Amerikan Üniversitelerinde Filistin Protestoları: Wisconsin-Madison Örneği

Protestolar Nasıl Başladı?

7 Ekim 2023’te Wisconsin Üniversitesi kampüsünde her şey değişti. Soykırımın başladığı o günlerde düzenlenen bir protestoya yaklaşık 100-150 kişi katıldı. Bu, şiddetin sonraki günlere kıyasla henüz daha düşük olduğu bir dönemdi. Ancak soykırımın yoğunlaşmasıyla, Columbia Üniversitesi’nde bir kamp kuruldu. Polis bu kampı şiddetle dağıtmaya çalışınca, öğrenci protestoları ve polis müdahaleleri ABD genelindeki tüm kampüslere yayıldı.

Bu süreçte özellikle dikkat çeken bir grup vardı: Jewish Voice for Peace (JVP). Ellerinde Filistin bayraklarıyla en güçlü mesajları veren bu grup, Filistinli ve Müslüman öğrencilerle omuz omuza durarak kampüslerdeki adaletsizlikleri haykırıyordu. Ailesi Gazze’de olan ya da oradan ABD’ye göç etmek zorunda kalmış Filistinli öğrencilerin yaşadığı travmalar, protestolarda yankılanan en etkili seslerden biri haline geldi.

Telif hakkına sahip fotoğraf. Kaynak: EBY.

Artan Şiddet ve Akademik Çelişkiler

Akademik yoğunluğum nedeniyle protestolara sürekli katılamasam da okul rektöründen gelen bir e-posta dikkatimi çekti. Rektör Mnookin, “tarafsız” bir dille yazılmış gibi görünen bu mail’de aslında protestocuları açıkça tehdit ediyordu. Bu mail’i okuduğumda polisin müdahalesinin yakın olduğunu hissettim ve protesto alanına gittim. O gün, şimdiye kadarki en kalabalık gündü. Ancak akademik sorumluluklar nedeniyle bir süre sonra ayrılmak zorunda kaldım.

Kısa bir süre sonra sosyal medyada, polisin kampüs binasında “riot gear” denilen tam donanımlı teçhizatlarla hazırlandığı görüntüler yayıldı. Polis, öğrenci sayısının azalmasını bekledikten sonra saldırıya geçti. Müdahale sırasında kadın göstericiler yerlerde sürüklendi; kampüsteki tek Filistin kökenli öğretim üyesi tutuklanmak istendi. Ancak öğrencilerin müdahalesiyle bu önlendi.

Bir öğrencinin yaşananlara dair tanıklığı olayın vahametini gözler önüne seriyor:

1 Mayıs 2024 günü kamp alanından ayrılmış ve evime dönmüştüm. Ev arkadaşım, polislerin kamp alanına müdahale ettiğini söylediğinde haberi aldım. Üniversite daha önce harekete geçmek zorunda kalabilecekleri yönünde tehditler savurmuştu, ancak biz öğrenciler, onların bu kadar ileri gideceklerinden emin değildik. Hızla giyinip otobüsle kampüse gittim. Vardığımda polislerin kamp alanının yaklaşık üçte ikisini dirençle karşılaşmadan yıkmış olduğunu gördüm. Orada yaklaşık 150 öğrenci ve 80 kadar polis vardı. Polisler kalkan taşıyordu, ancak tam gösteri ekipmanıyla donatılmış değillerdi.

Bir grup öğrenci, kamp alanının kalan kısmının etrafında bir halka oluşturmuş ve kollarını birbirine kenetlemişti. Polis, öğrencilerin dağılmasını talep etti, ancak öğrenciler reddetti. Bu durum yaklaşık 20 dakika sürdü. Ardından polis, kalkanlarıyla bir duvar oluşturarak öğrencilerin üzerine şiddetle yürümeye ve onları dağıtmaya çalıştı. Ben olay yerindeydim ve yaklaşık 50 yaşında, en fazla 50 kilo ağırlığında bir kadının polis hattı tarafından sertçe yere itildiğini gördüm. Kalabalığın arasından ona ulaşıp taşımayı başardım. Kadın görünüşte yaralanmamıştı, ancak oldukça sarsılmış görünüyordu. Şunu belirtmekte fayda var ki bu kadın, kamp alanının etrafında kollarını kenetleyen öğrencilerden biri değildi; yalnızca kenarda duruyordu. Polis, öğrencilerle oluşturulan halkayı dağıtmaya çalışırken onu ezip geçmiş, ancak yere düştüğünde yardım etmek için hareket etmemişti.

Bunun ardından öğrenciler ve polis arasında itiş kakış yaşandı. Polis yeniden toparlanıp daha agresif bir şekilde saldırmaya başladı; bu kez öğrencileri tutup gözaltına alıyorlardı. Gözaltına alınan öğrencilerin çoğu, kamp alanını çevreleyen halkayı oluşturanlardan oluşuyordu. Ancak en az bir tanesi sadece telefonuyla olayları kaydeden bir izleyiciydi. Bu kişi, kilosunun en az iki katı ağırlığındaki bir polis tarafından yere sertçe itildi ve elleri plastik kelepçeyle bağlandı. Bu öğrenci, belirgin şekilde esmer biriydi. Birkaç arkadaşı onu kurtarmaya çalıştı, ancak daha ciddi bir suçla suçlanmamaları için onları geri çektim.

Bir süre sonra polis, gözaltına alınan öğrencileri (yaklaşık bir düzine) toplayıp yakınlardaki bir binaya sorgu için götürdü. Çoğu, bu esmer kadın da dahil olmak üzere, kısa bir süre sonra bir ceza kesilerek serbest bırakıldı. Ancak birkaç öğrenci tutuklandı. Kamp alanında ise polis öğrencileri şiddetle dağıtmaya devam etti. Tanıdığım bir kızın saçını bir polis memuru çekti; kız bu yüzden ağlamaya başladı. Kardeşi olaya tanık oldu ve memura tepki göstermeye çalıştı. Ancak polis memuru, onu boynundan tutarak polis çemberine çekmeye çalıştı. Ben ve birkaç öğrenci, onu kurtararak güvenli bir yere çektik. Polis, kalan öğrencileri de alandan uzaklaştırdı ve tüm çadırları yıkarak hızla olay yerinden ayrıldı.

Öğrenciler, kamp alanını bir saat içinde yeniden kurdu ve birkaç yüz kişi (öğrenciler ve yerel halk) alana destek için geldi. Ben yaklaşık bir saat daha orada kaldım, sonra eve dönüp biraz uyudum. Kamp alanından ayrılırken, Öğrenci Dekanı Christina Olstad’ın, öğrencilerin kampı yeniden kurduğundan şikâyet ederek telaşla telefonla konuştuğunu gördüm.

Sessiz Akademisyenler ve Direnişin Gücü

En büyük hayal kırıklığı, emperyalizm, ırkçılık, soykırım ve Holokost üzerine ders veren akademisyenlerin sessizliğiydi. Bu hocalar, öğrencilerin protestolarına katılmaktan çekindi. Bu durumu öğrenciler arasında şu sözlerle özetleyenler vardı:

Yaşananları görmezden gelen, yalnızca 100 yıl sonra masum hikâyeleri en güzel şekilde anlatan hocalar…

Tüm bu sessizliğe rağmen protestolar yönetimi masaya oturmaya zorladı. Ancak mezuniyet dönemi yaklaşırken verilen sözler belirsiz ve geçiştirmelikti. Çadırlar toplandı, ancak Wisconsin Üniversitesi hâlâ İsrail’e mali destek sağlamaya devam ediyor.

Protestoların Etkisi ve Siyasi Yansıması

5 Aralık 2024’te mütevelli heyeti toplantısını protesto eden öğrenciler gözaltına alındı. Bu sırada okul, kampı “planlayan” öğrencilere karşı disiplin soruşturmalarını sürdürdü. 

Fakat şöyle bir gerçek var ki, bir yılı aşkın süredir her türlü şiddete rağmen okulun soykırıma katkısı hususunda pek de etkili olamayan bu protestolar, ABD siyasetinde büyük bir dalga etkisi yarattı. Bizzat şahit olduğum bir başka gelişme de daha önce İsrail’in yayılmacı ve yerleşimci emperyalizmi ya da Filistin meselesi hakkında hiçbir malumatı olmayan, Amerikalı ve Amerikalı olmayan birçok insan artık olayın arka planında neler olduğunu çok iyi biliyor, hatta protestolara da katılıyorlar. Müslüman Amerikan topluluğuna geri dönecek olursak, neredeyse tamamı Demokrat Parti ile bağlarını kopardı.

18 yaşındaki bir genç kadın şunları söyledi:

18 yaşında ve ilk kez oy kullanan biri olarak, Kamala’nın kaybetmesine Gazze nedeniyle memnun oldum. Ben ve hem Müslüman hem de Müslüman olmayan birçok yaşıtım, Demokratların İsrail’e verdiği desteği onaylamadığımızı belgelemek için Yeşil Parti’ye oy verdik.

39 yaşında bir başka kadın ise şöyle dedi:

Seçimler ve Gazze konusunda Müslüman Amerikan topluluğunun duruşu beni oldukça umutlandırdı. 7 Ekim’den itibaren hiç tereddütsüz, toplu olarak net bir şekilde nerede duracağımıza karar verdik. Kardeşlerimizin yanında olacaktık, bu duruş tamamen popüler olmasa da, saldırıya uğrasak ve şeytanlaştırılsak da, bize ve geleceğimize zarar verse bile. Bunun bir kısmı bilinçli bir karardı, ancak önemli bir kısmı da kendiliğinden, içgüdüsel bir tepkiydi. Acıyı, adaletsizliği, onursuzluğu bedenimizde hissettik. Nerede bir Müslümanla karşılaşsanız, bu konu herkesin zihnindeki ilk meseleydi, sanki zaten konuşmaya başladığımız bir konuyu devam ettiriyormuşuz gibi.

Ve dedik ki, daha işin başında, bu soykırımın bu kadar uzun süreceğini hiçbirimiz tahmin etmiyor olsak da, bu yönetim bunun bedelini ödeyecek. Demokrat Parti’yi kalbimizden kopardık ve sonsuza dek gömdük. İnsanlar Kasım ayına kadar unutacağımızı, başka ‘önceliklerin’ devreye gireceğini söylediler. Başka öncelikler mi? Kan kaybeden bir bedenin başka ne önceliği olabilir ki?

Unutmadık. Müslümanların tahmini oy oranını gördüğümde büyük bir tevazu ve şükran duygusu hissettim. Sanırım bir tür sınavı geçtik. İsimlerimizi ümmetle kaydettik, isimlerimizi Gazze’nin enkazına gömülen kardeşlerimizle kaydettik.

Müslümanların %53’ü Yeşil Parti’ye oy verdi; Trump %21, Harris %20 aldı… Daha önce Müslümanların %80’den fazlası Demokratlara oy verirdi… Böyle bir siyasi dönüşüm tamamen duyulmamış bir şey, tam anlamıyla bir anomali.

Bunun büyük bir başarı olduğunu düşünüyorum. Görüyorum ki topluluğumuz, imparatorluğun kalbinde ümmet deneyimini yaşatma konusunda çabalıyor. Azınlık olmamıza rağmen geçmişten ders çıkararak enerjimizi Allah’ın rızasına ve insanlığın faydasına yönlendirme kararı aldık. Siyasi olarak ilkesel bir duruş sergiledik ve hareketlere liderlik etme ve diğerleri için örnek olma kapasitesine sahip olduğumuzu gösterdik.

25 yaşında bir kadının görüşleri ise şöyle: 

2020’de Biden’a oy verdim ve şimdi utanıyorum. İlk kez oy kullanacağım için çok heyecanlıydım ve Biden’ın Müslümanlar için daha iyi bir tercih olacağını düşünmüştüm. Çok yanılmışım ve seçim sistemine olan inancımı tamamen kaybettim. Bu dönemde anladım ki o pozisyonda kim olursa olsun yozlaşmış ve ahlaksız olacak. Bu sefer Jill Stein’a oy verdim, ama bir daha oy kullanır mıyım bilmiyorum.

24 yaşında bir erkek ise görüşlerini şöyle ifade etti:

Gazze’deki soykırıma ve çevredeki bölgelerdeki Siyonist şiddete Biden yönetimi tarafından göz yumulduğunu, hatta askerî destek ve dayanışma açıklamalarıyla teşvik edildiğini gördükten sonra Demokratlara oy veremezdim. Bu, dinime, vicdanıma ve Filistin ile Orta Doğu’daki kardeşlerime açık bir ihanet olurdu. Demokrat Parti’nin, ülkede veya yurt dışında Müslümanları ya da Orta Doğuluları gerçekten umursadığına dair bir yanılsama içinde değildim, ancak partinin ve sözde liberal destekçilerinin milyonlarca insanın hayatını böylesine umursamazca hiçe sayması yine de şok ediciydi.

Kamala ve Demokrat Parti’nin 2024 seçimlerinde ezildiğini görmek beni çok mutlu etti; Trump bu konuda daha iyi olmayacak belki ama daha önce Demokratlara bu kadar sadık olan Müslüman Amerikan topluluğunun Gazze ve Lübnan’la dayanışma içinde partiyi terk etmesi tatmin edici ve ilham verici bir deneyimdi.

Sonuç: Mücadele Bitmedi

Aradan bir yıl geçmesine rağmen Wisconsin Üniversitesi’nden yükselen direniş, Amerikan toplumunun vicdanını sarsmaya devam ediyor. Protestolar, sadece kampüslerde değil, siyasette de kalıcı izler bıraktı. Direnişin ortaya koyduğu dayanışma, yalnızca bir hareketin değil, adalet mücadelesinin sembolü haline geldi.

Yorum bırakın