MUSTAFA TÜRKAN

Hikmet Feridun, ölülerin yakılmasına şiddetle taraftar olan Nurettin Münşi ile binlerce şişe, eğri büğrü yüzlerce cam boru, camdan huniler ve kambur ecza ocakları arasında röportaj yapmaya geldiğinde, Münşi’nin gayet basit bir ideali olduğunu düşünüyordu: “Öldükten sonra cehennemden daha sıcak bir fırına atılmak ve cayır cayır yanmak!”[1] Haksız değildi, Münşi’nin arzusu böyle ifade edilebilirdi. Henüz farkında olmadığı Münşi’nin kıvrak dili ve mizah anlayışıydı. Feridun’un niçin geldiğini derhal anlayan Münşi, “Öldükten sonra yanmak meselesi için teşrif ettiğiniz değil mi?” diye sordu ve ekledi: “Yanmak mı istiyorsunuz? Aza kaydedeyim sizi.” Hayatta yandığını söyleyen Feridun’a cevap da hazırdı: “Zararı yok çifte kavrulmuş olursunuz.”[2] Münşi ailesiyle çifte kavrulmuş olmaya çoktan karar vermişti: “Ben, karım, kayınvalidem, biri on iki yaşında, diğeri on yedi yaşında, iki çocuğumuz, hepimiz öldükten sonra yanacağız.” Öyle ki bu arzusu rüyalarına girer olmuştu: “Dünyada benim için en büyük ideal yanmaktır. Bazan rüyalarıma bile giriyor. Kendimi enfes bir fırının içinde müthiş bir hararette yanıyor, kül oluyor görüyorum. Ne tatlı rüya değil mi?”[3]
Nurettin Münşi’nin geçmişin ona yüklediği son derece tuhaf ilgi alanlarıyla meşgul, izole edilmiş, uyumsuz ve tuhaf bir insan olduğu düşünebilirdi. Bulunduğu her mecliste dişlerini göstermekten çekinmemişti. Belki de bu yüzden bedenden uzaklaşmaya meyilliydi. Mezar ve toprağın inatçı sertliği, toprağa bağlanan ritüellerin boğuculuğu, gürültüsü ve gömülmenin soğuk mekanikliği onu tatmin etmemiş olmalıydı. Böyle bir ruh hali içerisinde, insan bedeninin ancak ateşle temizlenebileceğini düşünmüş olması mümkündü. Cesedin temizleyicisi olarak ateşi, neredeyse kurtarıcı bir cinsel birleşme olarak tahayyül etmek, abartılı olsa da ateşin doğayı bükme kudretine yakışır bir metafor olarak imkân dairesine girmişti. Ölüleri yakma cemiyetlerinin neşriyatıyla Paris’te öğrenciyken tanışmıştı. Bir cemiyet üyesinin yardımıyla 18 yaşında genç bir kızın cenaze merasimine katıldı:
“Ceset merasimle fırına sokuldu. Bu 18 yaşında altı ay evvel nişanlanmış, sapsarı saçlı fevkalâde güzel bir genç kızdı. İçimden, hakikaten bu toprağa gömülmüş olsaydı pek yazık olurdu!, dedim. Böyle güzel bir çehre ve güzel bir vücut toprakta ziyade ateşe layıktı. […] Birdenbire güzel vücudunun üzerinden müthiş bir alev yükseldi. Olgun bir buğday başağını andıran sapsarı saçları dakikasında yok oldu. Bu büyük alevden sonra ölünün vücudu sanki dirilmiş gibi birdenbire yerinden doğruldu. Adeta yatmış iken kalktı ve oturdu. […] Evvelâ yüzü ve yağları yandı. Bir müddet sonra bembeyaz, kar gibi beyaz sütten daha beyaz bir iskelet fırının içinde yatıyordu. Bütün kemiği ile, hiçbir tarafı kat’iyyen bozulmaksızın olduğu gibi kül halinde idi.”[4]
Nurettin Münşi’nin fırın tarafından esir alınması, neredeyse kül imgesiyle narsistik bir özdeşleşme niteliğindeydi. Münşi’nin kutsadığı, memnuniyetle karşıladığı hayırsever ve kurtarıcı bu yeni teknoloji, amacı kendini yakıp kül etmek, kutsal abject sunağını ters çevirmek olan bir anti-teknoloji misali görevini kusursuzca ifa etti. İnsan ve diğer nesneler arasında edilemezlik bölgesi yarattı. Tabii, bu henüz bir başlangıçtı, zira cesedin teknolojiyle yeniden şekillenmesi tamamlanmamıştı. Fırın tasarımı, mekâna bakışı ile değil, insan etiyle kaynaşma potansiyeli nedeniyle cazip hale gelse de bu potansiyel tam anlamıyla gerçekleşmemişti. Ateş, yağ ve etin yakın temasından doğacak yeni ölüm dürtüsü neye benzemekteydi ve insan geometrisini neye benzetecekti, henüz (en azından 1945’e kadar) bu soruların eksiksiz bir cevabı yoktu. Fırın artık bir anlamda deney alanıydı. Nurettin Münşi ve tüm yol arkadaşları aslında deney yapmakta, kendileri için yeni anlamlar icat etmekteydiler. Fırından çıkan ceset, bir anlamda kuramsallaştırılmış, toplumsal ve bedensel gerçekliğe göre imal edilmişti. Böylece kül de hayal gücü ve maddenin yoğunlaştırılmış imgesi olmuştu. Fırınlar rahatsız edici bir biçimde hayat doluydu. Münşi’nin ateşle temizlenen cesedi hayat doluymuş gibi tasavvur etmesinin bir sebebi de buydu. Kremasyonun anlamı öncelikle bedeni yok etmek değil, onu yeniden yaratmak ve yeni bir hayata girebilecek hale getirmekti.[5]
Nurettin Münşi, rüyalarına giren fırını İstanbul’da da kurmak için çok çaba harcadı.[6] Ona göre İstanbul’da yakılmak isteyen yirmi bin kişi vardı.[7] Öldükten sonra cesetlerinin yakılmasını isteyenler tarafından teşkiline teşebbüs edilen cemiyetin müessisleri Nurettin Münşi, Dr. Ali Rıza ve refikası, müderris Salih Murat, Dr. Talha, Dr. Osman Şerafettin ve muhasebecisi Necip Bey idi. Cemiyete “Kremasyon Cemiyeti” adı verilmişti.[8] Hazırlanan projenin esasları şöyleydi:
- Kremasyon cemiyeti memleketimizde hıfzısıhhai umumiyeyi ve fen ve mantıkı idrâk ve istihdaf eden efradı milletin bu usulü kabul ve nefi üzerinde tatbikini istiyenler tarafından ihdas olunacaktır.
- Bu cemiyetin maksadı asrî ve içtimâi bir kıymeti haiz olan tezini müdafan ve bir an evvel mevkii file koymaktır.
- Cemiyete intişap edecek her fert kâtibi adillikten musaddak vesika tahtında duhul edilebilir.
- Cemiyetin reisi bu cemiyete dahil olanların en âlimidir.
- Kongralara azalarından başka milletin her ferdi iştirak edebilir.
- Cemiyetin dinsizlikle alâkası yoktur, yalnız esasatı diniyyeye riayet eder. Krunuvustanın indi, manasız âdat ve an’anelerine fen ve mantıkı tercih eder.
- Cemiyet bilhassa cenazeye son derece hürmet eder, merasimi diniyyeye ifa eyler.
- Kremasyon cemiyeti azasından birinin vefatında cenazenin bütün merasimini dinine göre bir ihtişamı tam içinde ifa eder ve krematoryuma isal eyler.
- Müslümanların krematoryuma ilâve olunan gayet fennî ve sıhhî bir mağselde yıkanarak bilâhara cenaze namazı kılınmak üzere merasim salonuna sevkolunur, bilâhara krematoryuma isal olunur.
- Bu merasim polis ve adliye erkânından muayyen zevat huzurunda icra olunur.
- Cenazenin külü gayet sıkı kapalı muhafazalar derununa konur ve mühürlenir, mahalli mahsusa vazedilir.
- Cenaze krematoryuma nakil olunurken hazırun bir sükûn ve huşu ile tesvi eder, termit fi’li tamam oluncaya kadar merasim salonunda muattar bir hava içinde intizar olunur, cenaze marşı terennüm edilir veya müteveffanın hatırat ve mezayası yad ve tezkâr olunur.[9]
Nurettin Münşi Bey’i gazetelerin birinci sayfasına taşıyan krematoryum taraftarlığı, aynı yıllarda Doğu Avrupa’nın dışında pek gündemde değildi. 1870’lerden itibaren İngiltere’de ve Kıta Avrupası’nda neredeyse iki bin yıllık ölüleri gömme geleneğinin yerini alacak yakma pratiği, yani bedenleri toprak yerine ateşe teslim etme tartışılıyordu. 20. yüzyılın başlarında Batı Avrupa ve Kuzey Amerika’da çok sayıda krematoryum vardı. Başkentler ve kasabalardaki dernekler aracılığıyla ölü yakma teşvik ediliyordu.[10] Bu derneklerle Nurettin Münşi’nin ölüleri yakma müdafaası birdi. Cesetlerini yaktıranlar hayatta kalanlara büyük iyilik ediyorlardı çünkü bir şehirde suları ve havayı mezarlıklar kadar kirleten başka bir yer yoktu. Şehirde arazi kıymetleniyordu.[11] Her ne kadar bu biçim ve içeriği uzlaştırma anlatısı sık sık tekrarlansa da ölüleri yakmanın halk sağlığı için gömmekten daha iyi olduğunu kanıtlayacak yeni keşifler söz konusu değildi. Asri mezarlar hijyen Tanrı’sını arkasına alarak zaferler kazanmış olsa da ölüleri yakmak, onları gömmekten ucuz bir tercih olmaktan da uzaktı. Ölü yakmayı destekleyen yeni bir tutum, yeni bir manevi yaklaşım yoktu. Ancak İngiltere’deki ölüleri yakma taraftarlarının da ısrar ettiğine göre cesetler kirliydi ve onlarla ne yapılacağı artık bilimin, özellikle de kimya, tıp, hijyen ve atık bertarafı alanlarındaki temizlik uzmanlarının işiydi.[12] Doğal olarak bu yaklaşım, dinî veya seküler, farklı gruplar tarafından sıkça eleştirildi.

Nurettin Münşi’yi eleştirenlerden biri de Alpullu Şeker Fabrikası doktoru Asaf Bey idi. “Düşünecek başka bir işimiz kalmadı mı ki böyle fikirler ortaya atılıyor?” diye hiddetlenen Asaf Bey’e Münşi Bey’in cevabı, “Mezarlıklar mübarek çiçekleri, güllerile, lâlerile Asaf Beyin olsun; varsın bizi de oduncular yaksın, razıyız. Biz faaliyete geçtik, Cemiyet teşkil edeceğiz. Masonlar arasında fikrimizin pek çok taraftarı vardır” olmuştu.[13] Ölüleri Yakma Cemiyeti’nden ötürü Nurettin Münşi, yalnız eleştirilerin odağı olmadı, mizah basının da diline düştü. Öldükten sonra Vezüv Yanardağı’nda yakılacağına dair haberler yapıldı.[14] Vezüv Yanardığı’na iliştirilen fotoğrafının altına “Nureddin Münşi Bey ve özlediği mezar!” ifadesi atıldı.[15] Mezarlığa koydurmak istediği krematoryuma “insan fırını,” kendisine de “insan fırıncısı” denildi.[16] Münşi de kendine has nükteleriyle tanınıyordu. “Bahsedilen vasiyetname eskidir. Benim ölümümle neden bu kadar alâkadar oluyorlar? Bırakınız, istediğim gibi öleyim” diyerek cesedinin vefatından sonra Vezüv’e atılacağı haberlerine cevap verdi.[17] Verdi vermesine ama hayatın bu kadar çağdaş olması henüz yenilir yutulur bir şey değildi.

Münşi her ne kadar bu mücadelesinde yalnız kalsa da Abdullah Cevdet gibi destekçileri de oldu.[18] Cevdet’in ölümünün ardından Peyami Safa, Cevdet’in “Ne kadar isterim, öldüğüm zaman cesedim yakılsın, küllerinden küçücük bir heykel yapılsın, kütüphanemin üstüne konsun ve benden bu kalsın. Ne iyi olur, değil mi?” dediğini yazdı.[19] Cevdet bu dileğini Safa’ya on yaşında iken söylemişti. Cevdet’in vasiyetinin yerine getirilmemesinden en ufak bir rahatsızlık hissetmeyen Safa “ilerleyen yaşından aldığı cesaretle” Cevdet’e şöyle seslendi: “Ben bu söz üzerine hâlâ devam eden bir düşünceye daldım. Fakat şimdi, ilerliyen yaşımdan aldığım cesaretle ona cevap veriyorum: Senin vücudunun eczası ana tabiatin içine karışarak onun kadar büyüdü ve hudutsuzlaştı. Bir serçeparmağa karşı bile âciz, bir serçeparmağı boyundaki heykelin ne hükmü var? Sen kütüphanenin üstünde, donmuş ve hareketsiz bir kül parçası değil, kitaplarının içinde uzanan ve nurdan kılıcını sonsuz bir karanlığa doğru çekerek ruh kuyularını aydınlatan bir alevsin.”[20] Bu dönem vasiyeti yerine getirilmeyen yalnız Abdullah Cevdet değildi. Emin Muhlis Bey vücudunu tıp fakültesine vakfetmek istemiş, son arzusunu ve kararını “İstiyorum ki memleketin yüksek tıp üstatlariyle genç doktorları çok yaşayan, dikkate şayan bir vücut üzerinde istedikleri gibi tetkikat yapsınlar. Ve vücudumu kendilerine ait bir madde gibi düşünsünler” diye dile getirmiş ama bu arzusu yerine getirilmemişti.[21] Bu topraklarda insana ne yaşarken ne de ölürken hürmet edildiğini ve dışarıda çürümenin de fırında yanmanın da bir anlamının olmadığını İsmail Habib Sevük şöyle anlatmıştı: “Biz koca Şinasi’nin Ayazpaşa’daki mezarı üstüne apartımanlar kurduk!”[22] Nihayetinde Nurettin Münşi yakılma arzusuna eremedi. Vefatı Vatan Gazetesi’nde “Prof. Nurettin Münşi gömüldü” başlığıyla şöyle verildi: “Nurettin Münşi, bilhassa ölülerin yakılması için çok çalışmış ve ölüleri yakmıya yarıyan tesisatın kurulmasını candan dilemiştir. Fakat bu arzusuna eremeden ölmüştür.”[23] Günün sonunda göçebe bedenler ne teşrih maketi oldu ne de ateşle temizlendi.
[1] Hikmet Feridun, “Nurettin Münşi Bey,” Yedigün, no. 80, 19 Eylül 1934, 3.
[2] A.g.e.
[3] A.g.e., 4.
[4] A.g.e.
[5] Douglas J. Davies, “Cremation,” in Routledge Companion to Death and Dying, ed. Christopher M. Moreman (New York: Routledge, 2017), 290.
[6] “Ölüleri Yakma Taraftarları Faaliyete Geçiyor,” Son Posta, no. 683, 20 Haziran 1932, 1.
[7] “Madamın Müftüye Müracaatı Nurettin Münşi Beyi Harekete Getirdi,” Son Posta, no. 136, 10 Kanunuevvel 1930, 1.
[8] “Ölüleri Yakmak İstiyenler Almanyadan Teşvik Görüyorlar!,” Milliyet, no. 2134, 18 Kanunusani 1932, 1.
[9] A.g.e., 5.
[10] Thomas Laqueur, “Form in Ashes,” Representations 104, no. 1 (Fall 2008): 53.
[11] Feridun, “Nurettin Münşi Bey,” 5.
[12] Thomas Laqueur, “Form in Ashes,” 59.
[13] “Ölüleri Yakacağız! Kimyager Nureddin Münşi Bey Israr Ediyor,” Son Posta, no. 457, 2 Teşrinisani 1931, 12.
[14] “Nurettin Münşi Bey Vezü Yanardağında Yakılacakmış,” Cumhuriyet, no. 3195, 29 Mart 1933; “Vezüvde Yakılacak,” Akşam, no. 5605, 19 Mayıs 1934, 2; “Dehri Efendi Nasıl Görüyor,” Vakit, no. 5878, 21 Mayıs 1934, 3.
[15] “Bir Vasiyet,” Vakit, no. 5878, 19 Mayıs 1934, 1.
[16] “Hem Nalına Hem Mıhına: Yakacaksan…,” Cumhuriyet, no. 1728, 27 Şubat 1929; “Bican Efendi ve rüfekası,” Vakit, no. 4697, 4 Şubat 1931, 4.
[17] “Ölüleri Yakmak,” Akşam, no. 5608, 22 Mayıs 1934, 3.
[18] “Aptullah Cevdet B. Öldükten Sonra Yakılmak İstiyor,” Cumhuriyet, no. 2667, 9 Teşrinievvel 1931, 3. Gerçi Cevdet’i yakından tanıyanlar aleyhinde (gazetecilerden akademisyenlere) ne yalanlar uydurulduğunu ve ne kadar çirkin iftiralara maruz kaldığını iyi bilirler. Dolayısıyla söz konusu Abdullah Cevdet ise yazılıp çizilenlere hemen inanmamak, iğneyle kuyu kazar gibi araştırmaya devam etmek gerekiyor. Peyami Safa ne güzel söylemişti: “Hakikat yalana karşı mücadeleye beni memur ediyor.” En nihayetinde, şüphecilik önyargılı algının tehditini azaltmak için ucuz bir yol.
[19] Peyami Safa, “Bana Kalırsa: Burası…,” Cumhuriyet, no. 3407, 30 Teşrinievvel 1933, 3.
[20] A.g.e.
[21] İrfan Emin, “Bir Vasiyetname, Bir Mektup, Bir Cevap ve Tıp Âlemine bir Niyaz,” İctihad, no. 330, 1 Teşrinievvel 1931, 5565.
[22] İsmail Habib Sevük, “Avrupa Yolundan Notlar: Onların Ölüleri,” Cumhuriyet, no. 3905, 1 Nisan 1935, 3.
[23] “Prof. Nurettin Münşi gömüldü,” Vakit, no. 503, 3 Mart 1942, 1, 3.

Yorum bırakın