“Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran Türk halkına Türk milleti denir.”
Mustafa Kemal Atatürk
Bu söz, Atatürk’ün millet anlayışını ve bu anlayış doğrultusunda inşa ettiği ulus-devletin temel değerlerini anlamak açısından önemli bir başlangıç noktasıdır. Millet kavramı, modern Türkiye’nin inşasında hem düşünsel hem de siyasal bir temel olarak öne çıkar. Osmanlı’nın çok kimlikli yapısından ulus-devlet modeline geçiş sürecinde, hem Atatürk’ün pratiğe döktüğü millet anlayışı hem de Ziya Gökalp’in kuramsal katkıları belirleyici olmuştur.

Atatürk’ün Millet Anlayışı
Osmanlı’dan kalan dağınık toplumsal yapı içinde yeni bir millet yaratmak, Atatürk’ün en büyük vizyonlarından biriydi. Onun millet anlayışı, ortak dil, kültür ve ülkü birliği etrafında şekillenen kapsayıcı bir kimlik inşasını esas alıyordu. Atatürk’ün devamında söylediği “Millet, dil, kültür ve ülkü birliği ile birbirine bağlı vatandaşların teşkil ettiği bir politik ve toplumsal heyettir”[1] ifadesi, millet kavramını tanımlarken temel alınan ortak unsurları açıkça ortaya koyar.
Bir liderin, çökmekte olan bir imparatorluğun ardından yeniden şekillendirdiği toplumun içinde “hazır bir millet” bulması mümkün değildir. Zira imparatorluklar yapıları gereği çok uluslu ve çok kültürlüdür; onları oluşturan halklar, çeşitli etnik, dinî ve kültürel gruplardan meydana gelir. Bu nedenle imparatorluklarda “millet”, bugünkü anlamından farklı olarak sadece bir toplumsal sınıflandırma sistemi içinde değerlendirilmiştir. Örneğin, Osmanlı İmparatorluğu’nda millet sistemi, halkı Müslüman ve Gayrimüslim olarak ikiye ayırır. Yahudi, Ermeni, Rum, Arap ve Türkler farklı sosyal, kültürel ve ekonomik özellikler taşımakla birlikte hepsi “Osmanlı” kimliği altında toplanmıştır.
Bir milleti oluşturan en temel unsur, toplumu ortak bir dil, kültür ve ülkü birliği etrafında bir araya getirmektir. Atatürk de bunu çok iyi anlamış ve imparatorluğun ardından geriye kalan kimliksiz bir halktan yeni bir millet yaratmıştır. Türk kimliğini, tarihini, dilini ve kültürünü yeniden tanımlamış ve bu unsurlar etrafında toplumu birleştirmiştir.
Atatürk, bu anlayışla “Ne mutlu Türk’üm diyene!” demiştir. Burada “Türk olana” değil, “Türk’üm diyene” ifadesi kullanılmıştır; çünkü Türk olmak onun için bir soy ya da kan meselesi değil, ortak değerler, kültür, dil ve aidiyet meselesidir. Atatürk’e göre millet, bu değerler çerçevesinde kendini Türk olarak tanımlayan herkesin bir araya geldiği büyük bir bütündür.
Cumhuriyet’in kurucu ilkeleri de bu anlayış doğrultusunda şekillenmiştir. 1931 tarihli CHP programında ulus, “bireylerin birbirine kültür, dil ve ortak ülkülerle bağlandığı siyasi ve toplumsal bir varlık” olarak tanımlanmıştır.[2]
Modernist milliyetçilik perspektifinden bakıldığında da Atatürk’ün hedefi, Batılı ve çağdaş bir toplum yaratmaktır. Ayhan Aktar’a göre modernist milliyetçilik, bireylerin etnik kökenlerinden ziyade ortak bir kültürel, ahlaki ve toplumsal kimlik içinde bütünleşmesini hedefler. Bu anlayışa göre Türk milleti; Batılılaşma, modernleşme ve ortak bir uygarlık hedefi etrafında şekillenen bir ulustur. Modernist milliyetçiliğin benimsediği kültürel değişim projesi ise, Cumhuriyet döneminin Türkiyesi örneğinde olduğu gibi, topyekûn bir “medeniyet dönüşümü”nü gerektirecek kadar radikalleşebilir.”[3]
Ziya Gökalp’in Millet Anlayışı
“Osmanlı başka, Türk başka bir şeydir.”
Ziya Gökalp
Ziya Gökalp’e göre Osmanlı şairiyle Türk şairi, Osmanlı ahlakıyla Türk ahlakı birbirinden farklıdır.[4]
Milliyetçilik her ne kadar Fransız İhtilali ile dünyada ses bulmuşsa da Osmanlı bu fikirle geç tanışmış, dolayısıyla kendi milletini oluşturmada geç kalmıştır. Gökalp’in ifadesiyle, “Bu milletin yakın bir zamana kadar kendisine mahsus bir adı bile yoktu. Tanzimatçılar ona: ‘Sen yalnız Osmanlısın. Sakın başka milletlere bakarak sen de millî bir ad isteme! Millî bir ad istediğin dakikada Osmanlı İmparatorluğu’nun yıkılmasına sebep olursun.’ demişlerdi.” Türk, adını ve kimliğini ancak Cumhuriyet ile kazanmıştır. Ziya Gökalp’in millet anlayışı, çeşitli görüşlere ayrılmıştır:[5]
Irk temelli anlayış: Irkı esas alan Türkçülere göre millet, ırk birliğine dayanır. Ancak Gökalp, bu yaklaşımın bilimsel temellerden yoksun olduğunu belirtir. Irk ayrımları ve fizyolojik ölçütler artık geçerliliğini yitirmiştir. Bu nedenle millet, başka bir temelde aranmalıdır.
Kavim anlayışı: Kavmi Türkçüler, milleti aynı soydan gelen, kandaş bireylerin oluşturduğu bir topluluk olarak görür. Ancak tarih boyunca göçler, savaşlar, evlilikler gibi sebeplerle hiçbir toplum “saf” kalamamıştır. Ayrıca Gökalp’e göre sosyal özellikler kalıtımla değil, eğitim ve toplumsal etkileşimle kazanılır. Bu da kavmiyetin milliyet oluşturmadığını gösterir.
Coğrafi yaklaşım: Coğrafi Türkçülere göre millet, aynı sınırlar içinde yaşayan halkların toplamıdır. Bu yaklaşım Osmanlı millet tanımına yakındır. Fakat farklı diller, kültürler ve gelenekler bir arada bulunuyorsa, sadece coğrafi birliktelik millet oluşturmak için yeterli değildir.
Osmanlıcılık: Osmanlıcılara göre millet, imparatorluk içindeki tüm halkları kapsar. Ancak bu, gerçek bir millet tanımı sunmaz; zira ortak bir kültür, dil ve ülkü birliği mevcut değildir.
Ümmet anlayışı: İslam birliği savunucularına göre millet, tüm Müslümanların toplamıdır. Fakat bu anlayış I. Dünya Savaşı’nda çökmüştür. Araplar, Osmanlı’ya karşı ayaklanarak kendi ulusal çıkarlarını ümmet kimliğinin önüne koymuştur.
Bireysel aidiyet: Fertçilere göre kişi, kendini hangi millete ait hissediyorsa o milletin parçasıdır. Ancak bireyin kendini bir millete ait hissetmesi, o milletin onu kabul edeceği anlamına gelmez. Bu nedenle bireysel aidiyet yeterli bir kıstas değildir.
Sonuç olarak Gökalp, millet tanımını şu ifadeyle özetler: “Millet; lisanca, dince, ahlakça ve güzel sanatlarca müşterek olan, yani aynı terbiyeyi almış fertlerden oluşan bir zümredir.” Anadolu’daki halk bunu basitçe, “dili dilime, dini dinime uyan” şeklinde tarif eder. Bu yaklaşım, ırk ya da soy değil; ortak kültür, dil ve değerler etrafında şekillenen bir millet anlayışını temel alır. Saf ırklardan söz etmek mümkün değildir ve bu tür ayrımlar toplumu birleştirmekten çok ayrıştırır. Atatürk’ün yaptığı da tam olarak budur: Dağınık ve kimliksiz bir toplumu ortak bir kimlik ve hedef doğrultusunda birleştirerek Türkiye Cumhuriyeti’ni kurmak.
Ece Yiğit
Hamburg Üniversitesi öğrencisidir.
[1] Afet İnan, K. Atatürk’ün El Yazıları, s. 376.
[2] Metin Heper, Devlet ve Kürtler, s.145-146.
[3] Modern Türkiye’de Siyasi Düşünce: Milliyetçilik, c. 4, s. 81.
[4] Ziya Gökalp, Türkçülüğün Esasları, s. 51 (51. ila 53. sayfalarda Osmanlı ile Türk’ün birçok yönden ayrımı farklı örneklerle dile getirilmiştir.)
[5] Gökalp, a.g.e., s. 31-36’dan özetlenmiştir.

Yorum bırakın