21. Yüzyılın İlk Çeyreğinde Türk Dış Politikası Notları

HAKAN DUMLU
İSTANBUL BEYKENT ÜNİVERSİTESİ’NDE ARAŞTIRMA GÖREVLİSİDİR.

Giriş[1]

Soğuk Savaş’ın ardından uluslararası sistemin iki kutuplu yapısı da sona ermiştir. Kısa bir süre boyunca Amerika Birleşik Devletleri’nin (ABD) hegemonyası görülse bile sistem, gün geçtikçe çok kutuplu yahut çok merkezli bir yapıya evrilmiştir. Bu yeni düzen, yaygın olarak Post-Westphalia düzeni diye bilinmektedir. Nitekim Varşova Paktı’nın dağılması ve Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği’nin (SSCB) çökmesiyle uluslararası sistemdeki aktör sayısı artmıştır. Üstelik sınırların büyük ölçüde açılması, küreselleşme sürecine, tarihin hiçbir döneminde eşine rastlanmamış bir ivme kazandırmıştır. Zira insanlar, emtia ve fikirler için sınırsız bir dolaşım mümkün olmuştur. Bu bağlamda devlet dışı aktörlerin sayısı da artmıştır. Sonuç itibarıyla uluslararası ilişkileri etkileyen aktörler, Post-Westphalia düzeninde hem dikey hem de yatay olarak çeşitlenmiştir.

Kaynak: https://www.ispionline.it/wp-content/uploads/2021/05/turkey_foreign_policy-1400×1050.jpg

Yeni bir düzen ortaya çıkınca Soğuk Savaş dönemindeki uluslararası ilişkileri belirleyen paradigma da doğal olarak değişmiştir. Devletler arasındaki güç mücadelesi, buyurgan bir anlayıştan iş birliği ve uyum odaklı bir anlayışa evrilmiştir. Bu hal ve şartların oluşmasına müsaade eden yapısal etkenlerin başında ise Amerikan hegemonyasının güç kaybetmesi gelmektedir. Zira Soğuk Savaş şartlarında müttefiklerine sağladığı güvenliğe karşılık olarak, onların devlet kurumlarına tahakküm etmek suretiyle dış politikalarına tesir etmeyi amaçlayan ABD’nin güvenlik vadedebileceği iki kutuplu düzenin miadı artık dolmuştur. Bu bağlamda güç kavramı da dönüşmüş ve yumuşak güç, devletlerin dış politikasında belirleyici bir unsur haline gelmiştir. Nitekim Avrupa Birliği (AB) ve Çin Halk Cumhuriyeti (ÇHC) gibi yükselen aktörler, sırasıyla kültürel ve ekonomik imkânlarını kullanarak uluslararası sistemdeki güç merkezleri olabilmiştir. Dahası, bölgesel güçler de bu çok merkezli düzende serbestlik elde ederek özgül bir önem kazanmıştır.

Bölgesel bir güç olan Türkiye de uluslararası sistemdeki dönüşümle beraber belirmeye başlayan yeni paradigmaya uyum sağlamak için çabalamaktadır. Uluslararası ilişkilerde güç kavramı dönüştüğünden ötürü sistemde artık zayıf aktör kalmamıştır. Zira her aktör, sistemi etkileyecek bir güç potansiyeline kavuşmuştur. Türkiye, uluslararası ilişkilerde peydahlanan bu “tuhaf karşılıklı bağımlılığa” ayak uydurabilmek için çevresindeki jeopolitik gerçekliklerin farkına varmaya mecbur kalmıştır. Bu farkındalık, Soğuk Savaş mantığından sıyrılarak elde edilecek serbestlikle mümkün olmuştur. Nitekim Türkiye, çevresindeki jeopolitik gerçeklikleri dikkate alarak uluslararası sistemde kendisini yeniden konumlandırmış ve bu suretle özerk bir dış politika tayin etmeye başlamıştır. Bu süreçte tarihî köklerinin ve kültürel mirasının sağladığı imkân ve fırsatları, yeni düzende olgunlaşan koşullara göre değerlendirmeyi amaçlamıştır.

Tarihsel Süreç

Türkiye’nin uluslararası sistemde kendisini yeniden konumlandırma çabasının kökleri, aslında Kıbrıs meselesi bağlamında ortaya çıkan 1964’teki Johnson Mektubu hadisesine[2] değin uzanmaktadır. Ancak o yıllarda Türk dış politikasının çeşitlendirilmesine yönelik çaba, Soğuk Savaş şartlarından ötürü stratejik değil taktik bir çabadan ibaret kalmıştır. Daha sonra, 1980’lerden itibaren uygulanmaya başlayan neoliberal politikalarla Türkiye, Batı dışına açılmaya teşebbüs etmiştir. Ancak Batı’nın yol ve yordamına göre bir hareket tarzı benimsendiği için bu teşebbüs, uzun vadeli ilişkilere yol açmamıştır. Zira ekonomik menfaatin öncelendiği bu ilişki biçimi, yalnızca ticari amaçlar doğrultusunda sürdürülmüştür. Bu zihniyet yüzünden Türkiye, Soğuk Savaş’ın ardından ortaya çıkan yeni düzene hazırlıksız yakalanmıştır. Nitekim tarihî ve kültürel bağlarını yeniden keşfetmek suretiyle yakın çevresinde ve gönül coğrafyasında meydana gelen güç boşluğunu doldurmak hususunda 1990’lar boyunca bocalamıştır.

Bu sırada Türkiye, iki temel sebepten ötürü Batı dünyasına yönelik ihtiyatlı bir yaklaşımı benimsemiştir. Bu yaklaşımın ABD’ye dönük veçhesi, Birinci Körfez Savaşı’nın ardından belirmeye başlamış ve daha sonra Irak’ın işgaliyle besbelli görülmüştür. Öte yandan, Atlantik’in diğer tarafına dönük veçhesi, AB’ye üyelik sürecinin bir sürünceme haline gelmesiyle ortaya çıkmıştır. Bu ihtiyat, Türk dış politikasının çeşitlendirilmesine yaramıştır. Bu bağlamda uluslararası güvenlik, ticaret ve dış yatırım bakımından Türkiye için önem arz etmeye devam eden Batı’nın dengelenmesine yönelik 1990’ların sonundan itibaren birtakım teşebbüsler olmuştur. Bu teşebbüsler, tarihî ve kültürel bağları kullanmak marifetiyle bölgesel; küreselleşme sürecinden istifade etmek suretiyle küresel ölçekte değerlendirilmiştir. Böylelikle Türkiye, özerk bir dış politika uğrunda edindiği tecrübelere dayanarak Soğuk Savaş şartlarının dayattığı “çevre ülke” zihniyetinden sıyrılmaya ve “merkez ülke” olmak için çabalamaya başlamıştır (Levaggi, 2013). Kısacası, Soğuk Savaş devrindeki kayıtsızlık sebebiyle yeni düzene hazırlıksız yakalanan Türkiye, bu süreçte edindiği tecrübelerden 21. yüzyılın ilk çeyreğinde faydalanmanın yollarını aramıştır.

Türk Dış Politikasında Latin Amerika ve Afrika

Siyasi istikrar ve ekonomik büyümenin 21. yüzyılda mümkün kıldığı stratejik vizyon, Türkiye’nin küresel genişleme sürecini beslemiştir. Bu süreçte, Türk dış politikasının gelecek planlamasında önceden ikincil bir önem atfedilen Latin Amerika ve Karayipler (LAK) ile Afrika ve Asya’ya yönelik açılımlar başlatılmıştır. Bu kıtalardaki ülkelere bakış, çoğunlukla Soğuk Savaş döneminden kalma yargılarla şekillenmiştir. Bu bakımdan daha geniş ve karşılaştırmalı bir bakış açısıyla bu ülkelerin Soğuk Savaş sonrası uluslararası sistemdeki yerini tespit etmek gerekmiştir. Batı dışı alternatifleri arayan ve onlara öncülük etmeyi amaçlayan Türkiye, bu kıtalardaki ülkelerle mevcut ortak siyasi tecrübelerden istifade etmeye çabalamıştır. Ayrıca dinî, etnik ve kültürel bakımdan kapsayıcı olmak için buralardaki tarihî ve kültürel bağlarını kullanmıştır (Özkan, 2018).

Türkiye, LAK ülkeleriyle ticari ve kültürel ilişkiler tesis ederek dış politikasını çeşitlendirmeyi amaçlamıştır. Bu doğrultuda, önceden Türk dış politikasının gelecek planlamasında ikincil bir önem atfedilen bölge ülkelerine yönelik bir açılım başlatılarak 2006 yılı, “Latin Amerika ve Karayipler Yılı” ilan edilmiştir. İki tarafın da ticari ilişkilerini çeşitlendirme arzusu, uluslararası alanda iş birliğini mümkün kılmıştır. Öte yandan LAK’a yönelik Türk dış politikasının kültürel temeli, buralardaki los Turcos varlığı ve Endülüs bakiyesine dayandırılmıştır. Ancak Türkiye ile LAK ülkeleri arasındaki ilişkilerin önüne geçen ciddi engeller vardır. Bu engellerin neredeyse tamamı, coğrafi uzaklıktan kaynaklanmaktadır. Bundan başka iki tarafın da mustarip olduğu ardı ardına çıkan ekonomik krizler de ilişkilerin gelişmesini engellemiştir (Özkan, 2018; Levaggi, 2013).

Türkiye, bu engelleri aşmak için ikili ilişkilerin yanı sıra Birleşmiş Milletler (BM), G-20 ve diğer uluslararası örgütler aracılığıyla kurduğu çok taraflı iş birliklerinden de kazanım devşirmeyi ummuştur (Levaggi, 2013). Zira LAK ülkeleri, tıpkı Afrika ülkeleri gibi BM Genel Kurulunda oy grubu teşkil edebilecek denli önemli bir niceliğe sahiptir. Nitekim 2008-2009 dönemi için Türkiye, BM Güvenlik Konseyinin geçici üyesi olarak seçildiğinde bu niceliğin yarattığı etki görülmüştür. Ayrıca bölgesel örgütlere de teveccüh eden Türkiye, Amerikan Devletleri Örgütü (OAS) gibi birçok örgüte gözlemci üye olarak katılmak suretiyle LAK ülkeleri nezdinde görünürlüğünü artırmıştır. Bu bağlamda Güney Ortak Pazarı (MERCOSUR) ülkeleriyle kurduğu sıkı ekonomik ilişkiler de önem arz etmektedir. Sonuç itibarıyla LAK ülkeleri, uluslararası sistemdeki Amerikan hegemonyasının zayıflamasıyla özerkleşen Türk dış politikasının yeni sınırı haline gelmiştir (Levaggi, 2013).

Türkiye’nin Afrika kıtasıyla ilişkileri ise LAK ülkeleriyle ilişkilerine göre uzun bir tarihe sahiptir. Ancak Türk dış politikasında Afrika’ya bakış, kıtayı Kuzey Afrika ve Sahra Altı Afrika olarak tasnif ettiği için ayrıştırıcı olmuştur. Bu bağlamda kurulan ilişkilerde Kuzey Afrika, ayrıcalıklı bir konum edinebilmiştir. Coğrafi şartların yanı sıra bu ayrımın iki temel düşünsel sebebi de vardır. Bunlardan ilki, Osmanlılar devrinde kıtanın kuzeyinde tesis edilen Türk hâkimiyetidir. Tarihî bağlar sayesinde Kuzey Afrika, Türkiye için uzak bir bölge olmamıştır. İkincisi ise günümüzde, jeopolitik ve jeokültürel benzerliklere dayanılarak bu bölgenin Orta Doğu ile bir bütün olarak tasavvur ve takdim edilmesidir. Böylece Kuzey Afrika da Türkiye’nin yakın çevresine dâhil olabilmiştir. Ancak Türkiye’nin özellikle Soğuk Savaş’ın ardından kazandığı serbestlik sayesinde kurabildiği yeni ilişkiler, öncekilere kıyasen daha girişken ve bütüncül olmuştur. Nitekim ekonomik göstergelere göre kısa zamanda oldukça verimli sonuçlar ortaya çıkmıştır (Özkan, 2012).

Afrika ile yeni bir ilişki biçimi yaratan Türkiye’nin bu bağlamda öncelikli amaçları, ticari ilişkilerini çeşitlendirmek ve uluslararası sistemde kendisini yeniden konumlandırmak olmuştur. Bu ilişki biçimi, pro-aktif ve çok boyutlu Türk dış politikasına en iyi örneği teşkil etmektedir. Nitekim AB’nin 1997’deki Lüksemburg Zirvesi’nde Türkiye’ye aday ülke statüsü verilmeyince Türk dış politikasında başlatılan Afrika Açılımı, bunun en belirgin kanıtıdır. Zira bir yıl sonra, 1998’de ilan edilen Afrika Eylem Planı, bu açılımın ilk adımı olmuştur. Daha sonra 2005 yılı, “Afrika Yılı” ilan edilmiştir. Buna karşılık olarak Türkiye, Afrika Birliği (AfB) örgütüne gözlemci üye olarak kabul edilmiştir. İlişkiler doruğa ulaşınca 2008’de “Türkiye-Afrika İş Birliği Zirvesi” düzenlenmiş ve Türkiye, AfB tarafından stratejik ortak ilan edilmiştir (Özkan, 2012).

Türk dış politikasının Afrika’daki temel aracı, 2011’e dek yumuşak güç olmuştur. Nitekim Türkiye, tarihinde sömürgecilik olmadığından ötürü kıtadaki milletlerin ve devletlerin güvenini kazanabilmiştir. Bu güven sayesinde Türkiye, 2011’den sonra Afrika’da bir güvenlik aktörü olarak belirmiştir. Özellikle Afrika Boynuzu’nda varlık göstererek önemli bir siyasi, askerî, ekonomik ve diplomatik güç haline gelmiştir. Bu bağlamda Somali, Türk dış politikasının Afrika’daki merkez üssü olmuştur. Geçen yıllar zarfında, Batı Afrika’ya da nüfuz etmiştir. Böylece elde ettiği siyasi ve ekonomik kazançlarını, askerî caydırıcılığının yanı sıra diplomatik başarılarıyla da tahkim eden Türkiye, 2023’ten sonra Afrika’da bir düzen kurucu olabilmiştir. Ancak Türkiye’nin dış politikasını çeşitlendirerek farklı coğrafyalara yönelmesi, dış politikada bir eksen kayması yaşadığına delalet etmemektedir (Özkan, 2012).

Türk Dış Politikasında Rusya, Çin ve Asya Açılımı

Soğuk Savaş’ın sona ermesiyle Türkiye’ye yönelik Rus tehdidi de büyük oranda azalmıştır. Yeni düzende Türkiye ile Rusya Federasyonu’nun (RF) yetenekleri dengelenmeye başlamıştır. Diğer bir deyişle askerî ve ekonomik güç kapasiteleri birbirine yaklaşmıştır. Bu denge, Türkistan ve Kafkaslar’a yönelik ilgi ve amaçları, karşılıklı olarak uyumlu hale getirmeye mecbur etmiştir. Bu mecburi uyum da Türkiye ile RF’nin ortak jeopolitik çıkarlarını çoğaltmıştır. Böylece iki tarafın iş birliği yapması için imkân ve fırsatlar ortaya çıkmıştır (Aktürk, 2006). Ancak Türkiye’nin özellikle doğal gaz için RF’ye bağımlı olması, diğer türlü iş birliklerine de tahakküm edebilmektedir. Üstelik Akkuyu Nükleer Güç Santrali için RF ile imzalanan iş birliği antlaşmasında, nükleer teknoloji transferinin geleceği muğlak bırakıldığından ötürü nükleer enerjide de dışa bağımlı olma ihtimali belirmiştir.

Öte yandan RF ile iş birliğinin yanı sıra özellikle son yıllarda stratejik bir rekabet de söz konusudur. Zira Türkistan’da, Kafkaslar’da, Balkanlar’da, Suriye’de ve Libya’da Türkiye ile RF’nin arasında ciddi çıkar çatışmaları da yaşanmaktadır. Söz gelimi Libya’da Türkiye’nin desteklediği meşru hükûmet, ülkeye hâkim olmuş; Kafkaslar’da Türkiye’nin desteklediği Azerbaycan, Karabağ Zaferi’ne erişmiştir. Son olarak Suriye’de Türkiye’nin desteklediği muhalifler ise Baas rejimini yıkmıştır. Bu coğrafyalarda RF, daima Türkiye’nin karşısında yer almıştır. Ancak rekabet, RF’nin kendi sahasına taşınınca Türkiye’nin kazanımları artmıştır. Bu bakımdan İkinci Karabağ Savaşı ve Ukrayna’daki Rus işgali aslında başlıca kırılma noktaları olmuştur. Şimdi ise özellikle Suriye’nin geleceği, Türk-Rus ilişkileri için yeni bir sınama olacaktır.

Soğuk Savaş’ın ardından Türkiye, dış politikasını ve ticari ilişkilerini çeşitlendirmek maksadıyla Asya’ya bakışına vizyon katmıştır. Bu bağlamda Türkiye’nin ekonomik çıkarları, Asya’ya yönelik politikasını belirlemiştir. Nitekim ABD ile kıyasıya rekabet etmesine rağmen ÇHC, Türkiye’nin Asya politikasında önemli bir ticari ortak haline gelmiştir. Öyle ki Türkiye, tarihî İpek Yolu’nun canlandırılacağı Kuşak ve Yol Girişimi’nde, özellikle Zengezur Koridoru marifetiyle önemli bir köprübaşını tutmayı amaçlamaktadır (Dumlu ve Şahin, 2024). Öte yandan Türk dış politikasında, Avrupalı kimliğinin yanı sıra Asyalı kimliği de eş zamanlı olarak kullanılmaya başlamıştır. Bu bağlamda Türkiye’nin Türk Devletleri Teşkilatına (TDT) öncülük etmesi, dış politikada çeşitlilik ve yararlılık yaratmıştır. Bundan başka Türkiye, özellikle ABD’nin Afganistan’ı işgalinden sonra yardım, yeniden inşa ve ara buluculuk faaliyetleriyle yumuşak gücünü göstermiştir. Bu süreçte, kamu diplomasisi doğrultusunda çeşitli kurum ve kuruluşlarını seferber etmiştir (Aslan, 2022).

Türkiye’nin 2019’da ilan ettiği Yeniden Asya Girişimi, Türk dış politikasının çeşitlendirilmesine yönelik önemli bir adım olmuştur. Nitekim bu girişim, Afrika ve Latin Amerika gibi daha önce Türk dış politikasında ikincil önem atfedilmiş kıtalara yönelik belirlenen yeni stratejinin bir parçasıdır. Böylece Türk dış politikasına küresel bir boyut kazandırılmıştır. Bu boyutun entelektüel, ekonomik ve politik temelleri olmuştur. Evvela bu kıtalardaki bölgeler ve ülkeler, artık uzak ve sorunlu yerler olarak değil; muhtemel iş birlikleri için ortakların bulunduğu yerler olarak algılanmaya başlamıştır. Bu bakımdan Türkiye’nin küresel ekonomide yeniden konumlanma ihtiyacı da giderilmiştir. Sonuç itibarıyla Türkiye bölgesel ve uluslararası örgütler marifetiyle çeşitli ve etkin bir dış politika tatbik edebilecektir (Özkan, 2011). Nitekim TDT ve Ekonomik İşbirliği Teşkilatındaki öncülüğü, Güneydoğu Asya Ülkeleri Birliğindeki (ASEAN) diyalog ortaklığı Türkiye’nin Asya’daki imkân ve kabiliyetini artırmıştır.

Kaynaklar

Aktürk, Ş. (2006). Turkish-Russian relations after the Cold War, 1992-2002. Turkish Studies, 7(3): 337-364.

Aslan, Ö. (2022). A déjà vu all over again? Identifying and explaining ‘change’ in Turkey’s Asia policy. Journal of Balkan and Near Eastern Studies, 24(6): 954-973.

Dumlu, H. & Şahin, G. (2024). Zengezur Koridoru ve alternatif çözümler: Türkiye için riskler, tehditler ve fırsatlar. Avrasya İncelemeleri Dergisi, 13(2): 169-194.

Levaggi, A. G. (2013). Turkey and Latin America: A new horizon for a strategic relationship. Perceptions, 18(4): 99-116.

Özkan, M. (2011). Turkey’s ‘new’ engagements in Africa and Asia: Scope, content and implications. Perceptions, 16(3): 115-137.

Özkan, M. (2012). A new actor or passer-by? The political economy of Turkey’s engagement with Africa. Journal of Balkan and Near Eastern Studies, 14(1): 113-133.

Özkan, M. (2018). Türkiye-Latin Amerika ilişkileri üzerine notlar. Dış Politika, 1(3): 97-106.


[1] Bu çalışma, Prof. Dr. Mehmet Özkan’ın “21. Yüzyılda Küresel Siyaset ve Türkiye” adlı doktora dersinde, yazar tarafından tutulan notlardan yararlanılarak tefekkür edilmiş ve derlenmiştir.

[2] Dönemin ABD Başkanı Lyndon Baines Johnson tarafından Türkiye Cumhuriyeti Başbakanı İsmet İnönü’ye hitaben yazılan mektupta, Türk hükûmetinin Kıbrıs’a askerî müdahalede bulunmaması istenmiştir. Bu bağlamda 1947’de Türkiye ile ABD arasında askerî yardım konusunda imzalanan anlaşmanın dördüncü maddesi hatırlatılarak Türkiye, Amerikan menşeli askerî malzemeleri olası bir Kıbrıs harekâtında kullanmaktan men edilmiştir. Ayrıca Kıbrıs’a yönelik bir Türk müdahalesinin, SSCB’nin de Türkiye’ye müdahalesini mümkün kılacağı ve böyle bir durumda ABD ve diğer NATO müttefiklerinin Türkiye’yi savunmak zorunda olmadığı, söz konusu mektupta açıkça bildirilmiştir.

One response to “21. Yüzyılın İlk Çeyreğinde Türk Dış Politikası Notları”

  1. Quelle Alaka: Atayurttan Kıbrıs’a Türk-AB İlişkileri Avatar

    […] Dumlu, H. (2025a, 17 Ocak) 21. Yüzyılın İlk Çeyreğinde Türk Dış Politikası Notları. Yarının Kültürü. https://yarininkulturu.org/2025/01/17/turk-dis-politikasi/  […]

    Beğen

Yorum bırakın