20. Yüzyılın Üç Siyasal Kavrayışı: Arendt, Heidegger ve Schmitt

BEKİR CANER ŞAFAK
ANKARA ÜNİVERSİTESİ SİYASET BİLİMİ’NDE YÜKSEK LİSANS ÖĞRENCİSİDİR.

Bu denemede bir tarafta Hannah Arendt, diğer tarafta Martin Heidegger ve Carl Schmitt olmak üzere 20. yüzyıl siyaset teorisinin üç önemli isminin siyasal kavrayışlarını karşılaştırmalı bir biçimde benzerlik ve farklılıklarını ortaya koyarak açıklamaya çalışacağım. Bu yazının amacı; Arendt’in, Heidegger’in ve Schmitt’in düşüncelerinin pratik siyasal sorunlar karşısında karşılaştırmalı olarak hangi üstünlüklere ve/veya zaaflara sahip olduklarını çözümlemeye çalışmaktır.

Hannah Arendt, normatif teorisyenlerin aksine siyaset felsefesi ile pratik siyaset arasına mesafe koymamaktadır. Siyasal varlıklar olarak mevcudiyetimize yönelik algıladığı tehditler, Arendt’i siyasetin anlamının ne olduğunu tekrar tekrar düşünmeye sevk etmiştir. İnsanlık Durumu’nda bu sorunun peşine düşmüştür. Yine Politikanın Vaadi’nde siyasetin kaybolan anlamını bulmaya yönelmiştir. Arendt, siyaseti çoğulluk ve kamusal alan kavramları etrafında tanımlamaya çalışmaktadır. İnsani çoğulluk olgusuna dayanan siyaset; farklı insanların bir arada varoluşunu, birlikteliğini ve örgütlenmesini içermektedir. Siyasetin kamusal alanla olan ilişkisi de tartışma ve karar alma etkinlikleri ile tanımlanmaktadır. 

Hannah Arendt. Kaynak: https://theconversation.com/.

Martin Heidegger, Varlık ve Zaman’da herkesin kendi ölümü ile öldüğünü ve gerçek bir insan olmanın kendi tekilliği karşısında yaşamak anlamına geldiğini savunmaktadır. Arendt ise dünyada insanın değil insanların olduğunu ve insanlık durumundaki ayırt edici bileşenin ölüm değil doğum olduğunu söyler. Arendt’e göre insan, bir birey olarak politik nitelik kazanamaz. Politik olmak, farklılıklara rağmen belli ortaklıklar çerçevesinde birlikte bulunma halini gerektirmektedir. İnsanlık Durumu’nda Arendt, çoğulluğu insan eyleminin ve dolayısıyla da siyasetin bir ön koşulu olarak addeder.

Martin Heidegger. Kaynak: Şalom Gazetesi.

Bu siyasal vizyon, Arendt’e göre ancak başkalarıyla konuşarak ve etkileşim kurularak gerçekleştirilebilir. Sadece iki koşulda olabilir: Konuşma ve eylem özgürlüğü ile birlikte konuşabileceğimiz ve hareket edebileceğimiz bir alan. Arendt, politik olarak ve politik dünyada gerçekleştirilebilecek bir özgürlükten bahseder. Arendt’e göre kriz ve devrim zamanlarında nadiren siyasal eylemin doğrudan amacı haline özgürlük, aslında insanların siyasal örgütlenme içinde birlikte yaşamalarının nedenidir. Arendt, siyasetin varoluş nedenini özgürlük, deneyim alanının ise eylem olduğunu söyler.

Çoğulluk ve kamusal alan kavramları üzerinden tanımlanan siyasetin anlamı ise Arendt’e göre “özgürlük”tür. 20.i yüzyıldaki totalitarizm ve atom bombası deneyimleri, özgürlük ile siyaset özdeşliğinin sorgulanmasına sebebiyet vermiştir. Siyasetin üzerindeki bu olumsuz algıya karşı Arendt, “eylem” kavramına başvurmaktadır. The Human Condition’da Vita Activa kavramının üç öğesinden biri olan eylem, insanların birlikte yaşamlarına karşılık gelen bir etkinlik türüdür. Heidegger’in varlığın anlamını araması gibi Arendt de politikanın anlamını aramaya koyulmuştur. Bunun yanında insanın kamusal alanda etkin bir varlık olarak varolması düşüncesinde de Heidegger etkisi olduğu söylenebilir.

Arendt, siyaseti bir metaforla performatif sanatlara benzetmektedir. Nasıl performans sanatçıları; sanatlarını bir seyirci karşısında, kamuya açık alanda sergiliyorlarsa ve performansları başkalarına bağlıysa siyasal özgürlüğün tesis edilebilmesi için de kamusal bir alana ihtiyaç vardır. Ayrıca özgürlüğün etkileşimli karakteri ve herkesin siyasal sahnenin bir aktörü olamayacağı da burada vurgulanmaktadır. Bu tasavvurda öncelikle kamusal bir alan ve özel bir alan vardır. Kamusal alanda da siyasal aktörlerin performans sergileyecekleri bir alan ve seyirciler için başka bir alan talebi vardır.

Carl Schmitt de tıpkı Arendt gibi siyasalın anlamını ve tözünü tanımlama amacıyla yola çıkmıştır. Schmitt, Siyasal Kavramı’nda siyasal olanın kendine özgü nihai ayrımlar ile tanımlanması gerektiğini düşünmektedir. Nasıl ahlak iyi-kötü, ekonomi yararlı-zararlı, estetik güzel-çirkin şeklinde ayrımlara sahipse siyasal da kendinden menkul bir şekilde tanımlanabilmelidir. Schmitt’e göre, siyasal eylem ve saikleri açıklamakta kullanılabilecek özgül siyasal ayrım, dost-düşman ayrımıdır. Bu ayrım bir birleşmenin ya da ayrışmanın, bir bağın ya da ayrılığın en uç yoğunluk derecesini ifade etmektedir. Burada siyasal karşıtlık, en uç ve yoğun karşıtlığa denk düşmekte, siyasal düşman da “öteki”ni ifade etmektedir. Düşman kavramı, gerçek bir mücadele olasılığını ifade etmektedir ve ötekinin varoluşsal olarak olumsuzlanması söz konusudur. Schmitt, tüm siyasal kavramların polemik bir karakteri olduğunu ve bu bağlam kalktığı takdirde kavramların içinin boşalacağını düşünür.

Carl Schmitt. Kaynak: Wikimedia.

Carl Schmitt,  siyasetin reddi manasına gelen ve ekonomi ile etik ikiliği çevresinde dönen tipik liberal tanım ve kurguyu reddeder. Bunun yanında siyasal boyutu ortadan kaldırmanın veya dünyayı depolitize etmenin mümkün olmadığını ileri sürer. Arendt’e göre siyasala dair olan önyargıların da siyasal bir mahiyeti bulunmaktadır. İnsanlığın siyaset ve sahip olunan zor aracılığıyla kendini yok edebileceğini ifade eden korku, insanları dünyayı siyasetten arındırma umuduna yöneltmektedir. Arendt’e göre bu umut, idari/bürokratik bir devlet anlayışına çıkmaktadır ve despotizmle sonuçlanma tehlikesini içinde barındırmaktadır. Bu noktada Schmitt ile Arendt depolitizasyona karşı çıkmaları bakımından benzeşseler de Arendt siyaseti müzakere alanı olarak görürken Schmitt, çatışma alanı olarak görmektedir.

Arendt, siyasetin anlamını ararken Antik Yunan deneyimine başvurmaktadır. Polis’te özgür yurttaşların bir arada yaşadığı ve politikaya etkin olarak dahil oldukları bir örgütlenme biçimi vardır. Bilindiği üzere Aristoteles, insanı “zoon politikon” olarak tanımlar. Polis’te politika, birincil faaliyet alanıdır; ekonomi ise ikincil plandadır. Yani kamusal alan olarak niteleyebileceğimiz polis ile kelime anlamı hane olan -ekonomi kavramının da kökenini oluşturan- ve özel alanı niteleyen oikos arasında net bir ayrım vardır. Arendt de buradan hareketle kamusal alan ile özel alan arasında bir ayrım yapmakta ve siyaseti -dolayısıyla özgürlüğü- kamusal alanda konumlandırmaktadır. Konuşma ve müzakerenin başat olduğu kamusal alan, Arendt tarafından bir masaya benzetilmektedir. Antik Yunan toplumu, sınıflı bir yapıya sahipti ve politikaya yalnızca mülk sahibi erkekler katılabilmekteydi. Kadınlar ve çocuklar, köleler, yabancılar bu alanın dışında kalmaktaydı. Burada kamusal alan ile özel alan arasındaki sınırın nasıl çekileceği sorusu sorulabilir.

Schmitt, Siyasal Kavramı’na “Siyasal kavramı, devlet kavramından önce gelir” cümlesi ile başlasa da siyasal kavrayışını tarihsel bir biçimlenim olarak gördüğü devlet kavramından çok da öteye götürememektedir. Dikkat çekici olan, Schmitt’in “total devlet” dediği şeye doğru olan diğer evrimdir. Bazı yorumların aksine, bu bir totaliter devlet teorisi değil, devletin refah devleti biçiminde tüm alanlara -ekonomi, kültür vb.- giderek daha fazla müdahale etmesi anlamında hiperdevletçiliğe doğru olan eğilim hakkında bir gözlemdir. Artık sadece siyasetle uğraşmıyor; toplumsal hayatın tüm kesimlerini işgal etme eğiliminde. Dolayısıyla devlet ve toplumu özdeşleştirme riski vardır. Schmitt’e göre, bu evrim devleti zayıflatsa da devletin tamamen siyasal bir kurum olarak kalamamasından kaynaklanmaktadır. Schmitt’in total devlet teorisi muğlaktır çünkü hem devletin siyasal olarak zayıflaması hem de güçlendirilmesi olasılığını açık bırakır. Total devlete yönelik eğilim, gücün tek bir partinin elinde tekelleştirilmesi veya giderek daha müdahaleci bir demokrasi kisvesi altında sosyal ve vesayetçi bir devlet tarafından tüm toplumun işgal edilmesi ile karakterize edilebilir. Bu bakımdan Schmitt’in daha çok devlet talep ettiğine dair okumalar çok yerinde değildir. Onun konumu, siyasal olarak güçlü bir devletin savunucusu, devlet görevlerini yerine getiren, gücünü siyasal olmayan faaliyetlerde dağıtmayan bir pozisyon gibi görünüyor. Heidegger’e göre ise devlet yalnızca bir aygıt değil, aynı zamanda organize eden bir süreçtir de. Ayrıca Heidegger’in halk nosyonuna bakışının Schmitt’ten ayrıştığını söyleyebiliriz. Schmitt’in halk kavramına bakışını statik bulan Heidegger, halkın kendine özgü dinamik bir karakteri olduğunu düşünür.

Bu bakımdan hem Arendt hem de Schmitt siyasal alana dair bir sınır çizmektedirler. Schmitt’in anladığı anlamda siyasal, siyasalın varlığının özel özünün sınırlandırılması ile kazanılır. Schmitt, Heidegger ile ortak bir biçimde üretim ve tüketimin sosyo-teknik yönetimi olarak anlaşılan liberalizmin eleştirisini sunar. Schmitt, siyasalın ekonomi, etik, estetik vb. birçok alana nüfuz etme potansiyeli taşıdığını düşünür. Schmitt’e göre belirli yoğunluk derecesine ulaştıktan sonra her alan siyasal bir mahiyet taşıyabilir. Bir diğer nokta da siyasal katılım bağlamında Arendt’in daha “elitist” bir bakış açısı varken Schmitt, siyasal birliğin tüm üyelerini bu sürece dahil eder. Ancak buradaki ayrışma noktası da Arendt, bunu kamusal tartışma, müzakere gibi kavramlarla açıklarken Schmitt, siyasal birliğin üyeleri için plebisit aracılığıyla bir siyasal katılım tahayyül eder. Schmitt, “gerçek” demokrasinin tesisi için homojenlik gerektiğini öne sürer. Bu homojenlik lider ile halk arasında da mevcut olmalıdır, yani lider halkın iradesini bir nevi bünyesinde barındırır.

Tarihsel bir biçimlenim olarak devlet meselesine geri dönecek olursak Schmitt, devletin ortaya çıktığı tarihsel dönemden bu yana bir evrim içinde olduğunu söyler. 17. yüzyılın mutlak durumundan liberalizmin etkisiyle 19. yüzyılda yansız bir örnek haline gelmiştir. 20. yüzyılda ise teknoloji veya tekniğin hakimiyeti nedeniyle yansızlaşma eğiliminin artacağı düşünülse de teknoloji veya teknik Schmitt’e göre yansız değildir. Araçlar doğaları gereği her zaman hizmet ettikleri amaçların emrine amadedir. Schmitt’e göre teknik, daima salt bir araç ve silahtır. Tam da herkese hizmet ettiğinden dolayı tarafsız değildir. Teknik, aynı zamanda barışı ya da savaşı arttırma potansiyeline sahiptir. Arendt de teknik gelişme, emeğin otomasyonu ve her şeyin yapay bir hale gelmesi ile politik olandan geriye ne kaldığını sorgulamaktadır. Ona göre bu denli teknikleşme politik olan için bir tehlike arz etmekteydi. Her iki düşünür de teknikleşme dolayısıyla depolitikleşmeyi tehlikeli bulmaktadır. Arendt’ten farklı olarak Schmitt, teknikleşmenin de siyasalı ortadan kaldıramayacağını düşünür.

Heidegger de Schmitt de geçmiş düzenin tekrar tesis edilebileceğini düşünmezler. Klasik siyasetin ve onunla birlikte depolitizasyon ile topyekûn savaş çağındaki dost-düşman ayrımının çöküşü, klasik siyasete geri dönüşe izin vermez ancak karşılıklı tanıma ve sınırlandırma mantığının başka temeller üzerinde kurulup kurulamayacağı sorusunu gündeme getirirler. Schmitt de Heidegger gibi küreselleşmeci siyasetten ayrılmaktadır.

Arendt’in değindiği meselelerden birisi de savaştır. Savaş, artık siyasetin bir aracı olmaktan çıkmış ve imha savaşına evrilmiştir. Burada Arendt, topyekûn bir savaştan bahseder. Bu tür bir savaş, sınırlarını ihlal ederek siyaseti de imha etme potansiyelini bünyesinde taşımaktadır. Schmitt de savaş ve barış arasında ara bir durum olarak tanımladığı topyekuûn savaş kavramına değinir. Artık geleneksel manada savaş veya barış olmayan ara bir durum söz konusudur. Topyekûn savaş, sınırlı savaşın yerini almakla tehdit ediyor. Topyekûn savaş fikrini, Schmitt’in total devlet fikri ile de birlikte okumak gerekir. Savaş, iki nedenden ötürü topyekûn olacaktır: ilki, artık bir savaş alanıyla sınırlı olmayacağı, dünya dışı uzay da dahil olmak üzere tüm gezegene yayılacağı için; ikincisi, tüm faaliyetlerin -bilimsel, teknolojik, ekonomik- ve tüm varoluşun doğrudan bu devasa çatışmaya dahil olacağı -yani sadece askerî olmayacağı- için. Her iki düşünür de politik bir bağlamdan çıkarak bir imha aracına ve amacına dönüşen topyekûn savaşa karşı uyarıda bulunmuşlardır. Ayrıca Arendt, savaş olgusunu Roma ve Antik Yunan örnekleri üzerinden de inceleyerek sınırların ötesinde bir siyasal düzen kurma düşüncesinin Roma kökenli olduğunu belirtmiştir. Arendt’e göre bu düşünce sürdüğü takdirde imha savaşlarıyla ortadan kaldırılan, yenilen düşmanın dünyasından daha fazlası olacaktır. Schmitt de Grossraum kavramı ile benzer bir şeyden bahsetmektedir. Bu kavram kısaca hegemonik gücün sınırlarının ötesinde münhasır bir etki alanını ifade etmektedir. Arendt’e göre, savaş kavramının dönüşmesi, kitle imha silahlarının gelişimi ve totaliter rejim deneyimleri; siyasetin anlamını silikleştirerek apolitikleşmeye yol açmıştır. Arendt, siyaseti şiddetle özdeşleştiren bu bakış açısına her şeye rağmen eleştirel bir biçimde yaklaşmaktadır.

Sonuç olarak, Arendt de Schmitt de siyaseti bir kriz anı olarak deneyimlemelerinden yola çıksalar da siyasetin doğasına dair zıt çözümlemeler yapmışlardır. Arendt’e göre siyasalın özü çoğulculuk ve özgürlük iken Schmitt’e göre dost ve düşman ayrımının yoğunluğunda yatmaktadır. Arendt siyaseti karar ve savaş üzerine değil, katılım ve özgürlükler üzerine kurmaktadır. Arendt’in düşüncesinde eyleyerek özgürlük ve eylemlerin üzerine tefekkür söz konusudur. Schmitt’ten farklı olarak Arendt için siyaset, bir düzen değil; katılım ve etkileşimdir. Ayrıca Arendt’te katı bir siyaset tanımı görürüz: sosyal ve sınıfsal meseleler ile ekonomi, siyasetin dışındadır. Bu meseleler ihtiyaç ve emek alanıyla ilgilidir, yani özel alana aittir. Bu bakımdan Arendt’in siyaseti dar bir anlamla anladığı yorumunu yapabiliriz. Arendt’teki katılarak varolma düşüncesi, siyasal kavrayışına ister istemez bir elitizm katmaktadır.

Arendt’in müzakereci ve çoğulcu siyaset anlayışının çağımız pratik siyasetinde giderek zayıflamakta olduğunu ve Schmitt’in karşıtlıklara dayanan siyaset anlayışının ise sağ popülist hareketler bağlamında yükseldiğini gözlemleyebiliriz.

Kaynaklar

Arendt, H., (1994), İnsanlık Durumu, çev. Bahadır Sina Şener, İstanbul: İletişim Yayınları.

Arendt, H., (2023), Politikanın Vaadi, çev. Müge Serin, İstanbul: Sel Yayıncılık.

Heidegger, M., (2008), Varlık ve Zaman, çev. Kaan H. Ökten, İstanbul: Agora Kitaplığı.

Heidegger, M., (2015), On Hegel’s Philosophy of Rights. Lon: Bloomsbury.

Radloff, B., (2004 ve 2005), “Heidegger and Carl Schmitt: The Historicity of the Political”, Heidegger Studien, c 21, s.83-99; C.21, s. 75-94.

Schmitt, C., (2021), Siyasal Kavramı, çev. Ece Göztepe, İstanbul, Metis Yayınları.

Sluga, H., (2014), Politics and the Search for the Common Good, Cabridge: CUP, Ch. 5 ve 6.

Yorum bırakın