1860 Cebel-i Lübnan Hadiselerinin Kamuoyu ve Dış Basında Yansımaları

Başak Gümüsel
Boğaziçi Üniversitesi Tarih Bölümü yüksek lisans öğrencisi.

Cebel-i Lübnan’da Dürzi ve Maruni topluluklar arasında 1845 yılında vuku bulan ve giderek artan çatışmalar, 1850’de Şekib Efendi Nizamnamesi ile çözüme kavuşturulmak istenmiş ve bu sebeple bölgede ikili kaymakamlı idarî sisteme geçilmişti. Fakat çatışmalar bu dönemde daha da körüklenmiş, 1860 yazında da Şam ve Cebel-i Lübnan’da en şiddetli haliyle patlak vermişti. Neticede özellikle Deir el-Kamar, Zahle, Hasbeya ve Raşeya gibi yerlerde, başta Maruniler olmak üzere Rum Ortodoks ve Rum Katoliklerden oluşan Hristiyan topluluklar, Dürziler tarafından bir nevi öç alma üzerine çıkmış çatışmalar sonucunda katledilmişlerdi (madhabih al-sittin). Bunun üzerinde alarma geçen Avrupa ve Amerika basını, terminolojilerini kamusal söylem ve siyasî argümanlara aşılayarak tepkilerini göstermekte gecikmediler. Barbarlığa karşı medeniyet adına olduğu savunulan acil müdahaleye ve vahşete karşı insanî eyleme sık sık vurgu yapılmıştı.[1] Bu tarz söylemler etrafında birleşen baskıyla birlikte 1860 olaylarının getirdiği atmosfer ve Avrupa ülkelerinin müdahaleleri, Osmanlı’yı da kendisini medeni güçlerin bir parçası olarak sunup sunamayacağı konusunda bir itibar bunalımına sürüklemişti.[2] Kamuoyuna yansımış en kritik ve ortak temalar ise çatışmayı ilk etapta kimin başlattığı, Osmanlı Devleti’nin kayıtsızlığı, Dürzilere müsamaha gösterilip gösterilmediği veya onlarla işbirliği yapılıp yapılmadığı, Fransa’nın bölgedeki çıkarları ve Hristiyan toplulukların hangi Avrupalı devletler tarafından himaye edildiğiydi. Nihayetinde bu tepkiler Osmanlı hükümetini çatışmayı durdurmak ve ileride yaşanabilecek müdahaleleri önlemek için derhal harekete geçiren ve 1861’de Règlement Organique etrafında Mutasarrıflık sisteminin kurulmasıyla sonuçlanan en önemli etkenlerden biri olmuştu.

1900’lerde Cebel-i Lübnan Mutasarrıflığı Haritası
(Kaynak: https://pin.it/7ISNN2p)

Esasında dış basında bu meseleye dair bir fikir beyan edilirken göze en çok çarpan nokta Cebel-i Lübnan’a ve savaşan grupların kültürlerine, dinlerine, yaşam biçimlerine dair bilinenlerin pek az oluşuydu. Müdahaleyi şiddetli bir şekilde savunan bazı gazetelerde ne gariptir ki öncelikle bu insanların kim olduğu tanıtılırdı. Bölgeye, çatışmaların sebeplerine ve bölgede yaşayan topluluklara aşinalık ancak aylarca sürecek müzakereler sırasında mümkün olmuştu.[3] Öncelikle, bizzat Osmanlı yöneticilerinin de sebep olarak öne sürdüğü gibi yüzyıllardır süren husumetler vurgulanmış, Boston Traveler gazetesinin yazışmalarında savaşın doğrudan doğruya Dürzi ve Hristiyan aşiretler arasında var olan uzun süreli düşmanlığa dayandırılabileceği belirtilmişti.[4] Yine İngiliz Avam Kamarası mensuplarından Lord John Russell, bir parlamento tartışmasında “hem Maruniler hem de Dürziler silahlanmış, ancak iki taraftan birinin uzun süredir devam eden husumetler nedeniyle ilk önce saldırması an meselesiydi” demiştir.[5] Öte yandan, bölgeyle ve özellikle Marunilerle geleneksel bağları olduğu kabul edilen Fransa, 1860 çatışmalarını önemli ölçüde Hıristiyan-Müslüman çekişmesi olarak adlandırmaktan geri durmamıştır. Paris’te yayımlanan La Semaine Illustrée gazetesinde, “bu artık Dürziler ve Maruniler arasında bir cenk değil; Hıristiyan adını taşıyan her şeyin Müslümanlar tarafından yok edilmesidir”[6] diye bir açıklama yapılmıştır. Aynı sayfada, Beyrut’a kaçan Hıristiyanların şu ifadeleri kullandığı yazılıdır: “Bu Kanlı Gün’de Dürzilerin ve Türklerin en sevdiği şaka, Deyrizor’un talihsiz Hıristiyanlarını çarmıha germekti.”[7] Fransa’nın geleneksel olarak kendisini bölgedeki Katoliklerin koruyucusu olarak görmesinin yanı sıra, bir din savaşına indirgenmiş referansların ana nedenlerinden biri, Osmanlı Devleti’nin katliamlara eşlik ettiğine veya izin verdiğine olan inançtı. Osmanlı yöneticilerinin Hıristiyanlara karşı Dürzilerle gizli anlaşma yaptığına dair söylentiler, Osmanlıların gayet farkında olduğu ve endişelendiği bir şeydi.[8] La Revue Contemporaine’de, Osmanlı devletinin gösterdiği tavrın savaşın kendisinden daha kötü olduğu belirtiliyordu:

Sivil ya da askeri Osmanlı yetkililerinin açıkça Dürzilere taraf olduğunu ve askerlerinin ya Hristiyanların hamlelerini durdurarak ya da onları yağmalayarak veyahut açıkça düşmanlarına katılarak Dürzilerin yanında yer aldığını gördük. Bunun iç savaştan daha kötü bir şey olduğu konusunda haksız mıyım? 1842’de, 1843’te, 1860’ta, aynı tiksinç tarafgirlik, Dürzilere ya da Bedevilere verilen aynı destek, Hristiyanların başına gelen kötülükleri görmede aynı kayıtsızlık, yağmalamaya, bazen de bu bedbaht insanların imhasına aynı katılım…[9]

Bu şiddette olmasa da bu görüş diğer Avrupa ülkeleri tarafından da kabul edilmişti zira bu sayede yapılan müdahaleler ve yeni kurulacak idarî düzen meşrulaşacaktı. Osmanlı İmparatorluğu açısındansa bu müdahaleler ve Marunilerle Dürzilerin dış destek alması Osmanlı yöneticilerinin tedbir almasını yavaşlatan ve otoritelerini sarsan yegâne sebepti.[10]

Cebel Lübnan’da yaşananlar, Osmanlı İmparatorluğu’nun ve bölgedeki toplulukların devamlı olarak çağdışı, geri kalmış ve bağnaz olarak tasvir edilmesine sebep oluyordu. Hatta bu olaylar birkaç defa Missionary Herald gazetesinde Delhi ve Cawnpore’da 1857 yılında gerçekleşen katliamlar ve ayaklanmalarla karşılaştırılmış; tıpatıp aynı “barbarca, acımasız ve şeytani” eylemlerin ortaya konulduğu ve Cebel-i Lübnan’da yaşananların “Timurlenk’e layık bir barbarlık” olduğu belirtilmiştir.[11] Fransız basınında, bu daha çok bir medeniyetin ve ulusların ilerlemesi meselesi olarak gündeme gelmiştir. Burada,  on dokuzuncu yüzyılın ikircikli ulus kavramı, geçmiş toplumlara neredeyse bir sosyal Darwinci bir özellik atfedilerek medeniyet ve modernite üzerinden sunulmaktadır:

İstesek Dürzileri ve Marunileri, Türkleri ve Arapları birbirlerine karşı savaşmaya terk edebilirdik. Sonunda, en güçlü ve en zeki ırk diğerlerini yok ederdi. Yalnız bırakıldığında büyüyecek, geniş bir alan üzerindeki egemenliğini genişletecek ve bir gün muhteşem birliğini tebrik edecekti. Büyük milletler böyle kurulur. Lakin biz on dokuzuncu yüzyıldayız ve dağlı Lübnanlılar arasında atalarımızın gücümüzü ve refahımızı hazırlarken kullandığı hızlı süreçlerin ceremesini çekemeyiz. Medeniyet ve insanlık adına, kendi haline bırakılan doğanın tüm yaratılışın başlangıcı olduğu bu barbarca yok etme işini engellemekle yükümlüyüz.[12]

İngiliz basınında da müdahale desteklenmiş ve şu sözlerle ifade edilmiştir: “Babıali’ye bizimki gibi bağımsız ve eşit bir Hükümet olarak muamele etmek ve ülkeyi ancak bu Devletle bir anlaşma çerçevesinde işgal etmek tavsiye edilir ama böyle bir düzenleme yapılamazsa, o zaman insanlık adına eşitliği göz ardı etmeli ve bu vahşete bir an önce son vermeliyiz.”[13] Buna karşılık Fransızların, Dürzi yanlısı olduğunu iddia ettiği İngilizlerin Osmanlı Devleti ile olan ilişkisine dair tepkisi açıkça ortaya konmuştur:

İngilizler, Protestanlığın Dürziler arasında kolayca kök salabileceği umudunu her zaman beslediler. Bu fikir birçok sempatizan arasında ortaya çıkıyor. Son olarak, Türkler, Osmanlı İmparatorluğu’nun bütünlüğünü korumak isteyen tek gücün Büyük Britanya olduğuna ikna olmuş durumdalar; Lübnan’da ve Suriye’de bulunan Dürzilere yönelik iyi niyetlerini politikalarının dayanak noktası olarak görüyorlar. Tüm bu nedenler, sivil ve askeri Osmanlı makamlarını, fikir ayrılıklarında, tartışmalarında veya Maruniler ve Katolik ya da birlik içinde olmayan Rumlarla olan mücadelelerinde her zaman Dürzileri tercih etmeye yöneltmiştir.[14]

Medeniyet, modernite ve devletlerarası eşitlik konusundaki tüm bu tartışmalar bir yana, Osmanlı’nın imparatorluk içinde askerî, ekonomik ve siyasî mücadeleler verdiği, ancak yeterli kaynak ve güce sahip olmadığı bilinen bir gerçekti. Örneğin, İskenderiye’deki London Times muhabirinin yazdığı bir mektupta “(Türk makamları) nihayet yeterli güce sahip olmadıklarını beyan ettiler” [15] denmiş ve “öyleyse, Avrupalı ​​Güçlerin müdahale etmesinin zamanı gelmiştir; imparatorluğun en güzel ve en gelişen eyaletlerinden birini, uzun süredir çektiği kötü yönetimden ve şimdi onu bekleyen mutlak yıkımdan kurtarın”[16] ifadeleri yer almıştır. 1826’dan 1869’a dek İngiltere’de yayımlanmış haftalık bir gazete olan Atlas’ta da “hasarın altında yatan sebep, Babıali’nin içler acısı zayıflığı nedeniyle, canlarının istediğini yapan, başkentten uzaktaki bağnaz paşalardır” [17] açıklaması yapılmıştır.

Bir taraftan da Prusya ve Rusya tarafından da beklenen Fransız işgali gerçekleşmemiş ve Fuad Paşa’nın bölgeye intikal edişiyle tamamen ortadan kalkan beklenti bir Hristiyan haçlı çağrısı yapan Yunanistan için büyük bir hayal kırıklığı olmuştur. Daha sonra Yunan gazetesi Aion’da (Αἰών) çözümün Batılı bir müdahale değil, yerel halkın işbirliği olduğu söylenmiş ve yeni bağımsız bir devlet kurmuş, bölgeyle ticaret ve denizcilik yoluyla bağları olan Yunanların meseleye bir çözüm bulması gerektiği söylenmiştir.[18] Ayrıca Elpis (Ελπίς) gazetesinde de Avrupa müdahale etmese bile Yunanistan’ın aydın ve hayırsever bir timsal olarak Doğu’nun Hristiyanları için savaşmaya her zaman hazır olduğu belirtilmiştir.[19] Bu çatışmalar aslında Yunanistan’ın yeni kurulmuş bir devlet olarak ne kadar meşru bir aktör olduğunu Batı’nın medeniyet oyununu oynayarak uluslararası alanda kanıtlaması için bir fırsata dönüşmüştür. Hatta bunu Lübnan’daki Rum Ortodoks cemaatinin koruyuculuğunu üstelenmiş Rusya’ya rağmen yapmıştır.

Genel olarak, 1860 yılında Cebel-i Lübnan’da yaşananlar çok hızlı ve büyüyen bir tepkiyle karşılanmış ve bu tepki kamuoyunda daha çok basın aracılığıyla, özellikle de gerek bölgede gerekse başka yerlerde bulunan yabancılar tarafından rapor edilmişti. Kontrolden çıktığı bilinen çatışmalar, Osmanlı İmparatorluğu’nun belki de şaşkınlıkla izlediği ve hızla yönetmeye çalıştığı beynelmilel bir meseleye dönüşmüştü. Komisyon kurulana kadar herkesin gözü Avrupa’nın ve özellikle Fransa’nın yapacağı hamledeydi. Bölgeye yapılması beklenen müdahale, sanki medeniyet, insanî yardım; yardım ya da şiddeti durdurmak adına yapılacakmış gibi yansıtıldı. Bu yapılırken, Osmanlı Devleti de paradoksal olarak hem despot ve Dürzileri yöneten hem de etkisiz, güçsüz ve kontrol mekanizmalarından yoksun ilan edilmişti. Bu durum elbette Osmanlı İmparatorluğu’nun Avrupa’ya yani “medeni” devletlere eşdeğer bir siyasi varlık olup olmadığı konusuyla yakından ilgiliydi. Bu noktada Osmanlı İmparatorluğu’nun dış basındaki ve kamuoyundaki imajı, en az diplomatik baskı ve büyüyen bir çatışma kadar, bu krizi sona erdirmek veya yatıştırmak için onu harekete geçirmede etkili bir unsur olmuştur.


[1] H. Ozan Özavcı, Dangerous Gifts: Imperialism, Security, and Civil Wars in the Levant, 1798-1864 (New York, NY: Oxford University Press, 2021), 306.

[2] Selim Deringil, “The Land of Polite Fictions: The Tanzimat State and Mount Lebanon,” in: De Clerck, Dima, Eddé, Carle; Kaidbey, Naila; Slim, Souad (ed.) 1860, Histoires et Mémoires d’un Conflit, Beyrut: Presses de l’Ifpo, 2015, s. 33-47.

[3] Engin Akarlı, The Long Peace (Berkeley: University of California Press, 1993), 32.

[4] Holmes County Republican, Temmuz 19, 1860.

[5] “The Syrian Outbreak; Interesting Parliamentary Debate” The New York Times, Ağustos 16, 1860.

[6] “La Semaine” La Semaine illustrée, Temmuz 26, 1860 

[7] Ibid.

[8] Ussama S. Makdisi, The Culture of Sectarianism: Community, History, and Violence in Nineteenth-Century Ottoman Lebanon, (Berkeley: University of California Press, 2000), 142.

[9] M. Eugene Poujade, “Le Liban et La Syrie en 1860”, La Revue Contemporaine, Haziran 14, 1860, s. 512.

[10] Leila T. Fawaz, An Occasion for War: Civil Conflict in Lebanon and Damascus in 1860 (Berkeley: University of California Press, 1994), 214.

[11] “Letter from Mr. Jessup” The Missionary Herald, Haziran 1-6, 1860, 241.

[12] Poujade, La Revue Contemporaine, 512.

[13] The Times, Ağustos 7, 1860.

[14] Poujade, La Revue Contemporaine, 517.

[15] “The Civil War in Syria”, The Times, Temmuz 21, 1860.

[16] Ibid.

[17] The Atlas, Ağustos 25, 1860.

[18] Dimitrios M. Kontogeorgis, “The Greek ‘discovery’ of Syria: the 1860 civil war in Lebanon and Damascus and Greek public opinion,” Contemporary Levant 6, no.1 (2021): 31.

[19] Ibid.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s