Enes Gündoğdu
İstanbul Üniversitesi Tarih Bölümü lisans öğrencisidir.
Savaşların tarihteki önemini anlatarak başlamayacağım bu yazıya. Herhalde bu konuda hepimiz mutabıkız. Hatta savaşların değişimdeki rolünü abartma eğiliminde olduğumuz bile söylenebilir. Bu abartı tarihçiliğin kronik sorunu olan dönemlendirme probleminden kaynaklanır. Savaşların azameti ve dehşeti o denli göz alıcıdır ki tarihi dönemlendirirken başka bir milat, nirengi noktası aramayız. Dönemleri savaşlarla başlatır savaşlarla bitiririz. Osmanlı’nın yükselişi İstanbul’un fethiyle başlar, İnebahtı (veya II. Viyana) kaçınılmaz sonun başlangıcıdır. Yükselme, gerileme gibi iddialı konseptler çağdaş tarihçilikteki saygınlıklarını yitirmiş olsa da dönemlendirme yaparken savaşlara referans vermeyi sürdürüyoruz. Osmanlı’nın kuruluş tarihinin genel kabulün aksine (1299 değil) 1302 olduğunu söylerken Halil İnalcık’ın dayanak noktası Bafeus savaşıydı. 1299 yılında bir beyliğin miladı olmaya değer bir olay kayıt altına alınmamıştır. Bir beyliğin miladı olmaya değer bir olay tabii ki bir savaştır.
Diğer taraftan savaşın asıl önemi devlet yapıcı (state-maker) olmasıdır. Devlet yapıcılık kavramı Bafeus örneğinin aksine devlet kuruculuğunu anlatmaz. Savaşma biçimindeki değişimin yeni bir rejim tipinin (state-formation) oluşmasındaki rolünü anlatır. Ulus-devletin ortaya çıkışını düşünün. Ateşli silahlarla birlikte meydan muharebeleri yerini kale kuşatmalarına bırakır. Top ateşine dayanıklı kalelerin inşa edilmesiyle hem savaş süreleri uzar hem de savaşlar geniş bir coğrafyaya yayılır. Bu da daha fazla asker ve daha fazla para demektir. Sonuçta halktan daha fazla vergi ve orduya da daha fazla asker alınır. Ayrıca kuşatma savaşlarının doğası gereği sivil halk meydan muharebelerine oranla savaşlardan çok daha fazla etkilenir. Bu durumun doğrudan sonucu tebaanın politikanın parçası haline gelmesidir.
Tüm bunlar ulus-devlete giden yoldaki taşlardır. Elbette süreç gerçekte bu kadar doğrusal işlemez. Dürüst olmak gerekirse savaş tarzının mı devlet tipini belirlediği, yoksa devlet tipinin mi savaş tarzını belirlediği sorusunun kesin bir cevabı yok. Hegelci bakışla şeyleri aşan bir ruhun varlığından bahsedebiliriz. Şeyler eşgüdüm halinde değişmektedir. Değişen “bir” şey değil, “her” şeydir. Savaş ve devlet (ve başka şeyler) sadece birer semptomdur.
Bu yazıda Ukrayna savaşının Bahmut cephesini merkeze alıp ulus devletin kurumsallaştığı 19. yüzyıldaki savaşlarla bugünün yeni savaşlarını karşılaştırarak geleceğin uluslararası düzeni hakkında öngörüde bulunmak istiyorum. İzninizle sondan başlayacağım.

Bahmut Neden Önemli?
Şubat 2022’de başlayan Rus saldırısı beklendiği gibi Kiev’in düşmesiyle sonuçlanmadı. Aslında “beklendiği gibi” kısmına bir şerh koymak gerekiyor. Çünkü bu bir medya aldatmacası. Kimse Kiev’in birkaç hafta içinde düşeceği gibi uçuk bir beklenti içinde değildi. Putin’in hareket öncesi üst perdeden ettiği laflar tipik bir “gaza getirici konuşma” örneğidir. Rus karar alıcıların kısa vadeli askeri hedefleri arasında Kiev’in fethi olduğunu düşünmemiz için neden yok. Asgari savaş bilgisine sahip herkes ABD ordusu dışında hiçbir kuvvetin böylesi hızlı ve kesin bir süpürme harekâtını başarıyla sonuçlandıramayacağını bilir. Yıldırım savaşı Amerikalılara Almanlardan miras kalmış bir ayrıcalıktır. Hedef odaklı yoğun hava bombardımanıyla düşmanın savunma hattı çökertilir, ardından non-stop bir kara harekatıyla başkente girilir. Ruslar (el mahkûm) böyle savaşmaz. Osetya işgalini kenara ayırırsak Çeçenistan ve Suriye savaşlarında yıldırım savaşından çok yıpratma savaşı görürüz. Şehirlerin alt yapısını çökertmeyi amaçlayan hava saldırılarının, sabotajlar ve taktik operasyonlarla kombinlendiği hibrit bir savaştır. Hastane, okul gibi dramatik hedeflere saldırılar, düşman devletin askeri ve siyasi liderlerine suikastlar hibrit savaşın gözde taktikleridir. Ancak Rusya hibrit savaş taktikleriyle asla taktik bir zaferi amaçlamaz. Maksimum sayıda stratejik noktayı ele geçirip, sivil hedeflere yönelik saldırılarla düşman halkın moralini çökertmiş halde anlaşma masasına oturmayı amaçlar. Yıpratma savaşı basitçe saldırgan ülkenin uyguladığı “teknoloji yoğun gerilla stratejileri”nin tümüdür. Alan kontrolüne değil, öfke kontrolüne dayanır. İşgalci devletin sahip olduğu sermaye, teknoloji ve insan kaynağını taktik bir zafere değil de karşı tarafın moralini bozmaya harcadığı düşünülürse yıpratma savaşı Hart’ın dolaylı tutumunun militarist bir versiyonuna benzer.
Ukrayna savaşı ilk üç aydan sonra zaten yıpratma savaşına dönmüştü. Savaşın bundan sonra (tıpkı Çeçenistan ve Suriye savaşlarında olduğu gibi) Rusya’nın halkı hedef alan acımasız saldırılarıyla geçeceği, sahada oluşan pat durumunun ise kolay değişmeyeceği ön görülüyordu. Mart ayında başlayan geniş çaplı Ukrayna taarruzu pek çok analisti şaşırttı. Ukrayna Ordusu, Rusya’nın savaşın başında ele geçirdiği az sayıdaki şehri geri almakla kalmayıp Donbass’ta ilerlemeye başladı. Rusya’nın ilhak ettiği bölgelerde yaşadığı toprak kayıplarıyla birlikte Ukrayna’nın 2014’ten sonra kaybettiği yerleri -Kırım dâhil- geri alabileceği dillendirilmeye başlandı. Artık ufukta Rusya için başarısızlığın ötesinde hezimet görünüyordu.
Aslında Rusya’nın kesin yenilgisi abartılı bir görüştür. Ukrayna Ordusu güneyde Herson’u geri almayı başarsa da kuzey doğuda Harkov’da durduruldu. Ukrayna ilerleyişinin hızı Rus sınırına yaklaştıkça kesildi. İç bölgelerde ilerlemek kolaydı çünkü lojistik avantaj ev sahibi devletteydi. Ancak Rusya (ve Belarus) sınırına doğru Ukrayna ordusu coğrafi avantajını kaybediyordu. Karadeniz’deki Rus donanmasının varlığı düşünülürse Kırım’a saldırmak da gerçekçi değildi. Üstelik Kırım’ı aldıktan sonra Rusya’nın ilk işi büyük bir köprüyle yarımadayı ana karaya bağlamak olmuştu. Ukrayna’nın bu köprüye sabotaj düzenlemesi bu yüzden büyük infial uyandırdı. Bu sabotaj Kırım taarruzunun işaret fişeği olabilirdi. Ama olmadı.
Ukrayna taarruzunun hız kestiği Mart sonunda Ruslar Bahmut üzerindeki baskıyı arttırdı. Bahmut aslında ayrılıkçı Donetsk ve Lugansk cumhuriyetlerinin kesişiminde yer alan küçük bir taşra kasabasıdır. Fakat hem ikmal yolları üzerinde bulunması hem de Ukrayna’daki kömür madenlerinin % 93’üne ev sahipliği yapması nedeniyle stratejik önemi çok büyük. Bahmut düşerse (Bu yazı yayınlanana kadar yüksek ihtimalle düşecektir!) Rus ordusu tekrar Ukrayna içlerine dalacak. Ama girişte de belirttiğim gibi Bahmut benim için bir semptom. Savaşın gidişatına etkisi bu yazı özelinde ilgilendiğim bir konu değil. Açık konuşmak gerekirse Ukrayna savaşının taktik seyrini -Suriye savaşının aksine- pek takip etmedim. Sıcak çatışmalardan çok savaşın diplomatik ve ekonomik gündemiyle ilgiliyim. Savaş bültenlerinde Wagner’in adı bu kadar sık geçmese Bahmut -büyük stratejik önemine rağmen- dikkatimi çekmezdi.
Wagner adını dünya kamuoyuna Suriye savaşıyla birlikte duyurdu. Ardından Afrika’daki iç savaşlarda boy gösterdi. Bahmut’a kadar hakkındakiler spekülasyondan ibaretti. Rusya resmi ağızdan varlığını kabul etmedi. Putin’in aşçısı Yevgeni Prigojin tarafından kurulduğunu biliyorduk ama bu sadece gerçekliğinden şüphe etmediğimiz bir efsaneydi. Şimdiyse elimizde Prigojin’in öldürülen Wagner milislerinin cesetleri başında savunma bakanına küfrettiği bir videosu var. Sadece bu tuhaf olay bile Bahmut’ta yaşananların önemini sezdirmiş olmalı. Ama esas olay; Wagner’in sislerin arkasından çıkıp yüzünü göstermesi değil. Bahmut harekâtı Wagner’in basit bir özel askeri şirket (private military company) olmaktan çıkarak konvansiyonel orduya alternatif -SS ve Devrim Muhafızları namzedinde- bir milis ordusuna dönüştüğünü görmemizi sağladı.
Normalde bir askeri şirketin misyonu sabotaj, suikast ve operasyon liderliği gibi tanımlı özel kuvvet görevleridir. Ayrıca madenler, boru hatları ve tren yolları gibi stratejik hedefleri korumak da bu şirketlerin sunduğu hizmetler arasındadır. Şirkete göre değişse de insan kaynağı ortalama bir tugay büyüklüğünü geçmez. Bu da aşağı yukarı bin ile beş bin arasında bir rakama tekabül ediyor. Bahmut’a kadar hakkında çıkan haberler Wagner’in olağan büyüklükte bir askeri şirketten fazlası olmadığı izlenimi verdi. Bu noktada bir parantez açmam gerekiyor. Bir askeri şirket her ne kadar uluslararası bağlantılara sahip olsa da mutlaka bir ulus-devletin koruması altındadır. Farklı uluslardan üyelere sahip olabilir ama tıpkı çok uluslu diğer şirketler gibi ait olduğu bir devlet vardır. Devletiyle şirketin ilişkisi karmaşıktır. Yine de bu ilişkiyi kabaca ikiye ayırmak mümkün. İlk ilişki biçiminde şirketler doğrudan devletin açtığı savaşlarda operasyonel görevler üstlenirler. Irak’ta Blackwater’ın, Suriye’de ise Wagner’in rolü bu ilk ilişki biçimine örnektir. Fakat devletler sürekli bir yerleri işgal edemezler. Bu durumda şirketlerin odağı çevredeki iç savaşlara kayar. Savaş beyleri (warlords) ve yabancı şirketler müşteri portföyünü oluşturur. Savaş beyleri askeri şirketleri savaşçıların eğitiminde, zorlu taktik görevlerde veya basitçe kendi şahsi güvenlikleri için koruma (bodyguard) olarak kullanırlar. Bölgede yatırımı olan yabancı şirketler ise maden, fabrika, tren yolu ve liman gibi stratejik hedeflerin güvenliğini sağlamak için özel askeri şirketlerden faydalanır. Askeri şirketin bölgedeki faaliyetleri devletin çıkarlarıyla tam uyuşmak zorunda değildir. Bu ikinci ilişki biçiminde askeri şirketler aslında herhangi bir özel şirket gibi davranır. Devlete bağlı değildir, tam bağımsız da değildir. Çıkarlar örtüşmek zorunda değildir, ama çatışmamalıdır.
Nisan başında Bahmut cephesinden gelen haberlerde Wagner’in adı olağandışı sıklıkla geçiyordu. Kısa süre içinde harekât neredeyse tamamen Wagner’le anılır olmuştu. Tam kesinlikle bilgi almak zor olsa da insan mevcudunun bir özel askeri şirkete nispetle optimum sınırı aştığı belliydi. Söz edilen rakamlar sadece Bahmut’ta savaşan milis sayısının tümen hacmine ulaştığını gösteriyordu. Son yıllarda Afrika’daki savaşlar sayesinde Wagner’in büyüdüğünü tahmin ediyorduk ama bu yeni durumda artık basit bir askeri şirketten çok özel bir ordudan bahsetmemiz gerekecek.
Rus güvenlik bürokrasisini tedirgin edecek boyutta bir gelişmeden söz ediyoruz. Irak ve Suriye savaşları sonunda İran Devrim Muhafızları bütçesi ve asker sayısıyla İran Ordusundan çok daha büyük ve güçlü bir orduya dönüşmüştü. Devrim Muhafızları da başta tıpkı Wagner gibi bir özel kuvvetler komutanlığı büyüklüğündeydi. Açıkça yeni savaşlar konvansiyonel ordulara göre değil. Savaş kendine uygun ordu tipini yaratıyor ve yükselen yeni ordu tipi kökü yurttaş ordusuna dayanan cumhuriyetleri tehdit ediyor.
Bugünkü yurttaş ordusunun tarihini Napolyon savaşlarıyla başlatıyoruz. Oysa Fransızların Temmuz devriminden sonra Cezayir’de kurdukları Zuhaf tugayları sömürge savaşlarında oldukça etkili olmuştu. Kısa süre içinde diğer sömürgeci güçler de kendi Zuhaf tugaylarını kurdular. Ama sonuçta zaman içinde Zuhaf’ların savaştaki rolleri marjinalleşti, sömürge çağının bitişiyle son buldu. Son buldu demek belki de doğru değil. Komandolar aslında konvansiyonel ordu içindeki Zuhaf’lardır. Bahmut cephesinde yaşananlar Zuhafların geri dönüşüyle ilgili sanrılar yarattı zihnimde. Şimdi 19. yüzyıl savaş sahnesindeki bu ilginç durumdan kısaca bahsedeceğim.
Zuhaf Tugayları: Partizanlara Karşı Lejyonerler
Temmuz devriminden sonra Fransızlar Cezayir’i işgal ettiklerinde Berberilerden oluşan gönüllü bir milis kuvveti kurmak istediler. Gönüllü milisler, ya da bilindik şekliyle Başıbozuklar Osmanlı’nın ademi merkezîleşmesinin sonucunda bölgede öne çıkan bir fenomen haline gelmişti. Fransızlar Mağrip’e ayak bastıklarında başıbozuklar son derece meşhurdur. Nasıl ve ne zaman ortaya çıktılarını kestirmek zor. Başıbozukları Mağripliler ve Balkanlılar şeklinde ikiye ayırabiliriz. Mağripliler, berberi kabilelerden gelen paralı savaşçılardır. Balkanlılar ise çoğunluğu Arnavutlardan oluşan Yeniçeri mafyalarıdır. İki grup da Osmanlı Devleti tarafından savaşlarda aktif kullanıldı. Ama esas güçlerini Osmanlı içindeki güç mücadeleleriyle elde ettiler. Başıbozukları Yeniçeri Ocağının dağılma süreciyle ilişkilendirebiliriz. İlk başıbozuk lideri Patrona Halil olabilir. Patrona bir askerden çok bir mafya babasıydı. Kavalalı Mehmed Ali Paşa da Napolyon’a karşı Mısır’a gönderilen Arnavut başıbozuk grubunun lideridir.
1807 yılında Büyük Britanya’nın İstanbul’u işgal girişimi, İngiliz deniz piyadelerinin İskenderiye’de Arnavut başıbozuklar tarafından mağlup edilmesiyle başarısız bir girişim olmanın ötesine geçip -Çanakkale ve Kut’ül Amare ayarında- onur kırıcı bir hezimete dönüştü. İngiliz piyadeleri kuşkusuz devrin en iyi askerleriydi. Karşılarında ise doğru dürüst bir askeri eğitimden geçmemiş çapulcular vardı. İskenderiye savunması tam anlamıyla beklenmedik ve şok ediciydi. Sömürgeci güçlerle baş etmek için ordularını Batılı standartlara göre modernleştiren Şark devletlerinin hiçbiri Gelibolu’ya (1916) kadar -tüm reformlara rağmen- sömürgeci bir güce galip gelemedi. İskenderiye’de (1807) olan ise bunun tam tersiydi. Düzensiz birlikler düzenli birlikleri taktik bir savaşta yendi.
Askeri tarihçi Fatih Yeşil, Trajik Zafer kitabında “Talimli Ordu Her Zaman Muzaffer midir?” başlığı altında İskenderiye savunmasına özel bir bölüm ayırır. Şark devletleri, batılı tipte modern ordular kurmak yerine büyük çaplı gerilla orduları örgütlemiş olsaydı; sömürgeci güçler karşısında daha iyi direnebilir miydi? Bu soru bana ait. Fatih hoca böyle spekülatif bir yaklaşıma sahip değil elbette. Ama Batı merkezli teleolojik anlatıyı bozmaya niyetlendiği açık. Başıbozukların başarısından önce İngilizlerin başarısızlığına odaklanıyor.
İngilizler İskenderiye’ye mükemmel bir planla saldırdılar. Yeşil’e göre düzenli orduların handikabı bu “bağnaz” teoricilikti. ¹ Kurmay zihninde savaş bir matematik problemidir. Tüm olasılıklar hesaplanır, savaş daha başlamadan masa başında kazanılır (!). Askerlerin görevi planı harfiyen ezberlemektir. Kurmay subaylar, “dereyi geçerken at değiştirilmez mantığıyla” savaş esnasında planlarını değiştirmeye yanaşmazlar. Piyadeler ise “gözlerimi kaparım, görevimi yaparım” mottosuyla eğitilmiştir. İronide burada saklıdır. İngiliz piyadesi -efsanenin aksine- şövalyeden çok bir robottu. Arnavut başıbozuklar ise savaşın dinamizmine daha kolay ayak uyduruyordu. (Şimdi retorik bir cümle kuracağım.) “Mektepli” İngilizler selefi, “Alaylı” Arnavutlar ise modern (seküler) tarzda savaşıyordu.
Teoricilik (talimnamecilik) modern savaş tarihinde faydaları ve zararları hala tartışılan bir konudur. Dünya savaşı öncesinde Alman Genelkurmay’nın Fransa ve Rusya’yı işgal etmek için yaptığı “obsesif” Schlieffen Planı savaş başlar başlamaz rafa kaldırıldı. General Hamilton’un “gururla hatırladığımız” iki haftada Konstantinapol’de olma hayali de kurmay zihnin ürünüdür. Sadece Batı orduları değil, Osmanlı ordusu da bürokratikleşme nedeniyle benzer bir durumdaydı. Kahraman Şakul’a göre Kara Mustafa Paşa’nın yerinde acemi bir Tatar beyi olsaydı Viyana’nın akıbeti farklı olabilirdi. ² Lehler yardıma geldiklerinde bir haftalık ömrü kalmış bir şehir buldular. Paşa hesapladığı optimum süreyi aşar aşmaz kuşatmayı kaldırmakta hiç tereddüt etmedi. Oysa birkaç sürpriz saldırıyla Viyana düşebilirdi. Sadece bir tutam cahil cesaretine ihtiyaç vardı.
Şimdi de İskenderiye savunmasını İspanya’daki partizan savaşıyla karşılaştıralım. Napolyon’un İspanya ve Almanya işgallerine karşı başlayan Köylü-Halk direnişinin savaş teorisinde önemli bir yeri vardır. İspanyol direnişçiler (Alman direnişi büyük ölçüde etkisiz kalmıştır.) işgalci bir gücün gerilla savaşıyla yenilgiye uğratılmasının ilk örneğidir. 20.yüzyıl boyunca üçüncü dünyada örneklerini gördüğümüz başarılı direnişlerin ilkidir. Carl Schmitt, Partizan Teorisi isimli kitabında İspanyol direnişine bakarak üçüncü dünya solunu ikiye ayırmıştı: Partizanlar ve devrimci savaşçılar. ³ Partizanlar, kendi topraklarını korumak için örgütlenen köylülerdir. Devrimci savaşçılar ise yüce bir ideoloji uğruna savaşan enternasyonal militanlardır.
İskenderiye savunması ve İspanyol bağımsızlık savaşı aynı döneme ait. İdeolojiler çağı henüz başlamadığı için “devrimci savaşçı” figürü yok ortada. Başıbozuklar kesinlikle birer “mücahit” değil. Ama partizan da değiller. Yurtlarından uzakta savaşan paralı askerler. Hem Partizanlar hem de Başıbozuklar Napolyon’a karşı savaştılar. İspanyol bağımsızlık savaşı on yıla yakın süren (1808- 14) bir gerilla harbiydi. İskenderiye çıkarması ise manevra savaşıydı. Kesinlikle asimetrik bir savaş değildi. İngilizler açısından bakarsak tıpkı Gelibolu çıkarması ya da Kut savaşı gibi açık bir hezimet söz konusudur. Stratejik değil, taktik bir yenilgi…
Başıbozuklar, Partizanların aksine profesyonel savaşçılardır. Fakat Devrimci savaşçılar gibi yüce idealler uğruna da savaşmazlar; ceplerini doldurmak için savaşırlar. Schmitt’ten ilham alarak Başıbozukların savaştaki başarılarını altın oranı tutturmalarına bağlayabilirim. (Yine retorik bir cümle geliyor…) Başıbozuklar; partizanlar kadar bencil, devrimciler kadar profesyoneldirler.
Fransız devrim ordusunun Napolyon’un işgal ordusuna evrimi ilginçtir. Öz savunma güçleri İmparatorluk ordusuna dönüşmüştür. Fakat klasik imparatorluk ordularının aksine yapısı itibariyle bir cumhuriyet ordusudur. Yenilgisinde bu çelişkinin etkili olduğunu düşünüyorum. Yurttaşlar mutlaka “Why Are We In Vietnam?” diye sorar. Modern dönemde profesyonel orduya dönüş Vietnam yenilgisinden sonra olmuştu. Ama erken Fransız tecrübesine bakarsak yurttaş ordusuna geçişin o kadar püriten olmadığını görürüz. Rusya hezimeti Fransız emperyalistlerin gözlerindeki perdeyi kaldırmış olabilir.
Zuhaf Tugayları, Temmuz devriminden sonra Cezayir’de kuruldu. Kısa sürede Fransız yayılmacılığının en önemli vurucu gücü oldu. III. Napolyon döneminde sayıları hızla arttı. Kırım savaşıyla birlikte dünya çapında bir efsaneye dönüştü. Henry Somerset, Zuhaf’ların savaşta düzenli birliklerden daha etkili olduğunu itiraf edecekti. İngiltere başta olmak üzere tüm sömürgeci güçler kendi Zuhaf tugaylarını yarattılar bu süreçte.
Lejyoner olarak çok etkili olsalar da Zuhaf’lar savaş topyekûn hale geldikçe marjinalleştiler. Topyekünleşme savaşı yeniden memleket meselesi (national issue) haline getirdi. Artık sömürgeci güçler yoktu. Savaş devletler arasında değil, halklar arasındaydı. Emperyalist paylaşım savaşı emperyalistleri cumhuriyetçi olmak zorunda bıraktı. Savaş meydanındaki Lejyonerlerin yerini -yeniden- Yurttaşlar aldı.
Bu Hikâyeden Çıkarılacak Dersler
Monarşiden demokrasiye geçerken bir sömürge çağı yaşadık. Yurttaşların ve Lejyonerlerin savaş meydanlarında birlikte boy gösterdiği ilginç zamanlardı. 11 Eylül’den (2001) beri İmparatorlukların dönüşünü konuşuyoruz. Ve ne yazık ki ulus-devletlerin çözülüşünü izliyoruz. Yurttaşları ve Lejyonerleri yine omuz omuza savaşırken görmeye başladık. Galiba bu defa süreç içinde etkisi marjinalleşecek olan Yurttaşlar olacak. Nedenlerini kısaca açıklayarak yazımı sonlandıracağım.
Yazı boyunca başıbozuk, yurttaş, lejyoner, partizan ve devrimci savaşçı konseptlerini kullandım. Wagner gibi oluşumları açıklamak için en doğru konsept başıbozuktur. Aynı zamanda en kapsayıcı olanıdır. Yurttaşın devletle, lejyonerin ekonomiyle, partizanın halkla, devrimcinin ideolojiyle bağlantısını içerir. Wagner’in başarısını bu dört elemente neredeyse eşit mesafe konumlanmasında aramalıyız. Belki de dört elementin ideal bir kombinasyonudur. Yurttaşlar gibi devletlu, lejyonerler gibi zengin, partizanlar gibi haklı ve devrimciler gibi yüce; işte bunlar Wagner’in savaşçılarına vaat ettikleridir.
Yeni savaşlar, ulus-devletleri parçalıyor. Başlayan hiçbir savaş bitmeyecek. Savaşın içine çekilen devletler süreç içinde bir çeşit gaza beyliğine dönüşüyor. Bürokratların ve Burjuvanın yerini ikisinin karışımı olan Savaş Beyleri alıyor. Taliban, devrim muhafızları ve şimdi Wagner. Yeni-Başıbozuklar solcuların Mafyokrasi kavramıyla işaret ettiği gerçekliğin bir üst-aşamaya geçtiğini gösteriyor. ⁴ Bu, politik aşama. Devletler mafyalaşırken, mafyalar da devletleşiyor. Üçüncü Dünya savaşını bekleyenler boşa bekliyorlar. Savaş çoktan başladı. Savaş beyleri bürokratların ve burjuvanın yerini alacak (evet gelişmiş ülkeler dahil!). Prigojin savunma bakanına aklını yitirdiği için bu kadar rahat sövüyor değil. Saçma gelecek ama onu Sezar’a benzetiyorum. Dönüp Roma’yı alabilir mi? Elbette hayır. Bunu Kasım Süleymani bile yapamadı. Ama süreç ilerliyor. Er geç olacak. Moskova’da Prigojin, Tahran’da Süleymani. İsimler değişebilir. Sezar olmaz, Agustus olur. Eğer kapitalizmin krizine alternatif ve yaratıcı bir çözüm bulamazsak ulus-devletlerin yerini mafya/klan federasyonları/ağları alacak. Bahmut sadece bir semptom.
Kaynaklar
Yeşil, Fatih (2017), Trajik Zafer, İstanbul, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları.
Şakul, Kahraman (2021), II. Viyana Kuşatması, İstanbul, Timaş Yayınları (Z Tarih dergisinde kitabı üzerine Kahraman Şakul ile yaptığım söyleşiye bakabilirsiniz: https://youtu.be/Rq3T370gwdU)
Schmitt, Carl (2019), Partizan Teorisi, çev. Sibel Bekiroğlu, İstanbul, Nika Yayınevi.
Kaldor, Mary (2023), Eski ve Yeni Savaşlar, çev. Erdem Türközü, İstanbul, Fol Kitap.

Yorum bırakın