Tutku Akın
Boğaziçi Üniversitesi Atatürk Enstitüsü’nde doktora adayıdır.
24 Temmuz 1908 Jön Türk Devrimi’nin 115. yıl dönümünde politik tartışmaların ötesinde, Sultan II. Abdülhamid hakkında bilim insanlarımızca hazırlanan bilimsel bir çalışmayı Yarının Kültürü üzerinden yayımlamayı uygun bulduk.
Osmanlı İmparatorluğu’nun 34. padişahı II. Abdülhamid, ekonomik, sosyal ve politik değişimlerle çalkalanan bir dönemde Osmanlı halkının babası ve koruyucusu muydu yoksa ellerine kan bulaşmış zalim bir sultan mıydı? Diğer bir deyişle, ulu bir hakan mıydı yoksa kızıl bir sultan mıydı? Son yıllarda kendisine popüler kültürde de yer edinmiş bu önemli tartışmaya net bir yanıt vermek biz tarihçiler için de oldukça güç olmakla birlikte II. Abdülhamid’in şahsında ve Hamidiye dönemi (1876-1908) özelinde yapılan yeni akademik çalışmaların açtığı rotayı izlemek önem arz ediyor. Hamidiye dönemine dair yeni bir tarih felsefesi, taze bir tarihsel metodoloji izleyen bu çalışmalar, II. Abdülhamid şahsında ortaya konulan tüm bu ikiliklerden kurtularak dönemin değişmekte olan sosyal ve ekonomik dinamiklerini daha yakından analiz etmemizi öneriyor. Bu yazıda, kızıl sultan ve ulu hakan düalitesi arasında şekillenen tartışmayı son dönem akademik çalışmaların açtığı yeni bir pencereden ele almaya çalışacağım. Ana akım literatürde, II. Abdülhamid dönemindeki bu ikilemi İslam birliği ideolojisi ve kimlik siyaseti üzerinden ele alan yaklaşımlar vardır. Ben bu yaklaşımlara değinerek II. Abdülhamid’i kızıl sultan ya da ulu hakan olarak ön plana çıkaran dinamiklerin, aslında 19. yüzyılın ikinci yarısında değişmeye başlayan sosyal ve ekonomik dengelerin bir tezahürü olduğu fikrini öne süreceğim.

Walter Benjamin, kriz anlarında geçmişin hayaletlerini bugüne çağırdığımızı ve geçmişten gelen bu hayaletlerin bugünümüzde var olarak yeni ve eski, modern ve modern olmayan arasında devamlı bir huzursuzluk hali yarattığını söyler. Şu anımıza çağırdığımız Hamidiye dönemi hayaletlerinin bizde yarattığı huzursuzluk halinden kurtulmamızın önemli bir yolu bugünün üzerimizde bıraktığı sosyal, ekonomik, politik etkilerden sıyrılarak 1880’lerin kılığını giyebilmektir. Diğer bir deyişle, Hamidiye döneminin kendi özgün pratik ve deneyimlerine odaklanabilmektir. Prof. Nadir Özbek’in ifadesiyle somut durumun somut bir analizini mümkün kılabilmektir. Somut durumun somut tahlili, bu zamana kadar sık sık dile getirilen, kendisine bir varlık atfedilerek adeta metalaştırılan II. Abdülhamid’in soyutlamasından kurtulduğumuzda mümkün görünmektedir. Philip Abrams’ın ifadesiyle II. Abdülhamid soyutlamasının giyindiği maskenin arkasındaki tarihsel gerçeği görebilmekle ilgilidir. Bu noktada, Hamidiye adı ile şekillenen tüm bir dönemi, II. Abdülhamid şahsı üzerinde süregelen bir soyutlamadan kurtararak dönemin farklı aktörleri arasında şekillenen, değişen sosyal ve ekonomik dengelerle neredeyse her zaman eşitsizlikler üreten somut ilişkilerin ortaya çıkardığı somut durumlar üzerinden inceleyebilmek önem arz etmektedir.
31 Ağustos 1876’da padişah ilan edilen, 7 Eylül’de Eyüp’te kılıç kuşanan II. Abdülhamid, iktidarının ilk yıllarında 1877-1878 Osmanlı-Rus Savaşı’nın ve harbin getirdiği önemli politik ve demografik değişimlere şahit olmuştur. Bu bağlamda, II. Abdülhamid ve yöneticilerinin ideolojilerinin değişen dinamiklerle şekillendiğini söylemek hatalı olmayacaktır. Ana akım literatürde de anlatıldığı üzere, Berlin Antlaşması ile gayrimüslim nüfusunun ciddi bir oranını kaybeden II. Abdülhamid idaresi, imparatorluğun geleceğini Müslüman nüfusuna sarılmakta görmüş ve 1880’ler itibariyle İslam birliği ideolojisi çerçevesinde hareket etmeye başlamıştır. Panislamizm ile şekillenen bu politika dahilinde, aralarında güçlü aşiretlerin de bulunduğu Arap, Kürt ve Arnavut gibi Müslüman unsurlar, bölgelerinin ekonomik ve sosyal ilişkilerinde daha avantajlı olurken hayatlarını imparatorluk dahilinde sürdürmeye devam eden gayrimüslim gruplar dezavantajlı bir konuma düşmüş veya ekonomik ve sosyal çıkarlarını tamamen kaybetmişlerdir. 1860’lardan itibaren toprağın metalaşması özellikle Osmanlı’nın doğu vilayetlerinde başlayan çıkar çatışmalarını daha da şiddetlendirmiştir. Başka bir deyişle, II. Abdülhamid ve yöneticilerinin izlediği Panislamizm ideolojisi, imparatorluğun farklı unsurları arasında zaten değişmekte olan sosyal ve ekonomik dengeler için bir katalizör olmuştur.
İslam birliği siyasetinin izlenmesiyle etkilenen sosyal-ekonomik ilişkiler ağının bölgesel olarak farklı tezahürleri olmuştur. Sadece II. Abdülhamid’in etkisiyle şekillenmeyen Panislamizm ideolojisinin önemli uygulayıcılarından biri de Mustafa Zeki Paşa’dır. II. Abdülhamid’in en güvendiği idarecilerden biri olan Mustafa Zeki Paşa, II. Abdülhamid imajının ulu hakan ve kızıl sultan ikilemi arasında görülmesine yol açan önemli projelerin de fikir babasıdır. 1890’larda iki önemli icraatı olan Mustafa Zeki Paşa, Hamidiye Hafif Süvari Alayları (1891) ve Osmanlı Aşiret Mektebi (1892) gibi iki önemli proje ile doğu vilayetlerinde imparatorluğun Kürt aşiretleri ve Ermeniler gibi öne çıkan unsurlarının içinde bulunduğu ekonomik ve sosyal ilişkiler ağının ve pratiklerinin hem kısa hem de uzun vadede değişmesine neden olmuştur. Hamidiye alaylarında önemli askeri rütbeler elde eden Kürt aşiret liderlerinin bu sayede perçinledikleri bölgesel güçlerle vergi toplamaları ve süregelen arazi anlaşmazlıkları gibi konularda daha avantajlı bir konuma gelmeleri, Ermeni nüfusun yoğunlukta yaşadığı doğu vilayetlerinde dezavantajlı bir konuma düşmelerine sebep olmuş ve iki grup arasında önemli bölgesel çatışmalara zemin hazırlamıştır.
19. yüzyılın ikinci yarısında değişmeye başlayan sosyal ve ekonomik ilişkiler dengesi, II. Abdülhamid ve idarecilerinin doğu bölgelerinde uygulamaya koyduğu projelerin katalizörlüğü ile bölgesel çatışmaların farklı bir yere evrilmesine neden olmuştur. Bu durum, ana akım literatürde etnik çatışmalar olarak da ele alınmaktadır. Kimlik siyaseti ile şekillenen bu çalışmalarda, II. Abdülhamid imajı Ermeni nüfus için kızıl bir sultan olarak gün yüzüne çıkmaktadır. Oysaki, iki grup arasında süregelen çatışmaları etnisite başlığı altında ele almanın hem imparatorluğun doğu vilayetlerinde Ermeni ve Kürt unsurları arasındaki mücadelenin ekonomik ve sosyal dinamiklerini göz ardı ediyor olduğu hem de Ermeni ve Kürt gibi kimlikleri verili bir tarihsel kategori olarak öne çıkardığı kanısındayım. Janet Klein’ın ortaya koyduğu üzere, doğu bölgelerinde farklı gruplar arasında süregelen ilişkiler ağı stabil olmamakla birlikte her zaman bir çıkar çatışması hali ile cereyan etmemiş, iki grubun da kendi çıkarlarına göre bir iş birliği halini alabilmiştir.
II. Abdülhamid ve yöneticilerinin 1890’lar boyunca özellikle imparatorluğun uzak vilayetlerinde yaşayan güçlü Müslümanların sadakat ve bağlılığını kazanmak için izlediği Panislamizm ideolojisi, bu bölgelerin ekonomik ve sosyal ilişkiler dengesini önemli ölçüde etkilemiştir. Dönemin önde gelen isimlerinden Mustafa Zeki Paşa’nın doğu bölgelerinde eşraf, ayan ve aşiret liderlerini daha kazançlı duruma getiren desteği ve bu yöndeki uygulamaları, bölgedeki gayrimüslümlerin ve daha az nüfuslu bazı aşiretlerin vergi ve arazi çatışmaları gibi konularda kaybeden taraf olmasına sebep olmuştur. Zamanla bu sosyal ve ekonomik çatışmalar şiddetli ve kanlı bir hal almış; tüm bu yaşananlar, II. Abdülhamid’in bir taraf için ulu hakan, diğer taraf içinse ellerine kan bulaşmış kızıl sultan olmasına yol açmıştır.
Yazının başında çağırdığımız II. Abdülhamid döneminden gelen hayaletler yalnızca bugünümüzü huzursuz etmek için gelmediler, aynı zamanda geldikleri dönemin politik, sosyal ve ekonomik somut gerçekliklerini de beraberinde getirdiler. Bu zamana kadar hem akademik camiada hem de popüler medya kanallarında ulu hakan ya da kızıl sultan düalitesinde tek tipleştirilen, II. Abdülhamid şahsında soyutlanan ve adeta metalaştırılan bir dönemi 19. yüzyılın ikinci yarısında değişmeye başlayan ekonomik ve sosyal ilişkiler ağı çerçevesinde incelemenin önemi de ortaya çıkmaktadır. Diğer bir deyişle, her tarihsel dönemin tek bir müsebbibi olmamakla birlikte her tarihsel dönem farklı aktörlerin karşılıklı konumlanışları ile süregelen ilişkiler ağının bir bütünüdür. Neredeyse her anında sosyal ve ekonomik eşitsizlikler üreten bu ilişkiler ağı içerisinde II. Abdülhamid ve idarecilerinin müdahalesi bir tarafı kazançlı çıkartırken diğer tarafı da mazlum konumuna getirmiştir. Bu grupların elde ettikleri pozisyonların, ekonomik ve idari çıkarlarının tarihsel süreç içerisinde her zaman değişken olduğuna dikkat çekmek gerekir. II. Abdülhamid, gücüne güç katan taraf için ulu hakan olurken çıkar çatışmalarının şiddetli ve kanlı mücadeleye dönüşmesiyle diğer grup için kızıl sultan olmuştur. Bu yazının sınırlarının tartışmaya el vermeyeceği ölçüde, tarihsel dönemin konjonktürü dahilinde ne zaman ve hangi grup için koruyucu bir baba veya ellerine kan bulaşmış bir sultan olduğu algısının da stabil olmadığı unutulmamalıdır.
Kaynaklar
Walter, Benjamin. Selected Writings. Edited by Howard Eiland and Michael W. Jennings. London: Belknap, 2006.
Klein, Janet. “State, Tribe, Dynasty, and the Contest over Diyarbekir at the Turn of the 20th Century.” In Social Relations in Ottoman Diyarbekir 1870-1915. edited by Joost Jongerden and Jelle Verheij. Leiden; Boston: Brill, 2012, 147-178.
Özbek, Nadir. “The Politics of Taxation and the Armenian Question during the Late Ottoman Empire 1876-1908.” In Comparative Studies in Society and History. 54. no 4 (2012): 770-797.
The Ottoman East in the Nineteenth Century: Societies, Identities, and Politics. edited by Yaşar Tolga Cora, Ali Sipahi, Dzovinar Derderian. London: I.B. Tauris, 2016.
Duguid, Stephen. “The Politics of Unity: The Hamidian Policy in Eastern Anatolia.” In Middle Eastern Studies. 9. no 2 (1973): 139-155.

Yorum bırakın