NAZLI ESEN ALBAYRAK
GALATASARAY ÜNİVERSİTESİ’NDE YÜKSEK LİSANS ÖĞRENCİSİDİR.
Depresyon, içinde bulunduğumuz çağın en önemli sorunlarından biri olarak görünse de çoğunlukla bireysel bir kriz tanımından öteye geçememektedir. Danimarkalı yazar, edebiyat eleştirmeni ve akademik araştırmacı Mikkel Krause Frantzen, depresyonun ardındaki politik ve toplumsal nedenlerin göz ardı edilmemesi gerektiği kabulünden yola çıkarak yazdığı Depresyonun Estetiği ve Politikası: Yerinde Saymak isimli eserinde onu neoliberal toplumu kuşatan bir duygu olarak tanımlar. 2024 yılında Ayrıntı Yayınları’ndan Elif Kayurtar çevirisiyle çıkan kitap, depresyonu yalnızca bir patoloji olarak ele almaktan ziyade, onu siyaset, ekonomi ve sanatla iç içe geçmiş bir gerçeklik olarak değerlendirir. Frantzen, günümüz kişisel gelişim öğretilerini eleştirirken modern toplumun depresyonla kurduğu ilişkinin farklı şekillerde yeniden irdelenmesi gerektiğini öne sürerek depresyonun sanattaki temsillerine dair yeni bir perspektif ortaya koymaktadır.

Çoklu krizler karşısında edebiyat, kültür ve estetiğin rolünü inceleyen çalışmalarıyla tanınan Frantzen, Dünya Mutluluk Raporu’na göre (2024) dünyanın en mutlu ülkelerinden biri olan Danimarka’da yaşamaktadır. Ancak Frantzen, Danimarka Ruh Sağlığı Vakfı’nın verilerine dayanarak ülke nüfusunun yüzde 4 ila 5’inin depresyonda olduğunu, bu eğilimin tüm Batı dünyasında gözlemlenebildiğini ve ahlaki, siyasi ve ekonomik sonuçlarıyla birlikte depresyonun günümüzün yaygın psikopatolojilerinden biri olduğunu söyler (s. 13-14). Son çeyrek asırda depresyon konusunu işleyen yahut içerisinde en azından depresif bir karakter barındıran çok sayıda eserle (televizyon dizileri, drama ve bilgisayar oyunları, modern sanat sergileri, belgeseller, şiir antolojileri) karşılaşmamızı önemli bir gösterge olarak gören yazar, depresyon ile çağdaş kültür arasındaki ilişkiye yönelik bir araştırma yapılması gerektiği fikrini ortaya koyar.
Frantzen, araştırmasına ilişkin yaptığı açıklamada, modern dünyanın depresyon ile ilişkisini dört farklı kültürel eser üzerinden inceleyeceğini belirtir. Bu eserler sırasıyla Fransız yazar Michel Houellebecq’in romanları, ABD’li yazar David Foster Wallace’ın romanları, Claire Fontaine adıyla tanınan iki sanatçının enstalasyon ve video çalışmaları, Lars von Trier’in Melancholia (2011) filmidir. Frantzen, depresyonu anlamak için onu zamansal sorunlarla birlikte değerlendirmek gerektiğini söyler. Depresyon, şimdiyi değil, geleceği içerir ve depresif kişi, geleceğin yok olduğuna dair yoğun ve önüne geçilmez bir duygu hisseder. Kitap, bu görüşten hareketle yukarıdaki depresif eserlere aynı soruyu sorar: “Saat kaç?” “Nasıl gidiyor?” Depresyondan muzdarip kişilerin duymaktan hiç hoşlanmadığı bu iki sorunun sıradanlığı ve acımasızlığı Frantzen’in depresyon çözümlemesinin temel aracı olacaktır.
Franzten, kitabının birinci bölümüne “Houellebecq’in romanlarında depresyonda olmayan tek bir kahraman yoktur” diyerek başlar (s. 31). Her bir sanatçının farklı eserlerinden dört sahne seçerek yürüttüğü araştırma, arkasını Kierkegaard’cı diyalektiğe yaslayarak Houellebecq’in karakterlerinin farklı seçeneklere dair bir farkındalığa sahip olduğunu, bunun sonucunda da olayların şimdiki zamanda geçen halinin onlara bir zindan gibi göründüğünü söyler (s. 44). Eğer bir kişi, farklı ve daha iyi ihtimallere dair bir bilgiye sahip değilse, o kişinin kendini kötü hissetmesi çok zordur. Zamanın acımasızca belirginleştiği bu gibi durumlar, bizi Frantzen’in kitabın başında Mark Fisher’dan yaptığı alıntıya (s. 21) götürür: Şimdiki zaman, geleceğin yokluğu tarafından lanetlenmiş gibi durmaktadır (2020). Houellebecq’in romanlarında ise depresyon, kendi içinde bir zaman olarak yer alır. Karakterler kaç yaşında olurlarsa olsunlar hep çok yaşlı, yorgun ve umutsuzlardır.
Michel Houllebecq’in aksine David Foster Wallace, edebiyatın depresif deneyimi ortaya çıkarmada bir tür tedavi ve terapi işlevi görmesi gerektiğine inanır. Houellebecq’in edebiyatındaki eleştirel tanı bu noktada yeterli değildir. Fakat gerçekten bir tedavi var mıdır? Sanat, depresyonu iyileştirebilir mi? Frantzen’e göre Houellebecq’in yanıtı insanın varoluşuyla ya da insan sonrası bir varoluşla ilgilidir. Wallace ise iyileşmek için “öteki”nin varlığına duyulan ihtiyaçtan söz eder. Özellikle Infinite Jest gibi eserlerinde, depresyonu “zamanın ruhu” olarak yorumlar. Wallace’ın karakterleri, modern dünyanın tüketim kültürü, medya bombardımanı ve bireyselleşme ideolojisi karşısında derin bir boşluk ve anlam kaybı yaşar. Hiçbirinin depresyonu ise hüzün, anksiyete ya da anhedoniyle açıklanamaz. Frantzen, bu karakterlerin ortak özelliğinin empati eksikliği olduğunu, bağımlılık ve depresyon arasında da ciddi bir ilişki olduğunu söyler (s. 105-106), fakat Wallace’ın romanlarında bağımlılık depresyonu hafifletmez, tam tersine takıntılı düşüncenin güçlenmesine sebep olur (s. 109).
Frantzen, Wallace’ın dilini depresyonun estetiğiyle inceleyerek yazarın ironiyle kurduğu problematik ilişkiyi vurgular. Wallace, ironi ve mesafeli mizahın, modern bireyin depresyonla başa çıkma biçimi haline geldiğini, ancak bunun bir tür çözüm sunmak yerine bireyi daha da içine kapanık ve çaresiz bir hale getirdiğini söyler. Bu noktada Wallace’ın eleştirisi, neoliberal kültürün sunduğu mutluluk ve haz vaatlerinin altının ne kadar boş olduğunu ifşa eder.
Claire Fontaine, İtalyan sanatçı Fulvia Carnevale ile İngiliz sanatçı James Thornhill’in birlikte kullandığı ortak isimdir. Önceki yazarlarda çok görülmediği şekilde, ikilinin çalışmalarında depresyon her zaman politiktir ve neoliberal düzenle doğrudan ilişkilidir. Claire Fontaine için depresyon, son derece politik bir karşı çıkış, bir duruş, bir insan grevidir. Sonuca yönelik bir araç olmaktan ziyade kendi başına bir amaçtır. Onların anlayışına göre kapitalizm, yalnızca toplumu ve bireyleri etkilemekle kalmaz, sosyal ilişkileri, duyguları ve insan varlığını da tehdit eder. Örneğin, ekonomik krizlerin ardından borçlu insanların ruhsal problemler yaşamaya daha meyilli olduklarını ortaya çıkaran pek çok araştırma yapılmış, borçlu olmanın intihar riskini de artırdığı görülmüştür (Frantzen, s. 146).
Claire Fontaine’in eserlerinde göze çarpan tekniklerden biri, parlak ve neon yazı kullanımıdır. Frantzen, sanatçıların bu çalışmalarında küçük ve seçkin bir grup için geleceğin planlanabilir olduğuna, geri kalanlar için ise çaresizlik ve umutsuzluk kaynağı haline geldiğine dikkat çektiklerini söyler (s. 153). Çağın kişisel gelişim öğretilerinin, bireyleri toplumsal yapıların yozlaşmışlığı yerine kendilerini suçlamaya yöneltmesi, Claire Fontaine’in eleştirdiği trajikomik durumlardan bir diğeridir. Sisteme entegre olmayı kabul etmeyenler için depresyon yalnızca bir geçittir ve bu kişiler depresyonda değil, grevdedir (Frantzen, s. 164). Houellebecq’te bahsedilen şimdiki zaman kavramı, Claire Fontaine’de insani grev olarak tekrar karşımıza çıkar. Grev, tüm bu yapıdan sıkılan politik öznenin yeni bir şimdiki zaman yaratmak için çıktığı yoldur. Depresyon da sanatçılar tarafından çağdaş bir grev biçimi olarak tanımlanır (Frantzen, s. 172). Fakat insanların toplu olarak örgütlenmelerinden kişisel olarak depresyona girmelerine giden yolun, tarihsel perspektiften bakıldığında bir meydan okuma olarak mı yoksa bir yenilgi olarak mı okunması gerektiği sorusu hâlâ cevaplanmamıştır (Frantzen, s. 175).
Frantzen’e göre Lars von Trier’in Melancholia (2011) filmi, depresyonu bireysel bir deneyim olmaktan öte kolektif bir olgu olarak değerlendirir. Filmde dünyanın sonu gibi algılanan bir krizden söz edilmektedir ve depresyon kavramının felaket ile ilişki içerisinde olduğu görülmektedir. Filmde Justine karakterinin neden depresyonda olduğu tamamen belirsizdir. Lars von Trier, bu duruma herhangi bir açıklama getirmekten kaçınır (Frantzen, s. 180). Fakat Justine, trajik bir karakter olarak Racine’in Phaedra’sı ile Shakespeare’in Ophelia’sından izler taşır. Filmin temel noktası ise Justine’in depresyonunun tüm karakterler için sorun teşkil etmesidir. Sanki Justine’in mutsuzluğu, mutlu olma konusundaki toplumsal zorunluluğun bir ihlali gibidir (Frantzen, s. 188). Frantzen, Justine’in depresyonunu, neoliberal düzenin dayattığı ideallere yönelik bir direniş ya da bir uyumsuzluk hali olarak yorumlar ve Justine’in duruşunun, yalnızca kişisel bir çöküş olmadığını, aynı zamanda mevcut toplumsal yapıların anlamsızlığına dair bir farkındalık taşıdığını öne sürer. Trier’in filmi, depresyonun politik boyutuna ışık tutarak modern toplumun kırılganlıklarını ve krizlere karşı duyarsızlığını eleştirir.
Frantzen, kitabının son bölümüne Pharrell Williams’ın Happy şarkısının sözlerini alıntılayarak başlar: “Clap along if you feel like a room without a roof” (Kendini çatısız bir oda gibi hissediyorsan alkışla) (s. 218). Buradan yola çıkarak depresyonun sonsuz bir uçuruma düşmek hissiyle benzerlik taşıdığını vurgular. Frantzen, kitabı boyunca ele aldığı dört farklı sanatçının eserlerini, depresyonun tanımını zamansallık üzerinden yaparak inceler. Depresyona yaklaşım tarzları açısından farklılık gösterseler de tüm eserlerin depresyonu geçmişten ziyade geleceğe bakarak kurguladığını belirtir. Depresyon, hem kişisel hem de politik olarak bir geleceğe sahip olmama hissinin yarattığı bir duygu durumudur (Frantzen, s. 219) ve şimdiki zaman, tüm gelecek ihtimallerini yok etmiştir.
Mikkel Krause Frantzen’in çalışması, depresyonu bireysel bir hastalıktan çok neoliberal toplumun ürettiği kolektif bir duygu olarak ele almasıyla literatüre önemli katkı sunmaktadır. Yazar, çalışmasında niceliksel yöntemler kullanmayı tercih etmemiş, depresyonun çağdaş kültürle ilişkisini inceleyebilmek için farklı sanat eserlerine belirli sorular sormuştur. Sanat, siyaset ve ekonomi arasındaki bağları çözümleyerek depresyonun estetik ve politik arka planlarına dair yeni bakış açıları ortaya koyması, çağımızın en büyük sorunlarından birini çok katmanlı olarak ele almasını sağlamıştır. Sonuç olarak, Frantzen’in kitabı, depresyonun çağdaş kültürde nasıl estetize edildiği ve politikleştirildiği sorusuna önemli bir başlangıç noktası sunmaktadır.
Frantzen’in kitabını okurken Türk edebiyatının önemli yazarlarından Oğuz Atay’ın eserlerine “Saat kaç?” ve “Nasıl gidiyor?” sorularını yöneltseydik ne olurdu diye düşündüm. Sanırım depresif eser dendiğinde benim aklıma ilk olarak Oğuz Atay geliyor ve yazarın David Foster Wallace’la benzer bir kaderi paylaştığına inanıyorum. Bu nedenle Frantzen’in kitabı boyunca aklımda Oğuz Atay’dan tek bir cümle vardı: “Param vardı, yiyeceğim vardı, kitabım, evim her şeyim vardı; fakat isteğim yoktu.” (Korkuyu Beklerken, s. 89).
Oğuz Atay’ın Korkuyu Beklerken isimli öyküsünde kahramanın depresifliğinin ardında yatan nedeni, Ubor-Metenga isimli gizli bir mezhepten gelen, ölü olduğuna inanılan bir dille yazılmış mektubun yarattığı öfke, kaygı ve korku olarak görmek mümkündür. Mektup eline geçtiği andan itibaren bildiği ve güvendiği tüm düzen yıkılan kahraman, uzun bir süre boyunca evinden hiç çıkamaz ve temel ihtiyaçlarını gideremez. Bu tekinsiz durumun ortasında kalmaktan o kadar yorulur ki en sonunda etrafındaki her şeyden şüphe duymaya başlar: “Biraz şüpheci olmuştum. Descartes da herhalde çok yalnız kalmıştı.” (s. 54).
Büyük bir haksızlık karşısında hiçbir şey yapamamaktan kaynaklanan şiddetli öfkesi, kahramana açlık grevi yapmayı bile düşündürür. Fakat evde tek başına ölümü beklemek dışında bir çaresi kalmayan kahraman, ölmeyi bile beceremez. Toprak kayması sonucu evi de yıkılınca önce akrabalarının yanına yerleşir, ardından psikolojik işkencenin yarattığı depresyonla sevmediği bir kızla nişanlanır. Dışarıdaki insanların, “kötülüğü, fakirliği, gizli mezhebi ve yalnızlığı bilmedikleri, başlarına geleceklerden habersiz oldukları için, içlerinden geldiği gibi” (s. 97) davranmaları kahramanı iyice sinirlendirir ve onlara tehdit mektupları yazmaya başlar. Fakat bunca kötülüğe rağmen insanların hayatlarına aynı şekilde devam ettiğini görünce bu defa kendine kötülük yapmak ister. Bunun için polise giderek belirlediği kişilere Ubor-Metenga adıyla tehdit mektupları yazdığını itiraf eder. Artık hiç kimseden korkmadığını kendi kendine tekrarlar.
Oğuz Atay’ın öyküsünün, bireysel depresyonun toplumla olan ilişkisini anlamak için makul bir zemin sunduğu iddia edilebilir. Korkuyu Beklerken, modern insanın varoluş krizlerini ve yabancılaşmasını merkeze almaktadır. Frantzen’in yaklaşımıyla incelendiğinde, bu depresyonun bireysel olmanın ötesinde nasıl toplumsal bir eleştiriyi de içinde barındırdığı ortaya çıkarılabilir. “Saat kaç?” sorusu, öyküde zaman algısının ve zamanla kurulan ilişkinin bozulmuşluğunu vurgular. Kahramanın sürekli olarak bir şeyleri beklemesi –hem korkuyu hem de belirsiz bir sonu– depresyonun yarattığı zamansızlık hissini temsil eder. Bu, Houellebecq’in romanlarında görülen şimdiki zaman kavramıyla benzer bir bağlamda okunabilir. Zaman, doğrusal bir çizgi olmaktan çıkıp döngüsel bir sıkışmaya dönüşür. Zaman ilerler, ancak bir değişim ya da anlam yaratmaz.
“Nasıl gidiyor?” sorusu ise toplumun ruh halini ortaya çıkarmada bir araç olarak kullanılabilir. Atay’ın kahramanı, sadece bireysel bir düşkünlük içinde değildir; 1970’lerin Türkiye’sinde hızla değişen toplumsal ve ekonomik yapının ortasında, modernleşme sürecinin yarattığı arafta kalmış birey tipinin temsilidir. Kahramanın uyumsuzluğu; dönemin çelişkileri, bunalımı ve arada kalmışlığıyla bağlantılıdır. Dışarıya yönelik güvensizliği ise modernleşme krizi içerisindeki toplumun bireyde yarattığı yalnızlık ve anlamsızlıkla birlikte okunmalıdır. Frantzen’in depresyonu politik bir olgu olarak okumasına paralel olarak, Atay’ın kahramanı da dönemin baskıcı atmosferinde, sürekli tehdit altında hissettiği bir dünyada yaşar. Bu korku ve tedirginlik, bireyin toplumla kurduğu bağın kırılganlığına işaret etmektedir.
Birey, çözülen geleneksel değerlerle yabancılaşmayı getiren modernleşme arasında sıkışmıştır. Atay’ın kahramanı da sisteme uyum sağlayamayan, üretkenlik ve başarı gibi kapitalist ideallerin dayatmaları karşısında çöküş yaşayan biridir. Bu durum, Frantzen’in depresyonu neoliberal toplumun kaybedenlerine yönelik sıradan bir duygu olarak tanımlamasına benzer biçimde, Atay’ın kahramanının da sistemle baş edemeyen bireyin temsili olduğunu gösterir.
Aslında Oğuz Atay’ın bütün eserleri benzer temaların işlenmesine olanak sağlayan karakterler barındırır. Tutunamayanlar’daki Turgut Özben gibi Korkuyu Beklerken’deki isimsiz kahraman da toplumun dayattığı rollere uyum sağlayamaz. Frantzen’in analizine paralel şekilde, depresyon burada bir “uyumsuzluk” hali olarak şekillenir. Bu bireyler, modern toplumun mekanik işleyişine karşı bir “hata” olarak görülse de aslında sistemin açmazlarını görünür kılan karakterler olarak karşımıza çıkarlar.
Frantzen, yazının başında da belirtildiği üzere, depresyonu bireysel bir patoloji olarak değil, toplumsal sistemin ve tarihsel koşulların yansıması olarak görmektedir. Frantzen’in yöntemiyle Korkuyu Beklerken öyküsüne bakmak, depresyonun toplumsal koşullar içerisinde nasıl şekillendiğini anlamamıza yardımcı olur. Korkuyu Beklerken’deki kahramanın sürekli tetikte olması, dönemin yarattığı paranoya ve belirsizlikle ilişkilidir. Modernleşen Türkiye’nin sancılarını ve kimlik bunalımlarını yansıtan depresyon, burada hem bir patoloji hem de politik bir eleştiri olarak karşımıza çıkar: Bireyin çöküşü, toplumun çöküşüne ayna tutar. Atay, bu çöküşü estetik bir biçimde göstererek depresyonun bireysel ve toplumsal doğasını görünür kılar, ayrıca okura modern hayatın yarattığı yabancılaşmayı sorgulama imkânı sunar.
Kaynaklar
Atay, O. (2016). Korkuyu Beklerken. İletişim Yayınları.
Fisher, M. (2020). Hayatımın Hayaletleri. Habitus Kitap.
Frantzen, M. K. (2024). Depresyonun Estetiği ve Politikası. Ayrıntı Yayınları.
Helliwell, J. F., Layard, R., Sachs, J. D., De Neve, J.-E., Aknin, L. B., & Wang, S. (Eds.). (2024). World Happiness Report 2024. University of Oxford: Wellbeing Research Centre.
Trier, L. V. (Yönetmen). (2011). Melancholia [Sinema Filmi].

Yorum bırakın