Zor Bir Evliliğin İzahı: Almanya’da Üçlü Koalisyonun Çevre Politikalarıyla İmtihanı

EMRAH ASLAN
AKDENİZ VE HAMBURG ÜNİVERSİTELERİ ORTAK AVRUPA ÇALIŞMALARI BÖLÜMÜ’NDEN YÜKSEK LİSANS MEZUNUDUR.

Almanya’da 2021 genel seçiminin ardından iktidara gelen sosyal demokrat (SPD), yeşil (Yeşiller) ve liberal (FDP) koalisyon, son yılların en iddialı hükûmet programıyla göreve başlamıştı. Almanya’yı bürokratik hantallıktan kurtaracak, dijital dönüşümü gerçekleştirecek, ülkeyi beyin göçü açısından cazip hale getirecek ve en önemlisi de ekonomik gelişme ile iklim hedeflerine aynı anda odaklanabilecek bir hükûmet programı ile yola çıkan koalisyon partileri, geride bıraktıkları üç yılda başardıkları kadar başaramadıklarıyla da gündemde. Çevre politikaları merkezli bir okumayla üçlü koalisyonun açmazlarını ve bu açmazları aşma yollarını yakından görmemiz mümkün olabilir.

dpa/CHROMORANGE/Christian Ohde

Kaotik Denklemden Üçlü Koalisyona

Almanya’da koalisyonu oluşturan üç siyasi parti, Alman siyasetinde üç farklı rengi temsil ediyor ve bu partilerin her biri, ideolojik olarak epey farklı önceliklere sahip. Analizlerde ise yaygın kanı olarak sosyal demokratlar ile Yeşiller’in iş birliği yapmaya daha yatkın olduğu ve bir koalisyon çatısında birlikte kolayca iş yapabilecekleri sıkça dillendirilir. Ayrıca, SPD ve Yeşiller ile kurduğu ilişki bağlamıyla düşünüldüğünde FDP’nin bu iki partiden epey uzak bir noktaya denk düşerek koalisyon hükûmetini tıkadığı düşüncesi de yine pek çok analizde denk gelinebilecek bir yaklaşım. Esasen bu yaklaşımlar temelden yanlış olmamakla birlikte, tek başına durumu açıklamaya yetmemekte. Söz gelimi 1998–2005 arası dönemde ülkeyi yöneten SPD–Yeşiller koalisyonunu ve koalisyon partilerinin sıkça yaşadıkları derin anlaşmazlıkları, açmazları ve krizleri anımsayabiliriz. SPD–Yeşiller koalisyonunun defalarca dağılma aşamasına geldiğini hatırlatmaya gerek var mı? Öte yandan 1969–1982 arasında Batı Almanya’yı yöneten SPD–FDP koalisyonunu anımsayıp FDP’nin SPD ile çok uzun süreli bir koalisyon deneyimi taşıdığını belirtmek de gerekiyor. Bu bağlamıyla partiler arasındaki krizleri ve zaman zaman derinleşen açmazları tek bir partiye yüklemenin tarihsel ve reel bir karşılığı bulunmadığını söylemek mümkün. O anki konuya bağlı olarak değişen ve değişken olarak tüm partileri ya da salt koalisyon içerisindeki iki partiyi karşı karşıya getiren krizlerden bahsedebiliriz. İki siyasi partinin arasındaki ilişki, o dönem partiye liderlik eden isimlerin eğilimleri, gündemdeki konuların içeriği, ulusal ve uluslararası konjonktür gibi pek çok faktörle şekilleniyor. Dolayısıyla düz ve tek yönlü okumalar, koalisyon dinamiklerini çözümlemek için yeterli olamıyor.

 Demokles’in Kılıcı Olarak Çevre Meseleleri

Almanya’da genel seçim sonrasındaki süreçte koalisyon hükûmetinin kuruluş müzakerelerinin uzamasındaki en temel sebepler, özellikle FDP ile Yeşiller arasındaki anlaşmazlıklarda yatıyordu. Nitekim iklim korumasına dönük önlemlerin çoğu kez pahalı ve kapsamlı dönüşümleri beraberinde getirmesi, özellikle yeni yasa yapım süreçlerinde Yeşiller ile FDP’yi karşı karşıya getirdi. Epey kısa sürede ulaşılabilecek ve dolayısıyla daha katı düzenlemelere ihtiyaç duyacak iklim koruma önlemlerinde direten Yeşiller ile vergi mükelleflerine ve şirketlere aşırı mali yük bindirmeksizin, süreci zamana yayarak ilerleyen bir iklim koruma çerçevesini savunan FDP arasındaki anlaşmazlıklar, koalisyonun kuruluşunu izleyen üç yıl boyunca farklı düzeylerde devam etti. Zaman zaman koalisyonun geleceğini tartışmaya açacak boyuta varan anlaşmazlıklar, en azından şu ana dek hükûmetin dağılmasına yol açacak bir noktaya evrilmedi. Çevre mücadelesinden doğmuş bir parti olan Yeşiller için iklim korumasına ilişkin hususlar net bir kırmızı çizgiyi oluştururken devleti ve yurttaşları borçlandırmamaya odaklanmış liberal FDP içinse bu pahalı iklim dönüşüm harcamaları bir kâbustan farksız. Tam da bu nedenle Yeşiller ile FDP’nin ilkesel çatışmaları, üçlü koalisyonun ilk gününden itibaren koalisyon sürecinde önemli bir yer tuttu.

Somutlaştıracak olursak, geride bıraktığımız üç yıllık süreçte koalisyon ortaklarını en zorlayan husus, tam olarak bir önceki paragrafta anlattığımız nedenlerden ötürü Isınma Yasası oldu. Yeşiller’in petrol ve doğalgaz kaynaklı ısınmayı yasaklayıp tüm binaların yenilenebilir enerji ile ısınmasını öngören tasarısı, sadece FDP’den değil halkın önemli bir kısmından da tepki gördü. Nitekim Yeşiller’in önerdiği taslak, 2025’ten itibaren tüm yeni binaların en az yüzde 65’inin yenilebilir enerjiyle ısınmasını ve ayrıca mevcut binalarda da en kısa sürede yenilenebilir enerji dönüşümünün gerçekleştirilmesini öngörüyordu. Ancak bu durum, tasarının öngördüğü devlet teşviklerine rağmen ev sahiplerine ve kiracılara önemli bir mali yük getiriyordu. Halihazırda son 2 yılda enflasyonun etkisinin hissedildiği ve alım gücü kaybının yaşandığı bir ülkede hemen herkese ek maliyet getirecek böyle bir tasarı, haliyle kamuoyunda da karşılık bulmadı. Başbakan Scholz ve SPD’nin önde gelen isimlerinin yatıştırıcılığı ve arabuluculuğu sayesinde FDP ile Yeşiller’in orta yolu bulması sağlandı ve esasen her iki partinin de pek içine sinmeyen bir Isınma Yasası çıktı. Mevcut yasa, ısınma dönüşümündeki devlet teşviklerinin kapsamını genişletirken mevcut binalar için dönüşüm süresini 2028’e kadar uzatıyor ve belediyenin doğalgaz sağlamaya devam etmesi halinde bu binalar eski sistemi kullanmaya devam edebiliyor. Ayrıca yenilebilir enerji konusunda hükümlerin, 2024 ve sonrasında inşa edilen binalarda uygulanacağı da belirtiliyordu.

Isınma Yasası’nda yaşanan tartışmalar ve konunun çözülme metodolojisi, esasen koalisyonun sorun çözme tarzına ilişkin net bir örnek sunuyor. Yeşiller için iklim koruma hedefleri taviz verilemez bir yerdeyken FDP için vergi mükelleflerini kısa vadede büyük borca sokacak düzenlemelere izin vermemek bir kırmızı çizgiydi. Günün sonunda Almanya, ısınmaya ilişkin kapsamlı ve ileriye doğru atılmış bir adım olarak değerlendirilebilecek bir yasaya sahip olurken yasanın hayata geçirilmesinin zamana yayılması ve getirilen istisnalar, yasanın yurttaşlar üzerinde oluşturacağı mali yükü de ciddi anlamda hafifletmiş oldu. Yeşiller ve FDP’nin karşılıklı olarak verdikleri tavizlerle varılan nokta, dengeli ve gerçekçi bir yasanın çıkmasına vesile oldu denebilir.

Benzeri metodolojiyi otobanlarla ilgili hız sınırlaması tartışmalarında da görmek mümkündü. Yeşiller, uzunca bir süredir otobanlarda saatlik 130 km düzeyinde bir üst hız limiti getirilmesini, bu sınırlamanın karbon emisyonunun düşmesine yardımcı olacağını savunuyordu. Bununla birlikte koalisyon sözleşmesinde spesifik bir hız sınırı limiti yer almadı. Nitekim FDP böyle bir sınırlamaya kesin olarak karşıydı. Öte yandan Almanya’nın iklim nötr olma hedefinin 2045 olarak belirlenmesi, kömür enerjisinden çıkış tarihinin 2038’den 2030’a çekilmesi, yenilenebilir enerjiye ilişkin yatırımlardaki bürokratik süreçlerin hafifletilmesi, nükleer enerjiye bir daha geri dönülmeyeceğinin üç koalisyon ortağı tarafından teyit edilmesi ve iklim koruma için gerçekleşecek dönüşümlerde devlet teşviklerinin arttırılması gibi önlemler, koalisyonun hanesine birer artı olarak eklenebilir. Bu bağlamlarda da FDP’nin pek çok taviz verdiğini anımsatmak gerekiyor.

Sonuç Yerine

2021 sonlarında Almanya’da birleşme sonrası dönemin en güç koalisyon denklemi kuruldu. Tarihsel ve varoluşsal olarak iklim koruma ve dönüşümü konusunda keskin çizgilere sahip olan Yeşiller Partisi ile vergi mükelleflerini yeni borçlardan korumaya odaklı bir liberalizmi benimsemiş FDP’nin bir arada bulunduğu koalisyon hükûmeti, keskin görüş farklılıklarına ve zaman zaman koalisyonu dağılma noktasına getiren anlaşmazlıklara rağmen üç yıllık süreçte çevre politikalarına ilişkin pek çok düzenlemeyi yasalaştırmayı ve ülkeyi iklim korumasında yeni bir seviyeye taşımayı başardı. Bir taraftan yurttaşları ve siyasi partileri iklim koruması konusunda daha sorumlu kılan düzenlemeler hayata geçerken, öte yandan yurttaşları kısa vadede ağır bir borç yükü altına sokmayacak şekilde, zamana yayılan bir uygulama tercih edildi.

Rusya’nın Ukrayna saldırısının etkilerinin derin şekilde hissedildiği, pandemiyle ortaya çıkan ekonomik durgunluğun yan etkilerinin henüz atlatılamadığı, kontrolsüz göç sorununun giderek derinleştiği ve aşırı sağın yükseldiği bir ortamda üçlü koalisyon, çevre meselelerini tali bir mesele olarak ele almadı, ciddiye aldı. Krizlerin ortasında varlığını sürdüren üçlü koalisyon hükûmeti, kriz ortamına ve görüş ayrılıklarına rağmen iyi iş çıkarmayı başardı. 2021’de başlayan ve bugünlere dek sürebilmiş bu hikâye, gelecek nesil siyasetçiler için derslerle dolu.

Yorum bırakın