2022’nin yazında, iki ay kadar Osman Nuri Boyacı’nın çıraklığını yaptığım Türkay Kitabevi (muhterem ve rahmetli annelerinin vefatının ardından Ana Dolu Kitabevi adını almıştır) hakkında bir iki cümle söylemek benim de hakkım. Evet! Unutulmaz bir yaz geçirdiğim bu acayip mekânda (hakikaten, hal diliyle “ne ararsan bulunur derde devadan gayrı” diyordu) nice hatıralar biriktirdim. En az Osman Bey kadar “nevi şahsına münhasır” ziyaretçilerimiz, müşterilerimiz, hurdacılarımız vardı. Benim gibi bir müşahede kuşu için ne eşi bulunmaz bir bahçe! Kedi ve gazoz sevgimi kendisinden aldığım Osman Nuri Bey’e bu röportaj imkânını sunduğu için tekrar teşekkür ederim. Kitabevini hep en neşeli anlarıyla, kendisini ise daima cömertliği, nezaketi ve vefakârlığı ile hatırlayacağım…
Hüseyin Ersavaş
Hüseyin Ersavaş [HE]: Öncelikle Osman Nuri Boyacı kimdir, sizi tanıyabilir miyiz?
Osman Nuri Boyacı [ONB]: Özgeçmişim şöyle: Eskişehir’de doğdum. Beş yıl Eskişehir’de kaldıktan sonra anne ve babamın memleketi Isparta’ya taşındık. İlkokula orada başladım ama babamın tayininden dolayı Ankara’ya yerleştik ve ilkokulu Ankara’da bitirdim. Lise bire kadar Ankara’da, Etlik’te tahsilime devam ettim. Annem biyoloji öğretmeniydi. Babam da orman yüksek mühendisiydi. Onların görevlerinden dolayı da Ankara’da kaldık. Babam çok erken yaşta vefat ettiği için annemin çok sevdiği Antalya’ya yerleştik. 1981 yılında liseden mezun oldum. Edebiyat öğretmenim Abdullah Şanal tarafından edebiyata yönlendirildim. Kendisini hakikaten çok severdim. Şimdi rahmetli oldu. Böylece tercihim olan Hacettepe Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı bölümünü kazandım. Orada bir yıl hazırlık, daha sonra meslek içi eğitim de dahil olmak üzere beş yıl boyunca Beytepe’de okudum. Mezuniyetten sonra TRT imtihanı açıldı ve TRT’de yardımcı prodüktör kadrosuyla Antalya’ya tayinim çıktı. 1986’da TRT’de çalışmaya başladım. 2000 yılında İstanbul Radyosu’na tayinimi istedim. 2000 yılından 2018 yılına kadar da İstanbul Radyosu’nda prodüktör olarak çalıştım.
O dönemde TRT’ye önerdiğim ve hayata geçirdiğim bazı programlar oldu. Farklı, biraz daha kalıcı; yani gün içinde tüketilen programlardan ziyade arşive kalan programlar yapmaya çalıştım. Bunlardan bir tanesi Siyasi Portreler’di, diğeri Eski Sorunlara Yeni Cevaplar diye bir programdı. TRT’nin arşivini çok geç keşfettim, ne yazık ki bu benim için çok büyük bir kayıptı. Mazideki Ses isminde bir program önerisi sundum. Bu bir biyografi programıydı; İstanbul Radyosu’nda sanatçılar, siyasetçiler, spor adamları, sinemacılar, tiyatrocuların kendi ses kayıtlarından yola çıkarak uzmanlarıyla onların biyografisini konuştuk. Bir Dünya Kitap isminde bir program hazırladım ve Mazideki Ses programı devam ederken 2018’de emekliye ayrıldım. Emeklilikten sonraki hayatımda ise anneme bakmaya uzun bir zamanım ayırdım. Sonra Çengelköy’de bir kitapçı dükkânı açtık. Böylece devam ettik.
Yayımlanmış herhangi bir eserim, çalışmam yok ama şöyle diyeyim, İstanbul Radyosu’nda hazırladığım programları bazen kendim de dinlediğim zaman çok hoşuma gidiyor. Bunları kalıcı bir eser olarak görüyorum. Çünkü orada herhalde bine yakın program var. Bir kısmı güncel programlardır. Bunlar aktüalitesini yitirmiş olabilir ama bazısı hâlâ dinlenip değerlendirilebilecek programlardır. Ne yazık ki bunları yazılı hale getirip basılmasını sağlayamadım.
Kendi ilgi alanım içinde kitap var. Kitap ortaokuldan beri hayatımın bir parçası olarak devam ediyor. Ve radyoculuk tabii. Radyo benim için çok önemli, ses çok önemli, insanın sesinin getirdiği o etki çok önemli.

HE: Kitap sizin için ne anlam ifade ediyor? Bu sevgiyi ne zaman fark ettiniz?
ONB: Kitapla ilgili çok kapsamlı konuşmak lazım. Ama kısaca ifade edersem, kitap demek bir insanın kendi sabit bilgilerini, sabit düşünce yapısını değiştirmesi demek. Kitap bunun yolunu açan bir şey. Eğer kişi buna hazırsa kitap hayatına giriyor. Değilse ve “Ben hayatımdan memnunum, aklımdan memnunum, birikimimden memnunum” diyorsa zaten kitapla ilgili en ufak bir talepte bulunmuyor. Yani kitap aslında hocalık yapıyor insana, ciddi bir hocalık yapıyor, hayatı öğretiyor. Yani yürünecek tehlikeli yolları veyahut müspet yolları gösteriyor. Biz üniversitedeyken, Yeni Türk Edebiyatı hocamız Profesör Sadık Kemal Tural sınıfa bir soru sordu: “Hayatı nasıl öğrenirsiniz” dedi. Biz bir şeyler söyledik, onun cevabı ise şöyle oldu: “Yüzde 35 yaşayarak, yüzde 65 roman okuyarak öğrenirsiniz.” Bu çok yerinde bir cevap aslında. Sadece kitap meselesi de değil, bir müzik dinlersin, o seni bambaşka bir yerlere götürür veya bir film seyredersin veya bir plaktan farklı bir tat alırsın. Onlar senin duygu dünyanın geliştirir, zihnini geliştirir. Birçok şeyin yolunu açar.
Benim en büyük üzüntüm şu: İnsanların kendilerine katkı sağlamak, yeni zevkler, yeni bilgiler bulmak konusunda hiçbir çabaları yok ne yazık ki. Kitabevinde biz İbrahim Tatlıses’in de Mozart’ın da CD’sini satıyorduk. Mizah dergisi de vardı, düşünce de, edebiyat dergisi de. Bunlardan gelen zenginliği, katkıları insanlar istemiyorlar. Okumakla ilgili Çehov’un çok sevdiğim bir hikâyesi var. Sanki insanlar bu hikâyeyi okumuşlar da ondan sonra okumamaya yemin etmişler gibi geliyor bana. Bir şehir tiyatrosunun müdürü ve yardımcısı sohbet ederken diyorlar ki, çalışanlara bundan sonra kitap getirelim, verelim okusunlar. Şef evinden kitap getiriyor ve herkese dağıtıyor. Dağıttıktan sonra çalışanlar tuhaf davranışlar sergilemeye başlıyor. Ve bir süre sonra tiyatronun müdürüne kitap getiren amirlerini şikayete gidiyorlar. Birisi ona yalvararak şöyle diyor: “Ömrüm oldukça size dua ederim, sayın müdürüm, ne olur beyefendiye rica edin beni bağışlasınlar, okumayı beceremiyorum. Gece gündüz okuyorum, uyuyamıyorum, yemiyorum. Karım yüksek sesle okumamdan perişan oldu ama vallahi hiçbir şey anlamıyorum. Allah aşkına bana bu iyiliği yapın.” Bir başkası “Lütfen beni bağışlayın müdürüm, ben kalpazanlık yapmaya başladım” diyor. Diğeri “Küçük çocuğumu dövmeye başladım” diyor. Herkes müdürden ricada bulunuyor, okuma mecburiyeti devam ederse istifa edeceğim, ayrılacağım buradan diye. Sonra bu karar geri alınıyor. Kitaplar da geri isteniyor. Ve her şey eskisi gibi oluyor. Sanki bu hikâyeyi okuyup da ondan sonra okumamaya söz vermiş bir halde gibiyiz.
HE: Kitap toplama sevginiz ne zaman başlamıştı?
ONB: Ortaokulda başladı ve o günden beri hiç bitmedi. Ben çok dua etmişimdir, “Allah’ım benden bu sevgiyi al, kitapları öylesine şeyler olarak göreyim” diye. Ortaokuldan beri almaya devam ediyorum ama benimki yanlışları olan bir alışkanlık. Belki en doğrusu, çok sayıda almak değil, uzmanlaşacağın konularla ilgili kitapları biriktirmek ve onları defalarca döne döne okumak. Yeni ilgi alanları oluşursa eğer onlarla ilgili kitapları da kademeli olarak almak. Mesela klasik müziği çok seviyorsun ama bir süre sonra cazı da merak ediyorsun. Cazla ilgili bir şeyler toplamaya başlıyorsun. İşte burada kademeli olarak yavaşça ve içine sindire sindire gitmek lazım. Ben açıkçası elime ne geçtiyse aldığım için ilgi alanlarım çok genişledi ve dağıldı. Okuduklarım bana bir şeyi üretecek kadar bir materyal vermedi. Mesela keşke Hüseyin Rahmi romanlarıyla ilgili bir uzman olsaydım. Yani defalarca onun romanlarını okusaydım, onunla ilgili yazılmış kitapları okusaydım. Bunlar biraz daha faydalı şeyler gibi geliyor bana. İnsanın kendisine bir sınır çizmesi lazım, demeli ki “500 tane kitabım olacak ama 501. kitabı almayacağım.” Eğer yeni bir kitap alırsan oradan bir kitap eksilteceksin, kitapçıya satacak veya birine hediye edeceksin. Ama bu sayı çok büyüdüğü zaman kontrolü kaybediyorsun. O vakit okuyucu olmaktan yavaş yavaş çıkıyorsun ve biriktirici olmaya başlıyorsun.
HE: Odağımızı kitabevine çevirip sorularımıza devam edelim mi? Kitabevi açma fikri nasıl doğdu? Çengelköy’de bir kitabevi açmak konusunda sizi ne motive etti?
ONB: Aslında kitap biriktiren, okuyan veyahut kitaba meraklı olan herkes belirli bir süre sonra ben de kitapçı dükkanı açayım, o dükkanda hem emeklilik günlerimi değerlendireyim, hem de kitap okuyayım, kitap satayım der. Bunun sayısız örneği vardır. Pek çok kitapçı da bu niyet neticesinde açılmıştır. Ben öteden beri çok sayıda kitap aldım. Bunu kendimi anlatmak, kendimin sınırlarını çizmek açısından söylüyorum, herhalde İstanbul’da en çok kitap alan insanlardan biriyimdir. Okuyan mı dersen, ona hayır derim ama çok fazla kitap aldım. Bu kitapların alınma gayesi de şöyleydi; benim koleksiyonumda yazma eser, nadir eser veya bedeli çok yüksek eserneredeyse yoktur. Ben okuyacağım ve merak ettiğim kitapları almışımdır. Onun dışında belirli bir kitabı alayım, yatırım yapayım gibi bir gayem olmadı. Merakım bitmeyince kitap satın almam devam etti. Ve buna çok ciddi bir bütçe ayırdım, o bütçeyi aşmamak, bir yerde durmak istedim, ama ne yazık duramadım.
2021 yılında, Çengelköy’deki evimin altında bir dükkan boşalmıştı. O dükkanda, uzun yıllar Çengelköy’de oturanlar tanır, Türkan Yılmaz’a ait “Yerli Mallar” diye bilinen bir züccaciye dükkanı vardı. Türkay Bey “Dükkanı devredeceğim, senin depoların da var, gel sen burda kitaplarını sat” dedi. Tabii öncesinde tanışıyorduk. Müzayede yaptığım yıllarda benden kitap da almıştır. Gariptir ki o sıralarda dükkana talip olan da çıkmadı. Netice olarak, sağ olsun Türkay Bey o dükkanı bana raflarıyla, bütün demirbaşlarıyla devretti. Ben de teşvikinden dolayı kitabevinin ismini “Türkay Kitabevi” koydum.
Benim niyetim aslında Çengelköy’de eski kitapçı açmaktı. Çok geç farkına vardığım bir husus var: 25 yıldır İstanbul’da yaşıyorum ve görüyorum ki tahsilli insanların çok olduğu bazı büyük semtlerde hiç kitapçı yok. Yeni kitapçı var ama esas olan ikinci el kitapçı yok. Mesela ben Sahrayıcedit’te oturdum, bir eski kitapçının olduğunu hiç hatırlamıyorum. Çengelköy tarihinde de bu böyle. Bu konuyu birçok kişiye sordum, kitapçı açılmamış, açılan dükkanlar kırtasiye olarak açılmış ve ders kitabı veya dinî kitap satmış. Farklı iş dallarıyla birlikte açılmış, tek başına bir kitapçı açılmamış. Şu anda da bir dükkan var, kırtasiye ve kitapçı olarak geçiyor, çok az sayıda kitabı var. Bu ikinci elin özelliği ve önemi şudur: Size gelen ürünlerin ne değerde olduğunu tahmin edemiyorsunuz. Yani bir yazar vefat ediyor, o yazarın bütün kitaplarını, plaklarını, kasetlerini, pullarını siz alıyorsunuz, belgelerini, hatıralarını alıyorsunuz. O yüzden yeni kitapçıyla eski kitapçı arasında çok büyük fark var. Yeni kitapçıda sürpriz bir şey yok. Yayımlanmış kitaplar var, onları zaten reklamlarıyla görüyorsunuz. Ama eski kitapçıda hiç rastlayamayacağınız bir yazma eser çıkabiliyor yahut çok az sayıda basılmış, mevcudu bulunamayan özel kitaplar çıkıyor. Bunun dışında ses kayıtları, gazeteler, dergiler hepsi gelebiliyor. Bu yüzden eski kitapçılık yani sahaf dediğimiz kitapçılık çok daha şümullü ve sürprizli bir alan.
HE: Kitabevinin açılmasına Çengelköy halkının tepkisi nasıl oldu?
ONB: Burada beni rahatsız eden çok garip bir şey var. İstanbul bir Nevşehir değil, bir Sivas değil, bir Isparta değil, bir Burdur değil. Nüfusu resmî olmayan istatistiklerde neredeyse 30 milyonu geçenbir şehir. Misalen Çengelköy’de aradığınız birçok şeyin bir veya iki tane dükkanını bulabiliyorsunuz ama bir kitapçı yani bir kitabevi bulamıyorsunuz. Yok. İhtiyaç var mıydı? Onu test ettik. Belki cevabını röportajın devamında söyleyeceğiz.
Biz 2022’nin yılbaşından bir ay önce, 2021’in aralık ayında kitabevini açtık. Açtığımızda çok az insan tarafından biraz değer gördük. Genele bakıldığında ise tam bir hayal kırıklığı oldu. Çünkü bizim kitapçı aşağı yukarı 41 ay açık kaldı. Bunun aşağı yukarı bir buçuk yılı düzenli olarak açık kalmıştır. İlk açtığımız zamanlarda gündüz 11 ila akşam 6’ya kadar mutlaka haftanın 6 günü açıktı. Çengelköy’ün yerlisinden gelen giden çok azdı. Çok şaşırdığım başka bir şey, Çengelköy’de yazar, şair veya eli kalem tutan insanlar var. Bunlardan hiçbiri gelip de “Ya iyi bir şey yaptınız” demedi. Daha doğrusu gelmedi bile, yani önünden geçti gitti. Ben buna çok hayret etmişimdir açıkçası.
Kitabevinde günlük olarak sattığımız kitapları, plakları, kasetleri, CD’leri yazdığımız bir defter tutuyorduk. Gün sonunda öyle rakamlar oluyordu ki, insanı hakikaten çok üzüyordu. 30 lirayla 40 lirayla 50 lirayla 100 liraya dükkanı kapatıyorduk. Hatta ben yakın arkadaşlarıma diyordum: “Üsküdar’da bütün dükkanları araştırsak herhalde cirosu bu kadar düşük başka bir dükkan yoktur.” Ne yazık ki bizi destekleyen de çok olmadı. Zaten biri destek olduğu zaman, moralimizi yükseltiyor, bizi bir bir hafta idare ediyordu.
HE: Daha önce kitap müzayedesi düzenlediğinizden bahsettiniz. Bu tecrübe kitabevini işletmenize bir katkı sağladı mı?
ONB: Mutlaka sağladı. İstanbul’da kitap müzayedeleri eskiden de vardı. Otellerde veya kaliteli, geniş yerlerde yapılıyordu ve çoğu da listeli müzayedeydi. Sonradan müzayede düzenleyen iki-üç kişi bu durumu değiştirdi. Bunlardan bir tanesi Dylemi Sahaf Hüseyin Bey’dir. Hüseyin Bey haftada iki gün mezat yapıyordu. Daha sonra, Tophane’de Burak Bey mezat yapıyordu. Bakırköy’de Mamati Koleksiyon müzayede yapıyordu. Bunlar gibi başka yerde de birçok mezat başlamıştı. Bu mezatlara imkan buldukça gidiyordum. Müzayede, listeli değilse çok enteresan, çok sürprizli bir olay. Birisi bir torba getiriyor, torbadan kitapları çıkarıyor ve onlarcasının arasında bir kitap çıkıyor ve olağanüstü ilginizi çekiyor. Ya da aradığınız bir kitap çıkıyor ve diyor ki 20 TL! Sizden başka bir talibi de yoksa eğer, kitap 20 liraya size kalıyor.Onu başka bir kanaldan almaya kalksanız 200 liraya alamazsınız. Müzayedelerde insanlar 30 saniyede karar vermek zorunda. Kitap çıkıyor ve iniyor, çıkıyor ve iniyor. Kitabı alacağım, okuyacağım, yer bulacağım, bunların hepsini hızla düşünmeniz gerekiyor. Ben çok kitap aldım. Yalnız, o müzayedelerin şartlarıyla ilgili bir sorunum vardı benim. Çünkü orada üç saat, dört saat kalıyorsunuz, aldığınız kitapları koyacak yer bulamıyorsunuz, dinlenemiyorsunuz, elimi yıkayayım diyemiyorsunuz. Çünkü ara verilmiyor. Dedim ki şartları iyi bir müzayede yapayım. Bundan 7-8 yıl önce Çengelköy’de Abdullah Ağa Yalısı’nda, Sütiş’ten bir mekân kiralayarak boğaz manzaralı, son derece iyi şartları olan müzayedeler yaptım. Böylece 6-7 tane müzayede yaptım, fakat fazla ilgi olmayınca ve maliyetler de tabii yüksek olunca devam ettiremedim. Müzayede yapmayı bırakmadım ama; bir antikacı tanıdığım vardı, onun bodrum katında, her hafta hiç kesintiye uğramadan altmışa yakın müzayede yaptık. Bu müzayedeler her hafta cumartesi günü saat 2’de başlayıp 6’da bitiyordu. Sonrakiler tekrar Sütiş’te devam etti, böylece aşağı yukarı seksene yakın müzayede yaptım. Tabii, müzayedede yapılmayacak bir şey vardı: Düzenleyici sizsiniz ama sizin dışınızda 10 kişi daha oraya kitap, dergi, gazete ve plak getiriyor. Ben onların çoğunu kendime alıyordum. Çünkü bence olağanüstü güzel şeylerdi ve çok uygun fiyatlardan çıkıyordu. Şu anda takip ettiğim müzayedelere ne yazık ki az sayıda insan geliyor ve gelenlerin yüzde 60-70’i Nadir Kitap’a ya da başka bir internet kanalına kitap yüklemek için oradan kitap alıyor. Okuyucular müzayedelere sırtını dönmüş vaziyette, çok azı gelip kitap alıyor.
HE: Odağımızı yeniden kitabevine çevirirsek: Kitabevi sadece kitap satışı yapılan bir mekândan mı ibaretti? Bir buluşma ve tanışma mekânı olduğunu da söyleyebilir miyiz?
ONB: Onu pek söyleyemiyoruz çünkü çok fazla kişi gelip gidemedi. Mesela kendi arkadaşlarıma bakıyorum; hem çalıştığım kurumdan, hem de haricen tanıştıklarımın yüzde 90’ı gelmedi. Sadece katkı sağlamak için gelmedi demiyorum, ziyaret etmek için bile gelmediler. Bazen şaka yaparak “Baklavacı açsaydın, bak nasıl gelirlerdi” derlerdi. Hakikaten böyle olsaydı gelebilirlerdi. Kimseyi suçlamıyorum ama çok az sayıda insan geldiği için orada kültürel bir ortam oluşmadı.
Çok enteresan kişilerle de tanıştım. Onlarla daha sonraki zamanlarda da dostluğumuz devam etti. Fakat toplanılan, sohbet edilen, bilgi alışverişi yapılan bir yer olmadı. Pandemi de bizi etkiledi. O dönemde insanlar biraz tedirgindi, çok fazla dışarı çıkmıyorlardı. Keşke dediğiniz gibi olsaydı, herkes gelip fikirlerini paylaşsaydı, kitaplarla ilgili tecrübelerini anlatsaydı; ama bunu maalesef başaramadık.
HE: Kedilere karşı büyük bir sevginiz olduğunu biliyoruz. Bu sevgiyi iş yerinize nasıl yansıttınız?
ONB: Benim her zaman, kitabevini açmadan önce de kedilerim vardı. Radyoda bile bir kedim vardı. Bir arkadaşımla konuşuyordum, yurt dışına dair çok iyi izlenimleri olan, Fransa’yı çok iyi bilen, gidip orada kalmış, tahsil yapmış bir arkadaş, bana “Benim yurt dışında gördüğüm sahafların en az yarısının kedisi var” derdi. Gerçi bizim kitabevindeki kediler öyle davet ederek gelmedi. Ya başları sıkıştı, ya üşüdüler, ya mecbur kaldılar ve dükkana geldiler. Biz de onlara imkân ve fırsat verdik, dükkanda yavrulayanlar oldu ve neticede onları yerlerinden edemedik. Bu da bazı okuyucular için menfi bir tesir yarattı.
HE: Bu tesirden bahsetmeden önce, kitabevi için büyük bir değeri olan bu kedilerin isimlerini anabilir miyiz?
ONB: Tabii, kitabevine ilk önce benim evimden Alaca geldi. Ondan sonra Boncuk isminde bir kedimiz vardı, yüz itibarıyla çok naif bir kediydi. Kısa süreli dükkana gidip gelen birtakım kedilerimiz de. Bir Atsız vardı, Atsız bizim için çok önemli bir kediydi. Erkek bir kediydi, olağanüstü bir hareketliliği vardı. Sütoğlan vardı. Kara vardı ve sonra Şeyma geldi. Şeyma’nın gelmesiyle birlikte iş iyice rayından çıktı. Çünkü Şeyma dükkanda yavruladı ve yavrularına birlikte baktık. Ondan sonra, yavrulardan ve yoğun ilgisizlikten dolayı kapılarımızı okuyucuya yavaş yavaş kapatmaya başladık. Şöyle ki, dükkana sabah 11’de geliyorsunuz ama 6’ya kadar ya bir kişi ya iki kişi geliyordu.

HE: Kedilerin yarattığı menfi tesirden bahsettiniz. Kedilerinizle ilgili müşterilerinizden gelen tepkiler nasıldı?
ONB: Efendim, bazıları burada kedi varsa biz gelmeyiz dediler ve gelmediler. Onları ikna etmek zor, çünkü bizimkiler orayı bir yuva haline getirmişlerdi. Onların rahatlarını bozmak istemedik açıkçası. Belki bu, bizim geleceğimizi planlamamızda bir engel de yarattı. Hakikaten tepki aldığımız çok kişi oldu. Müspet manada da çok insan bizi destekledi. Ama haliyle bir iş yerinde standart bir beklenti var. Bir kişi geldiğinde acaba kedi bir tırmık atar mı, bir şey yapar mı diye endişelenebiliyor. Onlar da haklılar. Ama dediğim gibi, yurt dışı da dahil pek çok sahafın kedisi var. Kediler sahafları seviyor ve bir şekilde geliyorlar.
HE: Kitabevini kapatma kararı almanızda hangi durumlar etkili oldu?
ONB: Öncelikle ciddi bir ilgisizlik etkili oldu. Bu hakikaten insanın yeni planlamalar yapmasına engel oluyor. Çünkü kitabevini zenginleştirmek için sürekli yeni ürünler alıyorsunuz. Plak alıyorsunuz, gazete alıyorsunuz, dergi alıyorsunuz, CD alıyorsunuz, DVD alıyorsunuz. Ancak onları hevesle vitrine koyduğunuzda hiçbir ilgi ve talep görmüyorsunuz. Halbuki bizim bulunduğumuz sokak (Çengelköy, Albay Hüsamettin Ertürk Sokak) ciddi yaya trafiğinin olduğu bir yerdir. Özellikle akşamları çok yoğun olur, insanların gelip geçerken vitrini görmemeleri mümkün değildir. Bu ilgisizlik kitabevinin son yılında daha çok artmaya başladı. İlk zamanlarda insanlar, kitabevi kapalı olsa da vitrinde gördükleri üzerine bana telefon eder, “Şunu görebilir miyiz?” diye sorardı. Son zamanlarında bunlar hepten kesildi. Her gün aranırken 15 günde bir bile aranmaz oldum. Dükkana gelen kişiler de bir şey almıyordu, pahalı buluyordu veya para ayırmıyordu. Yani düşünebiliyor musunuz?
Kapatma kararını verdiğimiz sıralarda Kandilli’den bir bey geldi, basın-yayında çalışmış ve çevresi itibarıyla tanınan birisiydi. Vitrinde Rıfat Ilgaz’ın bir kitabını gördü ve fiyatını sordu. “40 TL” dedim. Temiz bir kitaptı ve en az 15 yaşındaydı. Cevaben “Bu kadar eder mi?” dedi. Şimdi, bir kitap bu kadar eder mi dendiği zaman ne cevap vereceğini bilemiyorsun. Başından aşağı kaynar sular dökülüyor bir kere. Bu can sıkıntısını tedavi etmen uzun zaman alıyor. Bu konuşmanın yaşandığı zamanda, Çengelköy’de satılan dondurmanın bir topu 60 liraydı. Kitabın bu kadar değersiz görülmesi çok rencide edici bir şey. Hem siz kendinizi kötü hissediyorsunuz, hem de kitaba verilen değere üzülüyorsunuz. Çok uzun zamandan beri, bir kitapçı bana talip olduğum kitap için fiyat söylediğinde hiç itiraz etmiyorum, değer diyorum ve alıyorum. Hatta birçok kitapçı değerinin çok daha altında söylüyor. İşte bu gibi durumlar insanı çok etkiliyor. Bir de maliyetler arttı; kira maliyeti arttı, oraya ayırdığımız zaman maliyeti arttı. Ve dedik ki artık burada duralım.
Çok gariptir, sorduğum ve araştırdığıma göre Beylerbeyi’nde hiç kitapçı açılmamış. Aynı şekilde tarihi boyunca Çengelköy’de de bir kitapçı yok. Sadece caminin imamı olan, bizim Davut Hoca dediğimiz, Davut Bektaş olması lazım, o bir sergi açıyordu. Çok da güzel bir sergiydi. Sonra Ahmet Varışlı diye bir arkadaşımız var, o halen bir sokak içinde kitap sergisi açıyor. Ama bu gibi sergiler kitabevine dönüşmemiş, tezgah şeklinde kalmış. Hani Çengelköy’de bir kitapçıya ihtiyaç var mıydı, onu test ettik demiştik ya, işte bunun cevabını bulmuş oldu.
HE: Kitabevi kapanırken en çok neyi geride bırakmakta zorlandınız?
ONB: Orada az sayıda da olsa sizi takdir eden, teşvik eden, destekleyen insanlar vardı. Onlardan ayrılmak zor geldi. İkincisi bir şeyler almak için bir mekândı orası. Mesela birisi derdi ki “Benim taşınmam gerekiyor, caz CD’lerim var, bunları siz satın alabilir misiniz?” Böylece durumdan haberdar oluyor ve alıyordunuz. Bunun gibi alışverişlerden çok güzel eserler elde edebiliyordunuz. Artık bu tür durumlardan haberdar olamıyor ve insanların satmak istediklerini alamıyorsunuz. Mekânın olmayışı yeni dostluklar kurmanın önünde de bir engel oluyor. Bir de benim için o kitabevinin orada durması çok önemliydi. Komşu esnaflardan biri bana “Dükkanı açmıyorsun zaten. Niye tuttun burayı?” dedi. Ben de “Çengelköy’de insanların gözüne kitap sokmak için, insanları rahatsız etmek için tuttum” demiştim.
HE: Kitabevinin Çengelköy’de nasıl izler bıraktığını konuştuk. Peki sizde nasıl izler bıraktı?
ONB: Dediğim gibi Hüseyin Beyciğim, maalesef büyük bir hayal kırıklığı bıraktı. Ben Kandilli’de, Beylerbeyi’nde birer şube açalım, Türkay Kitabevi 2, Türkay Kitabevi 3 şeklinde devam edelim istedim. Çünkü her semtte bu tür dükkanlara ihtiyaç var. O semtlerde, evlerden olağanüstü güzel şeyler çıkıyor ve bunlar eğer bir yere verilmezse, satılmazsa veya bağışlanmazsa hurdacılar tarafından alınıyor, hurdaya gidiyor veya atılıyor. Ben hurdacılara gittiğimde neler neler aldığımı anlatamam size. Böyle kitabevleri kalıcı olan yazılı, sesli, görsel değerlerin kaybolmamasını ve bir şekilde başkalarına aktarılmasını sağlıyor. Yoksa bağ kopuyor ve bu değerler ortadan kalkıyor.
HE: Gelecek planlarınız arasında yine kitaplar var mı? Kitap toplamayı, almayı ve satmayı tamamen bıraktınız mı?
ONB: Bırakamıyoruz ne yazık ki. Ancak param bitince bırakabiliyorum. Sonra yine borçlanarak devam ediyorum. Acaba kitabevini açmayıp oraya ayıracağım parayla yayıncılık yapsaydım ne olurdu diye düşünüyorum. Bu yayıncılık meselesini planlamayı ve yapmayı istiyorum. Bir de elimdeki kitaplardan bazılarını değerlendirmem, yeni baskılarını yapmam mümkün olur mu diyorum. Çünkü elimdeki bazı kitapların büyük önemi var ve insanlar bunlardan yararlanamıyor. Bulunmayan bir kitabı okumak üzere vermeye karşı pek olumlu bir tutumum yok. Verilen kitap geri gelmiyor ve sonra kavga ediyorsun. İnsanlar “Bir kitap için mi benimle böyle uğraşıyorsun?” demeye başlıyor. Bundan dolayı istesen de yapamıyorsun. Dediğim gibi, belki bir plan doğrultusunda yayın yaparak ulaşılamayan bazı kitapları tekrar piyasaya çıkarabilirim gibi bir düşüncem var.

HE: Eklemek istediğiniz başka bir şey var mı?
ONB: Şunu eklemek isterim: Doktorların ve vücudu tanıyan insanların tavsiye ettiği şeylerden biri yürümektir. İnsan yürüdüğü zaman bedeni çalışır, rahatlar ve kuvvetlenir. İkincisi de okumaktır. Okumak da zihni çalıştırır ve geliştirir, insanın dikkatini kuvvetlendirir ve düşünce yapısını değiştirir. Bu iki şey olmadığı zaman, özellikle okumadığı zaman, insan 30 yıl önce neredeyse orada duruyor. Hatırladığım ve beni çok şaşırtan bir olay vardır: Bir kişi 30 yıl kadar bakır eşyalar toplamış, biriktirmiş. Bir gün bana geldi ve dedi ki “Nen çok fazla bakır aldım, memleketimde bir yer var, götürdüm oraya koydum.” Sonra ne dedi biliyor musun? “Bakır nasıl temizlenir?” diye bana sordu. Şimdi bakın, 30 yıl bir objeyi biriktiren, koleksiyonunu yapan biri, bakırın nasıl temizleyeceğini 30 sene sonra sormamalı. Onunla ilgili bir kitap almalı veya bir yola girip bu sorunun cevabını çok daha erken öğrenmeli.
Ben okuduğum bir şeyi hiç unutmuyorum. Ahmet Haşim titiz bir adammış. Bardağına çay doldurmadan önce mutlaka sıcak suyla bardağını yıkarmış, ben bunu okuduktan sonra bugüne kadar sıcak suyla yıkamadan bardağıma çay doldurmadım. Birisi bunu size söylese belki bu denli etkili olmaz, ama bir yerde okuduğunuzda çok etkili olabiliyor. İşte böyle, kitap insandaki birçok şeyi değiştirmede büyük etkiye sahip.
HE: Zaman ayırdığınız için çok teşekkür ederiz.
ONB: Efendim, bilmiyorum, ben sadece kendi tecrübelerimi aktarmaya çalıştım. Hakikaten, kitap okumayan, film seyretmeyen, müzik dinlemeyen insanların hayatlarının çok kuru olduğunu düşünüyorum. Hep aynı şekilde yaşamaları beni çok üzüyor. Keşke hayatlarında bir dönüm noktası olsa, onu değiştirebilseler…
HE: Bu niyetinize iştirak ediyoruz.

Ekler



Yorum bırakın