (9), s. 8
[65] Tanıl Bora, Türk Sağının Üç Hâli: Milliyetçilik, Muhafazakârlık, İslâmcılık, Birikim Yayınları, İstanbul 2018, s. 136.
[66] Şeref İba, “Parlamento Tarihimizde II. Meclis”, Yüzüncü Yılında TBMM: Oluşumu, Çalışma Şartları ve İşlevleri, I. cilt, Yusuf Tekin (ed.), TBMM Basımevi, Ankara 2020, s. 141
[67] Alper H. Yağcı, ‘’Türklük ve Türkiyelilik’’, Birikim Güncel. birikimdergisi.com/guncel/11229/turkluk-ve-turkiyelilikadresinden erişildi.
[68] Baskın Oran, Küreselleşme ve Azınlıklar, İmaj Yayınevi, İstanbul 2009, s. 150.
[69] Türkiyeli ifadesinin ateşli savunucularından Baskın Oran, bu meclis oturumundaki bir tartışmadan söz etmiştir. Fakat her nedense aşağıda da tartışacağımız Türk-Türkiyeli tartışmasına hiç değinmemiştir. Ona göre tartışma sadece “vatandaşlık itibariyle” ifadesi etrafında vaki olmuştur (‘Türk’ Teriminin Öyküsü, s. 252). Oysa, aşağıda detaylarıyla göreceğimiz üzere “vatandaşlık itibariyle” ifadesi Türk-Türkiyeli tartışmasını çözüme kavuşturma isteğiyle öne atılan bir öneridir.
[70] TBMM Zabıt Ceridesi Devre: II, Cilt: 8, İçtima: 40, 20 Nisan 1924, s. 908.
[71] DİE, 28 Teşrinievvel 1927 Umumî Nüfus Tahriri, Başvekalet Müdevvenat MatbaasıAnkara 1929, s. 31.
[72] Metin Heper, a.g.e, s. 19.
[73] Süleyman Seyfi Öğün, a.g.m, s. 201.
[74] Öğün, a.g.m, s. 199.
[75] TBMM Zabıt Ceridesi Devre: II, Cilt: 8, İçtima: 40, 20 Nisan 1924, s. 909-910.
[76] Altan Tan, Celal Nuri’nin Ermeni, Rum ve Yahudilere Türk denilebileceğini söylediğini savunur ve 1924 Anayasası’nda Türk’ten başka “etnik kavmin” mevcudiyetinin hukuka tercüme edilmediğini söyler (Kürt Sorunu, Timaş Yayınları, İstanbul 2009, s. 16). Oysa Celal Nuri, tüm Türkiye halkının aynı haklara sahip olması gerektiği için böyle bir tercih yapıldığının altını çizer.
[77] Bora, Cereyanlar, s. 220.
[78] Celal Nuri Bey’in 1926’da yayımladığı ‘’Türk İnkılâbı’’ kitabının ilk basımında Osmanlı Türkçesiyle “Lapon’’ yazılırken 2002 yılında Kültür Bakanlığı tarafından “Türk Devrimi’’ ismiyle neşredilen basımda, sanıyorum ki sehven, ‘‘Japon’’ yazılmıştır. Ben eserin ilk basımına sadık kaldım.
[79] Celal Nuri İleri, Türk Devrimi, Kültür Bakanlığı, Ankara 2002, s. 16
[80] Akşam, “Dikkatler: Milliyetçilik ve ırkçılık”21 Ekim 1937, s. 1
[81] Öğün, a.g.m, s. 201
[82] Ernest Renan, “Qu’est-ce qu’une nation?” çev. Ida Mae Snyder, Nationalism, J. Hutchinson, A. D. Smith (der.), Oxford University Press, New York 1994, s. 17
[83] Naim Hâzım Onat, Türk ve Arap dili uzmanıdır. 2. ve 9. dönemler arasında milletvekilliği aralıksız devam etmiştir. Dil ve Tarih-Coğrafya fakültesinde profesör olarak görev yapmış, ölümüne kadar TDK’de görev almıştır. Kemalist elitin düşünce çeşitliliği itibariyle ne kadar geniş bir skalada yer aldığını gözler önüne serer. Bilgi için bkz. https://islamansiklopedisi.org.tr/onat-naim-hazim
[84] TBMM, 20 Nisan 1924, s. 911.
[85] Akt. Antoine Roger, Milliyetçilik Kuramları, Versus Kitap, İstanbul 2008, s. 14
[86] Oktay, a.g.e, s. 240
[87] Mesut Yeğen, ‘’Yeni Anayasa Eski Vatandaşlık’’, Liberal Düşünce Dergisi (50), s. 58
[88] Cumhuriyet, “Ermeni Azlığının Hassasiyeti”, 25 Ekim 1935, s. 1 ve 6.
[89] Haber, “Hadiseler, Fikirler: Hatay” yaz. Nizamettin Nazif, 17 Haziran 1938, s. 2.
[90] Tan, “Bir Atina Gazetesine Cevap: Gagauzlar Türktürler” yaz. Nizamettin Nazif, 4 Eylül 1935, s. 3.
[91] Haber, “Hatay Valisi […]” 19 Temmuz 1939, s. 4.
[92] Ulus, “Hatay Türkleri Diyorlar Ki: Eğer bir karışıklık çıkarsa mes’ul mahallî hükümettir”, 29 Kasım 1937, s. 1
[93] Son Posta, “Hataylı ve Türkiyeli Vatandaş: Hükûmete tam itimadla bağlan!”, 29 Mayıs 1938, s. 1
[94] “İş Bankasının 13 Senesi” yaz. Muhittin Birgen, 5 Nisan 1938, s. 7
[95] Ulus, “Romanyada türkçe ve türklük”, 19 Eylül 1935, s. 2
[96] Ali Baba’nın kimliği tartışmalıdır. İddiaya göre asıl adı Arteen Ekizian’dır. Çeşitli zamanlarda Kürt, Türk veya Ermeni olduğu dillendirilmiştir. Örneğin Haber Gazetesi, onun için “kendine Türk süsü veren” demektedir (“Ali Baba Zaharyaya mağlûp oldu”, 28 Eylül 1936, s. 7). “Türkiyeli” denmesi bu yüzden daha uygun görülmüş olabilir. Konuyla ilgili bir araştırma için bkz. İbrahim Bulak, “Ali Baba”, PolitikART, Şubat 2023, (313).
[97] Yarım Ay, 1 Kasım 1937, s. 25
[98] Mesela; Haber, 3 Mart 1937, s. 7 ve Son Posta, 14 Mayıs 1939, s. 14
[99] Akşam, “Amerikadaki Türkiyeliler…: Amerikada bulunan Türkler ne iş yaparlar? Nasıl yaşarlar?..” yaz. Hikmet Feridun Es, 30 Ekim 1938, s. 7
[100] Vakit, “Midillide maç”, 27 Aralık 1930, s. 2
[101] Müfettiş.
[102] Kurun, “Akdağ Madeninde: Muallimler ders yılı başında önemli bir toplantı yaptılar”, 6 Ekim 1935, s. 6
[103] Akşam, ”Bay Amca ve hüviyet cüzdanı!..”, 27 Kasım 1939, s. 3
[104] Türkiyeli Gayrimüslimler Üzerine Yazılar, Ülkü Özen (haz.), İletişim Yayınları, İstanbul 2011, s. 439
[105] a.g.e, s. 358
[106] Yağcı, a.g.m.
[107] Oran, ’Türk’ Teriminin Öyküsü, s. 256-257
[108] “Türkiyeli Besteciler Azerbaycan’da”, Mücahit, Mart-Nisan 1963, (55-56), s. 21
[109] Abdurrahman Şuayp, “Türkiyeli Müslüman mı, Türk Müslüman mı?”, Haksöz, Nisan 1994, (37), s. 52.

Yorum bırakın