Her Yerden Çalışmak: Dijital Göçebelik Kültürü, Özgürlüğü ve Sınırları

Üniversite hayatım boyunca birkaç şirkette part-time olarak çalışsam da 5 gün ofise gittiğim full-time çalışma hayatına 2019 yılında ilk kez adım atmıştım. Pandemiye kadar geçen zamanda ne kadar mutsuz olduğumu, pandemi sonrasında uzaktan çalışmaya geçtiğimiz anda anladım. Türkiye’de ilk COVID-19 vakasının açıklandığı haftanın ardından ofisler kapanmış, iş toplantıları ekranlara taşınmış, çalışma hayatı evlerimize sığmaya başlamıştı. Bunun benim ve ofise gitmek için onca yol tepmesine gerek kalmadan kendine daha geniş zaman yaratabilen, hafta sonunu sadece hobilerine ayırabilmek için iki toplantı arasında ev işlerini toparlayan birçok çalışan adına bir dönüm noktası olduğunun o zamanlar farkında değildim.

Sabahları işe gitmek için hazırlanmak yerine kahvemi mutfakta demleyip bilgisayarımın başına oturmak… Pandeminin ilk aylarında evden çalışmaya geçişimiz, başta sadece küçük bir değişiklik gibi görünse de zamanla tüm çalışanlar için büyük bir özgürlük hissine dönüştü. O güne dek evden çalışmanın mümkün olduğunu bile düşünmediğim için, bu zamana kadar aslında ne kadar sıkışmış ve mutsuz olduğumu fark etmemiştim. Bu yeni düzenin getirdiği esneklik, zamanla başka bir soruyu aklıma düşürdü: Eğer her yerden çalışabiliyorsam, neden hep aynı yerde kalayım?

Dört yıl önce hayatımı küçük kırmızı bir valize sığdırarak çıktığım yolculuğum, pandemi sonrası ülkelerarası ilk uçuşların başladığı anda, sınırlarını turizme açan ilk ülkelerden biri olan Sri Lanka’da başlamıştı. Bu küçük ada ülkesinde bir sörf kasabasında, her sabah palmiyeler arasından birkaç dakika yürüyerek ‘ofisim’ olarak bellediğim bir kafeye gittiğim, oradaki uzun masada tanıştığım ‘dijital göçebe’leri de ‘ofis arkadaşlarım’ olarak zihnime yerleştirdiğim rutinde iki buçuk ay geçirdim. Yıl sonu sunumlarımı Barselona’da hazırladım, New York’un göbeğinde hiç de küçümsenmeyecek ciddiyette toplantılara katıldım. Dijital göçebelik, benim için hayallerimi gerçekleştirmekle eş değerdi. Dünyayı görüyor, farklı şehirlerde uyanıyor, yeni kültürler tanıyordum; üstelik bunları işime devam ederken yapıyor, maddi bağımsızlığımı koruyabiliyordum.

Bu yazıda da her anına bir deneyim olarak baktığım ‘dijital göçebelik’ yolculuğumu, sosyal medyada romantize edilen özgürlüklerinin yanı sıra yok sayılan zorluklarıyla birlikte anlatmaya çalışacağım.

Fotoğraf: Ece Ölmez

Romantize Edilen Göçebe Estetiği: Özgürlük ve Sorumluluk Arasında İnce Bir Çizgi

Benim için dijital göçebelik; yeni yerler görmek, gittiğim şehirlerde yeni hobiler edinmek, yolda tanıştığım onlarca insan ve her gün farklı bir rutine dönüşen gündelik yaşam demekti.

Sabah erken saatlerde başlayan bir sörf dersi, dinlenmek için verilen kahve molasında ‘ofis arkadaşlarıyla’ sabahki dalgaları konuşmak, ardından farklı sektörlerden dijital göçebelerle aynı masada oturup günün iş listesini eritmeye çalışmak… Kulağa hayal gibi geliyor, değil mi? Ancak, tropik bir sahilde açılan dizüstü bilgisayarlar, bohem tarzda dekore edilmiş co-working (birlikte çalışma) alanları; story’lerde, reels’larda ve TikTok videolarında dijital göçebeliği romantize etse de bu romantizmin arkasında ciddi bir disiplin ve emek olduğunu yok saymak tecrübeme haksızlık etmek olur.

Dijital göçebelik, dışarıdan baktığınızda sonsuz özgürlükle eş anlamlı gibi görünse de içine adım attığınızda aslında birçok fedakârlık yapmanızı gerektiren bir yolculuk. Sabaha karşı 3’te girilen online toplantılar, 4’te başlayan mesailer, hiç uyumadan hazırlanan sunumlar, aniden bastıran tropik yağmurla kesilen elektrik ve internet… Bu toz pembe görünen deneyimimin arkasında aslında çokça planlama, bolca sorumluluk ve disiplin olduğunun kanıtı.

Seyahat etmek, gittiğiniz yere, yemeklerine, iklimine, yaşam ritmine ve kültürüne uyum sağlamakla başlıyor. Çalışırken gezmek de siz bu adaptasyon sürecinden geçerken bir yandan teslim tarihine uymanız gereken iş kalemleriyle beraber gelen bir paket. Uzun yolculukların ve sık hava değişimlerinin düşürdüğü bağışıklığınızı, beklenmeyen ulaşım aksaklıklarını, öngörülemeyen elektrik kesintilerini hesaba katmayı öğrenmek ve planlamak; bir süre sonra oldukça yorucu olmaya başladığı gibi, zamanla spontane olmanızın önünde duran görünmez bir duvar haline geliyor. İşte tam da bu yüzden, dijital göçebelik sadece bir yaşam biçimi değil, aynı zamanda özgürlükler ve sorumluluklar arasında hiç bitmeyen bir denge oyunu.

Fotoğraf: Ece Ölmez

Sürekli Hareket Edenlerin Dünyası: Aidiyet, Kimlik ve Köklenememek

Yolculuk planları, dünyayı araştırmak, farklı şehirlerde uyanmak, yeni manzaralar, yeni bir kahve dükkanı, yeni bir sokak… Dijital göçebeliğin bana tekrar eden değil, yenilenen rutinler sunduğunu inkâr edemem. Hoş, bu yolculuklarda kırmızı valizim dışında -ki o bile zamanla toprakta, kumda sürüklenmekten nasibini almıştı- sabit kalan pek bir şey yoktu. Ben mi? Bulunduğum kabın şeklini almakta çoktan usta olmuştum.

Her yolculukta yanımda olan kırmızı valizim, zamanla bir eşyadan çok daha fazlasına dönüştü benim için. En yakın arkadaşım, gezi partnerim, dert ortağım, evim… Bazen yastığım, bazen de koltuğum. Yuvamın fiziksel sınırları o valizin içindeydi, fermuarını her kapattığımda bambaşka bir yerde açtım. Ancak, bir valize sığabilmenin hafifliğiyle birlikte gelen bu köksüzlük, zamanla yerini bir aidiyet arayışına bırakabiliyor insanda.

Dijital göçebelikle geçen zaman içinde fark ettim ki, gittiğim yerleri sadece geçici duraklar olarak görmek beni tatmin etmiyor. Bir şehre birkaç haftalığına uğrayıp hemen yola koyulmak yerine, orada biraz kalmayı, o şehrin temposuna ayak uydurmayı tercih ediyorum. Her yeni durakta küçük de olsa bir rutin kurmak; birkaç hafta aynı sokaktan yürümek, birkaç kafe denedikten sonra sabah kahvemi hep en beğendiğim yerden almaya başlamak, aynı marketten alışveriş yapmak, dükkanların artık tanıdık gelmesi… Bunlar beni o şehre biraz daha ait hissettiriyor. Ben aslında bulunduğum yerde eğreti olmak değil; orayla bağ kurmak istiyorum. İlişkilenmek de böyle değil midir zaten? Çünkü tanıdıkça güveniriz, sohbetimiz derinleşir, paylaştıklarımız özelleşir ve artık o kişinin içinde kökleniriz. Benim yolculuklarımda da bir yerde kaldığım süre uzadıkça tabelalar tanıdıklaşıyor, sohbetlerim yüzeysellikten çıkıyor, orayla bağlarım daha da güçleniyor.

Nitekim başta heyecan verici olan bu deneyim, zamanla yolda olmanın biriken yorgunluğuyla birlikte, her şeyin geçici olduğu bir düzene dönüşebiliyor. Tanıştığın herkes birbirine benziyor, yapılan sohbetler birbirine yakın bir yüzeysellikte ilerliyor; ancak arada derinleşen, kökleşebilen ilişkiler kuruyorsun. Bazen de öyle insanlara rastlıyorsun ki, geride bir parça kalıyor senden; sen de onlardan bir parça alıp yoluna devam ediyorsun. Ektikleri küçük bir tohum, zamanla senin içinde filizleniyor.

Dijital göçebelik bana sadece yeni yerler, yeni yüzler, yeni manzaralar değil; kendime dair yeni sorular da getirdi. Nerede yaşamak istediğimden çok, nasıl yaşamak istediğime odaklanmayı öğretti. Göçebe olmak, benim için yalnızca seyahat etmek değil; nereye gidersem gideyim, kendimi orada tanıyabilmek, kendimin o versiyonuyla karşılaşabilmek demek. Sürekli hareket halinde olmak, ilk bakışta dış dünyayı keşfetmek gibi görünse de aslında benim lügatımda iç dünyamı keşfetmek anlamına geliyor. Çünkü her şehirde bir parçamı bırakırken her yolculukta kendime dair bambaşka bir yön buldum. Bazen bir co-working masasının ucunda, bazen ilkel bir tren istasyonunda, bazen de adı farklı bir alfabe ile yazılmış bir kafeden her sabah aynı kahveyi almanın huzurunda…

Ancak tüm bu deneyimin parıltısının arkasında dilini bilmediğim bir ülkede hastalanıp eczanede derdimi anlatamamak, yalnız geçirdiğim hastalıklar, jet-lag’e yenik düşen bedenim, uzun yolculuklar sonrası kronikleşen sırt ve boyun ağrılarım, hatta zaman zaman, bulunduğum ülkenin kaygı verici politik gündemi de vardı. Her yeni durakta yeniden düzen kurmaya, her gün yeni bir hava durumuna adapte olmaya çalışmak bazen düşündüğümden daha yorucu oldu. Her şeyin geçici olduğu bir düzende bu kadar çabuk yenilenmek, zamanla bir özgürlükten çok sınav haline gelebiliyor.

Gittiğim her durakta bir şeyler öğrendim; kiminden sevgiyi, kiminden yavaşlamayı, kiminden hiç tanımadığım birine güvenmeyi, kimindense yeniden başlamayı. En başında içine eşyalarımı bile zar zor sığdırdığım kırmızı valizime, artık bir dolu anı, çokça insan, bolca tabela, bir sürü dükkan sığdırabiliyorum.

Ece Ölmez
Boğaziçi Üniversitesi Kimya Bölümü mezunu

Yorum bırakın