Kutay Yavuz
York Üniversitesi’nde sinematografi öğrencisidir.
17 Eylül 2022’de yüksek lisans eğitimime başlamak üzere İngiltere’ye taşındım. Henüz ne denli kalıcı olabileceğimi bilmesem bile buraya gelişimdeki asıl nedenlerden biri Türkiye’nin kötüye gidiş olasılığına karşı B planı olarak kendime yeni bir hayat kurabilmekti. Geride bıraktığımız seçimler doğal olarak -ve maalesef- bu B planını A planı haline getirmiş oldu.
Pek çok insan yurt dışına gitmeyi Türkiye’nin bütün gündeminden arınmak, sıfırdan başlayabilmek olarak algılıyor. Bu kimileri için böyle, bunu inkâr edemem. Ancak pek çok kişi giderken Türkiye’yi de yanlarında götürüyor ve her ne kadar kendilerine başta söz verseler de gündemi takip etmekten, kaygılanmaktan geri duramıyor. Bu paradoksal, neredeyse mazoşist bir ruh hali. Kendi ülkemizden uzak olduğumuz halde derdini beraberimizde taşıyoruz. Buna amiyane tabirle “enayilik” denebilir. Ancak durum böyle ve yapacak bir şey de maalesef yok.

Seçimlerin 14 Mayıs’ta yapılacağı belli olduktan sonra kamuoyunda adaylık tartışması daha fazla görünür oldu. 2023’ün başlarında muhalifler Mansurcular, Kemalciler ve Ekremciler olarak üçe bölünmüştü. Hepsinin kendine ait kimi argümanları vardı ve bunların pek çoğu belli noktalardan bakıldığında geçerliydi.
Mansurcular, Sayın Yavaş’ın tam bir devlet adamı profilinde olması, polemiğe girmeyen ve işine bakan yapısıyla halkta sempati toplaması ve milliyetçi geçmişi sebebiyle Cumhur İttifakı seçmeninden oy alabileceğini savunuyorlardı. Genelde Ekrem İmamoğlu’na karşı “İkinci Erdoğan”, “Laz müteahhit” gibi ithamlarda bulunuyorlardı. Kemalciler, muhalefet adayının “Ali de Veli de olsa” kazanacağını, önemli olanın aday değil sistem olduğunu, seçilecek cumhurbaşkanının bir “pop star” değil geçiş sürecini yönetecek, hırslarından arınmış, egosunu yenmiş bir akil insan olması gerektiğini söylüyorlardı. Son grup olan ve benim de dahil olduğumu söyleyebileceğim Ekremciler ise seçimin çantada keklik olmadığını, başkanlık sisteminde adayın önemli olduğunu, bir başarı hikâyesi mevcut olan ve de hem milliyetçi hem Kürt seçmenden oy alabilecek bir adayın çıkması gerektiğini savunanlardan oluşuyordu. Bu gruplaşmaya rağmen genelde Kemalciler, Mansurcular ve Ekremcilere kıyasla azınlıkta görünüyordu. Bütün kamuoyu araştırmaları ise Kemal Kılıçdaroğlu’nu aday adayları arasında şansı en az olan kişi olarak gösterdi.
Şubat ayının başında kimi çevrelerde “Kılıçdaroğlu aday olmasın” kampanyası başladı. CHP Genel Merkezi’nde bir genç “Kılıçdaroğlu aday olma!” diye bağırdığında yaka paça uzaklaştırıldı. Genel merkez binası önünde “Kılıçdaroğlu aday olmasın” pankartı tutan gence, CHP Gençlik Kolları Başkanı Gençosman Kilik Twitter üzerinden “Sabrımızı taşırmayın” diye yanıt verdi. Bütün bir CHP örgütü Kılıçdaroğlu adaylığı için var gücüyle çalışıyor ancak toplum bunu istemediği konusunda sesini yükseltiyordu.
Ardından deprem oldu…
Cumhuriyet tarihinin en büyük felaketi olan, on ilimizi vuran ve özellikle Antakya’yı yerle bir eden depremle birlikte kamuoyunun ilgisi aday tartışmasından uzaklaştı. Depremin ikinci günü Sayın Kılıçdaroğlu’nun “Hükûmetle aynı çizgide durmayacağım” dediği video yankı uyandırdı. İktidar, muhaliflerin beklentilerine kıyasla bile öyle bir acziyette bulunmuştu, depreme müdahalede öyle çuvallamıştı ki artık muhalif seçmen ne olursa olsun seçimin kazanılacağından emindi. Kılıçdaroğlu da bu süreçte üstlendiği “hesaplaşan lider” görünümüyle sempatisini artırdı.
2 Mart 2023’te Altılı Masa’nın aday belirleme toplantısında bir müsamere gerçekleşti ve beş parti Kemal Kılıçdaroğlu’nun adaylığında anlaştı. İYİ Parti lideri Akşener bunu henüz kabul etmediği halde toplantı çıkışı pek çok CHP’li hesap “13. Cumhurbaşkanı Kılıçdaroğlu” post’ları atmaya başlamış, toplum adeta 31 Mart 2019 yerel seçimlerinde İstanbul’da asılan “Teşekkürler İstanbul” afişleri gibi bir oldubittiye getirilmeye çalışılmıştı. Akşener 3 Mart’ta yaptığı basın toplantısı ile bir kıskaca alındıklarını belirtip masayı dağıttı. Sonraki üç gün boyunca hem Meral Akşener’in şahsına hem de İYİ Parti’ye karşı muhalif cepheden akıl almaz bir linç kampanyası gerçekleşti. Yaşamında hiçbir sağ partiye oy vermemiş, kendini sosyal demokrat olarak tanımlayan ben bile bu manzara karsısında hayrete düşüp Akşener’e haksızlık edildiğini, adaylık sürecinin bir uzlaşma değil dayatma ile yürütüldüğünü söylediğim için solcu arkadaşlarımdan tepki görmüştüm. Neticesinde 6 Mart günü Akşener masaya geri döndü ve Kemal-Ekrem-Mansur triumvirliği formülünde uzlaşıldı.
Dürüst olmak gerekirse, ben 6 Mart gecesi oldukça umutlandım. Bu, Ekrem İmamoğlu’nun adaylığını savunan biri olarak benim düşünmediğim bir formüldü ve beni masanın dağıldığı günden öncesine kıyasla bile daha çok umutlandırdı. Neticede İmamoğlu ve Yavaş denkleme katılmıştı ancak İstanbul ve Ankara’yı da iktidara teslim etmiyorduk. Kaostan bir düzen doğmuştu ve belki bizlere seçimi kazandıracaktı. Bu yüzden her muhalif seçmen gibi ben de heyecanlandım ve sonraki süreçte Kemal Bey’in kazanması için gerek bireysel olarak gerek sosyal medyada tanıdığım herkesi ikna etmeye çalıştım.
Muhalefetin kampanyasını genel olarak başarılı yürüttüğünü düşündüm. Tek sorun oldukça sıkıcı olan büyük mitinglerdi. Örneğin İzmir mitinginde toplamda yüzde bir bile oyu olmayan Davutoğlu, Uysal ve Babacan CHP seçmenine yarım saatlik konuşmalar yapıyordu. Dahası bu partiler, özellikle Davutoğlu ve Babacan, listelerinde yer almalarını borçlu oldukları CHP’nin kurumsal yapısı ve seçmeni üzerinde sürekli bir eleştiri baskısı yapıyor, kendileriyse özeleştiri vermiyorlardı. Mesela Sayın Babacan çıkıp rahatça “Ortak listede yer alırsak seçmenimizin bir kısmının oy vermeyeceğini, geçmişte yaptıkları yüzünden CHP’yi affetmediklerini söyledik” diyerek DSP-ANAP-MHP koalisyonunda alınmış başörtüsü kararını CHP’nin üzerine yıkma algısını sürdürüp bu algıya karşı herhangi bir propaganda yürütmeden, bu durumu bir olgu olarak kabul ettiğini gözler önüne seriyordu. Günahsız, kusursuz olmamakla birlikte CHP seçmeni, sürekli endişeleri gözetilen muhafazakâr seçmenin aksine dövülebilen, kavga edilerek özür dilemesi beklenen, bütün talepleri ayaklar altına alınan, kendi parti genel başkanının bile kendisiyle kavga ettiği bir pozisyona getirilmişti. Bu seçmen buna rağmen seçim günü sandığa gitti ve fire vermedi.
Seçimlerden önce pek çok anket sonucu Kılıçdaroğlu’nun önde olduğunu ve hatta ilk turda bitirebileceğini söyledi. Bahis siteleri en düşük oranları Kılıçdaroğlu’nun kazandığı senaryoya veriyordu. Bu yüzden en ümitsiz olanlarımız bile seçime bir hafta kala “Bu iş bitti” duygusuna kapıldı. 14 Mayıs gecesi Erdoğan’ın oyların yüzde 49.5’ini alması bu yüzden pek çok kişi gibi benim için de beklenmedik bir sonuçtu. Doğrusunu isterseniz ben o gece ümidimi kesmiş, ikinci turda bu farkın kapatılamayacağını söylemiştim. Nitekim öyle de oldu. Kazanacağından emin olan, belli ki ikinci tur için hiçbir plan yapmamış Kemal Bey’in bu süreçte kampanyasını 180 derece değiştirmesi, Kürt seçmenin “Piro” dediği Demokrat Dede’den bir anda Ümit Özdağ ile ittifak yapan, “vatanını seveni” sandığa davet eden adaya dönüşmesi çaresizlik ve panik içinde bir çırpınma örneğiydi adeta. 28 Mayıs akşamı arkadaşımla konuşurken “Eğer Anadolu Ajansı Erdoğan’ı yüzde 55’in altında aöarsa kazanma şansımız yüksek, üstündeyse geçmiş olsun” demiştim. Sonuçlar açıklanmaya başladığında Anadolu Ajansı Erdoğan’ı yüzde 58 ile başlatmıştı. O vakit arkadaşıma “Yüzde 51.5 ile Erdoğan kazanacak diyorum” diye mesaj attım, sonuç yüzde 52 oldu.
Benim için bütün bunlar beklenir sonuçlardı, hatta Erdoğan’ın yüzde 60’larla kazanıp ülkede istediği gibi at koşturmasından korkarken ikinci turda yüzde 52 ile bitirebilmesini neredeyse memnuniyetle karşıladım. Sonrasında olanlar ise bence daha içler acısıydı.
Bu konuda kişisel konuşacağım: Eğer ben aday olma hırsı uğruna kendimden popüler adayları bir şekilde devre dışı bırakmış, kurduğu “Halil İbrahim Sofrası”nda dört partiye rüşvet niyetine vekil verip en yüksek orandaki diğer partiyi saf dışı bırakmış, bu yolda hem kendime, hem yanımdaki liderlere ve belediye başkanlarına kaybettirmiş, en az 25 milyon insanın hayallerini, geleceğe dair ümitlerini yıkmış, onların en az beş yıl daha hayatlarının zindan olmasının vebalini üzerime almış olsaydım bir daha aynada yüzüme bakamazdım! Kemal Bey ise bu sürecin sonunda istifayı aklına bile getirmediğini, sanki seçimi kazanmışçasına kendisini alkışlayan yalakalara “Bu mücadelenin öncüsü olmaya devam edeceğim!” diyerek gösterdi. Doğrusunu isterseniz yıllardır Kemal Bey’i eleştiren biri olarak bu seçimi kaybetmesi durumunda insan içine çıkamayacağını düşünüyor, bu kadar yüzsüzlüğü, bu kadar umursamazlığı beklemiyordum. Ama elbette unuttuğum bir şey vardı: Aslında bu muhalif aktörlerin hiçbiri bir şey kaybetmemişlerdi. Gerek Kemal Bey gerekse partilerindeki diğer kişiler kendi konforlu alanlarında milletvekili maaşları ve kurdukları ilişkilerle bir elleri yağda bir elleri balda yaşamaya devam edeceklerdi. Onlar hiçbir şey kaybetmemişti, asıl kaybeden en az 25 milyon seçmen olarak bizler olmuştuk. Nitekim seçim sonrası cami avlusuna bırakılan bebek gibi sahipsiz bırakıldık. On iki gün bize hiçbir açıklama yapmayan Kemal Bey’in Sözcü TV’deki “Köylüler TRT izliyor, 250 lira veriyorlar, geçiniyorlar, ondan kaybettik” gibi kahvehane sohbetinden hallice açıklamalarına maruz kaldık.
Ben arkadaş çevremde iflah olmaz bir iyimser olarak bilinirim. Yıllarca Türkiye’nin Rusya’ya, Azerbaycan’a ve hatta Macaristan’a benzemediğini, bizde yüzyılı aşkın bir demokrasi geleneği olduğunu ve muhalif kamuoyunun bu diğer ülkelerdeki gibi tek parti rejimlerine kolay kolay teslim olmayacağını savundum. Doğru bir aday ve doğru bir ittifakla da Erdoğan iktidarının gönderilmesi işten bile değildi benim için. İkinci iddiamın hâlâ arkasındayım çünkü bu seçim sürecinde hem aday hem ittifak hatalıydı. Öte yandan bu benim birinci iddiamın da geçersizliğini ortaya koyuyor. Ben bu süreçte Türkiye’deki iktidarın muhalefeti dizayn etme becerisini, muhalif aktörler arasında kimin öne çıkacağı, kimin engelleneceği konusundaki maharetini hafife aldım. Rusya gibi olmadığımızı düşünürken aslında oldukça iyi dizayn edilmiş, rejimin istediği yönde hareket eden bir muhalefete sahip olduğumuzu göremedim ya da görmek istemedim. Ekrem İmamoğlu’na siyasi yasak geldiği gün bunun sadece iktidarı değil muhalefetteki bir çevreyi de memnun ettiğinin farkındaydım, ancak bu çevrenin bir şekilde kamuoyu gücüyle yenilebileceğini düşünmüştüm. Yanılmışım. Türkiye otoriterleşmede benim sandığımdan da öte bir noktadaymış. Pek çok kişinin aksine benim hayal kırıklığım budur. Yoksa Aziz Nesin’in sözleriyle toplumun “aptal” olduğu, kimilerinin söylemiyle deprem bölgesinde yaşayanların yardımları hak etmediği gibi ifadelere katılmam mümkün değil.
İktidar bu seçimleri hiçbir şekilde kazanamazdı ancak muhalefet kaybedebilirdi, öyle de oldu. Türkiye toplumu kendisine giydirilmek istenen bu deli gömleğini çıkarmaya hazırdı, ancak bu rejimin güdümlü muhalefeti buna fırsat tanımadı. Bize en az beş yıl daha ikinci sınıf vatandaş olarak yaşamak, yapabilenlerimizeyse ülkeden gitmek düştü.

Yorum bırakın