Kapitalizmin Ötesinde: ‘Perfect Days’ ve Gerçek ‘Mindfulness’

Wim Wenders imzalı Perfect Days (2023) filmini izlemeden önce, filmle bu denli bağ kurabileceğimi hiç düşünmemiştim. Hatta seyir zevkime hitap eden filmlerden farklı olarak görece daha durağan olduğu ve düşük tempoda ilerlediği için filmi izlerken sıkılacağımı veya zorlanacağımı düşünmüştüm. Ancak filmi sinema salonu yerine evde izlememe rağmen telefonuma bakmak, saati kontrol etmek gibi ihtiyaçlar hissetmediğimi, aksine pürdikkat kesildiğimi fark ettim. Dahası, film hakkında yazmak için güçlü bir istek duydum.

Hayal Satmayan Film

Kendimi, iyi sayılabilecek bir sinema izleyicisi olarak görmeme rağmen, film eleştirmeni olarak tanımlamadığım için yazının çatısını oturtmakta ve odağını belirlemekte biraz zorlandığımı söyleyebilirim. Zira, filmin sade ve minimal anlatısı, başrol oyuncusu Kōji Yakusho’nun Cannes Film Festivali’nde En İyi Erkek Oyuncu ödülüne layık görülen performansı, rutinlerin ve alışkanlıkların gücü, andan keyif almanın önemi, mutluluğun felsefesi gibi konulara dair söylenebilecek her şey konunun uzmanları tarafından söylenmişti. Ki zaten benim söylemek istediklerimin de bunlardan başka bir şey olduğunu hissediyordum. Bu nedenle filme “sinemadan çıkmış insan” gözüyle bakmaya çalıştım ve uyandırdığı duygulara odaklandım. Spiritüel konuları işleyen, gündelik hayatın sıradanlığındaki güzelliklere değinen, mutluluk, huzur gibi kavramları sorgulayan pek çok filmden hangi noktada ayrıştığını düşündüğümde, onu özgün kılan şeyin kapitalizm eliyle pazarlanan filmlerin yaptığı gibi “hayal satmamak” olduğunu fark ettim. Çünkü Perfect Days izleyicisine bir nevi meditasyon hissi sunarak yaşamın basitliğinde derin anlamlar bulmanın önemini vurgularken modern çağda adını oldukça sık duyduğumuz bilinçli farkındalık ve yavaş yaşama felsefesinin aslında ne anlama geldiğini ve gündelik hayattaki uygulamalarını da adeta bir rehber gibi yansıtıyor.

Hirayama’nın her biri birbirinin aynısı gibi görünen günlerini nasıl geçirdiğine baktığımızda, filmin basit ve klişe bir “işini severek yap” veya “anı yaşa” mesajlarından çok daha fazlasını içerdiğini görmemiz mümkün. Hirayama Tokyo’da küçük bir dairede yaşar. İşi, şehrin çeşitli yerlerinde bulunan umumi tuvaletleri temizlemektir. Her yeni güne alarm sesiyle değil, gün ağarırken sokağında süpürülen yaprakların sesiyle uyanır. Yer yatağını toplar, dişlerini fırçalar, saksı bitkilerinin bakımını yapar, iş kıyafetlerini giyer. Evden çıkarken yanına alacağı eşyaları koyduğu yer bellidir. Evinin önündeki otomattan içecek almak için gerekli olan bozuk paralar bile hazırdır. Evden çıktığında ilk olarak gökyüzüne bakar, derin bir nefes alır ve gülümser. Arabasına biner, kaset koleksiyonundan birini seçerek teybe takar ve işe doğru yola koyulur. Onun sabahlarında aceleye ve kaosa yer yoktur. Her şey yerli yerindedir. Sakin ve yavaş bir sabah rutini onun iç huzurunun yakıtıdır adeta. Rutinlerini tekrarlarken obsesif duyguların etkisi altında değildir. Ekipmanları muntazamdır ama takıntılı davranışlar sergilemez. İşini titiz, sakin ve düzenli bir şekilde tamamlar. Pek konuşmaz, sesini neredeyse hiç duymayız ama sık sık gülümsediğini görürüz. Öğle molasında yemeğini yerken parktaki ağaçları seyreder, bu onun metropolün orta yerinde de olsa doğayla bağ kurabilmesinin yoludur. Rüzgârda usulca salınan ince dalların ve gün ışığının fotoğraflarını çeker. Mesaisini tamamladıktan sonra mahalle hamamında banyo yapar, kişisel bakımını ihmal etmez. Akşam yemeğini müdavimi olduğu yerlerde yer. Uyumadan önce gece lambasının ışığında kitap okur. Rüyasında gününden aklında kalan kesitleri ve rüzgârda salınan yaprakların yarattığı ışık ve gölge oyunlarını görür. Haftanın bir gününü kendisine ayırır. O gün çalışmaz, ama yine bir rutini vardır. Çektiği fotoğrafları düzenler, sahafa gider, yeni kitaplar seçer. Onun bu döngüyü tekrarlamaktan duyduğu huzur, yavaş yaşamaktan aldığı haz izleyicide de bir rahatlık hissi uyandırır. Hirayama’yı meditasyon yaparken görmeyiz. Ama yaşadığı anları hissederek, farkına vararak yaşaması aslında tam da meditasyon yönergelerinde öğretilen pratiklerdir.

Hikâyenin ilerleyen kısımlarında Hirayama’nın rutinini bozacak nitelikte olaylar cereyan eder. Çalışma arkadaşı işi bırakınca ondan çift vardiya çalışması talep edilir. Hirayama bunu olgunlukla karşılar, ancak sınırlarını çizmeyi ihmal etmez. Bu talebi geçici olarak yerine getirebileceğini, ama uzun vadeli sürdüremeyeceğini net bir şekilde söyler. Hayatındaki insanlara karşı yardımsever, nazik olmak gibi temel değerleri olsa da herkesi memnun etmek, her şeye yetişmek gibi bir kaygısı yoktur, kendini ispatlama derdinde değildir. Kendine ayırdığı zamanların değerini ve dinlenmenin önemini bilir. Bunun ondan alınmasına müsaade etmez. Kişisel ve ruhsal ihtiyaçlarını önceliklendirmeyi bencillik olarak görmez.

Hirayama’nın geçmişine dair bildiklerimiz sınırlıdır. Ansızın çıkagelen yeğenini ve Hirayama’nın onu misafir etmesinden pek de hoşnut olmadığını anladığımız kız kardeşini görürüz sadece. Aralarında geçen mesafeli diyalogdan artık iletişim halinde olmadıklarını, ablasının Hirayama’nın seçtiği hayatı tasvip etmediğini anlarız ama bunun haricinde herhangi bir ipucuna rastlamayız. Hirayama’yı bugünkü Hirayama yapan geçmişte yaşadıkları mıdır; nasıl bir çocukluk geçirmiştir, aşık olmuş mudur, travmatik kayıplar yaşamış mıdır gibi soruların cevabı filmin anlatısı içinde yer almaz. Zaten film de Hirayama’nın bugünkü haleti ruhiyesini geçmişi üzerinden temellendirmeyi tercih etmez. Sadece şimdiye odaklanır, tıpkı Hirayama’nın yaptığı gibi.

Mindfulness’ Nedir? Nasıl Ticarileşti?

Mindfulness,’ Türkçe adıyla ‘bilinçli farkındalık,’ özellikle Budist meditasyon pratiklerinin merkezinde yer alan ve kökeni binlerce yıl öncesine dayanan bir kavram olsa da geniş çapta bilinirlik kazanması 20. yüzyılın ikinci yarısına tekabül ediyor. Doğu felsefelerinde zihnin  sadece ana odaklanmasını ve duyularla temas kurmasını hedefleyen bu yaklaşımın dinî bağlamdan arındırılarak klinik psikoloji ve sağlık alanında uygulanabilir hale gelmesi, Batı literatüründe sistematik olarak yer edinmesi, 1970’lerde Jon Kabat-Zinn’in öncülüğünde geliştirilen Mindfulness Temelli Stres Azaltma (MBSR) programıyla gerçekleşti. Zamanla psikoterapi, eğitim, iş dünyası ve kişisel gelişim alanlarına da hızla yayılan ‘mindfulness’, stres yönetimi, odaklanma, duygusal denge gibi konularda etkili bir araç olarak görülmeye başlandı. Tabii ki bu geniş ölçekli yayılımın büyük bir kısmının kapitalist sistemin dönüştürücü eliyle sağlanması, ‘mindfulness’ kavramının bilinirliğini artırdığı gibi farklı bağlamlarda yeniden şekillenmesine ve hatta kimi zaman yüzeyselleştirilmesine de zemin hazırlamış oldu.

Kapitalizm,  her karşıt hareketi ve eleştirel söylemi bir şekilde kendi lehine çevirmeyi başarır. Nasıl ki, özünde tüketim alışkanlıklarını sorgulatarak fazlalıklardan arınıp sade bir yaşam kurmayı hedefleyen bir yaklaşım olarak doğan minimalizm, zamanla kapitalist sistemin “sade ama şık,” “pahalı ve kaliteli” gibi estetik kodlarına dahil edilerek başlı başına bir pazarlama kategorisi içinde konumlandı ve bir yaşam felsefesinden ziyade sadeleşmenin içsel gerekçesinden bağımsız olarak sadece arzulanan bir stil haline geldi, ‘mindfulness’ kavramı da bu dönüşümden aynı şekilde nasibini aldı. Dinginlik ve huzur arayışı, içsel sessizlik arayışı, dikkatle yaşanan anlar ve zihinsel farkındalık gibi kişisel deneyimler, dijital dünyada sayısız uygulama, kurs, ürün ve sosyal medya içeriği aracılığıyla standartlaştırıldı. Tıpkı sade yaşamın üzerinin şık bir estetikle örtülmesi gibi, farkındalık da çoğunlukla bir ürün satışıyla doğrudan iç içe geçmiş şekilde sunularak özgünlüğünden uzaklaştırıldı. Kapitalizm, bizzat kendi eliyle ürettiği stresin panzehiri olarak “bilinçli farkındalık” kavramını kendi ilkeleri doğrultusunda yeniden yorumladı, standart bir paket halinde, mucizevi bir çözüm suretinde pazarlamaya başladı. Mobil uygulamalar, nefes atölyeleri, ‘mindful’ defterler, günlükler, meditasyon yastıkları, ritüel mumları, “farkındalık setleri” başlı başına devasa bir sektör haline geldi. İçsel deneyimler dışsal bir gösteriye, hatta performansa dönüştü.

Mindfulness’ kavramıyla tanıştığım  dönem, çalışma hayatına adım attığım ilk yıllara tekabül ediyor. O zamanlar karşıma çıkan kurumsal eğitimler ve kişisel gelişim içerikleri, bu kavramı genellikle stresli çalışanlara kısa süreli rahatlama vaat eden, nefes egzersizleriyle günü biraz daha “idare etmeyi” öğütleyen yüzeysel bir araç gibi sunuyordu. “İşini severek yap”, “olanı olduğu gibi kabul et”, “direnme”, “anda kal” gibi mesajlar başlarda kulağa ne kadar hoş gelse de bu söylemlerin altında yatan samimiyetsizliği derinlerde bir yerde hissettiğimi, bu mesajların neden bu kadar ısrarla ve yaygın biçimde pompalandığını sorguladığımı, hatta bunları rahatsız edici bulduğumu hatırlıyorum. Çünkü farkındalık, kişinin etrafında olan biteni sakince gözlemleyerek neyin neden yaşandığını anlamasını, problemlerinin kök nedenlerini fark etmesini sağlayabilecek bir bilinç hali olabilecekken, bireyi çevresindeki yapısal eşitsizlikleri sorgulamaktan uzaklaştıran pasif bir uyum haline çağırıyordu ve bu haliyle daha çok bireyin yalnızca dönemsel stresini yöneterek sistem içinde daha “verimli” kalmasını sağlamaya çalışan bir tampon işlevi görüyordu.

Belki de bu yüzden “işini severek yapma” kültürüne hep mesafeli durdum. Ama Perfect Days bana, farkındalığın aslında pazarlanan döngülerin hiçbirine dahil olmadan da yaşanabileceğini gösterdi. Çünkü Hirayama’nın farkındalığı, satın alınabilir değil; yaşanan ve hissedilen bir şeydir. Modern dünyanın dayattığı başarı, hız ve üretkenlik takıntısına sırtını dönmüştür. Hirayama, rutinlerini sürdürürken kimseye bir şey kanıtlama, verimini artırma veya az zamanda daha çok iş yapma çabasında değildir. Kimsenin ondan alamayacağı değerleri vardır. Kendine ayırdığı zamanın üzerinde söz sahibidir. Gösterişsizdir, sadedir ama güçlüdür. Sadece ihtiyacı kadar tüketir, fazlasını değil. Ki, kapitalizm eliyle pazarlanan ‘mindfulness’ ve gerçek ‘mindfulness’ arasındaki en önemli ayrım da sanırım burda yatıyor. Hirayama’nın yaşam biçimi, sistemin teşvik ettiği değil, aksine rahatsızlık duyduğu bir tercih. Zira kapitalizm gerçekten mutlu ve huzurlu insanları sevmez; mutlu olmaya takıntılı, huzuru sürekli dışarıda arayan insanları sever. Çünkü mutlu insan tüketmez.

Farkındalığı Geri Almak Mümkün mü?

Bugün farkındalık kavramı, kapitalizmin yeni araçlarından biri haline gelmiş olabilir. Ama onu geri almak, içini yeniden doldurmak, ona tekrar anlam vermek hâlâ mümkün. Hirayama gibi örnekler bize ‘mindfulness’ın gerçek gücünün hâlâ orada bir yerlerde, sade ve yavaş yaşamın içinde, sessizlikte, doğayla kurulan küçük bağlarda gizli olduğunu hatırlatıyor.

Hilal Önal

Yorum bırakın