Nazlı Esen Albayrak
Boğaziçi Üniversitesi Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler Bölümü’nden mezundur.

Sinema salonları pandemiyle birlikte tüm dünyada ciddi bir dönüşüme uğradı ve insanların seyir alışkanlıkları geri döndürülemez şekilde değişti. Ticari kayıplar göz önüne alındığında, kapanan salonları geri getirme gayretinin ana akım filmlere bir misyon yüklediği de inkâr edilemez. Bu durumun yakın zamandaki örneklerinden biri, aynı gün vizyona girmesiyle tüm dünyayı âdeta ikiye bölen, pek çok insanı çeşitli kostüm ve ritüellerle yıllar sonra yeniden sinemaya götürerek salonların dolmasını sağlayan Barbie ve Oppenheimer filmleri. Bu yazıda, kendisinden çok tanıtım kampanyasının konuşulduğu, yer yer ideolojik eleştirilerin kurbanı olan Barbie’den ve kurmaya çalıştığı pembe, feminist ütopyadan bahsedeceğiz.
Barbie, Amerikan bağımsız sinemasının tanıdık isimlerinden Greta Gerwig’in yönettiği, senaryosunu Noah Baumbach ile birlikte yazdığı, başrollerinde Margot Robbie ve Ryan Gosling’i barındıran bir tür Pinokyo hikâyesi olarak çıkıyor karşımıza. 60 yılı aşkın süredir var olan Barbie markasının popüler kültürde bıraktığı izleri arkasına alan film, olağanüstü ideal kadın tanımının karşılığı olan, estetik bir norm haline gelmiş oyuncak figürünü, var oluşuna çok zıt şekilde feminist bir iddia üzerinden ele alıyor. Film, hikâye anlatıcısı Helen Mirren’ın dış sesiyle açılarak Stanley Kubrick’in kült eseri 2001: A Space Odyssey’e (1968) yaptığı aleni göndermeyle ‘yetişkin’ bir oyuncak bebeğin modern dünyada kadınların rol modeli olabileceği fikrini telkin ediyor.

Filmin prolog kısmında, 1959 yılında ıssız bir çölde kendilerine annelik dışında bir seçenek sunmayan bebeklerle oynayan çocuklar, dev bir Barbie’nin belirmesiyle birlikte ellerindeki modası geçmiş bebekleri yok ediyor, sadece istedikleri her şey olabilen Barbie bebeklerle oynamaya başlıyor artık. 1959’da California merkezli Mattel şirketi tarafından üretilen Barbie’ler, gerçekten de çocuklar için üretilen ilk yetişkin oyuncaklardan biri olur ve uygun fiyatlarının da etkisiyle, çocukları anneliğe hazırlamak dışında hiçbir işlevi olmayan eski sıkıcı oyuncakların yerini hızlıca alır. Tabii bu noktada orijinal Barbie oyuncaklarının Türkiye pazarında hiçbir zaman uygun fiyatlı olmadığının altını da ayrıca çizmek gerekiyor.
Marka, ‘Barbie’ler istedikleri her şey olabilirler’ fikriyle yola çıkıyor: Nobel ödüllü bir yazar, devlet başkanı, doktor, motosiklet yarışçısı; tıpkı kız çocukları gibi. Film, feminist ideallerin gerçek olduğu pembe tonlu bir ütopya sunarak izleyiciye Barbieland’de yaşayan Barbie’lerin yapay ve tekrarlarla var olan evrenini gösteriyor. Kendisini “Barbie denince akla gelen Barbie” olarak tanımlayan Stereotipik Barbie’ye Margot Robbie hayat veriyor. Dev bir Barbie Evi’ni andıran ve her şeye rağmen son derece teorik olduğunun altı çizilen Barbieland’de diğer Barbie’lerle birlikte yaşayan Barbie, çocukluğumuzdan alışık olduğumuz bazı davranışlar sergiliyor: bir duvarı eksik olan evinde her sabah aynı şekilde uyanıyor, Barbieland’deki diğer Barbie’lerle aynı şekilde selamlaşıyor, bir şeyler yemek ve içmek yerine ‘yapıyor gibi’ görünüyor, görünmez bir el varmışçasına merdivenleri kullanmadan evinin üst katından atlayarak bahçeye iniyor. Filmin ilk bölümündeki akıl dolu mizahi ögeler Gerwig’in rejisinin başarısını, ayrıca filmin de seyircisini ne kadar iyi tanıdığını gösterir nitelikte.
“Barbie’nin her günü harika geçer” diyor film. “Ken ise yalnızca Barbie ona bakarsa harika bir gün geçirir.” Film, istedikleri her şey olabilen Barbie’lerin aksine, Barbieland’de hiçbir sahici işleri bulunmayan Ken’leri de odağına alıyor. Burada Ryan Gosling’in hayat verdiği, asıl Ken’imiz olan ‘Plaj’ Ken, diğer bütün Ken’ler gibi ‘plaj’ dışında hiçbir şey yapmayan ve Barbie’ye platonik aşkı harici misyonu bulunmayan bir figür olarak karşımıza çıkıyor. Ken’in varlığı, Barbie’nin onu ‘tanımasına’ bağlı. Reji kullanımının da açıkça gözümüze soktuğu ağır pembe ton, baştan aşağı bir yapaylık evreninde olduğumuzu hatırlatırken bize böyle anaerkil bir dünya sunuyor.

Filmin ilk kırılma anı, diğer bir deyişle kahramanın maceraya davet edildiği nokta ya da sıradan dünyaya vurulan ilk darbe, son derece plastik bir hayat süren ve mütemadiyen güler yüzlü olan Barbie’ye bir gece ansızın ölüm düşüncelerinin musallat olması. Barbie, bir sabah uyandığında insani özellikler göstermeye başladığını fark eder. Etrafını anksiyete ve mutsuzluk bulutlarının sarması yetmiyormuş gibi her zaman parmak ucunda olan ayakları düzleşir ve bacağında selülit oluştuğunu görür. Böylece Barbie’nin etrafındaki fanus kırılır, öz farkındalığa ulaşan kahramanımız gerçek dünyayla Barbie dünyası arasında bir solucan deliği oluştuğunu anlar. Zamanında kendisiyle ‘çok sert’ oynandığı için bu hale geldiği bilinen Tuhaf Barbie’yi ziyaret eden Stereotipik Barbie, dünyadaki sahibinin mutsuz olduğunu, bu yüzden kendisinin de benzer hislerle mücadele ettiğini öğrenir. Film, gerçek dünyaya yapılan bir yolculukla devam eder ve Barbie, bir norm olduğunu zannettiği kendi pembe dünyasından çıkarak hiç de feminist olmayan gerçek dünyayla karşılaşmaya Los Angeles’a gider. Tabii Ken’le birlikte.
Filmin bu noktadan sonra yer yer mizahi tonunu kaybettiği ve didaktik ögeleri fazla kullandığı söylenebilir. Özellikle Barbie’nin kendisiyle oynayan eski sahibi, şimdi ergen bir kız olan Sasha’nın ortaya koyduğu manifesto niteliğindeki açıklamalar, filmin izleyiciye kör göze parmak bir feminizm pratiği sunmaya çalıştığını düşündürüyor. Barbieland’den oldukça farklı bir gerçeklik sergileyen gerçek dünya, hem Barbie hem Ken için farklı olasılıkları beraberinde getirir. Ataerkil düzenin sunduğu pratiğin heyecanıyla Barbieland’e geri dönen Ken, pembe ve mutlu ütopyayı yeni bir düzenle tanıştırarak kendi devletini kurar: Kendom. Barbie’ler önceki hayatlarında ne yaptıklarını tamamen unutmuş, artık tek amaçları erkeklerine hizmet etmek olan kadınlara dönüşmüştür.

Ataerkil zihniyetin Ken tarafından Barbieland’e getirilmesi, hikâyeyi feminist ütopyanın geri kazanılma mücadelesine dönüştürür. Burada da dördüncü duvar sıklıkla yıkılır. Anlatıcı Helen Mirren, bir noktada film yapımcılarına seslenerek sözü geçen sahnenin inandırıcılığını korumak için Margot Robbie’yle çalışmamaları gerektiğini söyler. Aslında Ryan Gosling’in bir yerden sonra filmi âdeta dalga geçerek oynamaya başlaması da filmin de esasen kendiyle dalga geçme amacı güttüğünü hissettirmekte. Zira yola çıkarken verdiği mesajı çok ciddiye alan Barbie, yolun sonunda kendini o kadar da önemsemeyen, yer yer alaycı bir tona bürünüyor. Bu gibi taktiklerde Barbie’nin temelde bir ürün filmi olması, sıklıkla bir reklam filmi halini almasının da şüphesiz etkisi var. Filmin sonu gelmez tanıtım kampanyalarının filmin kendisinden daha fazla konuşulmasının bir nedeni de elbette bu. “Feminizmi Barbie’den mi öğreneceğiz?” diyen insanların sayısının doğal olarak artması.
Mattel şirketinin yıllar içinde yaşadığı dönüşümün hayli ekstrem örneklerle betimlenmeye çalışılması, aslında gerçek dünyanın da yapay olarak ele alındığını gösterir nitelikte. Barbie’nin gerçek dünyada başına gelen talihsizliklerin de son derece romantikleştirildiği aşikâr. Filmde gerçek dünyadaki tek erkek şiddeti karşımıza sözlü taciz olarak çıkıyor. Fiziksel şiddeti ise yalnızca Kendom’da görüyoruz: Ken’ler, kadınlar yüzünden, birbirleriyle kavga ediyor. Zillah Eisenstein’a (1979) göre erkek egemenliği ve kapitalizm, günümüzde kadınların üzerindeki baskıyı oluşturan temel etmenlerdir. Buradan hareketle, bu ikili arasında birbirini karşılıklı olarak güçlendiren diyalektik bir ilişki olduğunu söyler. Yani erkek egemenliği kapitalizmden, kapitalizm de erkek egemenliğinden beslenir. Barbie filminin özünde feminist bir manifesto özelliği mi taşıdığı, yoksa hâlihazırda yükselen feminist bilince ayak uydurmak isteyen Mattel’in neoliberal politikalarının bir sonucu olarak mı ortaya çıktığı tartışılabilir. Ama ataerkil kapitalizmin günümüz dünyasının katı gerçekliğinde yarattığı sonuçları düşünürsek, Barbie’nin pembe ütopik evreninin de filmdeki gerçek dünyanın da bunun yanında hayli önemsiz kaldığını görebiliyoruz. Zira Barbie, yarattığı gerçek dünyada bile ataerkilliğin küçültülüp evcilleştirilmiş bir halini karşımıza çıkarıyor.

Tüm eleştirilere rağmen, çocukluğumuzun nostaljik figürlerinden Barbie’nin kahramanın yolculuğuna çıkarak kendini keşfetme hikâyesini izlemek, benim gözümde keyifli ve ilginç bir buluş olarak yerini aldı. Bu mutlu plastik dünyayı akılcı bir mizahla hicvederek yapıbozuma uğratan pembe Barbie masalının sistemle gerçek bir derdi ya da bir devrim yaratma ideali yok. Hikâyenin de mesajın da yer yer kendini yanlışlıyor olması, aslında filmde tasvir edilen gerçek dünyanın da gerçek olmaması ve pek tabii feminist ütopyaların sadece Barbieland’de var olabileceğinin defalarca altının çizilmesi, bu düşüncemin arkasında yatan temel sebeplerden birkaçı.
Filmden çıktıktan sonra kendimizi yine kişisel Barbie tecrübelerimizden bahsederken bulmamız ise, çocukluğumuzun popüler kültürünün yadsınamaz bir parçası olan Barbie oyuncaklarının ve gerçek dünyadaki tahakkümüne devam eden ideolojilerin mi yoksa Greta Gerwig’in Barbie’sinin başarısı mıdır, tartışılır.
Kaynaklar
Eisenstein, Z. R. (1979). Capitalist Patriarchy and the Case for Socialist Feminism. New York: Monthly Review Press.
Fotoğraflar film karelerinden seçilmiştir.


Yorum bırakın